Mevlâna'yi mevlâna yapan sır

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Okeanus tarafından paylaşıldı.

  1. Okeanus

    Okeanus Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Ocak 2010
    Mesajlar:
    901
    Beğenileri:
    635
    Ödül Puanları:
    0

    Hz Mevlâna hayatının ilk döneminde mânâ bilimleri açılmadan evvel
    ilim, ahlâk, İslâmî ibadetlere saygı zerâfeti bakımından dört dörtlüktü.
    Maddî hiç bir problemi yoktu. O halinde çok büyük insandı. İbadeti,
    ahlâkı, ilmi olan insan elbette büyük insandır.Ama, ALLAH’ın
    asıl görmek istediği şey, Hz Mevlâna’nın mânâ sahnesindeki patlamasıdır.
    Bu mânâ sahnesine adım atabilmesi, velâyetin başlayabilmesi için bir
    nokta vardı, o noktanın açılması lazımdı. Nedir o nokta?..”Bir insanın
    maddeden mânâya geçişi nasıl olur?… Hangi hadiselerle olur?… diye soran
    meraklılara cevap olarak; BUNUN BAŞ FORMÜLÜ NAZAR’DIR. Bir başka velînin
    Cenab-ı Hakk tarafından tayin edilmiş bir kimseye nazar etmesi, mânâ
    âlemine geçmesini sağlar…Hz Şems’in hocası yetiştirdiği her
    birisi mükemmel mânâ talebesi olan müridlerine “Diyâr-ı Rum’da
    Celâlettin isminde bir zatın irşad edilmesi murad edildi. “Hanginiz
    talipsiniz?” dedi… Hz Şems sağ elini kalbinin üzerine koyarak, boynunu
    sola doğru eğerek sustu, talibim kelimesini bile söylemedi. Hocası, “sen
    anladın, bu işin sonunda başını vermek var” dedi.Şems, Hz
    Mevlâna’nın Şam’da ders verdiğini öğrenerek Şam’a gitti. O sırada da Hz
    Mevlâna’nın hocası “Senin artık hadis sahasında öğreneceğin hiçbir şey
    kalmadı” diyordu. Hz Mevlâna atıyla şehrin dışında giderken, başı koyu
    renk bir örtüyle örtülmüş esmer bir adam Mevlâna’nın önünde durarak,
    “Sen her şeyi biliyormuşsun, öyle ise benim de kim olduğu bil” dedi ve
    çekti gitti. Hz Mevlâna dondu kaldı. “Ben, bana öğretilen şeyleri
    biliyorum, bir insanın kim olduğunu nasıl bilebilirim” diye düşündü.Hz
    Şems, ilk mesajını vermişti. “Mânâ âlemine geçersen her şeyi bilirsin”
    demek istemişti.İki sene sonra Hz Şems Konya’ya geldi ve artık
    Hz Mevlâna’yı irşad etmek için fiiliyata başladı. Bu ihda dediğimiz
    yaratılışın kuvveden fiile çıkma safhasıydI. Hz Şems mükemmel bir
    mürşiddi, hiç bir hata olmasın istiyordu. Bunu maddî bir ameliyata
    benzetirsek, nerdeyse iğnenin girdiği yer bile acımasın istiyordu.Konya’da
    misafir olduğu handa Hz Mevlâna’yı tanıyanlara, nelerden hoşlanıp
    hoşlanmadığını sordu. Onlar da “kibar, temiz düzgün giyimli insanlardan
    hoşlanır” dediler.Hz Şems en eski elbiselerini giydi, biraz da
    toza-toprağa bulandı. Ama Hz Şems KONYA’DA MÂNEVÎ BİR HAVA BULAMAMIŞ
    OLMAKTAN DOLAYI RAHATSIZDI. Konya Selçuklu Devletinin başkenti idi. Hiç
    kimse ibadetinden sarf-ı nazar değildi, hiç kimse haram işleyemezdi.
    İslâm disiplini vardı ama ŞEMS’İN ARADIĞI MÂNÂ RAKSI YOKTU.O
    sırada dul bir kadın kendisine İNFAK edilen bir ciğeri Şems’in kaldığı
    hanın yanındaki fırıncıya kızarttırmak istedi. Fırıncı para istedi,
    kadın ise “param yok, bu ciğer de zaten İNFAK olarak verildi bana,
    öksüzlerime var onlara götüreceğim” diyerek ciğeri kızartmasını söyledi
    tekrar.. Fırıncı “ben de odun yakıyorum, para vermeden olmaz” dedi. O
    zaman Şems hüzünlendi, kadının elinden ciğeri alarak kalbinin üzerine
    koydu ve cızır cızır dumanları tüttürerek ciğerin iki tarafını da
    kızarttı. O kızartmadan çıkan bir mânevî rayiha vardı ki KONYA’NIN
    ATMOSFERİNE MÂNÂ KARIŞMIŞ OLDU. Şems buna çok sevindi.İşte, mânâ
    dediğimiz olay, şeriatın aslıdır. KONYA HALKI İBADETİNİ YAPIYOR,
    NAMAZINI KILIYOR, ZEKATINI VERİYORDU AMA İNFAK YOKTU… ONUN İÇİN O
    ATMOSFERDE BİR MÂNEVÎ İLKAH YAPILAMIYORDU. MÂNÂNIN ÖZÜNDEKİ HİKMETİN
    BİRİSİ BUDUR.Ertesi gün toza toprağa bulanmış kıyafetiyle Hz
    Mevlâna’nın evine döneceği yola çıktı. Karşılaştıklarında, Hz
    Mevlâna’nın atının geminden tutarak, Şems bir nazar attı.Hz
    Mevlâna o anda bütün dünyasının yeniden yapılandığını hissetti. Şems’in
    bu bakışı “Ben kimim” dediği zamanki bakışı değildi. Hz Şems’in en büyük
    hususiyetlerinden birisi nazarının âşikar oluşudur.Hz Şems, Hz
    Mevlâna’ya “söyle bakalım Bâyezid Bestâmi mi daha büyük, Peygamber mi
    büyük?” diye sordu. Böyle bir soruyu sıradan bir adam soramaz, Bâyezid
    Bestâmi bir İslam Velîsi, Peygamber ile nasıl kıyas edilir? diyerek, Hz
    Mevlâna derhal attan indi, ve “elbette bu tartışılmaz. Bâyezid “bana
    daha çok ver ya Rabbi derken Resulullah ise aman ya Rabbi ben seni
    hakkıyla bilemedim ben seni anlatamam senin tanıdığın gibi sana hamd
    ediyorum derdi, tabii Bâyezid bir bardak su gördü, Resulullah deryanın
    içindeydi” dedi. Bu izah Şems’in çok hoşuna gitti. Ama Hz Mevlâna
    Bâyezid’i Resulullah’in ayakları dibinde secde ederken gördü ve zaman
    diliminden atlayarak mânâya geçmekle neler olacağının farkına vardı. Hz
    Şems’e “misafirim olun” diyerek davet etti. Hz Şems “Sen benim kahrımı
    çekemezsin” diye cevap verdi. “Olsun elimizden geleni yaparız” diyerek,
    aldı evinin baş köşesine misafir etti.Bir gün, Hz Şems, Hz
    Mevlâna’ya “bir testi şarap getir” dedi. Hz Mevlâna “hayhay” diyerek bir
    Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin
    kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.O
    an Hz Mevlâna’nın geçirdiği NEFS FIRTINASINI hesap etmek çok güç… Hadis
    hocası ve rektör olan bir kişinin şarap testisi taşıması anlaşılamaz…
    Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşmüştü.
    Bütün çarşı gülsuyu kokuyordu… Hz Mevlâna bir şarap daha almak için
    şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet
    getirerek, “Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri
    gülsuyu oldu” dedi ve müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz
    Şems’in yanına gitti.Velîler Kur’an emirlerinin önceliklerinde
    veya sırasında bize yardımcı olurlar mı diye sorarsak; diyelim ki bir
    insan bir velînin yanına gidip namaza dair bir şey sorar, halbuki Velî
    biliyordur ki henüz iman-ı kemal etmemiş. “Sen şu namaz işini bir kenara
    bırak da EVVELA İMANINI TAMAMLA” diyebilir. Bu Kur’an emirlerine
    tekaddüm değildir. İSLÂMİYETİN ÇEKTİĞİ EZİKLİK İMÂNI BIRAKIP DA İBÂDET
    KALIBINDA KALMASIDIR. Ne İBADET TERKEDİLEBİLİR, NE İMAN TERKEDİLEBİR.
    HİÇBİR VELÎ İBADETLERDEN TÂVİZ VEREMEZ. Eski bir şairin güzel bir sözü
    vardır “Şeriattan kim ki bir taş kaldıra başını oraya koya” der. Sen git
    üç rekat namaz kıl diyemez. Çünkü Velîlik demek Kur’an’a daha çok âşık
    olmak demektir.Zahiri görüntülere verilen önem bakımından mânâ
    ilimleriyle kelam arasında bir yaklaşım tarzı farklılığı olmaması lazım
    ama yapanlar var. Bazı kimseler tasavvuf biliyoruz diye kelam ilimlerine
    soğuk bakmışlardır. Bu tamamen cahilliklerindendir. Kelam ilmi olmadan
    tasavvuf anlaşılamaz. Bugün kendilerini mürşid sayan bazı kişiler
    Kur’an’ın mânâsını bilmiyor. Tamamını bilmeyebilir ama bir bütün olarak
    kavramak şarttır. Yoksa nasıl ders verebilir?Klâsik tarih
    bilgimiz içinde, Hz Mevlâna ile Hz Şems’in buluşması çok çeşitli şekilde
    tanımlanmıştır, ama mânâ ilimleri açısından önemi fevkalâde büyüktür.
