Milli Edebiyat,5 Hececiler,7 MeşaleciLer,Bağımsızlar,Toplumcu ŞairLer Ve Garip Akımı

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    GİRİŞ
    1908' de II. Abdülhamid idaresinin ortadan kaldırılmasından sonra Türk ay*dınlarını düşündüren en mühim mesele, şüphesiz, artık düşünce ve hareket ser*bestliğine kavuşmuş ve çeşitli etnik unsurlardan kurulu geniş bir topluluğun yaşa*yışına yeniden yön verebilecek siyasi ideolojinin ne olabileceği meselesi idi. İmpa*ratorluğun siyasi birliğini sürdürebilmek düşüncesi ile 1860'tan sonra rağbet bu*lan "Osmanlıcılık" ideolojisi, aynı düşünce ile, II. Meşrutiyet'in ilk yıllarında da rağbet gördü. Ancak, Balkan Harbi (18 Ekim 1912-22 Temmuz 1913) Hıristiyan unsurların imparatorluğa karşı tutumlarını kesin bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Arnavutluk isyanı ve Araplarla Kürtler arasında gerek yabancı ve gerekse milli*yetçi etnik güçlerce başlatılan bazı ayaklanma hareketleri, imparatorluğun siyasi bütünlüğünün sürdürülmesi bakımından, Müslüman unsurların da tam bir anlaş*ma içinde bulunmadığını göstermekte idi. Osmanlıcılık ideolojisinin böylece ifla*sı, gerçekler karşısında, bu ideolojinin tamamıyla safçasına ve hatta imparatorlu*ğun geleceği için tehlikeli olduğu inancında bulunan bazı aydınları haklı çıkardı. Bunun üzerine, 1908' den sonra, ilk belirtileri daha önce görülen "İslamcılık" ve "Türkçülük" ideolojileri çevresinde toplaşmalar başladı. Müslüman milletleri kal*kındırmak ve birleştirmek suretiyle Hıristiyan aleminin karşısında bir denge gücü kurmak esasına dayanan, Tanzimat devrinin bazı aydınları arasında rağbet görüp II. Abdülhamid tarafından da desteklenen İslamcılık ideolojisi, 1908' den sonra daha gelişerek, edebiyat alanında Mehmed Akif ile en kuvvetli temsilcisini yetiş*tirdi. Bu devirde bu ideolojiyi savunanlar arasında Said Halim Paşa (1863-1921), M. Şemseddin (Günaltay) (1883-1961), Şeyhülislam Musa Kazım Efendi (1865-1919), Hacı Zihni Efendi (ölm. 1913) ve Eşref Edib zikr edilebilir. An*cak, İslamcılık ideolojisinin Balkan Harbi'nden sonraki gelişmesinde, "Balkanlar'*daki Hıristiyan unsurlardan sonra, Müslüman unsurların da imparatorluktan kop*masını önlemek" kaygısının da yer aldığını kaydetmek gerekir. Fakat, bütün çaba*lamalara rağmen, bu ideoloji etrafında büyük bir toplaşma görülmez.

    Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri önce siyaset alanında görülüp edebiyata oradan geçtikleri halde, Milliyetçilik ideolojisi, tersine olarak, önce edebiyat ve fikir adamları tarafından ortaya atılmış ve siyaset alanına oradan geçmiştir. Türkiye'de, Tanzimat devrine kadar Türk olarak yalnız Osmanlı Türklerinin anla*şılmasına karşılık, Tanzimat devrinde Türk kelimesi -anlamı birdenbire genişle*yerek - dünyada çeşitli adlar altında devlet kurmuş, yaşamış ve yaşayan bütün Türkler için kullanılmağa başlamıştır. Harzem hanlarından Ebulgazi Bahadır Han (1603-1663) ın aynı isimdeki Çağatayca eserinden yaptığı Şecere-i Türki ter*cümesi (1864) ile ilk defa Ahmed Vefık Paşa (1823-1891) nın getirdiği bu görü*şü, - batılı türkologların Genel Türk Tarihi hakkındaki çalışmalarından da fayda*lanılarak- Süleyman Paşa (1838-1892) nın Tarih-i Alem (1876) inde ve Ahmed Midhat'ın Ahmed Metin ve Şirzad (1891) adlı romanında verilen bilgi takip eder. Tarihi noktadan hareket eden bu "Bütün Türklük" düşüncesinden ayrı ola*rak, dil yolundan gidilmek suretiyle yapılan çalışmalar da aynı düşüncenin yayıl*masında tesirli olmuştur. Bu hususta ilk adım olarak, yine Ahmed Vefık Paşa'*nın Lehce-i Osmani (1876) adlı sözlüğünü ve onun önsözünü kaydetmek yerinde olur.
    İmparatorluğun siyasi bütünlüğünü sürdürebilmek için İslamcılık politikasını benimseyen II. Abdülhamid idaresinin milliyetçilik hareketleri karşısındaki aykırı tutumuna rağmen, 1896'dan sonra, "Türklüğün bütünlüğü" fikrini telkin eden ça*lışmaların devam ettiği görülür. Devrin tanınmış gazetecilerinden Ahmed Cevdet (1862-1936) in çıkardığı ve "Osmanlı" adı eksik bulunarak başlığının altına "Türk gazetesidir" diye yazılan İkdam (1894) gazetesinde bu düşünceyi tutan yazıların çıkması ve "Osmanlıca- Türkçe" münakaşalarına yer verilmesi, hükümetçe dil münakaşalarını o yasak edilmesine yol' açtı. Bununla beraber, Necib Asım (1861-1926) ın Leon Cahun (Leon Kahön) ün Asya Tarihine Giriş adlı eserini genişletmek suretiyle meydana getirdiği Türk Tarihi (1900), önsözünde Türkçecin tarihi ve aktüel durumunu ilmi bir şekilde ilk defa açıklamaya çalışan Şemseddin Sami'nin Kaamus-ı Türki (1901) ve Bursalı Tahir (1861-1926) in Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri

    (1911) adlı eserleri aynı fikre hizmete devam etmiş*lerdir. II. Abdülhamid'e muhalif olup yurttan kaçarak Paris ve Kahire'ye yerle*şen bazı Türk aydınlarının yaptıkları yayınlar arasında da bu fikri telkine çalışan*lar vardı. Akçuraoğlu Yusuf (1879-1935) un, önce Kahire'deki Türk gazetesinde makale olarak çıkıp aynı şehirde kitap halinde de basılan Üç Tarz-ı Siyaset (Os*manlıcılık-İslamcılık- Türkçülük, 1907) adlı eseri bunlar arasındadır.
    1908' den sonra milliyetçilik hareketi, "Türkçülük" adı altında, önce tamamıyla kültürel ve Balkan Harbi'nden sonra aynı zamanda siyasi bir ceryan halini ala*rak, dernekler ve yayın organları kurmak suretiyle teşkilatlanmağa başlar. Bu teş*kilatlanma ile ilgili ilk dernek, 1908 tarihinde kurulup 1911'de kendi adı ile bir de dergi yayımlayan Türk Derneği'dir. Türk Derneği'nin yerini, 1911'de, Meh*med Emin'in başkanlık ettiği Türk Yurdu derneği aldı. O da, çıkarmağa başladı*ğı Türk Yurdu adlı dergi ile birlikte, bir yıl sonra, yerini Türk Ocağı'na bırakmış*tır. Milliyetçi dernekler içinde, en sürekli olanı budur. Daha çok milliyetçiliğin kültürel yönünü temsil ve yalnız aydınlara hitap eden bu organlardan başka, hal*kın seviyesine inmeyi gaye edinen Halka Doğru (1913) dergisi çıkarılmıştır. Milli*yetçilik hareketinin hızla gelişip teşkilatlanmak imkanını buluşunda, iktidardaki İttihad ve Terakki Partisi'nin bu hareketi desteklemesi de büyük rol oynamıştır.
    1911'de Genç Kalemler dergisinde yayımladığı Turan manzumesi ile "Türk*lüğün bütünlüğü" fikrini benimsediğini göstermiş olan Ziya Gökalp (1876-1924), i. Dünya Savaşı boyunca, bu hareketin lideri durumundadır. İttihad ve Terakki Partisi'nin genel merkez üyesi bulunmasından faydalanarak ön plandaki hükü*met adamları ile de çok yakın temaslar kurmuş; milliyetçilik hareketinin hükü*metçe desteklenmesinde olduğu gibi, İstanbul Üniversitesi'nde verdiği sosyoloji dersleri, sürekli ve bol yazıları ile geniş bir aydın kütlesinin milliyetçilik prensiple*rini benimsemesinde ve dolayısıyla milli bir edebiyatın yaratılmasında da başlıca amil olmuştur. Kuvvetli bir felsefi kültüre sahip bulunan Ziya Gökalp, samimi bir idealist

    olduğu kadar, Türkiye'nin hali ve geleceği hakkında gerek kendisi ve gerekse başkaları tarafından ileriye sürülen düşüncelerin uygulanma imkanlarını çok iyi ölçebilmekte de büyük bir başarı göstermiş ve teorilerin katı kalıplarına sı*kı sıkıya bağlanmadan, onları gerçekleşme imkanlarına göre değerlendirebilmiş*tir. Siyasi ideolojilerin gerçekleşme güçlerini yine siyasi gelişmelere bağlı gördü*ğü için, Türkçülüğün hedeflerini olayların gidişine göre ayarlamakta ve bizzat ken*di düşünceleri üzerinde de zaman zaman revizyonlar yapmakta tereddüt göstermemiştir. Bu sebeptedir ki, 1911 yılında ateşli bir Turancı olduğu halde, yeryü*zünde tek hür Türk Devleti olan Türkiye'nin de varlığını tehlikeye düşürecek si*yasi gelişmeler karşısında, uzak idealleri bir kenara iterek gerçeklere yatkın bir yoldan yürümeyi ve her şeyden evvel, Türkiye'nin varlığının devamını ve medeni kalkınmasını hedef tutan, aşırı olmayan bir milliyetçilik anlayışına dayanmayı uy*gun görmüştür. Türk Ocağı'nın organı olan Türk Yurdu'nun yayınları ile Ziya Gökalp'İn denetimi altında çıkan Yeni Mecmua (1917) nın yayınları arasındaki ayrılık da bunu açıkça göstermektedir. İdeolojileri olaylarla birlikte değerlendir*me prensibi onu, 1908-1923 tarihleri arasında çok hızlı bir gelişme gösteren Türk manevi hayatının hemen her yönünde büyük tesirler yapan ve Cumhuriyet'*ten sonraki hamlelere de yön veren milliyetçilik hareketinin esaslarını sistemli bir şekilde açıklamağa götürmüştür. Bu açıklamaları yaptığı Türkçülüğün Esasla*rı (1923) adlı eserinde, Turancılığın Türk milletinin "uzak ideali" olduğunu söyle*yerek, uzak idealler için "gerçekleşmenin aranmadığını" belirtmiş ve "ırkçılık teo*risini"de şiddetle reddetmiştir. Yine aynı gerçekçi görüş sonucunda, milliyetçilik*le bağdaşamaması tabii bulunmakla beraber, Türklerin de Müslüman olmaları se*bebi ile, i. Dünya Savaşı boyunca' aktüalitesini sürdüren İslamcılık ceryanına da zaman zaman yakınlaşmaktan ve onunla uzlaşma imkanları aramaktan da geri kalmamıştır (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, 1918).
    Burada, Tanzimat'tan beri sadece medenileşme hususunda bir esas olarak kabul edilmiş olan batılılaşma hareketinin 1908' den sonra da kuvvetle devam etti*ğini

