Milli Edebiyat Akımları

Konu 'Edebiyat 11.Sınıf' bölümünde mahinur tarafından paylaşıldı.

  1. mahinur

    mahinur Üye

    Katılım:
    29 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    arkadaşlar, milli edebiyat döneminde çıkan akımları özet ve kısa bir şekilde bulabilir misiniz??
  2. hilly

    hilly Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    15 Şubat 2009
    Mesajlar:
    1.548
    Beğenileri:
    1.711
    Ödül Puanları:
    113
    Batıcılık
    Batı'nın her alanda Osmanlı'nın önüne geçmesi, Osmanlı Devleti'nin tek kuruluş yolunun bu

    yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medenî bir devlet ve millet halini alması gerektiği

    düşüncesi.



    Osmanlıcılık
    Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin

    desteğini alarak bağımsız olma düşüncesinin ortaya çıkması.

    İslamcılık

    II. Abdülhamid'in, hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, Müslüman

    toplulukların devletten ayrılmalarını engelleme düşüncesi hem de içeride siyasal

    rakiplerinin

    halk içindeki gücünü kırmak istemesi

    Türkçülük

    Özellikle Balkan Sa-vaşı'ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olması, boşluğu

    dolduracak milleti bir arada tutacak yeni ve farklı bir ideolojiye ihtiyaç duyulması



    AMACI


    Batıcılık
    Türk toplumuna Batıda gelişen düşünce, yönetim biçimi, yaşama tarzını uygulayarak

    ülkenin gelişmesini, kalkınmasını sağlamak



    Osmanlıcılık
    Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu

    ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin

    menfaatleri doğrultusunda gayret sarf etmelerini sağlamak



    İslamcılık
    İslâmın ilk dönemindeki değerleri XX. yy. başlarına taşıyarak Türk toplumunu içinde

    bulunduğu bunalımdan kurtarmak.



    Türkçülük
    Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri Millî bir duygu ile

    bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Türk milletini İslam beynelmilliyetine

    kuvvetli bir unsur olarak yeniden sokmak.

    TEMEL DÜŞÜNCESİ



    Batıcılık
    İdari ve askeri alanda Avrupa'nın seviyesine ancak Avrupalıların gittiği yol izlenerek

    varılabilir.

    Osmanlıcılık

    Osmanlılık düşüncesi geçmişteki gibi uygulandığında tekrar başarılı olabilir.



    İslamcılık
    İslam, tüm ilerlemelerin anahtarıdır. Kuralları doğru uygulanırsa gelişmiş milletlerin

    seviyesine ulaşılabilir.



    Türkçülük
    Türklük, milleti ayakta tutabilecek tek güçtür.



    AKIMIN TEMSİLCİLERİ


    Batıcılık
    Abdullah Cevdet



    Osmanlıcılık
    Jön Türkler



    İslamcılık
    Mehmet Akif, Said Halim Paşa



    Türkçülük
    Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Yusuf Akçura
  3. ~~Özge~~

    ~~Özge~~ Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2008
    Mesajlar:
    1.864
    Beğenileri:
    1.697
    Ödül Puanları:
    36
    Milli Edebiyat Akımı

    Milli Edebiyat akımının gelişmesinde bir nokta ilginçtir. Başlangıçta Genç Kalemler’in görüşlerine karşı çıkan kimi Fecr-i Aticiler çok geçmeden bu akımı benimsemekle kalmazlar, olumlu bileşimlere varılmasını da sağlarlar. İki önemli konuda birleşmektedirler çünkü: Dil tutumu ve konu seçimi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Genç Kalemler’in Fecr-i Ati’cilere karşı genel bir saldırıyı başlattıklarına değindikten sonra bu konuda şunları söyler: “Oysa, biz, tam bunların istediklerini yapmakta olduğumuz kanatinde idik. Nitekim, hepimiz değilse bile, Refik Halit’le ben hikayelerimizi gittikçe sadeleşen bir Türkçe ile yazmakta ve hikayelerin konularını İstanbul şehrinin dar ve kozmopolit çevresine inhisar ettirmeyip bütün memleket hayatından almakta idik (…). Gerek Refik Halit’in gerek benim üslubum daima sa****ğe doğru gelişmekte idi ve bir gün gelecek, Genç Kalemler dergisinde Yeni Lisan denilen ağdasız ve temiz Türkçe’nin en munis örneklerini vermek - en az o derginin başyazarı Ömer Seyfettin kadar - bize nasip olacaktı ve yine günün birinde, bu cereyanın en büyük önderi Ziya Gökalp, eski edebiyatçıların da bulunduğu ber mecliste, kendisine: “Üstadım, lisanımızdan Farisi ve Arabi kaidelerine göre yapılan terkipleri çıkarıp atalım, mütalaasında bulunuyorsunuz. Fakat, şimdiye kadar genç ediplerimiz arasında bu şekilde yazı yazmaya kim muvaffak olabilmiştir? sualini soran Cenap Şahabettin’e, parmağının ucuyla beni göstererek: ’İşte bu!’ diyecekti.”