    Çünkü, Hz Şems’in mânâya ait bir ışığı, Hz Mevlâna’nın gönlüne
    yansıtması alenî olmuş bir olaydır.Tasavvuf tarihinde pek çok
    velî birbirlerine bu ışığı yansıtmışlardır. Fakat bunları hangi anda
    nasıl yaptıklarını, hangi imtihan perdeleri içersinde seyrettirdiklerini
    bilemeyiz. Halbukü Hz Mevlâna ve Şems olayı’nda alenî, herkesin gözü
    önünde olmuştur. Mânâ ışığı bir insana nasıl yansıtılır ve onun gönlünün
    önündeki mânâyı g**geleyen perde, nasıl kalkar? Bu aleni olmuştur. Onun
    için fevkalâde önemlidir tasavvuf tarihi bakımından.Aleniyetin
    özünde yatan hikmet de, İlâhî sırların herhangi bir çevre putu
    olmamasıdır. Yani diğer insanlar bunun gibi görürse görür, çünkü bu bir
    İlâhî emirdir.Mevlâna hazretleri, Hz Şems’e bir gün;-Sultanım,
    pek çok yerlere uğradın, orada irşâd edecek insanlar bulamadın mı ki
    buraya kadar zahmet ettin? mânâsına gelen bir soru sorar. Hz Şems’in o
    zaman yaptığı espri çok güzeldir. Bu zarif, hikmetli bir tasavvuf
    esprisidir ve pek çok hakikatı olan bir espridir. Hz Şems;-
    GİTTİĞİM YERLERDE HEP HÂŞÂ ALLAH’LIK DÂVÂSINDA OLANLARA RASTLADIM. HİÇ
    “KUL” OLANA RASTLAMADIM, İLK DEFA KUL’A RASTLIYORUM, O DA SENSİN, demiş.Bunun
    anlamı nedir? Herkes tasavvuf yapıyorum, tarikat yapıyorum, yahut
    dindarım diye kendisini ilâhlaştırmış. Her şeyi ben biliyorum, ben
    yapıyorum, ben, ben, ben… Hz Şems; BU BENLER VAR YA, İŞTE GÖNLÜN ÖNÜNDE,
    PARÇALANMASI LAZIM GELEN PUTLARDIR BUNLAR. BUNLARIN AZ SAYIDA OLMASI,
    ANCAK BİR KULA NASİPTİR Kİ, “SEN BÖYLE BİR KULDUN, ONUN İÇİN SENİ TERCİH
    ETTİM” diyor. Yine bu meâlde Hz Şems’in çok güzel bir sözü vardır; “Biz
    kıyamete kadar Mevlâna’nın yüzde biri kadar kabiliyetli bir kul
    bulursak mutlaka teşrif eder, kendisini irşad ederiz.” diyor…Onun
    için ilk buluşmanın hikmeti, sırrı, İlâhi emânetin, gönül cereyanının
    aktarılması tasarrufudur. Onun içinde çok kıymetlidir. O ânın yaşanması,
    o ânın içerisinde bulunanlar ve o ânı tekrar tekrar yaşayan pek çok
    dervişler vardır.Hz Şems, Mevlâna’yı GERÇEK KULLUĞA GÖTÜRMEK
    İSTİYORDU. GERÇEK KULLUK KENDİ İFADELERİNDE DE SÖYLEDİKLERİ GİBİ KENDİ
    GÖNLÜNDE NEFSİN BÜTÜN SİLÜETLERİNİ KALDIRIP CENÂB-I HAKK’A HÂZIR HÂLE
    GETİRMEKTİR. Bunu gönlü takîy etme, nakîy etme işi diye kabul ediyoruz.
    İşte bu eğitimi verdi ve Hz Şems’in Mevlâna ile sohbetlerindeki ilk
    dönem esas nokta bu eğitimi vermesidir.Bu eğitimi verirken Hz
    Mevlâna’nın o gün için dünya tutkusu sayılabilecek olan iki önemli
    hâdise vardı… Bunları kaldırdı… MEVLEVÎ TARİHİ OKUNURKEN BUNLAR GÖZDEN
    KAÇIYOR. BUNLARDAN BİR TANESİ; MEVLÂNA’NIN HOCALIĞI İDİ. Yani
    Üniversitede ders verme, bunu da âlemi İslâm adına yapma göreviydi. Ama
    bu da nefse ait bir tutkuydu aslında. Nefsin tamamen tezkiye olması
    lazımdı. Birinci perde de onu kaldırdı. Hz Mevlâna’nın etrafında
    teşekkül eden dünya sınırlarını bir alev makinasıyla yakıyordu Hz Şems…İKİNCİ
    ÖNEMLİ HADİSE DE, Hz Mevlâna’nın evinde çok zarif bir havuz ve havuzun
    başında bir gül bahçesi vardır. Burada da kütüphanesi vardı. Kütüphanesi
    yarı döner vaziyetteydi. Akşamları odasına doğru, gündüzleri ise
    bahçeye doğru dönüyordu. Bu kütüphanede, sekiz yüzsene evveline kadar
    gelmiş geçmiş İslâm dünyasına ait bütün kıymetli eserler vardı. Hz
    Mevlâna’nın âlim yanını nazara aldığımız zaman, bunların hepsini
    okumuştu.Hz Şems, “Sen bunlarla mı meşguldün” diye sorunca
    “evet” cevabını aldı. Hz Şems kütüphaneyi bir anda eliyle tuttuğu gibi
    havuza attı. Bu da Mevlâna’nın bir başka dünya tutkusuydu. Onların bir
    tanesi bile feda edilebilinecek kitaplardan değildi. Hz Mevlâna’ya hafif
    bir mahzunluk çökünce “Niye üzüldün?..” dedi. “Sizin emirleriniz benim
    için üzüntü vesilesi olamaz. Feriddüddin’in bana imzaladığı bir kitap da
    vardı içlerinde” dedi… (Feridüddin Attar’ın çok önemli meşhur bir eseri
    Pendnâme) “O imzalı olduğu için bir hâtıra kıymeti taşıyordu” dedi
    Bunun üzerine de “Peki onu verelim o zaman” dedi ve elini havuza atarak
    PENDNÂME’Yİ çıkardı verdi…ONDAN SONRA MEVLÂNA HAYRETLE ARTIK
    MESAJLARIN SATIRLARDA DEĞİL, SADIRLARDA, GÖNÜLLERDE OLDUĞUNU SEZMEYE
    BAŞLADI…Çünkü, Mevlâna daha düşünmeden Şems anlatıyordu. Hz
    Mevlâna, “Acaba şu konuyu bir sohbet konusu yapsak mı?” diye düşündüğü
    zaman, Şems anlatıyordu ve anlattığını Hz Mevlâna ezberliyordu. Acayip
    bir şey!.. Çünkü Şems, gönülden gönüle eğitime başlamıştı. Hz Mevlâna
    bir beytinde, (Mecalis-i Seb’a yahutta Divan-ı Kebir’de olsa gerek)
    “Hani diyor,”bir gün âlemleri seyretmek, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetlerini
    öğrenmek için, senden niyazda bulunmuştum da birdenbire timsah
    oluvermiştik. Timsahın gözlerinden deryaları seyrettirmiştin bana. Ben
    de hayretler içerisinde kalmıştım. Çünkü timsahın gözünde deryanın bir
    bardak su kadar küçüldüğünü bilmiyordum” diyor…Şimdi bu ne
    demektir biliyor musunuz?.. Cenâb-ı Hakk’a yakınlık için, Cenâb-ı
    Hakk’ın her yerde hâzır ve nâzır olan kudretini herhangi bir eşyanın bir
    noktasından seyredebilmektedir. Bunu da ALLAH’a yaklaştığımız zaman
    seyretmek, sezmek zorundasınız. Bu büyük mârifeti öğretiyordu Hz Şems.Nitekim,
    aynı sistem içerisinde eğitim devam ederken hiç Üniversiteye
    gidemediği, kitaplarına da uzak kaldığı sırada, bir gün nasıl olduysa
    misafirleri okula geldi ziyarete. “Ne oluyor acaba?.. Mevlâna niye yok”
    diye merak etmişlerdi. Misafirlerle birlikte iken bir konu açıldı ve bir
    hâdis üzerinde tartışmaya başladılar. (Birisi dedi ki, O hadîs şu cümle
    ile ifade edilmiş, diğeri, şu hadîs kitabında var ama, ben daha çok
    başka bir hadîs kitabındaki şu cümlesine daha çok inanırım.) Hz
    Mevlâna’ya, “Üstad sen ne buyurursun?… Sen hadîs’in ustasısın… Mevlâna
    daraldı, cevap veremeyecek bir pozisyondaydı. Acaba bu cümlelerin
    hangisi doğru diye düşünürken, gayr-i ihtiyarî yanında oturan Hz Şems’e
    baktı. Hz Şems diz çökmüş oturuyordu.- Bana ne bakıyorsun, git
    kendisine sor” dedi. Bir anda Asr-ı Saadet açıldı ve orada Efendimizi
    hadîs-i söylerken seyretti. Daha sonra da dedi ki “Doğrusu budur”. İşte
    Hz Şems, böyle bir dünyanın eğitimini yaptırıyordu.Hz Şems ile
    Mevlâna arasındaki dostluğun, aşk kelimesiyle ifade edilen bir sevdanın
    boyutlarını, bugünkü insanoğlu, bağırsaklarından kurtulamamış,
    bağırsaklarını kendi boynuna takıp da kendi kendini idam etmiş olan
    insanoğlu nasıl anlayacak?… Nasıl bir yaşamdır bu?… ALLAH’ı terennüm
    eden, ALLAH’ı konuşan, ALLAH’ı yaşayan bir birliği yaşıyorlar. Bunun
    içersinde şu ders de böyle miydi, şöyle miydi, yahutta niye bu kadar
    samimi ve dayanılmaz arzu vardı diye ***** ***** bakmak mümkün değil!…
    ALLAH LEZZETİNİ ALMAMIŞ İNSANLAR NE DÜŞÜNÜRSE DÜŞÜNSÜNLER. O İKİSİ ALLAH
    SOHBETİNİN LEZZETİNİ ALIYORDU. İNSANLARIN NE DÜŞÜNDÜĞÜ ÖNEMLİ DEĞİL
    Kİ!…Hz Şems’in Konya’dan ilk ayrılışındaki hikmetine bakarsak;
    her ikisinin arasındaki sohbetler, kulluktan İlâhî rakslara geçen o akıl
    almaz titreşimler meydana gelirken, demek ki Hz Şems’in, Mevlâna’ya,
    kendi plânında bir istirahat vermesi lâzımdı. Yani bu sevdalaşma
    operasyonuna gönlünün yahut zihninin İLERDEKİ VAZİFELERİ AÇISINDAN
    dayanmasında bir zorlama olduğunu sezdi. Hiçbir şey yokken: “BİZE YOL
    GÖRÜNDÜ, MURÂD-I İLÂHÎ BİZİM ŞAM’A GİTMEMİZİ İSTİYOR” dedi… Şam’a gitti.