    ve politika alanında yer alan bütün ideolojilerce de ortaklaşa benimsendiği*ni; ancak, Osmanlıcılık ideolojisini güdenlerce hiçbir sınırlamaya uğratılmaması*na karşılık, diğer iki ideolojiyi tutanlarca bazı sınırlamalara gidilerek, batılılaşma*nın daha çok bilim ve teknik alanlarında bırakılmak istendiğini kaydetmek gere*kir. Hiçbir siyasi maksat gütmeden, medeni ve sosyal alanlarda batılılaşmanın bu devirdeki en hararetli taraftarları, Tevfik Fikret ile Abdullah Cevdet (1869-1932) ve Kılıç-zade Hakkı (doğ. 1872) dır. Bu akımın bu dönemdeki en mühim yayın organı ise, Abdullah Cevdet'in 1904'de çıkarmağa başladığı İctihiid dergisidir.
    Diğer iki ideoloji gibi, milliyetçilik hareketinin de, er-geç, edebiyatta tesirini göstereceği tabii idi. Gerçekten, 1911 yılı Nisan'ında Selanik'te çıkmağa başla*yan Genç Kalemler dergisi ile, milliyetçilik ceryanı edebiyatta da başlamış oldu. Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim Haşmet ve daha önce Fecr-i Ati Encüme*ni' nde bulunan Ali Canib gibi gençlerin çıkardıkları bu dergi, "Milli Edebiyat" de*yimini ilk defa ortaya atarak, böyle bir edebiyat yaratma görevini de üzerine alır. Milli bir edebiyat yaratmak için, edebi dilin millileştirilmesinden başlayarak, "Ye*ni Lisan" davasını ortaya atar. Daha önce Manastır'da Hüsün ve Şiir (1 Hazi*ran-21 Eylül 1909, 8 sayı) adı ile çıkan bir derginin devamı ve 2. cildi olarak çık*mağa başlayan Genç Kalemler, ilk sayısından (c. II, sayı: 9-(1), 11 Nisan 1911) son sayısına (c. III, sayı: 27-(18), Eylül 1912) kadar başmakalelerini temel hede*fi "yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak" ve böylece "yazı dili ve konuşma dili ikiliğini ortadan kaldırmak" olan "Yeni Lisan" meselesine ayırdığı gibi, zaman za*man, diğer sütunlarını da bu konu etrafındaki münakaşalara ayırmış, meseleyi tam bir ciddiyet ve ısrarla yürütmeğe çalışmıştır.
    Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamıyla Arapça ve acemcenin hakimiyeti altında "yapma bir dil" olduğu inancında olan gençler, Edebiyyat-ı Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle tenkid etmişler ve - daha geniş halk kütlelerine hitab etmek imkanını sağlayacağı ve böylece medes kalkınmaya da yardım edeceği için - sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesini şu işlemlere bağla*mışlardır: 1) Arapça ve Farsça gramer kaidelerinin kullanılmaması ve bu kaideler*le yapılan tamlamaların - bazı istisnalarla - kaldırılması, 2) Arapça kelimelerin, gramerce, asıllarına göre değil, Türkçüdeki kullanışlarına göre değerlendirilmesi, 3) Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçe de söylendikleri gibi yazılmaları, 4) Bütün Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasına lüzum olmadığından, ilmi terim olarak Arapça kelimelerin kullanılmasına devam edilmesi, 5) Diğer Türk lehçelerinden kelime alınmaması, 6) Konuşmada İstanbul şivesinin esas tutulması.
    Yeni Lisan hakkındaki düşüncelerini böylece belirten gençler, Tanzimat dev*rine kadar İran'ın ve ondan sonra Fransa'nın taklitçisi saydıkları Türk edebiyatı*nın, artık "taklit safhasından çıkarak yaratma safhasına geçmesini" ve bunun için de "Türk halkının hayatına yönelmesini" istiyorlardı. Ancak, bu yöneliş isteği ro*man, hikaye ve tiyatro ile ilgilidir. Bu türler, konularını ve kişilerini yerli hayat*tan almalıdırlar. Fakat, tamamıyla "vicdani bir keyfiyet" olan şiir için böyle bir ka*yıda lüzum yoktur. Şiire tanıdıkları bu imtiyaz, onları, sanat anlayışında ikiliğe düşürmüş ve Edebiyyat-ı Cedide ile Fecr-i Ati'nin ferdiyetçi sanat anlayışından tamamıyla ayıramamıştır.
    Buna rağmen, Genç Kalemler'in edebiyat ve edebi dil anlayışları Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati m_nsublarınca büyük bir tepki ile karşılandı. Mehmed Rauf, Hüseyin Cahid, Halid Ziya, Cenab Şehabeddin, Süleyınan Nazif, Yakub Kadri ve Köprülü-zade Mehmed Fuad tarafından yapılan itirazlar, daha çok, "Yeni Li*san'ın bir edebiyat dili olamayıp ancak bilim dili olabileceği", sanat eserlerinin milletlerarası olması sebebi ile "edebiyatın da milli olamayacağı" ve Genç Kalem*ler'ce açıklanan Milli Edebiyat anlayışının "ırki bir karakter taşıdığı" noktaların*da toplanıyordu. Bir yıldan fazla süren bu karşılıklı çekişmeler sırasında, Fecr-i Ati' den Hamdullah Subhi ile Celal Sahir de Yeni Lisan hareketini kabul ettikleri*ni bildirdiler. Genç Kalemler;

    bir yandan da, -düşüncelerini bizzat uygulamak maksadı ile- Yeni lisan'la yazdıkları yazıları yayımlıyor, aynı sayfada, Servet-i Fü*nun ve Fecr-i Ati şairlerinden birinin bir şiiri ile Yeni Lisan'la yazılmış bir şiiri yan yana koyarak okuyuculara karşılaştırma imkanı da sağlamağa çalışıyorlardı. Bu yazılar arasında onların Milli, Edebiyat anlayışına en uygun örnekler, Ömer Seyfettin'in hikayeleri (Bahar ve Kelebekler, Bomba, Primo, And) ile Ziya Gö*kalp'in Demirtaş ve Gökalp imzaları ile yayımladığı bazı şiirleridir.
    Balkan Harbi yüzünden dergi 1912 Eylül'ünde kapandıktan sonra, yazarları*nın büyük bir kısmı İstanbul'a göçerek yazılarını Türk Yurdu'nda ve diğer bazı dergilerde yayımlamağa devam ettiler. Milli Edebiyat Hareketi, yeni yazarların ve hatta kendisine önce muhalif olanların (Yakub Kadri, Köprülü-zade Mehmed Fuad, Refik Halid) ve yeni yetişen gençlerin de katılması ile kadrosunu ve tesirle*rini hızla genişletti. Süleyınan Nazif, Cenab Şehabeddin ve Ali Kemal'in şiddetle devam eden muhalefetlerine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından önce, konuşma dili edebi dilin yerini tamamıyla almış, bu gayeye ulaşmak için Tanzi*mat'tan beri süren çabalar sonuçlanmış gibidir.
  2. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    1.MİLLI EDEBİYAT HAREKETİ

    Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri gibi milliyetçilik hareketinin de er geç edebiyatta etkisini göstereceği tabiiydi. Gerçekten 1911 yılı Nisanı'nda Selanik'te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi ile milliyetçilik hareketi edebiyatta da başlamış olur. Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim Haşmet ve daha önce Fecr-i Ati Encümeninde bulunan Ali Canip gibi, gençlerin çıkardıkları bir dergi Milli Edebiyat deyimini ilk defa ortaya atarak böyle bir edebiyat yaratma görevini üzerine alır. Milli Edebiyat Hareketinin tutunmaya çalıştığı yıllarda Türk edebiyatında oldukça karışık bir durum göze çarpar. Bir yandan Milli Edebiyat Şairleri kendilerini kamu oyuna kabul ettirmeye çalışırken, diğer yandan Fecr-i Ati Şairleri şöhretlerini sürdürmeye ve Servet-i Fünun sanat anlayışının mensupları edebi itibarlarını henüz ayakta tutmakta idiler. Bu arada Mehmet Akif gibi bir ustanın temsil ettiği ayrı anlayış ve dokudaki şiir tarzı da ilgi ve dikkatleri çekmektedir. Bu karışıklığı, Fecr-i Atinin dağılmasından sonra bu topluluğa mensup şairlerle daha genç nesilden bazı şairlerin Milli Edebiyat anlayışı dışında kendilerini tatmin edecek başka yollar aramaları ve denemeler yapmaya girişmeleri daha da arttırır.
    Milli edebiyat sanatçıları milli bir edebiyat oluşturmak için edebi dilin millileştirilmesinden başlayarak "Yeni Lisan" davasını ortaya atarlar. Daha önce Manastır' da "Hüsün ve Şiir" adı ile çıkan bir derginin devamı olarak çıkmaya başlayan, sekizinci sayıdan sonra Genç Kalemler ismini alan ve 11 Nisan 1911' de biraz daha genişletilmiş ve yeniden 1, 2, 3, diye numaralandırılarak intişara başlayan dergi ilk sayısından son sayısına kadar baş makalelerini; temel hedefi yazı dili ile konuşma dili ikiliğini ortadan kaldırmak olan "Yeni Lisan" davasına ayırır. Bu konu etrafında yapılan tartışmalara yer verir.
    Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamen Arapça ve Acemce'nin hakimiyeti altında yapmaca bir dil olduğu inancında olan gençler, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini, "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle tenkit ederler ve daha geniş

    halk kitlelerine hitap etmek imkanını sağlayacağı ve böylece medeni kalkınmaya da yardım edeceği için sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasını gerçekleştirmek için yayınladıkları "YENİ LİSAN" (11 Nisan 1911) adlı makalede görüşlerini kısaca şu başlıklar altında anlatırlar:
    Eski Lisan, asla konuşulmayan, Latince, İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakine taalluk eden bir şey. Din ve edebiyat bize Farisi öğretmiş, dilimize pek çok Arabi ve Farisi kelime girmiş, edebiyat ve sanat bilhassa tezyin fikri dilimize Arabi ve Farisi kaideler getirmiş, Türkçe muvazenesini kaybetmiştir.
    Edebiyatımız ya şarka doğru İran'a veya garba doğru Fransa'ya yönelmiş. Bugün Fransa'ya doğru gidenlerin yaptıkları hareketlerle eskiden İran'ı taklit edenlerin hareketleri arasında bir fark kalmamıştır.
    .Milli Edebiyatımız yokmuş, hala da yok. Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden iptidai şarkılardan ibarettir.
    Garba doğru giden gençler arasında Fransızca şiirler, piyesler yazıp bunlarla iftihar edenler vardır. Türk Dili ve Edebiyatında 35 sene evvel başlayan sadeliği öldürenler Servet-i Fünunculardır. Yazı dili ile konuşma dilini birbirinden oldukça uzaklaştırdılar.
    Bugünküler yani Fecr-i Aticilerin yegane meziyeti "dünküler "adını verdikleri eski Servet-i Fünun kümesinin mahiyetini tamamiyle değilse bile anlamış olmalarıdır. Fakat vatanın bütün ümidi onlardır, onlar zekidirler, gençtirler... çalışacaklar... tekamül edecekler bizi asırlardan beri milli bir edebiyattan mahrum bırakan eski ve suni lisanı terk edeceklerdir. Onların sayesinde yeni bir lisanla terennüm olunan milli bir edebiyat doğacaktır.
    Hastalıklar, eskiler İran'a yönelmişler, yeniler yani dünküler kendileri için