    Bu benzeşmede en önemli etken adı geçen sanatçıların gerçekçilik anlayışında birleşmiş olmalarıdır. Sözgelimi Ömer Seyfettin de, Yakup Kadri de Maupassant’dan etkilenmişlerdir. Ayrıca savaş yılları, önce Balkan, ardından I. Dünya Savaşlarının yarattığı koşullar siyasal çözüm arayışlarıyla birleşerek yazını da ulusallaşmaya itmiştir. 1920’lere gelirken, Milli Edebiyat akımı, şiirden öykü ve romana, kuramsal yazılardan yazın araştırmalarına, bütünüyle egemen bir akım görünümündedir. Ama artık, başlangıçtaki ideolojik içeriğinden, Turancılık ülküsünden soyulmuş olarak. Yalın bir dille yazma, konularını yaşamdan, ülke gerçeklerinden seçme ve ulusal kaynaklara yönelme ilkelerinde birleşilmiştir.

    Öyle bir bütünleşmedir ki bu, anılan akım içinde İslamcı, Osmanlıcı ve gelenekçi eğilimlerden bireysel eğilimlere dek çeşitli görüşlerde sanatçılara rastlamak olasıdır. Örneğin, Mehmet Akif de, Yahya Kemal de, yazın tarihi araştırmalarında aynı bağlamda ele alınmaktadırlar bugün. Belli bir akımın belli bir döneme damgasını vurmasının sonucudur bu. Artık söz konusu olan Milli Edebiyat akımı kavramı değil, Milli Edebiyat dönemidir. Oysa konuya yazın akımları açısından bakıldığında Milli Edebiyat kavramı altında topladığımız sanatçıları değişik kümelere ayırmak gerekmektedir. Bu ayırmada ölçü, bağlanılan dünya görüşüdür.

    İslamcı Mehmet Akif Ersoy, anlaşılır bir dille yazmayı benimsemesine, aruzla yazdığı şiirlerinde günlük konuşma dilini başarıyla kullanmasına ve gerçekçi bir tutumla yaşama açılmasına karşın, hem batıcılara, hem de Türkçülere bütünüyle karşıdır. Meşrutiyet döneminde batıcılığın en güçlü temsilcisi Tevfik Fikret’in usçuluk (rationalisme) ve gerekircilikle (determinisme) beslenen, bir yanıyla Tanrıtanımazlığa atheisme) ulaşan düşüncelerini eleştirir. Bir İslam düzeltimcisi olduğu için de Türkçülerle çatışır. “Kavim fikri”dir karşı olduğu. Milli Edebiyat akımının belirleyici kavramları olan ulus, ulusallık sözcükleri yoktur onda. Belerleyici kavramı ümmettir.

    Yahya Kemal ise bir başka bileşimin ardındadır. Temelde Osmanlıca ve gelenekçidir. Tanpınar’ın deyişiyle, “Ona göre Türkçülük davası, Türkiye meselesidir. 1071’deki malazgirt zaferiyle yeni bir vatanda, yeni bir millet doğmuştur. Bu milletin dil ve kültürü bu yeni vatanın malıdır.” Böylece, tarih anlayışı onu Osmancılıkla Türkçülüğün bileşimine götürür. Mallarme, Valery gibi Fransız ozanlarına bağlayabileceğimiz sanat anlayışı bu görüşleriyle birleşerek neo klasik bir şiiri geliştirmesine yol açar.