    Hz Mevlâna ağladı, yüreğini parçaladı. Artık dünyaya nasıl dönecek, o
    insanlarla nasıl görüşecek, Cenâb-ı Hakk’ın bütün boyutlarındaki ışığını
    seyretmiş bir insan, sıkıştığı zaman Resulullah’ın devrine intikâl
    edebilen zaman ötesi tasarrufa ermiş bir insan, tekrar insanlarla bir
    araya gelecek de, “Ahmet şöyle dedi, Mehmet böyle dedi diye bunları
    nasıl konuşacak”. Hz Mevlâna tahammülü imkânsız öyle bir yalnızlığa
    itildi ki, bir çok kasidelerinde, rubailerinde o devrin yalnızlığını,
    isyanlarını, acısını dünyaya nasıl dönüş yapacağının zorluğunu anlatır…Bu
    sırada içine bir ferahlık geldi, sanki Hz Şems’in ambargosu kalkmış
    gibiydi. Gönlünde yeniden gelmesine ait bir ümit ışığı belirdi. Oğlu
    Sultan Veled’e dedi ki, “git Hz Şems’i getir”..Çok enteresan bir
    tablo halinde gelişti Hz Şems’i getirme olayı. Şam ile Konya arası
    gitmek bir buçuk ay sürüyor. Atına atladı ve Şam’a gitti, Hz Şems’i
    herkese sordu, böyle bir derviş tanıyor musunuz diye araştırdı… Falan
    yerdeki kahvede satranç oynar, gidip orada bulabilirsin dediler. Hz
    Şems’in yanına geldiğinde hasırda oturmuş, bir rahle üzerinde satranç
    oynuyorlardı. Hasırın kenarına gelince ayakkabılar çıkarılır, hasıra
    öyle oturulurdu.Sultan Veled şehzade olduğu için, tıpkı babası
    Hz Mevlâna gibi çok şık kıyafetlerle kahveye gelmişti. O havanın
    atmosferinde çok yabancı kaldı. Bir şehzade geliyor, ayakta duruyor,
    babası gibi elini kalbinin üzerine koyup, başını sol omzuna doğru eğiyor
    Sultan Veled ve niye geldin sözüne bir cevap olsun diye, Hz Şems’in
    ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor. Bu o kadar nazik bir
    hâdisedir ki… Babam bekliyor diyemiyor… Bu nezaket-i Muhammedî’ye ters
    düşer, çünkü Şems bir gönül sultanıdır, ona bir şey söylemeye lüzum
    yoktur, anlamıştır konuyu. Ama bir jest yapması lâzım, bunun için
    ayakkabılarını alıyor, Konya’ya doğru çeviriyor…Karşısındakini
    kumar oynayan, onu sıradan bir adam gibi gören Yahudi şoka giriyor.
    Çünkü Yahudi’nin en büyük tutkusu servet ve gösteriştir. Bir şehzadenin
    gelip de Hz Şems’e bu şekilde itibar gösterdiğini görünce çok şaşırıyor.
    O şokun tesiriyle bir nazar ediyor. Yahudi o anda yere düşüyor, elini
    ayağını öpüyor, Kelime-i Şehadet getiriyor.Hz Şems: “Eğer Sultan
    Veled gelmeseydi, senle daha çok satranç oynardık biz” diyor… “Çünkü
    kalbindeki put’u yıkmakta zorlanıyordum, ama bir şehzade gelip de bana
    itibar edince, gönlündeki bütün putlar yıkılıverdi bana karşı” diyor… O
    geliş anı bile bir başka insanın kurtulması için vesile olarak
    kullanılmış Hz Şems tarafından…Hz Mevlâna’nın Hz Şems’in
    gelişiyle o müthiş olayla ilgili o kadar güzel şiirleri var ki, Şems’in
    gelişi, başlı başına bir edebiyat, edebiyat değil bir duygu: “O geliyor,
    o geliyor… Gül kokusu geliyor, bahar geliyor” diye öyle müthiş bir
    şiiri var ki… Bu sevginin müziğidir… Mevlâna’nın müziğe olan ilgisi,
    rağbetidir.Hz Şems’in Konya’ya ikinci gelişinden sonra meydana
    gelen değişimler daha çok Hz Mevlâna’ya gelecekti Mevlâna’yı hazırlamak
    devri diye kabul edilir. Yani, Hz Şems’in yaptığı birinci operasyondaki
    hâdise: bizzat Mevlâna’nın gönlünde aşk ateşini alevlendirmek ve bütün
    dünyadan tecrit etmek, mekânları, zamanları, zaman ötesini tanıtmak
    devridir.İkinci kez geldiği zaman hazırladığı operasyon ise; Hz
    Mevlâna’yı geleceğin Mevlâna’sı olarak yetiştirmek, yani insanların
    gönlüne mesajlar verebilen bir Mevlâna yetiştirmektir. Bu sebeple ikini
    gelişinde sohbetleri daha çok Hz Mevlâna’nın Hz Şems’den sonra yazacağı
    Divan-ı Kebir, Mecâli- Seb’a, Mesnevi gibi eserlerinin temel
    hikmetlerini ona lütfetmiştir, daha önemlisi bu devre içerisinde Şems
    Hazretleri Mevlâna’nın gönlünde yanan o aşk ateşinin ışığı altında mânâ
    ehli olmanın, hakiki, gerçek mü’min olmanın hikmetlerini anlatmıştır.Hz
    Şems’in yemesi, içmesi, oturması, kalkması hayret uyandıran birşeydi.
    Ne zaman yer, ne zaman içer bilinmezdi. Bir bakarsınız az, bir
    bakarsınız sırf Hz Mevlâna’nın hatırı için yerdi.Nihayet bir
    gün, gül bahçesinde sohbet ederlerken, Hz Mevlâna’nın gönlünde Hz Şems’i
    Konya’ya bağlamak için, burada evlense kalsa gibi bir temayülün
    uyandığı sırada, Kimyâ Hâtun’a bakarak teşekkür eder, o anda Kimyâ Hâtun
    bayılır, içeriye götürürler. Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “İstediği oldu,
    kızcağızı zorla bize bağladın” der… Madem ki sen bunu böyle istiyorsun,
    bizim için bir nazar meselesidir bu.Nitekim, Kimyâ Hâtunla, Hz
    Şems evlenirler, Kimyâ Hâtun’un, Hz Şems’in ağırlığını kaldıracak bir
    yapısı olmamakla beraber, daha evvelden bir saray terbiyesiyle yetişmiş
    Mevlâna’dan eğitim görmüş bir kimse olarak, bir müddet bu yüke dayanır
    ama, bir seneyi bulmayan bir zaman içerisinde dünyasını değiştirir Kimyâ
    Hâtun.Hz Şems, Kimyâ Hâtun’un dünyasını değişme hâdisesiyle
    Mevlâna’ya, gösterdi ki, “Bizim bir yere bağlılığımız öyle senin
    düşündüğün gibi hâdiselerle mümkün değildir” şeklinde bir yorumu,
    reçeteyi de vermiş oldu aynı zamanda.Bundan sonraki safhada,
    geçen günler içerisinde, Hz Şems enteresan bir teşebbüse geçer.