    yeni bir lisan ibda etmek lüzumunu görmeyerek ve mümkün olduğu kadar da bozarak hep eskilerin lisanını kullanmışlardır. Şimdi yeni bir hayata, bir intibah devresine giren Türklere yeni tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela milli bir lisan ister. Eski lisan hastadır. Hastalıkları; içindeki lüzumsuz ve ecnebi (yabancı) kaidelerdir. Bu kaideler yaşadıkça dil milli olamaz, kimse anlamaz.
    Tasfiye, konuştuğumuz lisan İstanbul Türkçe'si, en tabii bir lisandır. Klişe olmuş terkiplerden başka lüzumsuz ziynetler asla kullanılmayacak. Yazı lisanı ile konuşma lisanını birleştirirsek edebiyatımızı ihya ve kat etmiş olacağız.
    Nasıl ... Türkçe kaidelerle her terkip yapılabilir. Arabi ve Farisi kaidelerle niçin yapıyoruz? Bu bir ihtiyaç mıdır? Hayır eserlerimiz yaldızlı mukavvadan bir heykel olmasın. Fikre ve hisse ehemmiyet verelim. Yazılarımız sade, beyaz muhteşem, kavi; edebiyatımız da mermerden abideler olsun.
    Milliyete Doğru, bize vasi bir lisan lazım lakin muntazam ve mazbut olmak şartıyla.
    Tasfiye Sarfı, Arabi ve Farisi terkipler atılacak. İlmi, fenni ve edebi ıstılahlara şimdilik dokunulmayacak. Klişeleşmiş terkipler müstesna. Mesela; fevkalade, darb-ı mesel, sevk-i tabii gibi.
    Türkçe cem edatından başka kati yy en ecnebi edatlar kullanılmayacak. Klişe haline gelmiş olanlar hariç kainat, inşaat, maliyet ahlak gibi. Diğer Arabi ve Farisi edatları da atacağız Ancak tekellüme geçmiş tamamen Türkçeleşmiş olan "amma, şayet, keşki. lakin, henüz, heman" gibiler müstesna.
    İmla Arabi ve Farisi kelimelerin imlaları şiddetle ve dini bir taassupla muhafaza olunacak, Türkçelere gelince imla meselesini zaman halledecektir.

    Gayemiz Milli bir lisan, milli bir edebiyat vücuda getirmektir. Genç Kalemler Dergisi etrafında toplanan gençler "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesini kısaca maddeler halinde şu işlemlere "bağlamışlardır.
    Yeni Lisan hakkındaki düşüncelerini böylece belirten gençler, Tanzimat devrine kadar İran'ın ve ondan sonra Fransa'nın taklitçisi saydıkları Türk edebiyatının artık taklit safhasından kurtularak, yaratma devresine girmesini ve bunun için de Türk halkının hayatına yönelmesini isterler. Ancak bu yöneliş isteği roman, hikaye ve tiyatro ile ilgilidir. Bu türler, konularını ve kişilerini yerli hayattan almalıdır. Fakat tamamıyla vicdani bir keyfiyet olan şiir için böyle bir kayda lüzum yoktur. Şiire tanıdıkları bu imtiyaz, onları, sanat anlayışında ikiliğe düşürür ve Edebiyat-ı Cedide ile Fecr-i Ati 'nin ferdiyetçi sanatçı anlayışından tamamen ayıramaz.”
    Buna rağmen, Genç Kalemler'in edebiyat ve dil anlayışları Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati mensuplarınca büyük bir tepki ile karşılanır. Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Halit ziya, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Yakup Kadri ve Köprülüzade Mehmet Fuat tarafından yapılan itirazlar daha çok, "Yeni Lisan'ın" bir edebiyat dili olmayıp ancak bilim dili olabileceği, "sanat eserlerinin milletlerarası olması sebebiyle" edebiyatın da milli olamayacağı ve Genç Kalemlerce açıklanan Milli Edebiyat anlayışının ırki bir karakter taşıdığı noktalarında toplanır. Bir yıldan fazla süren bu karşılıklı çekişmeler sırasında, Fecr-i Ati'den Hamdullah Suphi ile Celal Sahir Yeni Lisan hareketini kabul ettiklerini bildirirler. Genç Kalemler, bir yandan da Yeni Lisanla yazdıkları yazıları yayınlayıp, aynı sayfada, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerinden birinin bir şiiri ile Yeni lisanla yazılmış bir şiiri yan yana koyarak okuyuculara karşılaştırma imkanı sağlamaya çalışırlar. Bu yazılar arasında en uygun örnekler Ömer Seyfettin'in hikayeleriyle Ziya Gökalp'ın bazı şiirleridir.
    Balkan Harbi yüzünden dergi 1912 Eylülü'nde kapandıktan sonra yazarlarının büyük bir kısmı İstanbul' a geçerek yazılarını Türk Yurdu'nda ve diğer bazı

    dergilerde yayınlamaya devam ederler.
    Milli Edebiyat Hareketi, kısa bir süre içinde sanatçı kadrosunu, muhalefeti bırakan sanatçılar v.e yeni yetişen gençlerle genişletir. Süleyman Nazif, Cenab Şehabettin ve Ali Kemal'in şiddetle devem eden muhalefetlerine rağmen Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından önce konuşma dili edebiyat dilinin yerini tamamen alır, bu gayeye ulaşmak için Tanzimat'tan beri süren çabalar sonuç verir.
    Ziya Gökalp, Fuat Köprülü gibi büyük fikir ve ilim adamlarının devamlı yardımlarıyla kuvvetlenen Yeni Lisan Cereyanı; Türk dili ve edebiyatının sadeleşmesi ve sade bir güzellik içinde işlenerek gerek nesir, gerek şiir alanında Refik Halit, Yakup Kadri, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz gibi kuvvetli şahsiyetler yetiştirmesi yolunda, edebi hayatın akışına faydalı bir sürat kazandırmış, edebi milli bir harekettir.
    Dil hususunda ve aruzun yerine hece veznini geçirme konusunda kendisinden önce gelen Servet-i Fünun ve Fecr-i Aticilerden ayrılan Milli edebiyat sanatçıları, şiiri sanatçıya ait şahsi bir mesele olarak kabul edip, estetik bir haz sayarlar. Bu yönleriyle de kendilerinden önce gelen. bu edebi akımların ferdiyetçi olan estetik anlayışına yaklaşırlar. Ancak Türkiye'nin ölüm kalım mücadelesi yaptığı ülkenin birçok cephede savaştığı halkının büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde kıvrandığı böyle nazik bir zamanda bile, genç şairlerin sırf kendi duygu ve hayallerinden ayrılmamaları birçok aydın tarafından yadırganır. Birçok şair ve yazar bu tutumun yanlışlığını dile getirmeye çalışır.
    Aruzun yerine hecenin geçmesi de pek kolay olmaz, genç nesli bu vezni benimsemeye alıştırmak için uzun ve sürekli telkinler yapılması gerekmiştir.
    Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Servet-i Fünun, Yeni Mecmua, Büyük Mecmua ve Dergah gibi dergilerin sürekli yayınları ile şiirde dil ve veznin millileştirilmesi, meselesi tamamen gerçekleşir. Dil ve veznin birkaç yıl gibi kısa bir sürede millileştirmesi konusunda "Hecenin Beş Şairi 'nin de" payı büyüktür. .
    "1908' den sonra, sadece ferdi temaları işleyen, dilde Servet-i Fünun nesrinin bir devamı olan, sosyal hayat ve onun sorunları ile genellikle ilgisiz kalan Fecr-i Ati hikaye ve romanlarının yanı başında, daha çok hayata ve sosyal mesele1ere yönelen, yapma bir dil ve üslubu bir yana bırakarak konuşma dilini ve üslubunu hakim kılmaya çalışan yeni bir hikaye ve roman tarzının da hızla yer almaya başladığı görülür. Bu tarz roman ve hikayeler arasında Refik Halit'in "Memleket Hikayeleri" Ebubekir Hazım'ın "Küçük Paşa" romanı gibi, milliyetçiliği norn1al bir sosyal davranış olarak yaşatanların;
    Halide Edip'in "Yeni Turan" ve Ahmet Hikmet'in "Gönül Hanım" romanları gibi milliyetçiliği siyasi bir ideoloji olarak ele alanların; yine Halide Edip'in "Ateşten Gömlek" Romanı gibi İstiklal Mücadelesini canlandıranların; Yakup Kadri'nin "Kiralık Konak" romanı 'gibi Türk yaşayışının Tanzimat'tan başlayarak üç nesil boyunca geçirdiği sosyal değişiklikleri tasvir ve tahlil edenlerin de yer aldıkları göz önünde tutulursa, bu devirde roman ve hikayeciliğin Türk sosyal hayatını ve meselelerini ne kadar çeşitli yönlerden ve ne kadar genişlemesine ele almaya çalıştığı kolaylıkla anlaşılabilir. Ancak bu genişliğe karşılık, ele alınan sosyal meselelerde tatmin edici bir derinliğin henüz bulunmadığını da kaydetmek gerekir. Ayrıca bu sosyal muhtevanın içinde roman ve hikayenin ezeli teması olan aşk maceralarının da unutulmamış olduğu ve bu devri n hemen bütün romancı ve hikayecilerinin yalnız aşk temasını işleyen roman ve hikayeler yazdıkları da belirtilmelidir.
    Bu devrin roman ve hikayelerinde fert hayatından sosyal hayata doğru genişçe bir açılmanın; tema bakımından sosyal konulara doğru büyük bir kaymanın başladığı görülmüştür.
    Berna Moran'a göre, Memleketçi Anadolu romanını hazırlayan sosyo-

    ekonomik şartlardan başka, Milli Edebiyat akınının da etkisi vardır. Edebiyat tarihçileri tarafından 1911-1923 yılları arasında sınırlandırılan Milli edebiyat, roman türünde 1950'lere kadar devam etmiştir. Çünkü Cumhuriyet ile birlikte siyasal bakımdan yeni bir döneme geçilmişse de, Cumhuriyet romanını Milli Edebiyat temsilcileri, roman ve hikaye yazarları devam ettirmiştir.
    Milli Edebiyat akımının roman alanında iki ana ilkesi dikkati çeker. Birincisi, milli konulara, yerli yaşama yönelmek ilkesi, ikincisi de sözlü gelenekten gelen halk edebiyatını yeniden değerlendirmek ilkesi.
    Milli Edebiyat akımı, yazarları yerli konulara, her sınıftan halkı anlatmaya çağırırken, Osmanlı edebiyatında söz konusu edilmeyen Anadolu konusuna da çağırır. Nitekim 1950'lere kadar olan dönemde yazarlarımız, Küçük Paşa, Ateşten Gömlek, Çalıkuşu, Yeşil Gece, Yaban, ve Kuyucaklı Yusufile Anadolu'yu romana sokarlar.
    Milli Edebiyat Hareketi'nin başlattığı yerli kaynaklara yönelme hadisesi de masalları, destanları, halk hikayelerini yeniden canlandırma ve değerlendirme şeklinde olur. Ziya Gökalp Türk masallarını yeniden işler; Ömer Seyfettin masallardan efsanelerden konular alır; Fuat Köprülü, Nasrettin Hoca fıkralarını koşuk biçiminde yazar.
    Milli Edebiyat devrinin en tanınmış şair ve yazarları şunlardır: Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Yusuf Ziya Akçura, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ali Canip, Mithat Cemal Kuntay, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi, İbrahim Alaaddin, Beş hececiler Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Aka Gündüz, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Ebubekir Hazım ve daha birçok sanatçı bu edebi hareketin safında yer almıştır.
  3. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ SANATÇILARI