    Üçüncü belirgin çizgi Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın girişimlerine bağlanabilir. Ulusal kaynaklara dönüşü, halk yazınını, özellikle tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen yazını örnek almak biçiminde yorumlar Rıza Tevfik. Daha önce Mehmet Emin Yurdakul’u kullandığı, Türkçülerin elinde basit bir “parmak hesabı” olan hece ölçüsü onun girişimiyle değişik bir boyut kazanır. Gerek halk yazınında derlediği, gerekse yazdığı koşma ve nefeslerle hece ölçüsünün değişik kullanım biçimlerinin örneklerini verir.

    Bu çeşitli arayışların, öz ve biçimde ayrı eğilimler taşımakla birlikte, daha önce sözünü etiğim ana ilkeler çevresinde birleşip Milli Edebiyat kavramı altında toplanmaları 1917’yi izleyen yıllarda gerçekleşmiştir. Ziya Gökalp’ın 1917’de çıkardığı Yeni Mecmua dergisiyle sağlanır bu bütünleşme. İttihat ve Terakkice desteklenen dergide dönemin hemen bütün bellibaşlı sanatçıları görünürler. İttihat ve Terakki’ye karşı olduğu için sürgünde bulunan Refik Halit Karay, Ziya Gökalp’ın girişimiyle bağışlanarak İstanbul’a getirtilir ve dergide yazması sağlanır. Milli Edebiyat akımını başlatanların egemen ideolojisi Türkçülük aşılmıştır artık. Yine Ziya Gökalp, bir yapıtının adıyla varılan bileşimi şu sav sözle özetler: Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak. Günümüzde yapılacak bir değerlendirmede, 1908-1923 yılları arasında gelişen ve Cumhuriyet sonrasına da sarkan Milli Edebiyat akımının genel bir kavrama dönüşerek bir dönemde bütün Türk yazınını kapsaması, ideolojik alandaki bu geçişe bağlanmalıdır. Birbirine karşıt, giderek tepki olarak doğmuş ideolojilerin birleştirilmesi, yazında da değişik eğilimlerin ana ilkelerde birleşmesini doğurmuştur.
  4. mahinur

    mahinur Üye

    Katılım:
    29 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    Batıcılık
    Batı'nın her alanda Osmanlı'nın önüne geçmesi, Osmanlı Devleti'nin tek kuruluş yolunun bu

    yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medenî bir devlet ve millet halini alması gerektiği

    düşüncesi.



    Osmanlıcılık
    Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin

    desteğini alarak bağımsız olma düşüncesinin ortaya çıkması.

    İslamcılık

    II. Abdülhamid'in, hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, Müslüman

    toplulukların devletten ayrılmalarını engelleme düşüncesi hem de içeride siyasal

    rakiplerinin

    halk içindeki gücünü kırmak istemesi

    Türkçülük

    Özellikle Balkan Sa-vaşı'ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olması, boşluğu

    dolduracak milleti bir arada tutacak yeni ve farklı bir ideolojiye ihtiyaç duyulması



    AMACI


    Batıcılık
    Türk toplumuna Batıda gelişen düşünce, yönetim biçimi, yaşama tarzını uygulayarak

    ülkenin gelişmesini, kalkınmasını sağlamak



    Osmanlıcılık
    Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu

    ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin

    menfaatleri doğrultusunda gayret sarf etmelerini sağlamak



    İslamcılık
    İslâmın ilk dönemindeki değerleri XX. yy. başlarına taşıyarak Türk toplumunu içinde

    bulunduğu bunalımdan kurtarmak.



    Türkçülük
    Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri Millî bir duygu ile

    bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Türk milletini İslam beynelmilliyetine

    kuvvetli bir unsur olarak yeniden sokmak.

    TEMEL DÜŞÜNCESİ



    Batıcılık
    İdari ve askeri alanda Avrupa'nın seviyesine ancak Avrupalıların gittiği yol izlenerek

    varılabilir.

    Osmanlıcılık

    Osmanlılık düşüncesi geçmişteki gibi uygulandığında tekrar başarılı olabilir.



    İslamcılık
    İslam, tüm ilerlemelerin anahtarıdır. Kuralları doğru uygulanırsa gelişmiş milletlerin

    seviyesine ulaşılabilir.



    Türkçülük
    Türklük, milleti ayakta tutabilecek tek güçtür.