    Mevlâna’ya, “Ben Sultan Veled’i bir tarîkat kurma konusunda eğiteceğim”
    der ve (Mevlevîlik Tarîkatı aslında Sultan Veled tarafından kurulmuş, Hz
    Şems dersleridir) Sultan Veled her yatsı namazından sonra gelip, Hz
    Şems’in huzuruna diz çöktükten sonra, (Hz Şems tenbih etmiştir: Sakın
    bir şey sorma gönlüne al ne istiyorsan diye) gönlünde hangi bahsi, hangi
    b**ümü murad etmişse, Hz Şems onu bir saat kadar anlatır, sonra da git,
    istirahat et, derdi. Sonra Mevlâna Hazretleri gelir, sohbetlerine
    başlarlar… bir tarz MEVLEVÎLİK dediğimiz tasavvuf edebiyatında,
    ilimlerinde fevkalâde kıymetli olan bir dökümantasyon çıkar meydana.Tabii
    her şeyi anlatmak mümkün değil… Bizim amacımız Hz Mevlâna’yı (bir
    teşehhüd miktarı derlerdi eskiden) bir görüntü olarak gösterip
    çekmektir. Çünkü, diğer velîlerimizin de hikmetlerini nakletmek
    isiyoruz. Bütün teferruatıyla ayrıntılı bilgi vermem çok zor, ancak şunu
    söyleyeyim ki, bir tarîkatın, bir mânevi yolun temel bir takım “AHLÂK-I
    MUHAMMEDÎ YOLLARI VARDIR Kİ, BU YOLLAR FEDAKÂRLIK, HOŞGÖRÜ, MERHAMET,
    SEVGİ, İNFAK GİBİ KAÇINILMAZ, EFENDİMİZ’E (SAV) AİT MEZİYETLERLE
    DONANMASI GEREKİR.Hz Şems, Sultan Veled’e verdiği derslerin en
    önemli ayrıcalığı budur. YALNIZ AHLÂK ÖĞRETMİŞTİR. Şimdi herkes sanır
    ki, Mevlevîlik tarîki içerisinde bir takım formüller, formalitesi
    ehemmiyetli sanır. Bunlar o kadar dışta kalmış şeylerdir ki… Hz Şems’in
    öğrettiği, insan ahlâkıdır Sultan Veled’e… Bu ahlâkın içerisinde
    merhametin, sabrın, hoşgörünün ve insanlara güzel bakmanın tarzı
    öğretilmiştir. Tabiî bu öğretim sırasındaki HER DİNLEYEN İÇİN için bir
    soru vardır. Hz Şems Kur’an’ın yorumunu intikâl ettirirken, sevdiği
    insanlara bir tarz, vaaz ve hikmetler verirken bunların içersindeki
    kaynağın özündeki sırları çıkarıp sunması mümkün değildir, bu böyledir
    diye ifade eder.Nitekim, Hz Mevlâna’ya bir gün: (Şems’ten bir kaç
    yıl sonra) “Böyle kendini parçalıyorsun, harap ediyorsun, onun
    gaybubetiyle ama BİZ SANA BİR SORU SORMAK İSTİYORUZ, MÜSAADE EDERSEN”
    dediler…“SEN ŞEMS GELMEDEN EVVEL KİMSENİN ŞÜPHESİ OLMAYACAĞI
    DÖRT DÖRTLÜK BİR MÜ’MİNDİN, HOCAYDIN, ÖĞRETMENTDİN, MÜDERRİSTİN, -O
    ZAMANKİ- SELÇUK ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜYDÜN… (NE ÖĞRENDİN O’NDAN ANL*****
    GETİRİYORLAR) SEN HER ŞEYİ BİLİYORDUN, SANA ÜSTELİK ŞAM’DAKİ HOCAN
    SÖYLEMEDİ Mİ “SENİN BİLEMEYECEĞİN BİRŞEY KALMADI” DİYE…Hz
    Mevlâna,”evet doğrusunuz, doğru söylüyorsunuz” diyor…- PEKİ
    SENİN İBADETLERİNDE BİR EKSİKLİK VAR MIYDI?… diyorlar. Mevlâna,-
    Hayır diye cevap veriyor.- PEKİ SEN ŞEMS’TEN NE ÖĞRENDİN Kİ
    BÖYLE PERİŞANSIN, ŞU HALİNE BAK, DEDİLER…Mevlâna’nın Hz Şems’in
    son gaybubetinden sonraki tablosu bembeyaz bir çehre idi. Aşıkların
    rengi sarı olur, renkleri beyaz bir çehre ile, bitmiş tükenmiş
    manzarasındaydı. İşte onun hikmet-i sebebini sordular,O ZAMAN HZ
    MEVLÂNA’NIN MÂNÂ İLİMLERİ VE TASAVVUFUN ÖZÜNE AİT MÜTHİŞ BİR AÇIKLAMASI
    OLDU.DEDİ Kİ:- EVET, DEDİKLERİNİZİN HEPSİ DOĞRU, FAKAT BEN
    ŞEMS’E RASTLAMADAN ÖNCE ÜŞÜDÜĞÜM ZAMAN ISINIYORDUM AMA ŞEMS’TEN SONRA
    ARTIK ISINAMIYORUM. ÇÜNKÜ, ŞEMS BANA BİR ŞEY ÖĞRETTİ…“YERYÜZÜNDE
    BİR TEK MÜ’MİN ÜŞÜYORSA, ISINMA HAKKINA SAHİP DEĞİLSİN”BEN DE
    BİLİYORUM Kİ, YERYÜZÜNDE ÜŞÜYEN MÜ’MİNLER VAR, ARTIK BEN ISINAMIYORUM.
    ESKİDEN AÇKEN BİR ÇORBA İÇİNCE DOYARDIM. AMA, ŞİMDİ HİÇBİR ŞEY BANA BİR
    BESİN HAZZI VERMİYOR. ÇÜNKÜ, BİLİYORUM Kİ AÇLAR VAR. İŞTE ŞEMS BANA BUNU
    ÖĞRETTİ…BU ÖĞRETTİĞİ ŞEYLERSE, FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZ’İN
    AHLÂKININ TÂ KENDİSİDİR…Efendimiz’in en hikmetli taraflarından
    bir tanesi, bütün insanların ızdırabını çekmesidir. Her üşüyen insanın,
    her aç olan insanın, her darda kalmış insanın ızdırabını çekmesidir.
    ALLAH, Efendimize hitap ederken diyorki Sûre-i ÎNŞİRAH’TA “HABİBİM NE
    KADAR YÜK YÜKLENDİN, SENİN OMURGANIN ÇATIRTISINI HİSSEDİYORUM.” Bu maddî
    çatırtı olduğu anlamında değil, mânevî çatırtısını, yani o kadar yük
    yüklendin ki sen bütün beşerin yükünü yükleniyorsun. İşte bu Fahr-i
    Kâinat Efendimiz’in sırrıdır. Şems’in Mevlâna’ya öğrettiği AHLÂK-I
    MUHAMMEDÎ DE FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZ’İN SIRRIDIR. BU SIRDAN DOLAYIDIR
    Kİ, O ÖĞRENDİĞİ ŞEYİ, O YAKALADIĞI, BULDUĞU ŞEYİ BAŞKA ŞEYLERLE KIYAS
    ETMEMEK LÂZIM…Aslında, Mevlâna’nın Mesnevî hikâyelerinde
    anlattığı gibi, yani, (SEN **MEDEN DİRİLİĞİ BULAMAZSIN”. İşte o **ümü
    sağlamak, canlıyken **ümü sağlamak o beden ve gerçek diriliği bulmak.O
    DİRİLİK NEDİR?… AHLÂK-I MUHAMMEDÎ’DİR…ONUN İÇİN HZ. ŞEMS’İN
    MEVLÂNA ÜZERİNE ETKİSİNİ SIRADAN, GAZETE OKUR GİBİ, PEHLİVAN TEFRİKASI
    OKUR GİBİ SEYREDEMEYİZ. ÇOK MÜTHİŞ ŞEYLERDİR BUNLAR…Nitekim, Hz
    Şems’le Mevlâna böyle çok derin bir sohbetteyken, ders saati gelen
    Sultan Veled içeri girdi. (O sırada Konya’da dedikodular yine devam
    ediyor: “Bu dervişte ne buldu? Geldi bizim elimizden âlimimizi aldı, biz
    onun sohbetinden yararlanamıyoruz, bu kim oluyormuş Mevlâna’nın
    yanında?” gibi dedikoduların sürdüğü bir sırada bir an için düşündü ve
    gönlünden dedi ki “Bugün şunu niyaz edeceğim; sen istersen ey Şems,
    Konya’daki bütün bu vızırtıları söndürürsün, babam da, sen de, ben de
    huzur içinde olur bu mânâ sofrasının ziyafetine iştirak ederiz” Hz Şems,
    peki otur bakalım Veled dedi… 15-20 dakikalık bir ders yaptıktan sonra
    hızla kalktı ve çıktı gitti…Sultan Veled’in de Mevlâna’nın da
    beklentisi, bütün Konya’yı ihya edeceği, gönüllerdeki bu toz toprağı
    gidereceği idi ama öyle yapmadı. Şems Alâddin tepesine çıktı, orada bir
    takım kalabalık, bir kimsenin idâmını bekliyorlardı. İmsaktan bir saat
    önce yapılacak olan idâm törenini bekleyen kalabalık, Hz Şems’i orada
    görünce bir fis-kos, dedikodu yaydılar. “Hani ya bu derviş ALLAH
    adamıydı, o da bizim gibi birisiymiş, gelmiş burada bir insanın nasıl
    asılacağını seyrediyor, biz haklıymışız, diyorlardı. Hz Sultan Veled’in
    niyazı yerine büsbütün bir ufûnet fırtınası doğdu. Tam o sırıada cellat
    geçiyordu. (Cellât eskiden hep çingenelerden olurdu, onun vazifesi
    olmasına rağmen ve bu işle görevlendirilmiş olmasını halk yadırgardı.
    Cellâda kimse dokunmazdı, sanki gusül abdesti bozulacak gibi telâkki
    ederlerdi) Herkes sağa, sola ayrılarak ve değmemek için yol açıyordu.