    ZİYA GÖKALP (1876-1924)

    23 Mart l876'da Diyarbakır'da doğdu. Babası Diyarbakır vilayeti evrak müdürü ve muhitinin aydın simalarından biri olan Mehmet Tevfik Efendi'dir. Babası vilayet gazetesinde muhabirlik yapan, modernleşme yolunda atılan adımlardan haberdar ve Namık Kemal hayranı bir kişidir. Ziya Gökalp'ın yetişmesinde babasının bu özellikleri etkili olur. Ziya Gökalp da Namık Kemal hayranı bir kişi olarak yetişir. İlk ve rüştiye mektebinden sonra Mülkiye İdadisini bitiren Ziya Gökalp Diyarbakır'daki eğitimden tatmin olmadığı için İstanbul'a gitmek ister. Bu arada İslam felsefesi, tasavvuf fen ilimleri ve Arapça derslerini ayrıca özel hocalardan ders alır. Ziya Gökalp bu arada felsefi anlayışlarındaki dalgalanmalar, yenilikçi fikirler ve pozitivist anlayışlar altında hummalı bir dönem geçirir ve intihara kalkışır. Ancak ölmez. İyileşince tekrar İstanbul'a gitmek ister. Ağabeyinin yardımıyla İstanbul'a gider ve Baytar Mektebi'ne kaydolur. Burada Tıbbiyelilerin kurduğu gizli bir cemiyete üye olur, ancak yakalanır ve dokuz ay hapis yatar. Daha sonra Diyarbakır'a sürgün gönderilir. Diyarbakır'da amcasının kızıyla evlenir.
    1908 İkinci Meşrutiyet inkılabı üzerine Diyarbakır' da İttihat ve Terakki şubesini açar. Dicle ve Peyman gazetelerinde yazılar yazar. 1910 yılında Selanik'te toplanan İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresine Diyarbakır temsilcisi olarak katılır. Burada Ömer Seyfettin Ali Canip gibi milliyetçi gençlerle fikir alışverişinde bulunur. Bu tarihten itibaren etkin milliyetçilik çalışmalarına başlar. Genç Kalemler dergisinde milliyetçi şiir ve yazılar yazar. Bu arada sosyoloji dersleri okur, Emile Durkheime'in sosyolojiye dair eserlerini okur. Dar'ül-Pünun' da sosyoloji kürsüsünü kurar ve sosyoloji dersleri vermeye başlar.
    Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul'un işgaliyle İttihat ve Terakki'nin İleri gelenleriyle beraber Malta'ya sürülür. Malta'da iken Milliyetçi fikirleri daha olumlu ve somut bir şekil kazanır. Vatancılık anlayışı somutlaşır.
    Malta'dan 1912 yılında ayrılır ve Roma yoluyla İstanbul'a gelir. Ankara'ya geçer, Ankara'da maddi imkansızlık nedeniyle duramaz Diyarbakır'a gider. Diyarbakır'da, çıkardığı "Küçük Mecmua" adlı dergide Milli Mücadeleyi destekler. Türk Töresi ve Türkçülüğün Esasları isimli eserleri burada yazar. Milli Mücadele'den sonra II. Meclis' e milletvekili seçilir. 25 Ekim 1924 tarihinde hastalanır ve ölür.
    Türk edebiyatına şiir, manzum destan ve masal, nesir, ilmi- fikri makaleler ve kitaplar bırakmış olan bir fikir ve sanat adamıdır.
    "Turan" adlı manzumesi kendinden sonraki sanat ve fikir adamlarını, sanat fikir ve düşünce bakımından etkileyen ve çığır açan bir şiirdir. Gökalp'ın Turan manzumesinden önceki hayatı, onun yetişme ve arayışlar dönemidir. Arayışlarını Turan manzumesiyle köklü bir şekle sokmuştur. Fikirlerindeki değişmeler memleketimizin o zamanki siyasi hadiseleri tam bilinmeden tenkit konusu olmuştur. Onun Turan manzumesi dönemine kadar olan dönemdeki anlayışı Osmanlıcı-Milliyetçi anlayıştır. Ancak 1911' den itibaren Turan manzumesiyle bu anlayış tamamen değişmiştir. Ondaki bu değişme onun şiir ve sanat anlayışında da aynı özellik gösterir.
    Ziya Gökalp' ta edebiyat araçtır şiir veya nesrin bütün türleri onun fikir ve idealleri için birer araçtır. "Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur susar" diyen Ziya Gökalp şiir için değil şuur için çalıştığını söyler. Böylelikle 1911' e kadar "sanat sanat için" olan görüşünü 1911' den itibaren sanat halk için görüşüne çevirir.
    Milli Edebiyat Cereyanı ile şiirler şerh ve sanat bulma yönünden açık hale gelir. Çünkü bu dönemden itibaren dil açık ve sadedir. Sanat şiirde süs olsun diye değil, şiirin daha açık ve kalıcı olması için kullanılır önemli olan şiirin şerhi ve sanatların bulunmasından çok, şiirin etkisinde kaldığı fikir ve görüşlerin bilinmesi ve bunların çerçevesi içersinde incelenmesi önem kazanmıştır.
    Turan manzumesi nazım şekli olarak şekli belli olmayan başlı başına bir nazım şeklidir. Şiir, şekilden çok muhteva bakımından dikkat çekicidir. Şiirdeki mısralar mana olarak son mısrada tamamlanır buna anjanbman tarzı denir. Şiiri açıklayabilmek için devrin siyasi halini ve olaylarını bilmek gerekir. Bu manzume bir yönden Avrupalı tarihçilerin eski cihangirler hakkındaki taraf tutucu görüşlerine karşı bir isyandır.
    Şiirde şairin gönlüne ilham edilen Turan'dır. Turanı ne olduğu söyleniyor ama neresi olduğu söylenmiyor. Turan Şaire göre "büyük ve ebedi olan bir ülkedir".Şiirde Şair iki idealin peşindedir. : 1*Türkün, ilim aleminde layık olduğu yerinin almasını sağlamak, 2*Türklerin tümünü tek bayrak altında toplayan Turan' da yaşamalarını sağlamak. Ziya Gökalp bu iki ideali gerçekleştirmek için gereken bütün işlerin programını yapmaya çalışmıştır. Türkçülüğün esasları adlı kitabı bu ideallerin programıdır.
    Ziya Gökalp'ın 1918' de neşrettiği Yeni Hayat adlı kitabındaki Vatan manzumesinde vatan anlayışının Turan şiirinden büyük farklarla ayrıldığı görülür. Bu yeni Vatan manzumesinde Gökalp artık Türkiye hudutları dışındaki eski-yeni, kaybedilmiş ülkeleri ve bunların hepsinin ve hepsindeki Türklerin bir araya gelmesiyle gerçekleşecek olan Turan mefkuresini bir yana bırakır. Yeni Vatan manzumesinde hudutları içinde dil, mefkure ve dil birliğiyle birleşmiş yekpare çalışkan bir millet düşünülür.
    Bir dilde eğer lehçe seviyesinde farklılıklar meydana gelirse aynı milletin çocukları farklı coğrafyalarda birbirini anlamaz ve milli birliğin dağılmasına sebep olabilir. Bu nedenle Türkçüler, Türkler arasındaki dil birliğine ehemmiyet vermişlerdir. Türkçülere göre bir milleti millet yapan, en başta gelen bağ ve mefkure birliğidir. Ama Gökalp "Lisan" adlı şiirinde bunu dil olarak gösterir. Tanzimat sonrasında sevilen bazı kelimeler vardır. Mesela: Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cedit gibi Milli Mücadele yıllarında ise daha çok milli kelimesiyle kurulan ifadeler vardır. (Hakimiyet-i Milliye, Misak-ı Milli, İrade-i Milliye gibi) Cedit kelimesi de bu dönemden itibaren yerini "Yeni" kelimesine bırakır. (Yeni Adam, Yeni Mecmua, Yeni Hayat gibi) Yeni kelimesiyle eski yaşam tarzından yeni bir yaşayış tarzına geçiş anlatılır. Ölçü ise muasır medeniyet ölçüleridir.
    Ziya Gökalp ferdiyetçi olmayan, toplumu esas alan bir anlayışla vazifeyi yani milletin hakkını önemseyen bir anlayışı benimsemiştir. Gökalp'ın içtimaiyyattaki sistemi "İçtimai Mefkurecilik" sistemidir. Onu bu bakımdan Emile Durkheim'nin içtimai mektebine mensup bir mütefekkir olarak düşünmek lazımdır. Ancak Gökalp'ın bu içtimai mefkureciliğe temas ve onu izah eden görüşlerinde geniş ölçüde bir milliyetçilik vardır. "Gözlerimi kaparımı Vazifemi yaparım" şiirinde ideal uğruna büyük teslimiyet göze çarpar.
    Fert olarak kinden kaçınılmasını, ancak milli amaçların, faydaların yerine getirilmesini ister. Fert olarak sessiz, sakin ama millet menfaatlerinde coşkun bir dalga gibi olunmalıdır.
    "Köy" Yeni Hayat adlı şiir kitabında yazılmış bir şiir. Yeni edebiyat döneminde köye, köy insanına yönelme oldukça karışık bir meseledir. Köye yönelişte karşımıza oldukça farklı anlayışlar çıkar. Köyün zorluk içinde olan yönlerini dile getiren eserler de verilmiştir. Bu şekildeki anlayışta köylünün hiçbir değerine önem verilmemekle beraber, köyün hep kötü tarafları nazara verilmektedir. Gökalp'ın köye ve köylüye bakışı ise; O Vatan şiirindeki ekonomik bağımsızlığı köylü için de ister. Köylüyü kendi efendisi olan, hiç kimse için çalışmayan, askerlik görevini yapan, ümmi olmayan, dostunu düşmanını bilen bir vaziyette görmek isteyen bir anlayışa sahiptir.
    "Kadın" adlı şiiri de Yeni Hayat adlı şiir kitabında yer alır. Ziya Gökalp'ın kadına bakışı; kadının dertleri ve haksızlığa uğratıldıkları noktalarındadır.
    Ziya Gökalp düşündüğü sistemde aileye çok önem verir. "Aile" adlı şiirinde kadın ya eş, ya anne, ya kardeş, veya kız olarak görülür. O aileyi devletin esası olarak görür. Eğer kadın vazife ve mesuliyetleri açısından eksik yetiştirilirse topluma zararlı olur. Bu yüzden kadın eksik bırakılmamalı, eğitilmelidir. Bu görüş devrin iki büyük şairi T. Fikret ve M. Akif’te de bu yöndedir. Ailenin de sağlam bir yapıya sahip olabilmesi için nikah, talak ve mirasta eşitlik olması gerektiği düşüncesindedir.
    Tanzimat sonrası Türk edebiyatında fikir hayatının münakaşa ettiği kavramlardan biri medeniyettir. Medeniyet etrafında o dönemde şu fikirler göze çarpar: Medeniyet ya hep alınır, ya da hiç alınmaz. Medeniyet alınacaksa her yönüyle alınmalı. (T. Fikret, Abdullah Cevdet vs.) Avrupa medeniyetini alalım. Ama bizim milli ve içtimai yapımızı bozmayacak şekliyle alalım. Bunu iddia edenler de daha çok ilim ve teknoloji alınmalı, kültür milli kalmalı der. (M. Akif, Z. Gökalp vs.) Batı medeniyetini hiç kabul etmeyenler.
    Ziya Gökalp'ın "Medeniyet" adlı şiiri ikinci anlayış çerçevesinde yazılmıştır.
    "Sanat" Yeni Hayat adlı şiir kitabında yer alan bir şiirdir. Z. Gökalp, Recaizade M. Ekrem'in yaptığı gibi şiirimize yeni edebiyat döneminde istikamet vermiştir. Her ikisinin ortak özelliği şiirde teorik olarak başarılı olmaları, ve uygulamayı başkalarına bırakmalarıdır.
    Z. Gökalp'ın "Altun Işık" adlı kitabında nesir- nazım, nesir sadece nazım olan masallar vardır. Bu şiirlerin bir özelliği, Z. Gökalp halka yönelmek istediği için- bu masalların kaynağının halk ve halk edebiyatı olmasıdır. Halk kültüründen birçok kavram ve kelimeyi aydınlar edebiyatına sokmuştur.