    AKIMIN TEMSİLCİLERİ


    Batıcılık
    Abdullah Cevdet



    Osmanlıcılık
    Jön Türkler



    İslamcılık
    Mehmet Akif, Said Halim Paşa



    Türkçülük
    Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Yusuf Akçura
    Genişletmek için tıkla...
    bunun milli edb döneminde olduğuna eminsin değil mi cnm??
    Hani sembolizm , parnasizm akımları falan yok mu
  • hilly

    hilly Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    15 Şubat 2009
    Mesajlar:
    1.548
    Beğenileri:
    1.711
    Ödül Puanları:
    113
    BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR

    KLASİSİZM

    17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır:

    Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.

    Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.

    Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.

    Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)

    Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.

    Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.

    Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.

    Başlıca temsilcileri:

    Boileau (şiir)

    La Fontaine (fabl)

    Racine, Corneille (trajedi)

    Moliere (komedi)

    Madame de La Fayette (roman)

    La Bruyere (karakterleriyle)

    Bossuet (hitabet)

    “Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.

    TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM

    Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.

    Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.

    ROMANTİZM (COŞUMCULUK)

    1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.

    Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.

    Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.

    Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.

    Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.

    Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.

    Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.

    Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.

    Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.

    Başlıca temsilcileri:

    Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Crom**ll, Hernani.......)

    J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)

    Goethe (Faust)

    Lamartine (Greziella)

    A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)

    A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý

    Alfrede de Musset (şiirleriyle)

    Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)

    Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)

    Chateaubrian

    Puşkin

    Shakespeare

    Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)

    Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)

    “Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.

    Musset

    “Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.

    A. Gide

    TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM

    Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.

    Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla

    Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla

    Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle

    Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla

    REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

    19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.

    1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.

    Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.

    Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaş*****n anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.

    Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaş***** nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.

    Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.

    Başlıca temsilcileri:

    Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)

    Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)

    G. Flaubert (Madame Bovary)

    Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)

    Dostoyevski (Suç ve Ceza)

    A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)

    M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)

    E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)

    J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)

    Herman Melville (Moby Dick)

    Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)

    Gogol (Müfettiş, **ü Canlar)

    Turganyev (Babalar ve Oğullar)

    M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)



    “Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine ...”

    Henri B.Stendhal

    TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM

    Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)

    Samipaşazade Sezai (Zehra)

    Nabizade Nazım (Kara Bibik)

    Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban......)

    Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)

    Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)

    Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)

    Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)

    NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)

    19.yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.

    Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.



    Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaş***** “nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır.



    İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.



    Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.



    Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.



    Başlıca temsilcileri:



    Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak.....)

    Alphonse Daudet

    Guy de Maupassant

    Goncourt Kardeşler



    “Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”.

    Goncourt Kardeşler



    TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM



    Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.



    PARNASİZM

    Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886’da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).

    Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.

    Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.

    “Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.

    Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.

    Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.

    Başlıca temsilcileri:

    Th. Gautier

    T.D. Banville

    François Coppee

    J.Maria de Heredia



    TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM



    Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.



    SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)

    19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.

    Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.

    Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.

    Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.

    Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.

    Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.

    Başlıca temsilcileri:



    Baudelaire

    Rimbaud

    Mallarme

    Verlaine

    Puşkin



    TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM



    Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.



    “Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.

    Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)



    EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)



    1890-1910 yılları arasında Fransa’da gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü (sürrealizm) hazırlayan bir akım niteliğindedir.



    Bu akımda dış dünya ile ilgili gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki izlenimleridir.



    “Seyreyledim eşkâl-i hayâtı

    Ben havz-ı hayâlin sularında,

    Bir aks-i mülevvendir onun’çün

    Arzın bana ahcâr ü nebâtı”

    Ahmet Haşim (Mukaddime)



    SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)

    20.yüzyılın başlarında Andre Breton tarafından Freud’un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat akımıdır.

    Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya çıkar.

    Sürrealistler, Freud’un bu görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.

    “Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”.

    Andre Breton

    Bu akımın Batı’daki en önemli iki temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard’dır.

    Bizim edebiyatımızda Oran Veli Kanık’ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.
  • hilly

    hilly Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    15 Şubat 2009
    Mesajlar:
    1.548
    Beğenileri:
    1.711
    Ödül Puanları:
    113
    bu düşüncelerden etkilenmişLEr asıl dostum akımlardan değil..mesela mehmet akif ersoy...hepsinden etkilenmiştir.
  • Sayfayı Paylaş