    Tam Hz Şems’in önüne gelince, Şems eliyle Cellâtı okşadı “ALLAH kuvvet
    versin…” dedi. Bu söz iki dakika sonra bütün Konya’ya yayıldı. Cellât
    gitti ve idâm gerçekleşti…Hz Şems eve döndüğü zaman, Hz Mevlâna
    ve Sultan Veled sabah namazlarını kılmışlar, bir hasırın üzerine oturup
    neticeyi bekliyorlardı. Hz Şems geldikten sonra bir de baktılar ki
    arkadan tozu toprağa katmış sekiz onbin kişi geliyor. Belli ki bir isyan
    var halkta. Aslında Şems’e, o halk çok büyük zulümler yapabilirlerdi
    ama Mevlâna’nın Selçuk Hükümdarı yanındaki hatırından dolayı Mevlâna’dan
    korkuyorlardı. Sultan’dan korkuyorlardı cezalanacakları için, yoksa
    öyle gariban olsa paramparça edeceklerdi, tahammülü yoktu insanoğlunun
    Hz Şems’e…Nihayet, göya sultandan korktukları için aralarından yirmi
    kişilik bir heyeti göndererek “Şems bizim sorularımıza cevap versin”
    diye gürültülü bir şekilde geldiler. Hz Şems’in rahatsız olduğunu
    anlayan Hz Mevlâna olaya yavaş yavaş yaklaşmak istedi, FAKAT BU ŞEMS
    FIRTINASI…Hz Şems:- Gelin bakalım ******lar, ne
    istiyorsunuz?…dedi. Tabii büyük bir panik oldu onlarda. Hz Şems’in böyle
    “ne istiyorsunuz siz?” dediğinde, işte siz de geldiniz idâmı
    seyrettiniz diyecek oldular.Hz Şems:- Ben siz değilim?
    Ben sizin suratınıza tükürebilsem hepiniz MÜ’MİN OLURSUNUZ, EĞER
    SIRTINIZI OKŞASAM VELÎ OLURDUNUZ, BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?… Haydi defolun!
    dedi. Halk panik içerisinde, ilerde intikam almak üzere dağıldılar.Hz
    Şems döndükten sonra, Sultan Veled’e dedi ki:- Sana son dersini
    vereceğim, sen de kulağını aç iyi dinle! (ama müthiş bir celâl vardı Hz
    Şems’in üzerinde) Oraya gittik, çünkü o idam olacak şahıs bir HAK
    AŞIĞIYDI, BENİM DE YOLDAŞIMDI… Biz onunla beş sene önce nice
    dervişlikler yapmıştık. O Hakk’a kavuşmak için dua ederdi ama Hakk
    müsaade etmezdi. İslâmiyette kendine kıymak olmadığı için, çatır çatır
    yanar, fakat Hakk’a kavuşamazdı. Bana bir haftadır yalvarıyor. “Ne olur
    Şems, duâ et de Hakk’a kavuşayım” diye. Ben de Rabb’ıma elimi açıyorum
    her namazdan sonra, nitekim bir iftiraya kurban gitti, kâtil zanlısı
    olarak bugün asılacağını anladım. Ben nasıl gidip te şimdi cellada
    “ALLAH kuvvet versin” demeyeyim. Bir Velîyi asmak, bir Hak âşığını asmak
    öyle kolay mı sanıyorsunuz siz, kimse asamaz. Cellada bir mânevi ceryan
    verdim, gitsin assın, benim sevgili dostum da Rabbına kavuşsun diye…Tam
    o sırada toz toprak içerisinde cellat geldi, yerlere kapandı Şems’in
    önünde, “Aman Sultanım, benim başıma gelen nedir?” dedi…Hz Şems’in
    Sultan Veled’e dönerek, Celladın Velî olduğunu biliyor musun? dedi…
    Çünkü benim arkadaşım Hakk’a teslim olurken “Ya Rabbi, ben sana beş
    seneden beri yalvarıyorum benim emânetimi al diye. Almadın. Şimdi ben de
    Senden bir ricada bulunuyorum, canımı vermem yoksa, bende dünyalık
    olarak ne varsa al, beni sana kavuşturmaya vesile olan bu cellâda ver.Sen
    de şahitsin ki şu yırtık gömleğimden başka birşey yok. Bende çok
    kıymetli birşey var. Velîlik… O velîliği al, bu cellada ver ben sana SAF
    BİR KUL OLARAK GELEYİM.” dedi O Hak âşığı… Cenab-ı Hakk da kabul
    buyurdu ve onun velîliğini aldı bu cellada verdi.Hz Şems ile Hz
    Mevlâna’nın arasındaki mânevî iletişimleri seyretmek yalnız onlara ait
    tarihsel bir olayı değil, tasavvufa ait de bir çok ipuçlarını meydana
    çıkaracaktır.Biz bir hayat öyküsü anlatmıyoruz, yalnızca mânâ yönünü
    alıyoruz olayın. Vak’a diyebileceğimiz hayata yansımış şeyler, zaten
    bütün kitaplarda mevcut, bunları isteyen okuyucularımız tetkik
    edebilirler. Ama mânâ ağırlıklı hâdiseleri (zaten olay mânâ olayıdır)
    alıp da güncelleştirmek, edebî kalıplara sokmak, bence yanlış olur.Şimdi,
    Hz Şems’in o günkü volkanik çıkışından,yıldırımvâri çıkışındam sonra
    arkada bir başka kader sayfasının açılacağı belliydi. Niçin Şems böyle
    bir fırtınalı girişimde bulunmuştur? Halbuki bunu herkesin gözünden
    saklayabilirdi.Yatsı namazından sonra, beraber otururken, sükûtî
    sohbet vardı. (Sukûtî sohbet: Gönül dostları bazen bir araya gelirler
    hiçbirşey konuşmadan, gönüllerinden birbirlerine karşı olan sevgilerini
    terennüm ederler yahut, gönüllerinden Efendimize ait bir olayı tefekkür
    ederler, bunlara Sukûtî Sohbet denir) Hz Mevlâna, hz Şems ve Sultan
    Veled, üçü de böyle bir sukûtî sohbet sırasındayken, bir aralık kapı
    çalınır oldu, gürültüyle kapı çalınması arasında bir hâdise zuhur etti…Hz
    Şems,yerinden hemen fırlayarak:- Ayrılık zamanı geldi, bize
    müsaade dedi… Nereye, nasıl, ne oluyor diyecek vakit bırakmadı. Ne
    Sultan Veled, daha genç olarak kapıya benbakayım, ne oluyor diyecek
    fırsatı bulabildi, ne Hz Mevlâna aman sultanım nereye gidiyorunuz, bune
    biçim ayrılık diyecek mecâli bulabildi. Çünkü takdirin düğmesine
    basılmıştı o anda… Hz Şems kapıya fırladı ve açar açmaz sekiz, on baği
    (eşkiya kılıklı adam) hançeriyle Hz Şems’e saldırdılar…Hz
    Mevlâna ve Sultan Veled yalnız bir “AH” sesi işittiler o kadar. Kapının
    önüne fırladıkları ve o mecâli kendilerinde buldukları zaman, kaçışan
    bir takım adamlar gördüler, fakat ŞEMS YOKTU… Kapının önü kan izleriyle
    doluydu, o kan izlerini takip ettiler, bir yerde bir insanın
    **dürülmesine yol acacak miktarda kan izi gördüler. Tabiî ilk yorum
    kapının önünde yaralandı, bir müddet, yürüdü, sonrada bulundukları yerde
    de bütün kanını akıtmış gibi bir görüntü biçimindeydi.Nitekim,
    Hz Şems’in hâdisesi hemen duyulmuş, o zamanın Emniyet Müdürü (Asesbaşı
    derlerdi) hemen koştu geldi. (Hz Mevlâna yine bunu şiirler halinde
    terennüm etmiştir.) “Asesbaşı, Şems’i bul bana” dedi Mevlâna, Assesbaşı
    dedi ki, “Şems burada olmalıdır, çünkü yerdeki kan miktarı bir insanın,
    bir adım dahi atmasını imkânsız kılacak kadar çok, bütün kanı
    boşalmıştır”. dedi. Hz Mevlâna; “Nerde peki?” diye sordu. “Bir adım
    atması dahi imkansızdır” cevabıyla karşılaştı…Hz Şems **müş
    müdür? **müşse bedeni nerdedir? **memişse bu kan nedir? Bu ikisinin
    arasında tereddütlü bir geçiş vardır. ALLAH’ı bulmak açısından
    ümitsizdir. Çünkü NEFS vardır. Tıpkı kan gibi, o nefs orda bulundukça
    ALLAH’ı bulmak imkânsızdır. Ama nasıl ki Şems’in bedeninin yok olması
    onun **mediğine bir varsayımsa, İNSANIN DA BÜTÜN NEFSİNE RAĞMEN, ALLAH’I
    BULAMAMASI DİYE BİR ŞEY YOKTUR.ÇÜNKÜ, İNSANDA GÖNLÜN
    BULUNULMASI, GÖNLÜN VARLIĞI, BİR TARZ HZ. ŞEMS’İN KAYBOLMASI GİBİ PERDE
    ARKASINA GEÇİSİ SİMGELER… Hz Şems de bedenini perde arkasına
    geçirmiştir. ONUN İÇİN YOKTUR. ACABA TEKRAR GELECEK Mİ SORUSU, HZ
    MEVLÂNA’YI SON NEFESİNE KADAR ŞEMS GELEBİLİR DİYE BEKLETMİŞTİR…Bu
    geliş aslında mânâ perdesinin arkasından bir geliş olabilirdi. Böyle
    bir geliş oldu mu, olmadı mı, gözlemlerimiz dışında, bunu biz
    bilemiyoruz. Bilmekte mümkün değildir. Ancak bu Şems’in birinci Şam
    gezisine benzemiyor. Birinci Şam gezisi, maddesel bir mesafedeki
    ayrılıktı. Bu ayrılık ise, kesinlikle mânâ âlemine bir intikaldır. Ama,
    bedeniyle intikal etmiştir Şems…Burada yine tasavvuf âleminin
    çok üzerinde durarak, çok enteresan bulduğu husûsiyetleri vardır. Hz
    Mevlâna üzerine de pek çok şeyler söylenmiştir. Bir de ayrıca kendi
    eserleri var, herkes yarım yamalak eserlerinden kıyasen anlatabilir.