    Ziya Gökalp'ın başlıca eserleri şunlardır:


    Şiirler: Kızıl Elma (1914), Yeni Hayat (1918), Altun Işık (1923), Şiirler ve Halk Masalları (1952)
    Fikri eserler, makaleler: Türk Medeniyeti Tarihi (1926), Türkçülüğün Esasları (1923), Hars ve Medeniyet (1964), İlm-i İçtimaı Dersleri (1923), Türk Töresi (1923). Bunların dışında edebi, fikri ve sosyolojik bir çok makale ve yazı yazmıştır. Ayrıca Yeni Mecmua ve Küçük Mecmua isimli dergileri çıkarmış, farklı olan birçok dergide yazılar yayımlamıştır.
  4. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1870-1927)

    3 Haziran 1870 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Mora'dan İstanbul'a göç eden Yahya Sezai Efendi'dir. Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU soyadını dedelerinin Mora Müftülüklerinden almıştır. Mahalle mektebi ve Soğukçeşme Rüştiyesi’ni tamamladıktan sonra Galatasaray Sultanisi 'ne devam etti. Memurluğa Hariciye kaleminde başladı. Kısa bir süre içinde kıdem olarak yükseldi. Kafkasya' da Poti Şehbenderliği'ne (konsolos) atandı. Kısa bir süre sonra tekrar İstanbul' a döndü ve hem Hariciye Kaleminde hem de Galatasaray Sultanisi'nde öğretmenlik yapmaya başladı. 1912 yılında Peşte Baş Şehbenderliği'ne atandı. 1918 yılında İstanbul'a döndü, tekrar hariciye kaleminde çalıştı. 1925 yılında Halifelik danışmanlığına atandı. 1926 yılında Hariciye Vekaleti müsteşarlığına atandı. Ancak hastalığı nedeniyle Ankara'da duramadı ve İstanbul'a döndü. 19.3.1927 tarihinde kanserden vefat etti.
    Türkiye'de Türkçülük Hareketi önce dil milliyetçiliğiyle başlamıştır. 2. Meşrutiyet'in ilanından evvel edebiyatta milliyetçiliği dile getiren şiirler görülür. Ahmet Hikmet de milliyetçidir. Kendisi dilde ve kültürde milliyetçi1iği savunur.
    Ahmet Hikmet'te Türkçü1ük ruhunun kendisini göstermesi ve edebiyatta eserlerine yansıması; konsolos olarak gittiği yerlerde ecdadını hatırlamasından, bu vaziyetin ona çok ağır gelmesinden, ecdadının yaşadığı zulümlerin onun gözünde tekrar canlanmasından dolayıdır.
    Ahmet Hikmet'in edebi şöhretini yapan ilk önemli eseri, içinde birtakım küçük hikayeler bulunan "Haristan ve Gülistan" adlı kitabıdır. Bu eserin edebi neviler açısından dikkate değer parçası aynı zamanda bütün kitaba ismi verilen masal kitabıdır. Avrupalıların "Comte" dedikleri masal çeşidinin Yeni Türk edebiyatındaki ilk güzel örneğidir. Bu eser eski edebiyat tarzı üzerine yazılmıştır.
    Diğer önemli bir eseri, Milli Edebiyat bakımından daha edebi eser olan Çağlayanlar isimli, tamamen milli hikayeler ve nesirler kitabıdır. Çağlayanlar 1908' den sonraki Türkçülük hareketlerinin, milli kültür ve milli heyecanla yoğrulmuş zengin verimlerden biridir.
    Ahmet Hikmet dilin Türkçe olmasını ister. Bu dönemde üç dil anlayışı vardır. Sade dil anlayışı: Hangi dilden olursa olsun halk tarafından kullanılan ve bilinen bütün kelimelerin kullanılmasını önerir. Arı Dil Anlayışı: Sadece Türkçe kelimelerin kabul edildiği, arındırıcı, tasfiyeci dil anlayışı. Osmanlıcı Dil Anlayışı: Eski tarzda Arapça, Farsça ve Türkçe kelimeleri içine alan, Osmanlının kullandığı. Arapça ve Farsça gramer özelliklerinin de alınmasını öngören anlayış. Ahmet Hikmet tasfiyeci (ancı) dil anlayışını destekler. Ancak o eserlerinin başarılı olduğu hikayelerini sade dil anlayışıyla yazar.
    Arı dil anlayışıyla yazdığı bir yazısı vardır ki bu yazıyı münacat tarzında yazmıştır. Yazının adı "Yakarış"tır. Arı Türkçe kelimelerle yazılmıştır. Bu şekilde yazılmasının sebebi; münacat tarzında arı Türkçe kelimeler yazmak oldukça zor olduğundan Ahmet Hikmet bu zorluğu yenerek münacat arı Türkçe kelimelerle yazıldığı takdirde diğer türlerin de yazılabileceğini göstermeye ve iddia etmeye çalışmıştır.


    Ahmet Hikmet edebiyatta asıl şöhretini hikayeleri ve "Gönül Hanım" adlı romanıyla yapmıştır.
    Gönül Hanım romanı Ahmet Hikmet'in Türkçülük idealini sembolleştiren bir romandır. Teknik bakımından bir romanda bulunması gereken bütün unsurları bu romanda görmek mümkün değildir. Roman daha çok bir tarih araştırması, ilmi bir inceleme niteliğindedir. Bütünlükten uzaktır. İstenilen yerden açılıp okunabilir. Yani olaylar zincirleme olarak birbirine iyi bağlanmamış, olay örgüsü zayıftır. Belki bile bile açık bırakılan yerler de vardır. Mesela esir bir asker izinle de olsa şehre bırakılamaz. Kimlik kartının hemen üzerinde soyadı çizilerek değiştirilemez.
    Gönül Hanım romanının önemli bir tarafı,- teze dayanmasıdır. Tezi de kültüre bağlı Türk kültür milliyetçiliğine dayanır. Kültürel manada Turancılıktır. Onun Turancılığı coğrafi ve siyasiden çok, kendi ifadesiyle" Bence Türk birliği hatta İslam Birliği demek Türk Kültürünün, İslam İlminin Birliği demektir."

    Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU'nun başlıca eserleri şunlardır:


    Leyla Yahut Bir Mecnunun İntikamı (1892-hikaye), Patates (1890-fenni bir eser), Tuvalet (1892), Haristan ve Gülistan (edebiyatta kendisini şöhret yapan ilk eser masası küçük hikayelerden oluşmakta (1901), Çağlayanlar (milli hikayeler-1920), Gönül Hanım (roman*1917).
  5. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)

    13 Mayıs 1869 tarihinde İstanbul' da doğdu. Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'ni tamamladıktan sonra Mülkiye Mektebi'ne devam etti. 1899 yılında Hukuk Mektebi'ne başladı. Öğrenim için Amerika'ya gitmek istedi ancak bu isteği gerçekleşemediğinden memurluk hayatına yöneldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Şiirlerinde ileri sürdüğü görüşlerden dolayı saray tarafından Erzurum'a rüsumat nazırlığı göreviyle sürgün gönderildi. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra ,Hicaz valiliğine atandı. Türk Ocağının kurucuları arasında yer aldı, derneğin başkanlığına getirildi. Türk Yurdu dergisini yönetti. 1911 yılında İttihat ve Terakki hükümetiyle arası açılınca Erzurum'a vali olarak atandı. 1912 yılında emekliye ayrıldı. 1913 yılında Musul milletvekili seçildi. 1919 yılında Milli Türk Fırkası'nın kuruculuğunu yaptı. İstanbul işgal edilince 1921 yılında Anadolu'ya Mini Mücadele için geçti. Anadolu'nun değişik yörelerini halkı bilinçlendirmek .için dolaştı. Cumhuriyet döneminde hayatının sonuna kadar Şebinkarahisar, Şanlıurfa ve İstanbul'dan milletvekili seçildi. 14 Ocak 1944 tarihinde vefat etti.
    Emin YURDAKUL, Milli Edebiyat Cereyanı başlamadan evvel Türkçü1ük faaliyetlerini edebiyata aksettiren önemli şahıslardan biridir. Türk Edebiyatında açık bir Türkçü1üğÜ ilk defa bir sanat ideali haline getiren Türk şairi Emin YURDAKUL'dur.
    Emin YURDAKUL siyasi hayatında valilik ve milletvekilliği yapmıştır. Valiliklerinin onun sanatının yöneldiği istikametin yönünde önemli bir yeri vardır. çünkü vali olarak gittiği yörenin insanını, kültürünü, dertlerini, mutluluklarını içlerinde yaşayarak görmüş ve bu da onda halkçılık yönünün gelişmesinde etkili olmuştur:
    Evlendiği hanımı Şebinkarahisarlı' dır. Hanımının memleketi, onun sanatı ve halkçı şairliği üzerinde etkili olmuştur.
    M. Emin'in fikirlerinin inkişafında, halkçı bir şair oluşunda, ve sanatının istikametinde diğer önemli bir etki de Şeyh Cemaleddin-i Efganrnin ondaki tesiridir. Şeyh Cemaleddin Efganinin Mehmet Akif , Mehmet Emin ve diğer bazı İslamcı reformist tarafı olan İslamcılara tesiri vardır. Dikkat çeken fikirleri; a) Teknoloji, eğitim, bilim sahasında İslam aleminin kendini yenileyip Batı alemine üstün gelmesi gerekir. b) Siyasi anlamda ise, dünyadaki Müslüman Milletlerin teker teker bağımsızlıklarını kazanmalarını ister. Bu devletlerin birbiriyle birleşerek organize halinde hareket etmelerini ister. c) Halkçı bir siyaset takip edilmesini, halkın eğitilmesini ister. Karşı çıkılan görüşü, Müslüman ayrı ayrı bağımsızlık kazanması fikridir. Mehmet Emin onun teknoloji, bilim, halkçılık ve eğitim görüşlerini benimser.
    Şairin ilk şiiri 1897 yılında Selanik'te basılan "Cenge Giderken" adlı şiiridir. Bu şiir, Türk edebiyatının Türklük heyecanıyla terennüm edilen ilk şöhretli manzı1mesidir.
    Yıllarca Batılı güçler karşısında hezimete uğramış olan ve büyük bir eza içinde olan Osmanlı'nın, 1897 yılında Yunanistan'a karşı yapılan bir yıldırım harbi ile Atina kapılarına kadar ilerlemesi bir canlanma ve ümit getirmiştir. Bu heyecana dönemin şair ve yazarları da eserleri ile katılmışlardır. Mesela Tevfik Fikret'in "Hasanın Gazası", Cenap Şehabettin'in "Ey tam-ı Şüheda", Ali Ekrem'in "Vasiyet"i gibi şiirler bu heyecanla kaleme alınmış şiirlerden bazılarıdır.
    Mehmet Emin bu dönemde dokuz şiir yazar ve "Türkçe Şiirler" adı altında, bir kitap halinde bastırır.
    "Türk" kelimesini, Türkçülük şuur ve anlayışı ile şiirde ilk defa kullanan Mehmet Emin'dir (Cenge Giderken şiirinde) .
    Mehmet Emin'in şiirlerini muhteva olarak en iyi ifade eden iki kelime "yaralar ve sargılardır". Yaralar; Mehmet Emin Türk halkının dertlerini bu eserle dile getirir, her yaranın iyileştirilmesi. gerekir. Bunu da sargılar ifade eder. "Türk Sazı" adlı şiir kitabı Türk halkının dertlerini ıstıraplarını mücadelesini. sevinç ve üzüntülerini anlatan bir şiir kitabıdır. Şahsi dertlerini dile getiren şiirlere karşılık, Mehmet Emin kişisel dertlerini şiirinin konusu etmeyen, idealist olan bir dava şairidir.
    Mehmet Emin'in şiirleri edebi açıdan ahenksizdir, musikiden yoksundur, şiirlerinin dili kurudur.