    Onun mânâsını anlatmak çok güç. Hz Şems ise büsbütün mânâ ehlidir, O’nu
    anlatabilmek çok daha güçtür. Hz Şems için derler ki; Dünyaya metelik
    vermezdi. İşte o Konya’lıların kalabalığına karşı restleri, bütün bunlar
    Hz Şems’in hususiyetlerindendi, ama dünyaya ait iki şeye çok özen
    göstermiştir. Bunların bir tanesi; yemezdi içmezdi ama Resulullah
    Efendimiz (sav) tiridi severdi (Ekmek ve et suyu ile yapılmış bir yemek)
    diye mutlaka sık sık tirit yerdi, sırf Resulullah Efendimizin sünnetini
    uygulamak açısından…“Mânâ ehli, hangi derecelerde, ne olursa
    olsun ancak Resulullah Efendimizin sünnetlerinden birini taklit ederse
    makbuldür” Bunu izah ederdi Hz Şems. Yani siz beni nasıl görürseniz
    görün der bunu önemsemezdi. Çat bakıyorsun orda, burda evrenin en gizli
    yerlerinden gelip raporlar getiren bir adam ama satranç oynarken bile
    görüyorsunuz O’nu. Ancak “Resulullah’ın sünnetine uyarak, ayakta durur
    mânâm” diyor. Bu çok önemli bir şey.Bir de dünyayı terk ediş
    şekli ile HZ ALİ Efendimizin sünnetini icra etmiştir. Çünkü Hz Ali’de
    bedenini kaybetmiştir. Bu yalnız alevilerin kendi öykülerinde değil,
    tasavvuf âleminde de, Hz Ali’nin şahadetinden sonra kaybolduğuna
    inanılır. Hz Ali gerçekten bedenini alıp gitmiştir. Mânâ perdesini
    bedeniyle geçmiştir. Bu Hz Ali Efendimizin sünnetini, Hz Şems
    uygulamıştır.Hz Şems, dünyadan iki büyük örnek aldı. Biri Hz Ali
    sünnetini gidişinde yapması, diğeri de Resulullah gibi “tirit” yiyerek,
    ancak O’na benzeyerek insanlığın varlığını ayakta tutabileceğini
    göstermesidir derler…Hz Şems’in şehâdete giderken “ayrılık
    geldi” demesi çok mühimdir. **üm geldi demiyor, dikkat ederseniz
    “ayrılık geldi” diyor. Buradaki ince hesap, acaba nasıl bir ayrılıktır,
    sorusunu getiriyor. Niçin gitti? Şehid olacağını bile bile, niçin böyle
    bir kadere sıcaklık duydu?… Çünkü, kaderin önüne geçilemez, kaderde
    olduktan sonra, elbette olacaktır diye düşünebiliriz ama bir sıcaklık
    meselesidir kadere. Herkes kaderini seçse bile kaçacak yer arar bilfarz,
    halbuki Şems koşacak yer arıyordu…Arkadaşının idam hâdisesinde
    olduğu gibi kadere koşuşta ki sıcaklık var ya…İşte bu sıcaklığı, bu
    ayrılığı tercih etme olayı acaba nasıl bir hikmet taşıyor diye
    tasavvufta uzun boylu düşünülmüştür.Çünkü Hz Şems’in
    şehâdetinden sonra, Hz Mevlâna’nın hayatının üçüncü perdesi başlamıştır.
    Ondan evvelki bir devreydi, “HAMLIK DEVRİ” kendi şiirinde hamdım der.
    İkinci devresinde “PİŞME DEVRİ” Hz Şems’in eğittiği devrede piştim
    buyuruyor. Üçüncü devresinde de “YANDIM” diyor. Burada Hz Şems’den sonra
    Mevlâna raksının titreşimi üçüncü devrede başlamıştır. Onun için çok
    önemli bir olay.Hz Şems kendi şehâdetini biliyordu, kaderine
    sıcak yaklaştı diyoruz, peki Hz Mevlâna, şehadeti biliyor muydu, mâni
    olabilir miydi, ya da niçin olmadı diye sorarsak, Böyle bir ânı
    bilmiyordu. Günün birinde her an Hz Şems’in avucundan kaçabileceğini,
    her an bir yansıma üzerine olacağını biliyordu. Çünkü, artık Hz
    Şems’deki İlâhî ceryanı farketmişti. Çat bu dünyada, çak kapı bir mânâ
    âleminde, bunları seyrettiği için, Hz Şems’in herhangi bir ân’da
    gaybubetini düşünebiliyordu ama, o ânı bilmiyordu. Yani şehâdet anını
    bilmiyordu.Hz Şems’in gaybubeti şartmıydı veyahut gaybubet
    olmasaydı da devam etseydi… Hz Şems’in murâdı şuydu: Hz Şems gönül
    aynasından bir şeyler seyrettiriyordu Hz Mevlâna’ya. Şems varken,
    Mevlâna vardı, İlâhî sıcaklık, sevgi ancak Şems’in sayesinde vardı.
    Şems’in olmayışı, onu buruşturup sanki herşeyden, beşeriyetten bile
    alıkoyuyordu. Hz Şems ise, meydana gelen bu mânevi eserin kendi kendine,
    kendindeki aşk-ı bulmasını istiyordu. Yani , ŞEMS KAYBOLMALIYDI Kİ, HZ
    MEVLÂNA GÖNLÜNDEKİ ALLAH’I BULABİLSİN.Bu tasavvufun çok önemli
    rükünlerinden birisidir…Kendindeki ALLAH’ın sırrı (Sakın, ALLAH
    bir insana geldi, oturuyor gibi, bir saplantılara gitmemek lazım.
    Gönülde bir ALLAH makamı vardır insanın, oraya bir İlâhî tecellî olur,
    ama bir gram olur ama trilyonlarca ton olur, her insanın kendi
    kâbiliyeti nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a karşı olan yakınlığını tesbit eden
    bir hikmettir ki, bu ancak mânâ eğitiminden sonra, gönüldeki ilâhî
    tecellî, kapılanmanın açılmasından sonra meydana gelebilen bir
    hâdisedir. Yani böyle yarım yamalak eğitimlerle, bilgilerle, olacak bir
    hâdise değildir. Nitekim “MEN AREFE NEFSEHÛ FAKAT AREFE RABBEHÛ” hadis-i
    şerifinde Fahri Kainat Efendimiz şöyle buyurmuştur: Kim ki nefsine ârif
    oldu bildi, ALLAH’ı bilmiş ârif olmuştur” ) meydana geldikten sonra,
    bunu bulması lâzım Mevlâna’nın. AMA ŞEMS KALIRSA BULAMAZ. KENDİNE DÖNÜP,
    KENDİ GÖNLÜNDEKİ İLÂHÎ CERYANI BULAMAZ. ONUN İÇİN, HZ ŞEMS’İN MUTLAKA
    AYRILMASI LÂZIMDI…Hz Şems,çok zarif bir cümle sarfetmiştir bir
    başka âlemden. Âlemin bir başka sayfasına çekmek isterim sizi, Hz
    Mevlâna ile mânâda buluştukları zaman, (hangi anda?.., her ikisi de
    dünyasını değiştirdikten sonra mı, yoksa Şems gaybubetindeyken mi geldi
    de konuştumu diye tasavvur e****m) ” BU GÖNÜL SENİ O KADAR SEVİYOR Kİ
    CELÂLEDDİN, SENİN UĞRUNDA **MEDEN HUZUR BULMADI” Onun için Hz Mevlâna,
    mânâ âleminden telsizle aldığı bu cümlesinden sonra, Hz Şems’den
    bahsederken “AŞK ŞEHİDİ” diye bahseder. Yine ilâve ederek “AŞK
    ŞEHİDİ’NİN KANI TAZEDİR, KURUMAZ VE KOKUSUNU KAYBETMEZ” diyor…Hz
    Şems’in gaybubetindeki iki esrarın, bir tanesi, Hz Mevlâna’nın kendi
    kendini bulma eğitimi, (üçüncü safhası) Mevlâna’nın üçüncü perdesini
    sağlamak için, kendi kendinde İlâhî sırrı bulmasıdır. İkincisi de Aşk
    Şehidi dediğimiz hâdiseyi bir anlamda repertuara kazandırmak için kabul
    etmiştir bu gaybubeti.- Hz Şems’in gaybubetinden sonraki, o İLK
    FIRTINALAR Hz Şems’in bedenini aramak, kanının hesabını sormak gibi
    fırtınalar geçtikten sonra, Hz Mevlâna’da müthiş bir yangın oldu. Bu
    yangın, her hücresinde seyrettiği, izlediği bir yangındı. Hiçbir şeyi
    düşünememek, hiç kimseyle konuşamamak gibi dertleşmek şöyle dursun,
    ifade edememek, bakamamak… Baktığı zaman Şems’le bakmaya alışmış,
    O’nunla baktığı zaman başka şey görüyor, Şems’siz baktığı zaman herşey
    bomboş… Bir sahne düşünün, o sahnede insanlar vardı… birden bire ışıklar
    söndü âdeta kartondan silüetler kaldı…Evet… Hiçbir şey kalmadı,
    Mevlâna eridi… gidiyor, herkesin gözünün önünde… Başta Sultan Veled
    olmak üzere, gerçekten çok seven yakînleri vardı yanında. Bunlar perişan
    oldular. Gözlerinin önünde mum gibi eriyip sönüyordu. Ayne böyle idi
    Mevlâna’nın o safhası. Her gün bir adım, her gün bir adım daha eriyordu…
    Beden bitmek üzere idi. Böyle bir bitkinliğe doğru giden bir çöküş…
    Rengi bembeyazdı… Öyle sarı filân değil. Yemek yok, içmek yok… Bir an
    için Sultan Veled Hazretlerinin “Baba sünnete riayet etmeyecek misin?”