    "Zavallılar" adlı şiirinde Anadolu köylülerini anlatır. Tanzimat Dönemi'ndeki edebiyatçıların çevresi İstanbul'dur. Mehmet Emin'in şiirlerinde ise çevre Anadolu köyleri 've Anadolu insanıdır. Yeni Türk edebiyatı döneminde Anadolu'ya yönelmede iki tavır vardır; Anadolu’yu, köylüyü rahat, güzel huzur içinde gören tavır. Romantik bakıştır. İnsana zevk verir. b- Bunun zıddı olan, Anadolu'da keder, sıkıntı ve ıstırap yönlerini dile getiren tavır. Mehmet Emin' de ise Anadolu halkını tenkit etmeden, Anadolu halkının dertlerini dile getiren bir anlayış vardır. O, bu anlayışın öncüsü sayılır.
    Mehmet Emin'in şiirlerinin bugün muhteva olarak itibar görmemesinin sebebi, sadece şiirlerindeki kuruluk değil, aynı zamanda bir çoğunun bugün konu olarak, anlatılanların artık günümüzde varolmayan meselelerden teşekkül etmesidir.
    Mehmet Emin Servet-i Fünun şiirindeki tablo şiir anlayışından etkilenmiştir. Anadolu'da duyduğu bazı hikayeleri şiirleştirmiş veya nazma yaklaştırmıştır. .
    Mehmet Emin "Zavallı Kayakçı", "Çiçek İçin Bırak Şu Kızcağızı", "Bıçaksız Katiller", "Issız Ev", "Çekiç Altında" gibi şiirleriyle içtimai meselelere de dokunur.
    Mehmet Emin'in şiirde yaptığı başka bir yenilik; Turancılık fikrini şiirde desteklemesidir. Bunun için bu tarz yazdığı şiirlerde Türklerin İslamiyet'ten önceki tarihi kahramanlıkları ve hadiselerini dile getirir. Türk şiirine çok az girmiş veya hiç girmemiş tarihi şahsiyetleri, kahramanları kavram ve kelimeleri şiire almıştır. Birinci Dünya Harbi sonunda Turancılık yönündeki şiirlerinde değişme olur. Birinci Dünya Harbi sonunda Osmanlı'nın yenilmesiyle Türk halkına yapılan zulümlere isyan eden tarzda şiirler yazar.

    Mehmet Emin YURDAKUL 'un başlıca eserleri şunlardır:


    Şiirler: Türkçe Şiirler (1899), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri /1915), Ordunun Destanı (1915), Dicle Önünde (1916), Zafer Yolunda (191-
    8),Aydın Kızları (1919), Dante'ye (19120) Mustafa Kemal (1928), Ankara 1939) ve daha birçok şiirleri değişik dergilerde yayımlanmış nesir yazılar vardır.
  6. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    ÖMER SEYFETTİN (1884-1920)

    1844 yılında Balıkesir'in Gönen kasabasında doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra Harbiye Mektebinden 1903 yılında teğmen olarak mezun oldu. 1908 yılına kadar İzmir' de görev yaptı. Bu tarihten sonra Makedonya ve Bulgaristan'ın değişik yerlerinde görev yaptı. 1910 yılında askerlikten ayrıldı kendisini edebiyata verdi. Ancak İkinci bir Balkan harbi daha başlayınca tekrar askerliğe başladı ve Yanya savunmasına katıldı. Bu savaşta Yunanlılara esir düştü. Bir yıllık esaretten sonra İstanbul'a döndü ve askerlikten ayrıldı kendisini hikayeciliğe verdi, geçimini yazılarıyla sağlamaya çalıştı. 1914 yılında Kabataş Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. 1920 yılında yakalandığı verem hastalığından öldü.
    Edebiyata ilk defa şiirler yazarak başlayan Ömer Seyfettin' in ilk şiirleri Mecmua-i Edebiye'de yayımlandı. Kendisini edebiyatta şöhret yapan asıl edebi çalışmalarına Genç Kalemler dergisinde "Yeni Lisan" makalesiyle başladı.
    Ömer Seyfettin 20. asır başlarındaki realist Türk hikayeciliğinin ileri simalarından biridir. Genç yaşta ölmüş olmasına rağmen, edebiyatımıza hediye ettiği eserler gerek sayı, gerekse değer bakımından Türk hikayeciliğinde kuvvetli bir adım diye sıfatlandırılabilecek özel bir ehemmiyete maliktir.
    Görev dolayısıyla gezdiği değişik yerlerdeki Balkan kavimlerinin milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini yakından takip eden Ömer Seyfettin'de bu hareketlere karşı milli bir reaksiyon uyarılmış, hikayelerindeki sağlam ve şuurlu milliyetçilikte bunun büyük tesiri olmuştur.
    Balkanlıların kendi milletleri için dil ve kültür sahasında yaptığını, bizim milletimiz için de yapmamız gerektiğini anlayan sanatçının karşısına dil engeli çıkar.
    Ömer Seyfettin daha önce bir çok edebi faaliyet ve yazışmalarda bulunmuşsa da asıl edebi faaliyetini "Yeni Lisan Makalesini yazdığı, 1911' de çıkan Genç Kalemler der'..)isinde başlatmıştır. Bu makale, yazarın hem dil ve edebiyat kültürünü hem de milliyetçi görüşlerini meydana koyması bakımından önemlidir.
    Türk hikayeciliğinin önde gelen simalarından olan Ömer Seyfettin, hikayelerini görgü, bilgi, fikir, ve nükte unsurlarıyla veren bir sanatkardır. En çok başarı gösterdiği hikayeler tamamen destani bir ruhla yazılmış olan milli tarihi hikayelerdir.
    Ömer Seyfettin Şiir hikaye ve makaleler yazmış tercümeler yapmıştır. Şiirleri gençlik ve çocukluk hevesi mahiyetinde yazılmış şiirlerdir. Makaleler ise, Ziya Gökalp'ın fikir devresi içinde yazılmıştır. Çünkü; o dönemde eser verenler Türkçülük Hareketinde* Ziya Gökalp'ın şemsiyesi a1tındadırlar. Ömer Seyfettin yazılarında Ziya Gökalp'ın ulaştığı seviyeye ulaşmak istemiş, ancak onun kadar başarılı olmamıştır.
    Ömer Seyfettin'e kadar olan hikayeciliğimizde Eski edebiyatımızda- Batılı manada hikaye yok. Ama bunların yokluğunu giderecek hikaye ihtiyacını gideren türler vardır. Batılı manada hikayeciliğimiz ise Batıya yönelişimizle başlar. Tanzimat döneminde Sami Paşazade Sezai'nin "Küçük Şeyler" adlı hikayeleri vardır. Tanzimat yıllarında daha çok roman ağırlıklıdır. Servet-i Fünun'da ise Batılı anlamdaki roman ve hikayeciliğimizin ilk ustası Halit Ziya'dır.
    Batılılaşan Türk edebiyatında sanatçıların iki türlü şahsiyeti vardır: Siyasi şahsiyet, edebi şahsiyet. Mesela Namık Kemal, Ziya, Paşa, Halit Ziya vs. bu edebiyatçıların edebi şahsiyetleri de çok yönlüdür. Ömer Seyfettin ise, sadece hikayecidir. Bütün gayretini hikayeye sarf etmiş, siyasetin içine bulaşmamıştır. Türk edebiyatında kendisini tek bir edebi türe yani sadece hikayeciliğe veren ilk Türk sanatçısıdır.
    Hikayelerini Maupassant tarzında yazmıştır. Bu tarz; kuvvetli bir olay üzerine küçük bir roman gibi kurulmuş hikaye türüdür. Mesela; Yalnız Efe, Bomba, Diyet, Forsa gibi hikayeler bu türe örnek eserlerdir. Ömer Seyfettin basit olaylar üzerine de kuvvetli hikayeler yazmıştır. Mesela Ant, Falaka, Kaşağı gibi. Onun hikayeleri tezlidir; vermek istediği bir mesajı ve bir iddiası vardır. Esas itibariyle hikayelerindeki tez Türk toplumunu yüceltmektir.

    Ömer Seyfettin'in hikayeleri konu bakımından çeşitlilik gösterir. Şöylece tasnif edilebilir:

    I) Çocukluğundan aldığı hikayeler: And, Kaşağı, Falaka, İlk Namaz.
    2) Yakorit sınır bölüğündeki müşahedelerine dayanarak yazdığı hikayeler: Bomba, Nakarat, Aleko, Beyaz La1e. Ömer Seyfettin bu hikayeleri yazarken müstehcenliğe düşer. Bununla ilgili iki görüş vardır: a- Bir olaydaki realiteyi ortaya koymak için argo kelimeler ve ifadeler kullanılabilir. b- Diğer görüş ise argoyla müstehcen olmaz. En masum kelimelerle bile söyleseniz, eğer konu müstehcen ise söylenen söz müstehcendir.
    "Beyaz Lale" en müstehcen denilen hikayelerdendir. Hikayenin konusu müstehcen değil. Konuyu Bulgarların, Türklere yaptığı zulmü ve işkenceyi- biraz fazla bir realizm anlayışı içinde anlatmıştır.
    3) Türk Savaş Tarihinden çıkardığı hikayeler: Bu hikayelerinde oldukça başarılıdır. Sebebi Ömer Seyfettin subaydır. Türk Savaş Tarihini, terimini, kahramanlıklarını iyi bilmektedir. Bu yüzden başarılıdır, bunlar en çok zevkle okunan hikayelerdir: Forsa, Kütük, Başını Vermeyen Şehit gibi.
    4) Folklordan ve Anadolu efsanelerinden çıkardığı hikayeler:
    Yüz Akı, Kurumuş Ağaçlar, Yalnız Efe Üç Nasihat gibi.
    5) Bir fikri savunmak veya yermek için yazdığı hikayeler. Bunlarda tez ağır basıyor: Efruz Bey, Sadriştayngiller, Kızıl Elma Neresi, Nadan.
    6) Günlük hayattan alınmış hikayeler. Bugünkü hikayecilik yönünden ele alındığında en güzel hikayeler bunlardır. Onun hikayedeki asıl kudretini bunlar gösterir, realist eserlerde Bazen mizah çok açık bir şekilde göze çarpar. Bazen de bu hikayeler, bir fikrin baskısı altındadır. Kadın ve erkek meseleleri de fazlaca işlenmiştir: Gizli Mabet, Mahcupluk İmtihanı, Perili Köşk, Yüksek Ökçeler, Bahar ve Kelebekler. .
    Ömer Seyfettin'in hikayeleri kişileri bakımından zayıftır, hikayelerde bizi alıp götüren, kahramandan çok, olaydır. Halit Ziya'da tipler çok belirgindir. Ömer Seyfettin'de ise hikayenin ilerlemesi için kişiler bir araçtır.
    Çevre bakımından İstanbul 'un dışına çıkan ilk hikayecilerdendir. Coğrafya daha çok Anadolu ve Balkanlar'dandır. çevre ve kişi tasviri bakımından pek itinalı değildir. Sebebi ise, tezli hikayeler olmalarıdır.
    Zaman bakımından kendi yaşadığı gün ve zamanın hikayeleri ve eski zamana ait hikayeler teşkil eder. Eski zamana ait hikayelerini "Eski kahramanlar" adı altında toplamıştır.
    Üslup bakımından kimileri Ömer Seyfettin'in üslubu olmayan bir yazar olduğunu söyler, bunun sebebi ise Ömer}Seyfettin 'in "Ben edebiyatı edebiyatsız yapacağım" sözüdür.
  7. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    AKA GÜNDÜZ (ENİS AVNI) (1885-1958)