    yani (tirit yemeyecek misin ? anlamındaki ikazından sonra) haftada bir
    gün tirit yemeğe başladı Mevlâna…Şimdi buradaki bu iniş, çöküş
    ve yokluğa doğru gidiş, madde gözüyle görülürse, (Hani mum gibi eridi,
    bir insan için, bir ağır hasta için kıyas olmaz ama iyi anlaşılması için
    söylüyorum) nasıl böyle çöker denir ya… Biran için **ümün eşiğine
    gelecek gibi olur ya… İşte öyle eridi. Peki niye bu kadar eridi?.. Ne
    oldu?.. BİR SIFIR NOKTASINDAN GEÇMESİ LÂZIM Kİ, GÖNLÜNDEKİ İLÂHÎ AŞKI
    BULABİLSİN. İŞTE O SIFIR NOKTASINA ÇEKİLİYORDU…VUSLAT VE FİRKAT
    EĞİTİMİHz Şems’in sağlığında yaptığı eğitim, vuslat eğitimiydi.
    (Vuslat eğitiminden kasıt şu: Karşı karşıya geçip her şeyi öğretmek,
    ceryanını ona aktarıp bilmediklerini göstermek, evreni seyrettirmek, bu
    bir vustal eğitimidir)Çok hoş bir şeydi ama, sıfır noktasından
    geçmesi lâzımdı. Bu sıfır noktasından geçmesi için de bedensel olarak en
    asgâriye indi. İşte o en asgâri düzeye inipte, neredeyse **dü **ecek,
    kurudu kuruyacak dedikleri an, çat diye sıfır noktasından geçti ve
    gönlünde yavaş yavaş İlâhî Aşkı sezmeye başladı. Hikmetlerin en
    incesidir ki, bu seyrettiği, sezdiği AŞK’TI. Şems’in sedasını duymaya
    başladı.İlk, CENAB-I HAKK’IN KENDİSİNE TECELLİSİ, ŞEMS’İN
    FOTOĞRAFINI GETİREREK TECELLİ ETTİ GÖNLÜNE… Bu O’na yepyeni bir dirilik
    verdi. Bu dirilikle o zayıf bedeninde, bembeyaz çehresinin arkasından
    öyle bir dinçliğe kavuştu ki cihan pehlivanı oldu bu sefer. Yani onun
    bedene yenilmesi, ONUN HÜCRELERE TÂBİ OLMASI TAMAMEN KALKTI ARTIK. TAM
    MÂNÂSIYLA BİR CİHAN PEHLİVANI OLDU. ÇÜNKÜ, GÖNLÜNE AŞK-I İLÂHÎ BİR İKSİR
    GİBİ AKMAYA BAŞLAMIŞTIR…İşte ondan sonra da takdirdeki; “GEL
    BAKALIM, SEN BU KÖPRÜYÜ GEÇTİN, ŞİMDİ GÖNLÜNDEKİ BU İLÂHÎ AŞK-I
    İNSANLARA AKTAR BAKALIM” EMRİ ZUHUR ETTİ ve ondan sonra, o zayıflama, o
    çöküş devrinde oğluyla bile konuşmaktan imtina eden Mevlâna bir anda
    bütün dünyayla konuşmaya başladı. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın akıttığı aşk
    ceryanını öyle kendi kendine frenlemek mümkün değildir. İşte o sırada,
    Hüsamettin Çelebi ve başkaları rastladı. Vaazları oldu, sohbetleri oldu
    ve hiç kesiksiz dağıtmaya başladı bu sefer İlâhî sırrı. Bu dağıtım
    sırasında da , (pek çok öyküleri var) Mevlâna, üçüncü sayfa diye tarif
    ettiğim hayatında insanlara yansıyor. İlâhî Aşk Şems’e, ondan da
    Mevlâna’ya yansıyor…HZ ŞEMS’İN MEVLÂNA’YA İKİNCİ EĞİTİMİ “FİRKAT
    EĞİTİM” DİR.(Mânâ ilimlerinde buna Fîrkat Eğitimi, YAKAN
    AYRILIK denir) YAKAN AYRILIK’ta bir eğitimdir. Şems’in gitmesi yakıcı
    bir ayrılıkla, onu eritip sıfır noktasına getirip, ondan sonra
    bırakıverir tekrar gönül sath-ı mailine. İnsanları yetiştirme faslına
    geçti. Hayatının bu safhasında çok ilginç hâdiseler olmuştur. (Fakat
    bunları biraz evvel söylediğim gibi bizim kastımız Hz Mevlâna
    biyoğrafisi değil, bunların teferruatını okuyucularım kitaplarından
    okuyabilirlir) Benim çok hoşuma giden iki önemli öykü var, onları size
    anlatmak isterim…Benim çok hoşuma giden iki öyküsünden bir
    tanesi; Konya’da saray kuyumcusu olan Selâhattin Zerkubî’nin (Zerkubî
    demek: Kuyumcu, altın alan, işleyen anl***** geliyor) öyküsüdür.
    Selâhattin Zerkubîn’nin köşe başında bir dükkanı vardı… Mevlâna bir gün
    8, 10 talebesiyle o dükkanın önünden geçerken, o sırada da altın
    çekiçliyordu Selâhattin. Altın çekiçleme; eskiden kuyumculukta böyle
    silindirler gibi, altın işleyecek fazla mekanizmalar yok, çekiçlerle bir
    örsün üzerinde ince ince, tık tık tık… vuruşlarla vurularak bilezik
    haline getirilirdi. Kuyumculuğun ustalığı işte odur. Hassas bir şekilde,
    belli bir tazyikte vurulacak ki altın dağılmayacaktır. Böyle bir
    operasyon içerisindeydi Selâhattin Zerkubî. Mevlâna’yı tanırdı ama onun
    âşıklarından, dervişlerinden değildi, özel bir yakınlığı yoktu.İşte
    tam o sırada Mevlâna oradan geçerken… bu tin tin tin… ince ince… o
    altının kendine has güzelliğinde, tık tık tık… o çekiçin darbelerindeki
    hassasiyette… ve bu ritimde, bir İlâhî cezbe buldu… Yani bir anda raks
    meydana geldi… Bu raks hâli dolayısıyla, dönmeye başladı Mevlâna…
    dükkanın önünde…Hz Mevlâna’yı Konya’lılar çeşitli kademelerde
    çok iyi tanıdıkları için herkes toplandı, Hz Mevlâna’yı seyretmeye
    başladı. O anda da bileziğin kıvamı geldi, bir daha vurulursa ezilir,
    çekicin bırakılması lâzım… Fakat Selâhattin o raksı bozmak istemedi,
    vurmaya devam etti… bilezik parçalandı… Yenisini aldı taktı, yenisini
    aldı taktı, yenisini aldı taktı… üçbuçuk saat semâ etti. Mevlâna
    Hazretlerinin nihayet ayakları yerden kesildi… Durdu… Selâhattin çekici
    masasının üzerine bıraktı…- Ey Konya halkı! Dükkanım helâldir,
    yağmadır, gelin boşaltın diye haykırdı Selâhattin Zerkubî; halk şaşırdı…
    Koskoca saray kuyumcusunun dükkânındaki altınlar nasıl yağma edilir.