    1885 yılında Selanik'e bağlı Katerina kasabasında doğan Aka Gündüz ilk öğrenimini Serez ve Selanik'te, orta öğrenimini ise Galatasaray Sultanisi ve sonra askeri idadide tamamlar.
    Gerçek adı Enis Avni olup' Aka Gündüz ismini Ömer Seyfettin'in tavsiyesi üzerine almıştır. Askeri okulu yanda bırakarak Paris' e gider ve burada 3 yıl müddetinde hukuk fakültesi ve güzel sanatlar okuluna devam etmeye çalışır. Bundan sonra Selanik'e gelir.
    Selanik'ten de Hareket Ordusuyla İstanbul'a geçer. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra hayatını kalemiyle kazanmaya çalışır. 1919'da İstanbul işgal edilince İttihatçılarla Malta'ya sürülür. Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti'ni destekler. Cumhuriyet Dönemi 'nde 1932-1946 yıllarında Ankara milletvekili olur.
    Edebiyata, Servet-i Fümin şiir anlayışı çerçevesinde yazdığı şiirlerle atılan Aka Gündüz'ün şiir, hikaye, roman ve tiyatro türünde altmıştan fazla basılmış eseri vardır.
    İlk hikayelerinde oldukça hassas, romantik, samimi milliyetçi ve idealist olan Aka Gündüz, ömrünün sonuna kadar romantik, samimi ve milliyetçi kimliğinden ödün vermemiştir.
    Aka Gündüz'ün kalemiyle geçinen bir sanatçı olmasından ve eserleri de geç im endişesiyle yazılmış olduğundan, estetik açıdan fazla bir değer taşımazlar. Ama bu eserler, yazıldıkları dönemi oldukça canlı bir şekilde yansıtma yönüyle de dikkat çeker.
    Balzac, Emile Zola, Anatol France, Byron, Musset, Mauppassant, Moliere, Maksim Gorki, Tolstoy, Gothe, Schiller gibi yabancı sanatçılardan etkilenmiş olan yazar, Türk edebiyatından da Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Ahmet Midhat, Yakup Kadri gibi usta edebiyatçılarımızdan etkiler almıştır.
    İstiklal Savaşı'ndan sonra yazmış olduğu romanları ilgi ve takdirle karşılanır. Romanlarında toplum sorunları erdem ve ahlaksızlık üzerinde ağırlıkla durur. Hikayelerinde savaş yıllarının kişiler üzerindeki etkilerini, özlem duygularını, Türklük şuur ve gururunu dile getirir. İlk hikayelerinde Türkçü ve idealisttir, milli ve yerli konuları işler. Hatta yalnız, çocuklara milliyetçilik ve kahramanlık duygularını aşılatmak için milli hikayeler yazar. Roman ve hikayelerinde konularını halk arasından alan sanatçı Genç Kalemler Grubu'ndan olduğu için dili oldukça sadedir, gözlemlerinde güçlüdür ve eserlerinde olaylara değil, karakterlere önem verir, kuvvetli karakterler çizer. Taşıdığı gözlem kuvvetiyle zamanla kuvvetli bir realizme ve realizmden de natüralizme kaymıştır.
    Edebiyatta daha çok romancılığıyla tanınmış olan Aka Gündüz'ün mizah, fıkra, makale, sohbet ve tiyatro türünde yazdığı eserleri de vardır. Eserlerinin önemli bir yönü de Atatürk ile yenileşmeye başlayan 'modern Türkiye'nin doğuşunu, sosyal değişimini edebiyata yansıtmasıdır.

    Başlıca eserleri şunlardır:

    Romanlar: Bu Toprağın Kızları, Dikmen Yıldızı, Odun Kokusu, İki Sürgün Arasında, Tank-Tango, Çapkın Kız, Ben Öldürmedim, Onların Romanı, Üç Kızın Hikayesi, Aysel, Çapraz Delikanlı, Aşkın Temizi, Zekeriya Sofrası, Giderayak, Mezar Kazıcılar, Yayla Kızı, Bebek, Bir Şoförün Gizli Defteri, Sansaros, Bir Kızın Masalı, Eğer Aşk ...
    Hikayeler:Türk Kalbi, Türkün Kitabı, Kurbağacık, Hayattan Hikayeler, Demirel, Meçhul Asker, Gazinin Gizli Ordusu, Türk Duygusu.
    Şiirler: Bozgun.
    Oyunlar: Muhterem Katil, Yarım Türkler, Köy Muallimi, Beyaz
    Kahraman Yarım Osman, Gazi Çocukları İçin(l-2-3), O Bir Devirdi, Mavi Yıldırım, Aşk ve İstibdat.
  8. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964)
    1884 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Edip Bey, annesi Fatıma Bedrifem Hanım'dır. 1893 yılında Amerikan Kız Koleji 'ne başladı. Aynı zamanda değişik hocalardan özel dersler aldı. Rıza Tevfik (BÖLÜKBAŞI)'ten edebiyat, felsefe, dersleri aldı. Salih Zeki'den Matematik dersi aldı.1901 yılında Amerikan Kız Koleji'ni tamamladı. Aynı yıl Salih Zeki İle evlendi. Edebiyatla olan ilişkisi daha küçük yaşlardan itibaren başlayan Halide Edip bir süre yazılarında Halide Salih imzasını kullandı. Halide Edip iş hayatına kız okullarında tarih öğretmenliği yaparak başladı. Bu arada Batı fikir dünyasına hükmeden Emile Zola, Alphonse Daudet, Conan Doyle gibi aydınların eserlerini okudu. İslami ve milli konularda yazılmış eserleri de okudu ve bunlardan yola çıkarak hurafeci veya taklitçi bir kişiliğe sahip olmaktan kurtuldu.
    1909 yılında Tanin gazetesinin yazı kadrosunda yer almaya başladı. 31 Mart Vakası nedeniyle Yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Bu arada "Seviye Talip" romanını yazdı. 1910 yılında Salih Zeki' den ayrıldı. Kadınları Yükseltme Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1911' de milli edebiyat hareketinin toplantı yeri olan Türk Ocağı 'nın çalışmalarına katıldı. 1912 yılında Türkçülük hareketinin romandaki ilk yansımalarından olan "Yeni Turan" romanını yazdı. 1917 yılında Abdü1hak Adnan (ADIV AR)la evlendi. 1918 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Batı edebiyatı hocalığı yapmaya başladı. Vakit gazetesi ve Büyük Mecmua'da Milli Mücadele ruhunu canlandırmaya çalıştı. 1919 yılında işgal devletlerinin aleyhinde Milli Mücadeleyi destekleyen miting ve konuşmalarından dolayı takip altına alındı, bu nedenle Anadolu'ya geçmek zorunda kaldı. Milli Mücadele dönemi boyunca kendisine düşen görevleri yapmaya çalıştı. Cumhuriyet döneminde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında olan kocasının hükümetle anlaşmazlığa düşmesi üzerine 1926 yılında Avrupa'ya yerleşti. Dört yıl İngiltere, on yıl Fransa'da kaldıktan sonra yurda döndü.14 yıllık süre içinde gerek Avrupa, gerekse Amerika ve Hindistan' da konferanslar düzenledi. Türkiye'yi batıya anlatmaya çalıştı. 1939 yılında Türkiye'ye döndü. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı Profesörlüğü'ne getirildi. 1950 seçimlerinde milletvekili seçildi. 1954 yılında milletvekilliğinden ayrıldı. 1955 yılında koçası Adnan ADIV AR'ı kaybetti. Bundan sonraki yaşamında kendisini yazılarına verdi. Geçirdiği uzun bir rahatsızlık döneminden sonra 9 Ocak 1964 tarihinde öldü. .
    Milli Mücadele Dönemi'nde başlamakla beraber Cumhuriyet döneminin en tanınmış romancıları arasında bulunan Halide Edip, bu şöhretini bilhassa karakter yaratmada gösterdiği başarıya borçludur. Gerçekten daha çok kadınlar arasından seçilmiş olmaları tabii bulunan bu karakterlerin bütün psikolojik incelikleri ile canlandırılmasında romancı büyük bir güç gösterir. Fakat etrafındaki erkekleri şiddetle ve hızla tesirleri altına alabilen bu kadın kahramanların, normal olmaktan ziyade, normal - üstü bir yapıda olduklarını söylemek gerekir. Yazar, onların bu normal- üstü şahsiyetlerini daha kuvvetle belirtebilmek için, yanı başlarına normal vasıfta kadınlar yerleştirmeyi Ve okuyucuya sık sık karşılaştırmalar yaptırarak esas kahramanları lehine sonuçlar çıkarttırmayı da ihmal etmez. Ayrıca, bu karakterlerin, içinde bulundukları sosyal çevre ile de ilgileri hiç kesilmez. Tersine, bu çevre ile çok sık bir bağlantıları vardır. Böylece Halide Edip'in romanları, aynı zamanda, sosyal bir hüviyet de taşır. Ancak bu romanların sosyal yönlerinin daha çok çevre tasvirlerinden kurulduğu ve sosyal meselelere ve onların tahlillerine daha az yer verildiği görülür. Türkçülük ideolojisini işleyen Yeni Turan ile Milli Mücadeleyi ele alan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye, bu sonuncular arasındadır. Yazarın karakter yaratmadaki büyük gücünü sürdürmekle beraber, daha çok Sinekli Bakkal'dan başlayarak, romanlarında sosyal çevre
    Şartlarının gözlem, tasvir ve tahlillerine daha büyük bir değer verdiğini, bu gözlem ve tasvirlerin ya -Sinekli Bakkal'da olduğu gibi büyük şehirlerin fakir çevrelerine veya-Tatarcık ve Döner Ayna'da olduğu gibi- köy hayatına yöneldiklerini de kaydetmek gerekir. Ancak, şahıs ve çevre tasvirlerinin çok realist oluşlarına karşılık, tabiat tasvirlerinin genellikle sübjektif kaldıkları görülür.
    Raik'in Annesi, Seviye Talip, Handan, ve Son Eseri; ilk örneğini Aşk-ı Memncı'da gördüğümüz, sorunu bireysel olan, psikolojik aşk romanlarıdır. Yazar, kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için onların iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla şiddetli bir tutkuya dönüşümünü sergiler. Yazar o dönem için Türkiye'de güç olacak kadın erkek arkadaşlığı için elverişli ortamı ancak Avrupa ülkelerinde bulur,
    İlk romanlarda ön planda gelen kadın kahraman olduğu ve yazar' onu bir erkeğin gözüyle değerlendirmek istediği için romanlarının anlatıcısı olarak bu kadına aşık ya da hayran bir erkeği seçer. Bu romanların diğer ortak bir noktası yasak bir aşkı konu etmeleridir. Yasak bir aşk olduğu için de kadın ve erkek kahramanlar hem iç. Çatışma hem de çevrelerindeki bazı insanlarla dış çatışma sorunu ile karşı karşıya kalırlar. Romanlardaki iç çatışmalar ve romanların çoğunun mutsuz bir sonla bitmesi; Berna Moran' a göre, kadının üstün özelliklerini, gücünü ve yüksek ahlakını ve soylu davranışını kanıtlamak amacına yöneliktir.
    İslam-Osmanlı geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş, kapalı, basit ve cahil kadın, aydın kesimin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Diğer taraftan Batılılaşmış kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış serbest davranışları kuşku uyandıran bir kadındı. Halide Edip'in romanlarındaki kadın kahramanlar Osmanlı Türk toplumundaki bu çelişkiyi ortadan kaldıran kahramanlardır. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de ulusal değerlerine bağlı kalmış, hem okumuş ve serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardır. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar dişiliklerini de korumayı başarmışlardır.
    "Son devir Türk romanında üslupçuluğun genellikle ikinci plana düşmüş olduğunu-gösterebilecek en açık delillerden biri de, hiç şüphesiz, Halide Edip'in üslubudur. Tamamen itinasız olan zaman zaman basit sentaks kurallarını bile dikkate -almayan ve hayal sanatlarına pek az yer veren bu üslubun -daha ilk romanlardan başlayarak- Arapça ve Farsça tamlamalardan kaçındığını ve konuşma diline bağlı kalmaya çalıştığını söylemek lazımdır. Fakat romanlarından önce yazıldıkları için olacak, ilk hikayelerinde henüz Servet-i Fünun nesrinin dil ve üslubundan kurtulmadığı ve ancak daha sonraki hikayelerinde normal konuşma dilinin ve üslubunun vokabülerine ve anlatışına yönelebildiği görülür. Ön planda gelen kahramanları yine kadınlar olan ve teknik bakımdan oldukça zayıf bulunan bu hikayelerinde, günlük hayatın canlı ve dikkate değer sahnelerini bulmak mümkündür.
    Halide Edip ADIVAR romanlarını psikolojik karakterli romanından töre romanına doğru bir gelişme çizgisi üzerinde kaleme almıştır.
    Halide Edip'in hikayeleri Harap Mabetler, Dağa Çıkan Kurt ve Kubbede Kalan Hoş Seda adlı kitaplarda toplanmıştır. Harap Mabetler'deki hikaye ve mensür şiirlerde hakim olan temler; yalnızlık, terkedilmişlik, günahkarlık ve ölüm duygusudur. Buradaki "Ervah*Makamat" adlı hikayede, Türk musikisi makamları tanıtılır, Türk ve Batı musikisi karşılaştırılır.
    1912 Balkan Savaşı ile birlikte Halide Edip'te ferdi problemlerin yerini, milli duygular almaya başlar. "Dağa Çıkan Kurt" adlı hikayede, Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik düşen Türklerin can havliyle, kendinden çok üstün düşmanlarla müdidelesi dikkate sunulur. Bu hikayede Amerika, ormanın en güçlü hayvanı file benzetilmiştir.
    Halide Edip, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yazdığı hikayelerde ise Doğu- Batı sentezini arar. "Kubbede Kalan Hoş Seda" adlı hikayede, batı tekniğinin tatbikiyle vücuda getirilen Türk operası anlatılır. Halide Edip "Ağızdan Çıktığı Gibi" adlı hikayesinde birden fazla eşle evlilik tenkit edilir ve üzerine, kuma getirildiği için evini çocuklarıyla birlikte terk eden bir kadının hayat mücadelesi anlatılır.

    EserLeri :

    Romanları: Heyfıla (1909), Raik'in Annesi (1909), Seviye Talip (1910), Handan (1910), Yeni Turan 1912), Son Eseri (1913), Mevfıd Hüküm (1917), Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1923), Vurun Kahpeye (1924), Zeyno'nun Oğlu(1927), Sinekli Bakkal (1935), Yol Palas Cinayeti (1936), Tatarcık, (1938), Sonsuz Panayır (1946), Döner Ayna (1953), Akile Hanım Sokağı (1958), Kerim Ustanın Oğlu (1958) Sevda Sokağı Komedyası(1959), Çaresaz (1961), Hayat Parçaları (1963).
    Hikayeleri: Harap Mabetler (1911), Dağa Çıkan Kurt (1922), İzmir'den Bursa'ya, Kubbede Kalan Hoş Seda (1938).
  9. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    2.BEŞ HECECİLER


    Milli Edebiyat akımı aruz veznine karşı tavır almaya başlayınca, hece vezni ilgi görmeye başlar. Böylece halka ve şairlere sıcak gelen "milli vezin" ile halk şiiri yolunda denemeler yapılır.
    M. Emin Yurdakul hece veznini bilinçli bir şekilde gündeme getirir. Onu koşma ve nefesleriyle Rıza Tevfik Bölükbaşı izler. Bu halka Ziya Gökalp'ın etkisiyle genişlemeye başlar. Başlangıçta aruzIa şiir yazan şairler, heceye yönelirler. Heceye ve halka gitme eğilimi Anadolu'nun güzelliklerine açılır. Edebiyatımızda "Memleket Edebiyatı" çığırı açılır.
    Edebiyatımızda 1914 yılından sonra, Milli Edebiyatın görüş ve düşünceleri doğrultusunda şiirler yazan bir topluluk oluşur. Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Halit Fahri, Yusuf Ziya ve Enis Behiç Koryürek'ten oluşan bu topluluğa Beş Hececiler adı verilir.
    "Beş Hececiler her şeyden önce şiirde sade ve özentisiz olmaya dikkat ederler. Bu yolda güzele ve iyiye ulaşmayı amaçlarlar. Z. Gökalp'ın edebiyat dilinin konuşma dili olması gerektiği görüşünü benimserler. Bu doğrultuda şiirler yazarlar. İstanbul Türkçe'sini esas alan bu şairler, İstanbul 'un dışına çıkarak, Anadolu 'ya açılırlar. Saf ve duru bir Türkçe ile yazmış oldukları şiirlerde halkla bütünleşirler. Anadolu gerçeğini ve Anadolu insanını şiire sokarlar. Beş Hececiler
    Hece Veznini güzel, sade ve açık bir Türkçe ve milli bir zevkle birleştirirler.
    Orhan Seyfi, Halit Fahri ve Faruk Nafiz başlangıçta aruzla şiir yazmış heceyi sonradan benimsemişlerdir. Bundan sonda ferdi duygularının yanı sıra tarihi konulara da yönelmiş, Milli ve tarihi konularda derinleşmişlerdir.
    Şiire aruzIa başlayan bu şairler he ce ölçüsünü benimsedikten sonra, genellikle 11 'li ve 14'lü kalıpları kullanırlar. Hece vezninin klasik nazım birimi dörtlük dışında yeni şekiller ararlar. Düz kafi yel i. beşli altılı, yedili, bentlerden oluşan şiirler yazarlar. Serbest müstezat şeklini de denerler. Heceyi tiyatroya da denerler.
    "Modem Türk şiiri, serbest vezne meyil göstermeye başlayınca, Hececi şairlerin etkisi azalır. Onların önemi şiir dilinin sadeleşmesi çizgisinde kalır. Yerli hayata, memleket edebiyatına ve Anadolu insanına yönelmiş olmalarına rağmen, konudan ziyade şekilde sağladıkları başarı ile anılırlar.
    "Beş Hececilerin çalışmaları kendi dönemlerinde etkili olduğu gibi Cumhuriyet ve sonrası devirde de etkisini gösterir. Hececiler kendilerinden sonra gelen Kemalettin Kamu, Aka GÜNDÜZ, Ali Mümtaz, İbrahim Alaattin, Fazıl Ahmet, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret ZORLUTONA, Ömer Bedrettin OŞAKLIGİL, Ahmet Hamdi TANPINAR, Ahmet Kutsi TECER, Necip Fazıl KISAKÜREK, Vala Nurettin, Ahmet Muhip DIRANAS, Ziya Osman SABA, ve Cahit Sıtkı TARANCI gibi şairler üzerinde etkili olurlar.
  10. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36
    FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)


    Beş Hececilerin en önemli ismidir .Adını 1918' den itibaren duyurmuştur. Önceleri aruz, sonra hece ile yazdığı şiirleriyle kendisini kabul ettirmiştir. Yahya Kemal'in tesirinde çok kalan, fakat günün heyecanını, şiirleriyle ifadeden çekinmeyen Faruk Nafiz'de, Yahya Kemaldeki mükemmellik endişesi yoktur. O, şiirlerini, üstadı gibi yıllarca olgunlaşsın diye bekletmemiş, sıcağı sıcağına yayımlamış ve devrin heyecanını beslemiştir. Milli Mücadele'den sonra zafer heyecanı ile Anadolu coğrafyası, insanı, tarihi ve yaşayışı ile yenide'1 keşfedilirken, Faruk Nafiz de Anadolu'dan ses getiren şairler arasında yer alır. Faruk Nafiz'in "Han Duvarları" şiiri, şairlere ve edebiyatçılara yepyeni bir ufuk açmıştır.
    "Han Duvarları" o güne kadar Anadolu'yu sadece kitaplardan bilen, Anadolu'yu bolluk bereket dolu, çalışkan mutlu ve huzurlu insanları olan bir mekan olarak kabul eden İstanbullu aydın gencin ilk defa haşin Anadolu tabiatı ve suskun insanları ile karşılaşniasıdır. Şiirine Anadolu manzarasının bütün unsurlarını alan Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu'nun dörtlüklerinden yararlanarak, bu suskun insanın lirizmini hem ortaya koymuş, hem de kendi duygularını anlatma vesilesi bulmuştur.
    Faruk Nafiz, Halk edebiyatı geleneğinden yararlanırken folkloru da kullanır. Anadolu coğrafyasını, halkını, çeşitli yaşayış sahneleri içinde, çoğu kez manzum hikaye tarzında anlatır.
    Mehmetçik'in savaş sonrası yaşayışı gibi milletini zafere ulaştıran Başkomutan M. Kemal Paşa, Faruk Nafiz in şiirlerinde dile gelir.
    Aşk Teminin çok yoğun olduğu ilk şiirlerinden sonra Faruk Nafiz bu temi Anadolu İnsanının hayatında arar. Şiirlerinde son derece temiz yalın bir dil kullanır. Şiir ve sanatının tek beslenme kaynağı olarak Anadolu'yu görür.
    Şiir kitapları: Akıncı Türküleri, Heyecan ve Sükun, Han Duvarları, Zindan Duvarları.

Sayfayı Paylaş