    Tekrar: helâldir, benim için zevktir. ALLAH razı olsun benim malımı
    yağmalayanlardan… dedi. Sonra da Hz Mevlâna’nın peşine takılıp, bir
    numaralı talebelerinden birisi oldu.Buraya kadar coşkulu bir
    insanın, Hz Mevlâna karşısında erimesini irşad olma olayını seyrediyoruz
    ama, bunun arkasından bambaşka bir hâdise geldi.Bir gün
    Selâhattin’in kızı, “babacığım sana hayırlı bir haberim var, Vezirin
    oğlu beni istiyor. Biz birbirimize meftunuz… Babasına söylemiş, babası
    da Selâhattin gibi bir kuyumcunun kızı, ancak bizim (küfüv derler
    eskiden, denklik) asâletimize yakışır diyerek sevinmiş.Ama
    Selâhattin bir an düşündü ki; o eski Selâhattin değil, artık. Şimdiki
    Selâhattin’de bir şey yok ki… Bozuk para bile kalmamış, bırak altını… O
    eski denk olma hâli kalmamış. Bir vezirin oğluna verilecek kızın çeyizi,
    hatırından hayâlinden geçmez bile… Üç arkadaşı yardım edecek olsa,
    nihayet normal ev eşyasını ancak alabilirlerdi. Böyle bir bunalım
    içesirisinde kızına hiçbir şey söylemeden, Hz Mevlâna’nın huzuruna
    gitti, hiçbir şey belli etmeden oturdu.Hz Mevlâna:-
    Selâhattin gönlünde bir yük var, kaldır. Bu yük beni de bunaltıyor…
    dedi.- Yok efendim dediyse de Selâhattin Zerkubî,- Hayır
    bunalıyorum, lütfen anlat dedi…Selâhattin de bu emir üzerine
    aynen anlattı…Hz Mevlâna sohbetten sonra ayağa kalktı “Rabbim
    bilir, kendi bilir diye niyaz etti” Yani üstü kapalı olarak sen bizim
    için bütün altınlarını feda ettin, kızın şimdi mahçup olacak, yahut kızı
    beş parasız bir kuyumcunun kızı olduğu için vezir oğluna istemeyecek
    gibi bir tezat doğdu.O zamana kadar da, şehrin ileri gelenleri,
    zenginleri, devlet adamları, Mevlâna’ya her ziyaretlerinde veya
    rastladıklarında saygıyla eğilirlerdi. “Efendim, bir emriniz var mı diye
    usulen sorarlardı. Mevlâna’da hayır, sağolun. ALLAH razı olsun der, bir
    şey istemezdi. Hiç kimseden birşey istemezdi. Ama, Cenâb-ı Hakk’ın
    tecellisi, o gün Sultan Keykubat yanından geçiyordu. Mevlâna’yı görünce,
    gayet hürmetkâr ve bir şekilde sultanlığını üzerinden atarak, büyük bir
    tevâzuyla selâmladı ve biz size hizmet edemiyoruz, dünyaya daldık bizi
    hoş gör, bir emrin var mı, dedi…Bunun üzerine Mevlâna Hazretleri
    “VAR” dedi. “Şu benim adamımdır. Bunun kızını vezirin oğlu istiyormuş,
    kız babası sen olacaksın dedi…Sultan,- Başüstüne efendim
    dedi ve Selâhattin Zerkubî’nin kızına çeyiz yaptı. Hem öyle bir çeyiz
    yaptı ki, eğer Selâhattin, Mevlâna’ya gelmeyip, kuyumcu olarak kalsaydı,
    bunun onda birini bile yapamazdı… Hattâ o düğün için derlerki, develer
    üzerindeki çeyizler geçemediği için, Konya’da üç, dört sokağın duvarları
    yıkılmıştır. Tek o saltanat yerine gelsin diye…İşte gözyaşları
    içerisinde, Hz Mevlâna, Selâhattin’e dedi ki (Taa o zaman aklına
    gelmişti, ALLAH bunu öder diye) Sen altınlarını bizim için dağıttın,
    ALLAH ödedi bunu dedi. Bir hususiyet yok bunda, fazla gözünde büyütme
    dedi…Bu öyküsü çok hoşuma gider. Çünkü Selâhattin gerçekten de
    çok ileri derecede bir aşka sahip, gönle sahipti ve Mevlâna’nın
    dünyasını değiştirdiği güne kadar hizmet etmiş, bir rivayete göre
    cenazesini kıldırmış, bir rivayete göre de cenazesinin önünde bulunmuş
    gibi yakînliği olmuştur. Bu çok hoşuma gider, bir de hâlen Konya
    Meram’da bulunan Tavus Sultan öyküsü çok hoşuma gider…TAVUS
    SULTAN Hindistan’da bir şeyhin talebesidir. 25-30 yaşlarında bir
    hanımefendidir. Şeyhi Mevlâna’yı çok severmiş. Sohbetleri sırasında
    Mevlâna’nın yazığı şiirleri okurmuş. Mevlâna’nın şiirleri, ticârî
    kervanlarla üç ayda, beş ayda, altı ayda Hindistan’a ulaşırmış.
    Selçukluların bir devlet olması ve devletin kendine has bir takım
    ihtiyaçları bulunması dolayısıyla, Hindistan’la ticârî münasebetleri
    devamlı surette işlerdi, onun için sık sık Hindistan’a gidilir
    gelinirdi.Tavus Sultan, o beyitler Hindistan’a geldikçe, alır,
    okur, Hz Mevlâna’ya hayranlığı, sevgisi dürüle dürüle yumak haline
    gelirdi… Son kez bir Rubâisi daha geldi ki; müthiş derecede yakıcı…Ne
    duruyorum, ne yürüyorum,Üzengideki ayak gibi…Ne
    susuyorum, ne konuşuyorum,Kitaptaki yazı gibi…Ne varım,
    ne yokum,Gülsuyundaki koku gibi…Bu Rubâi gelince, Tâvus
    Sultan gönlünün coşkusuna, gönlünün tazyikine sahip olamadı. Şeyhi
    farkına vardı ve:- Hadi kalk Konya’ya git sen… dedi.Tâvus
    Sultan çok zengindi. Konya’ya geldi ve Meram’da bir ev aldı… Bir
    tanburu vardı. Tâvus Sultan, tanburunu kendi başına çalar dururdu…
    Mevlâna hazretleri de on günde, bazen yirmi günde bir Meram’a sabah
    namazına giderdi talebeleriyle. Bir gün yine Sabah namazından dönerken
    bir tanbur sesi duydu… Şems’den bir selâm erişti… Bu ses, Şems’in selâmı
    olmadan çıkmaz… Ben buna bakacağım dedi… (Talebelerden bazıları oraya
    bir hanımefendinin geldiğini biliyorlardı, hiç ağızlarını açmadılar) Hz
    Mevlâna kapıyı açtı, içeri girdi… Baktı ki tanbur çalan bir hanımefendi.
    Oradaki sohbetleri ve muhabbetleri üç buçuk gün devam etti.Bu
    müddet zarfında talebeleri hiçbir şey söylemeden Efendi Hazretleri
    tekrar çıkacak diye beklediler. Ama bu bir nev’i Şems gaybubeti gibi bir
    şey olmuştu. İçerdekinin bir hanımefendi olması nedeniyle yavaş yavaş
    yine o hain dudaklara bir takım dedikodu silüetleri geldi. Artık Mevlâna
    Hazretleri böyle dedikodu gibi ilkelin de ilkeli hadiselerden o kadar
    uzaktı ki, kim ne konuşmuş, kim ne yapmış, üzerinde bile durmuyordu.Talebeleri,
    kapı açılıp Hz Mevlâna görününce hepsi saf olmuştu. Mevlâna Hazretleri,
    talebelerine, sizden ummam da belki ileri geri konuşanlar vardır, açın
    da bakın Tâvus Sultan’a dedi… Kapıyı açtılar ki, BİR AVUÇ KÜL… Yandı
    dedi… Bu kadarmış tahammülü… Üç buçuk gün yanma operasyonuydu…Bu
    ne anlama geliyor, bunun hikmeti nedir, nasıl oldu diye sorarsanız,-BU
    AŞKIN MADDEYE YANSIMASIDIR. YAKMA… MADDEYİ YAKMADIR… Biliyorsunuz,
    Aslı’da aşk ateşiyle yanarak **müştür. Yani aşk ateşi çok şiddetli
    geldiği zaman resmen yakar, kül eder. Bu samimiyetini gösteriyor. Hiç
    kimse kendi kendisini, beşeri sevgiler, mecâzi sevgilerle, ben İlâhî
    aşka kıyasla bu sevgiyi duyuyorum diye, aldatmasın… O NEFSE AİTTİR.
    ÇÜNKÜ, İLÂHÎ AŞKLA KARŞI KARŞIYA GELEN KİMSENİN HÂDİSESİ MUTLAKA
    YANGINLA BİTER. İLÂHÎ AŞKA aitse o birliktelik, onun dışı mecâzi aşk
    dediğimiz beşeri aşka aittir. Ama bir mü’minin, bir mü’mine sevgisi
    fazla olabilir. Bilhassa karı koca arasında çok sıcak olabilir, bunlar
    mahzurlu şeyler değildir. Şeriatların emrettiği güzel şeylerdir. ÖYLE
    KENDİ KENDİLERİNE AŞKLARINI YÜCELTENLER TÂVUS SULTAN’NIN KÜLÜNÜ
    UNUTMAMALIDIRLAR…

    ONK. DR. HALUK NURBAKİ
    Mustafa09 ve ~Dryad bunu beğendi.
  2. Okeanus

    Okeanus Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Ocak 2010
    Mesajlar:
    901
    Beğenileri:
    635
    Ödül Puanları:
    0
    25 dakika sürdü aşağı yukarı,severek okudum ve sizlerle paylaşmak istedim...
  3. sementa.38

    sementa.38 Üye

    Katılım:
    17 Kasım 2009
    Mesajlar:
    645
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    64
    Yer:
    kayseri
    okucak kadar vaktim yok;)
  4. Okeanus

    Okeanus Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Ocak 2010
    Mesajlar:
    901
    Beğenileri:
    635
    Ödül Puanları:
    0
    yazık sana :)
  5. ~Dryad

    ~Dryad Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.197
    Beğenileri:
    512
    Ödül Puanları:
    36
    tek kelimeyle muhteşemdi !
    Okeanus bunu beğendi.
  6. Okeanus

    Okeanus Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Ocak 2010
    Mesajlar:
    901
    Beğenileri:
    635
    Ödül Puanları:
    0
    Eğer okuduysan teşekkürler :)
  7. ~Dryad

    ~Dryad Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.197
    Beğenileri:
    512
    Ödül Puanları:
    36
    tabiki okudum böyle şeyler hoşuma gidiyor . ben elif şafak'ın aşk romanını okumuştum orada da mevlana ile şemsin dostluklarından bahsediyordu görünce ilgimi çekti ;)
  8. Mustafa09

    Mustafa09 Üye

    Katılım:
    11 Ekim 2009
    Mesajlar:
    123
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    Eline sağlık çok güzeL
    Okeanus bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş