Mülakat Konusu

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde Özel Üye Ahmet tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Özel Üye Ahmet

    Özel Üye Ahmet Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.010
    Beğenileri:
    315
    Ödül Puanları:
    83

    MÜLAKATTA SORULABILECEK SORULAR

    (özgür_kız)

    Bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için uyguladığınız teknikler var mı?

    Tarafsız mısınız?

    Mesleğinizle ilgili olumsuz düşünceleriniz var mı?


    (Starahmet_1905)

    bu meslek öğrencıyken istediğiniz meslekmiydi?
    bu mesleği seçerken nelerı dıkkate aldınız?
    bu meslegi seçmenıze etken olan bır olay yada kişi varmı?
    öğrencılerle diyaloglarınızda en çok nelere dikkat edersınız?
    ideallerinizin hepsini gerçekleştırdınız mı yoksa yapacagım dedıgınız şeyler mevcutmu?
    iyi bir öğrencının krıterlerı nelerdır?
    yeni nesıl hakkında neler düşünüyorsunuz?


    gelecek için idealleri nelerdir?
    öss'nın onun hayatındakı yerı nedır?
    öss'ye nasıl hazırlanıyor?
    öss'de yapılan değişikliklerı nasıl değerlendırıyor?
    iyi bir arkadaşın tanımı nedir?
    kendıne örnek aldıgı kışı veya kışıler var mı?
    ona göre sen nasıl bırısın?

    -hakimliğin artıları yahut eksılerı nelerdir.
    -küçükken idealiniz hakim mı olmaktı.
    -neden hakimlik sizin bu mesleği seçmenızdekı etkenler nelerdir.
    -hakimlik zor iş olsa gerek ailenize zaman ayırabılıyormusunuz onlarla iyi bir şekilde ilgilenıyormusunuz?
    -yeni türk gençliği hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
    -ideallerinizin hepsini gerçekleştirdiniz mi yoksa hala varmı idealleriniz?


    (pessimist06)
    bu mesleğe nerde ve ne zaman başladınız?

    peki neden bu meslek daha kolay yollardan para kazanmak varken neden öğretmenlik gibi zor bir iş ?

    nasıl bir aile babasısınız evde de okulda ki gibi sert mi davranırsınız ?

    futbolla aranız nasıldır ülkemizin çoğunda olduğu gibi fanatizim var mı sizde de ?

    (Hilly)
    bu işi niçin yapıyorsunuz..

    geleceğe dönük planlarınız nedir?

    işiniz sizin için ne ifade ediyor?

    türkiye'nin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz_?

    mülakat*
    -Bu isi neden istiyorsunuz?
    - Isim olsun diye
    Is veren: Neden alüminyum boru ve kontraplak sektoru?Sizi bu sektore ceken nedir?
    Aday: Aluminyum kontraplaklar küçüklügümden beri benim hayatimin anlamiydi.
    Çünkü; hayatimi kontraplaklar arasinda geçirmek, burada sabahlamak,kontraplaklarla gülmek aglamak ve bu isi yaparken olmek isdiyorum!!
    Is veren: (!! Vay be.... ! ?? ! )

    *****
    - Okulunuz gayet iyi, fakat ortalamaniz niye 2.5??
    - Ben hayatimi derslere adamadim. Sosyal aktivitelerde bulundum.
    - Spor yaptim, tartisma gruplarina katildim, tiyatro ile ugrasdim.
    - Sürttüm diyorsun yani.
    - Evet sürttüm..

    *****
    Cv nizi inceledik, burada profesyonel anlamda asp bilginiz oldugu yaziyor. Siz ne dusunuyorsunuz???
    - Ben bilmem beyim bilir.

    *****
    - Bilgisayar kullanmayi biliyor musunuz
    - Evet ileri derece..
    Is veren: peki sirketimize neler katabilirsiniz?..
    -Aday: nese katabilirim!..

    *****
    - Bana biraz kendinizden bahseder misiniz?
    - Muhafazakarim (neden bilmiyorum ama böyle diyecegim tutdu isde )
    - Nasil yani? (göz süzerekten) bir erkekle aksam yemegine cikarim ama elini tutmam gibi mi?
    - Hayir. Bir erkekle her seyi yapabilirim, (kaslar catarak) ama her erkekler olmaz.
    - Anliyorum

    *****
    Sayin x , cv'nizden anladigim kadari ile bi kaç senede bir is degisdiryorsunuz.Sebebi nedir acaba?
    - Parasi çok geldi ayrica rahat bana batar. Bi de sizin gibi mukemmel bir mudur arayisi icindeyim yillardir.
    - Bu durumda sizinle iyi anlasacagimizi saniyorum.
    - Ne is olsa yaparim efendim.
    - Fark ettim.

    *****
    Banka personel genel mudur yardimcisi mülakata girer:
    Gmy - Çocuk yapmayi düsünüyor musunuz, malum bayansiniz.
    Mm - hayir düsünmüyorum.
    Gmy - malum bayansiniz, istersiniz bir ara?
    Mm - esimle simdilik düsünmüyoruz beyefendi.
    Gmy - olur mu, hayatin nese kaynagi onlar.. Bakin bende uc tane var. sizde ilerde isdersiniz. Malum bayansiniz?
    Mm - oldu olacak seviselim, üreyelim, bitsin bu mulakat isderseniz.
    *****
    - Sana ne kadar güvenebiliriz?
    - Ne kadar para vereceksiniz?

    *****
    Veren: Bu sirkete ne katacaksin?
    Alan: Birbirine katacam sirketi .!
    *****
    Is veren: su aralar en çok hangi sarkilar? Dinliyorsunuz?
    Aday: niye söyletecek misiniz?
    *****
    Patron : kiz arkadasin var mi?
    Aday : yakin zamanda ayrildim, ama olmasini istiyorsaniz bir tane bulurum.
    - Çalisma arkadaslarinizda aradiginiz özellikler nelerdir?
    - Adam olsunlar önce.
    En sevmediginiz ozelliginiz?" yada arkadaslariniz sizi nasil tanimlar?" Serefsizimdir!"

    *****
    - Kendinizde en sevmediginiz özelliginiz nedir?
    - Is görüsmelerindeki amaçsiz formalite sorularini sormakda israr eden kisilere karsi ters hareketlerde bulunmam
    - Anliyorum...
    - Pek sanmiyorum. Göstermem gerekiyor.
    - Biz sizi arariz.
    - Konusabilirseniz belki!
    *****
    - 5 sene sonra kendinizi nerede görmek istersiniz?
    - Senin su an oturdugun yerde
    *****
    - Vardiyali çalisabilir misiniz?
    - Evet, ama sadece gündüz vardiyasinda çalismak isdiyorum!!
    *****
    - En güçlü yaniniz?
    - Kodummu oturturum.
    - Pardon anlayamadim?
    - Yani sey... Tuttugumu koparirim.


    MÜLAKAT ÖRNEKLERİ

    (karakurt)
    Aziz Kedi ile derin mülakat

    Yine gecenin bir yarısı tutmamış lanet uyku mayasını…

    Naftalin kokulu düşleri bir kenara bırakıp tutuyorum on beş metre ötedeki mutfağın yolunu. (Akşam Cezmi Ersöz ile konuşmuşum telefonda)

    'Hızır ağa-bey' sıfatıyla şereflendirdiğim basit ama bir o kadar da ileri teknoloji ürünü ketıla bir fincanlık kahve için su koyuyorum ve akabinde oturma odasına geçip televizyonu açıyorum. Kumandaya Kanal D'nin olduğu rakamı dikte edip ışınlıyorum ekranı, hoops açılıyor gürültülü bir şekilde kanal. Ve karşımda Disko Kralı…

    Kalabalıktan konserve kutusuna dönüşmüş ışıltılı bir stüdyo ortamı beliriyor karşımda. Türk televizyonlarındaki talk-show mefhumuna pozitif bir ivme kazandırdığını düşündüğüm Makina ekibinin Disko Kralı bu…

    Olaylar gelişir…

    Okan Bayülgen ses tellerini titretircesine bağırıyor: Aziiiiiiz…

    Kamera zumluyor bizim oğlanı. Heybetli boyuyla yağız ****kanlı profili ortaya koyan saçlı, sakallı Aziz bu. Sözlüğün ciğerinden, bizden biri. Uzaktan bilenlerin, yanındaki elemanlara "Bak, bu Aziz" deyip caka satmalarına vesile olan bir vaka.

    Dış ses…

    "Onca insanla, yazarla çizerle, televizyoncuyla, bilmem ne tür etiketlere sahip insanlarla röportaj yaptın; e bak biri daha karşında duruyor. Peki sen ne duruyorsun daha?.."

    İç ses…

    "Doğru dedi dış ses…"

    ***

    Böyle başlar işte bizim film gibi röportaj macerası. İlhamlar, dış sesler, iç sesler kanalize eder beni teybimle birlikte Aziz'in evine doğru. Kısa şortu, siyah tişörtü, uykulu haliyle gayet misafirperver bir eda ile karşılar misafirini kapıda Aziz. İkinci etapta, güzel bir kitaplığın bulunduğu odaya geçip güzel kahve yudumları eşliğinde çalışmaya başlar teyp…

    ***

    Sevgi pıtırcığı, saygı duyulası mübarek okurlar;

    Aziz güzel bir insan, kalender bir varlık, neşeli bir muhabbet erbabı olduğu için bu röportaj da çoook uzun soluklu oldu. Yaklaşık iki saat boyunca kesintisiz bir şekilde gerçekleşen bu hoş söyleşinin çözümü inanın hiç kolay olmadı. Gözüm yemedi uzun bir süre çözmeye ve tembellik hakkımı kullanıp yan gelip yatmayı tercih ettim. Ama daha fazla duramadım ve başladım çözmeye. Şu anda da okumakta olduğunuz gibi nihayet sona erdi bu eşsiz mülakat.

    Demem o ki, her satırı altın değerinde olan bu söyleşi kenara konup ara ara okunması gereken bir eser niteliğine haizdir, buna emin olun.

    Şaşılası bir tevazu ve iyi niyet sahibi olan Aziz'in birazdan okuyacağınız sözleri kulağa küpe olacak türden.

    Uzunluğundan ötürü, "Acaba iki güne mi yaysak" dediğimiz bu epeeeey geniş söyleşiyi bir kerede patırt diye sunalım dedik. Okumaya başlamadan önce derin bir nefes almanız bu sebepten sağlığınız için önem teşkil etmektedir. Zira başladıktan sonra hiçbir yerde duramayacaksınız, kapılıp gideceksiniz. Benden söylemesi civanlar…

    Ve karşınızda en afili kedi Aziz…

    Ali Ersin Kelleci



    ***



    Kaç doğumlusun?

    Ağustos 1978.

    'Aziz Kedi' ismi nereden esti?

    Okuldan atıldıktan sonra kendimi bir anda dergi künyelerinde ve televizyon programlarında görmeye başladım ve öyle de kaldı. Sahne ismi gibi oldu ve sonra o kadar çok sevdim ki, gerçek isim gibi kullanmaya başladım.

    Gerçek isminle hitap eden yok mu?

    Çocukluktan falan gelen çok samimi arkadaşlarım ve ailem gerçek ismimle hitap ederler. Bu kısıtlı kadronun bana gerçek ismimle hitap etmesi ise beni çok sevindirir esasında. Sanki bir hatıraymış gibi. Hayatımın belli bir yerinden sonra yeni tanıştığım insanlar ise Aziz der.

    'Takım elbiseli bir çalışan olmayacağım belliydi'

    Niye 'Aziz Kedi' peki?

    Kendimi bildim bileli başka yolum yoktu benim. Takım elbiseli, eve ekmek götüren, sabah – akşam mesaisi olan bir meslek yapamayacaktım; bu çok açıktı. Beni tanıyan insanlar da bunu seziyorlardı zaten. Nitekim, genelde palavra üreten komik ve absürd işlerle ekmeğimi kazanır hale gelmiştim.

    Ne gibi işler?

    Televizyon, dergicilik, röportajcılık vb. Özünde yazmak yani. Benim işim yazmak nihayetinde. Bu yaptığımız iş de normal değil. Çıkardığımız ürünler saydığım nitelikleri taşıyor işte. Ya saçma oluyor, ya komik oluyor ya da rahatsız edici.

    'Aziz Kedi küstahtır'

    Anladım.

    Benim asıl ismim bu işlere pek uygun değildi. Aziz kedi ise daha küstah, daha kıvrak bir isimdi. O yüzden bir tesadüf sonucu bu ismi kullanmaya başladım ve böyle de kaldı. Çok memnunum bundan da.

    İlk nerede kullandın?

    Ekşi derginin künyesinde kullandım. Ve o kadar hızlı gerçek isim olarak benimsendi ki, ben de hayret ettim. Çünkü bir direniş, bir karışıklık olacağını zannediyordum. Fakat, bir hafta sonra beni çok sayıda insan Aziz kedi diye tanıyordu. Bir iki çatlak ses dışında, "Hadi lan! Böyle isim olur mu?" diyen yoktu. Çok iyi bir grup ismi bulmuş gibi hissettim kendimi.



    Neden okulu bırakmak istedi?

    Eğitim hadiselerin nedir abi?

    Abi ben Antalya Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra Ankara Hukuk'u kazandım. Türkiye'de bir kere akademik eğitimin ne halde olduğunu biliyorsun. Ankara Hukuk Fakültesi iyi bir fakültedir; ama ben üniversiteye gelirken Geleceğe Dönüş'teki Doktor Emmett Brown gibi hocalar filan olacak sanıyordum. Oysa çok iyi hukukçular, çok iyi bilim insanları olmalarına karşın sandığım şeyi bulamadım. Bu insanlar hangi parayla, hangi imkanla, hangi kütüphaneyle bilim üretebilirler ki?! Zaten kafadan bir kere orada bitiyor iş. Engin Ardıç'ın tabiriyle 'Yüksek lise' gibi yerler buralar. Haliyle korkunç sıkıldım ben. Ama bir yandan hiç hayal edemediğin kadar kitap okuma, kadınlarla flört edebilme ve hatta hiçbir şey yapmama şansını elde ettim. O zamana kadar çünkü kendini bildiğin bütün seneler bir şey yapmak zorunda kalmışsın. Ama artık bir yerden sonra ellerini cebine sokup sokaklarda yürüyebiliyorsun, durup hayal kurabiliyorsun... İşin bu tarafını keşfettiğim zaman, okul bana dayanılmaz derecede sıkıcı gelmeye başladı. Birkaç kere okulu bırakmaya çalıştım, ailem sitem etti "Oğlum sen ****** mısın?" diye. "Ben yapamam. Eğitim diyorsanız radyo-televizyon okuyayım, akademiye gideyim" diyordum resim de çizebildiğim için o zamanlar az çok. "Yok oğlum" dediler ve bırakamadım. Ama ortada bir yerde kaldım ben. Ne bırakabiliyorum, ne de ilerleyebiliyorum. Artık arkadaşlarımın zoruyla sınıf geçmeye başlamıştım. Bana, "Abi bak beş dersin var. Şu tarihlerde sınavları var ve üçünü verirsen şöyle oluyor" diyorlardı. Öyle ite kaka sekiz senede müthiş bir eğitim geçirdim! Herkes konsantrasyonunu ders vermeye, staj işlerine falan kurgulamışken; ben ise bambaşka eğitimdeyim o sırada.

    Ne gibi mesela?

    Bir adamın, gününün yarısını kitap okuyarak geçirebildiğini düşünebiliyor musun? Diğer yarısını da, okuduklarını bir sürü akıllı adamla kavga ederek tartıştığını filan. Biz apolitik bir kuşağın artık son adamları olduğumuz için böyle çok arada derede bir arkadaş grubuna da düşmüştüm bir taraftan. Biz kendi gölgesinden korkan adamların doldurduğu üniversitelerde okuduk. Dolayısıyla çok rahattım. Davul çalıyordum liseden beri ve Ankara'da da devam ederek paramı kazanıyordum. Yani paran var, arkadaşların var, kitapların var ve bol vaktin var. Bundan daha iyi bir eğitim olabilir mi? Ve dediğim gibi, kabanımı giyip sokaklarda saatlerce yürüyebilecek vaktim vardı. Bir adam için bu çok iyi bir eğitimdir.

    Bitirebildin mi bu arada okulu?

    Sonra artık arkadaşların da zoruyla olsa teknik olarak bitmesinin imkanı yoktu. Artık, "Abi otuz altı bin dersin var ama istersen dene" deme pozisyonuna gelmişlerdi. Nitekim denedim ama olmadı. "Artık seni atmak zorundayız" dediler ve attılar.

    Ekşi Dergi'nin çıkış öyküsü…

    Sonra ne yaparak devam ettin?

    Sekizinci senemdi artık o zamanlar, 2004'ün sonlarıydı. Sözlükten aethewulf, otisabi falan bana, "Abi böyle böyle bir dergi fikrimiz var, sen de editörlük yapar mısın?" fikri ve teklifi ile geldiler. "Seve seve yaparım" dedim. Çünkü ben sanıyorum ki, herkes işini evinden yollayacak, ben Ankara'da güzel hayatıma devam edeceğim ve o şekilde işi idare edeceğiz. Neyse, sonra ben sık sık İstanbul'a gelip diğer arkadaşlarla birlikte toplanıp dergi gruplarıyla görüştük. Bir noktadan sonra iş, 'Baba bu iş olmayacak herhalde' olayına döndü. Dolayısıyla benim oradaki konumum çok rahattı yani. 'Olursa olur, olmazsa olmaz artık' kafası. Sonra bir gün biz Ankara'da iken Vatan Grubu'ndan "Tamam, çıkartalım" şeklinde bir haber geldi. Sonra iş öyle bir boyuta geldi ki, bana "Birimizin artık İstanbul'a gidip, derginin başında olması gerekiyor" dediler. "Yahu bırakın. Ankara'yı, işimi gücümü, düzenimi bırakıp İstanbul'a mı gideceğim?" dedim. "Abi öyle" dediler. "Abi yapamam. Benim okulum var" dedim sanki müthiş bir talebeymişim gibi. O sırada da okuldan bir atıldım ben! Artık İstanbul yolu gözüktü bana seve seve! E üçü Amerika'da; biri okuyor, bir başkası bilmem ne yapıyor. İş yani bana kaldı. Öyle 'öf pöf' falan derken Ankara'daki evi de kapatmadan İstanbul'a geldim. Çünkü, 'Evet dergi başarılı olacak ve ben üç gün sonra idarecilik işini birine kakalayıp geri Ankara'ya döneceğim' diye düşünüyordum. Halihazırda İstanbul hala da sevmediğim bir şehirdir yani.



    'İnsanlar boğazıma sarılıyorlar'

    Niye?

    Ben sükunetten gelmişim sonuçta abi. Burada yaşadığım nefes darlığını, stresi dünyanın başka hiçbir yerinde yaşayacağıma inanmıyorum. Ben, saat ikideki randevu için ikiye on kala evden çıkan bir adamdım. Şimdi yine ikiye on kala evden çıkıyorum, üç buçukta randevumda oluyorum. İnsanlar boğazıma sarılıyor artık yani. Buradaki renklilik, kaos şu bu değil beni sıkan. **********lık ve çirkinliğe tahammül edemiyorum. Başka kentte yaşayıp yılın üç ayını İstanbul'da geçir; şahane olursun.




    İstanbul'a gelişinden devam e****m.

    Geldim abi buraya işte ve dergiciliğin ne kadar korkunç bir şey olduğunu gördüm. Çok zor bir işti. Yani ciddi ciddi kaloriferlerin üzerinde falan yatıyorduk. O ruhu cidden gördüm ve yaşadım. Ve ben daha kendi kendini idare edemez bir adam iken, bir anda önümde bilmem kaç bin kişilik sözlük kitlesi, arkamda editör arkadaşlarımla buldum kendimi. Bu yetmezmiş gibi bir de televizyonlara dergiyi anlatmak ve tanıtmak için çıkmaya başladım. Anlayacağın, hayatımda ani bir dönüşümdü bu. Ve o kadar zorlandım ki… Benimüç günde tek bir kişiyle bile konuşmadığım vakiydi önceden. Şimdi günde üç bin adamla görüşür hale geliyorsun iş nedeniyle. Yani öyle ki, acıdan ağladığımı biliyorum. 'Allah'ım al canımı da kurtulayım' zamanlarım oldu.

    Daha sonra kendi kendime şunu söyledim: "Tamam oğlum sakin ol. Senin yıllardır arzu ettiğin şey, böyle bir şeydi. Zaten başka alternatifin de yoktu ve olmadığını gördün…"

    Tamam dedim kendi kendime. İşi de öğrenince süratle, biraz daha rahatladım. Rahatladığımı hissettiğim andan sonra da dergi patladı!

    'Ekşi Dergi çok namuslu bir işti'

    12. sayıda değil mi?

    Sanırım öyle. Yine söylüyorum; çok namuslu ve çok güzel bir işti o. O kadar acemiliğe, amatörlüğe rağmen, Türkiye'de o an itibarıyla hiç olmamış bir şeydi. Bugün hala yok. Keşke devam etseydi.



    Ekşi Dergi neden sona erdi?

    Tirajdan mı bitti?

    Tirajdan bitmedi. Sen gayet iyi bileceksin ki, tiraj dediğin şey baskı adediyle çok alakalı bir şey. Sen 3 bin dergi basıp 2.500 dergi satarsan "Vaay, satışlar çok düşük" diyemezsin. 170 bin basıp, 5 bin satarsan düşüktür. Bizim satışlarımız, baskılarımıza hep yakındı. Reklam falan almaya başlamıştık hatta. Neden bitti? Ben de tam bilmiyorum. Belki Vatan Dergi Grubu bu kadar küçük bir yatırımın hükümete falan çakmasından rahatsız olmuş olabilir. Çünkü senin milyon dolarlık bir gazete ya da dergi yatırımın varsa, bunun arkasında durursun. Hükümete de çarpsan, yazarların mahkemelik de olsa bunun arkasında durursun. Ama 20 bin liralık bir yatırımın sana 30 bin liralık tazminat getirirse bu biraz ters durur. Bizim şüphemiz o. Bir kere bu dergiden o kadar büyük paralar kazanılmayacağı çok açıktı. Kimsenin de kolay kolay yapacağı bir iş değildi. Ekşi Sözlük'ün potansiyelini 3 ayda değerlendirebilmek de mümkün değildi. Böyle bir işe en az iki sene tanınmalıydı. Çok iyi yerlere gelirdi bu. Emin ol gelirdi.

    Neler olurdu?

    Televizyonda bir mecra bulunurdu abi. Radyo programları başlardı. Bak, sözlükçü adamlar kendi çabalarıyla internet radyoculuğu yapıyorlar. Çok da güzel işler oluyor.



    Ekşi Sözlükçülerin radyosu

    Sourberry'i mi kast ediyorsun?

    Evet. İşin niteliğini analiz etmeye gerek yok. Sözlükte çok yetenekli adamlar var abi. Ben ilk günden beri sözlüğün parlak tarafına odaklıyım. Yani ne muhteşem insanlar, sanatçılar var biliyor musun? Fakat herif mühendis, bankacı, bilmem neci. Türkiye'deki hayatın adaletsizliğinin bir göstergesi bu.

    Tekrar dergiye dönecek olursak…

    O dergi bir yerlere gidecekti, önü açıktı. İnsanların ego problemleri olmaktan çıkıp kendilerini aştıkları bir alana dönüşebilseydi –ki buna süre yetmedi- iyi olacaktı.



    'Başka kapılarda dolanmayın mesajı vermek istedik'



    Ego problemi derken?

    Mesela sözlükteki temsil meselesi. Büyük bir şeyi yanlış algılamaydı bu. "Bu dergi bizi temsil ediyor mu, etmiyor mu?" tartışması gereksizdi. Biz bir kabine, hükümet, spor kulübü değildik. Oradaki tek amaç; yetenekli adamları bulup "Sizin alanınız burası. Gidip onun bunun kapısında yalvarmayın. Elinizde kağıtlarla birilerinin kapısını tırmalamayın" mesajını vermekti. Temel nedeni buydu.

    Bunun yanında, internetten buralara sıçramak düşünüldüğü gibi ilkel, *****ca bir hamle değildi. Internet kabilesi şeyi hala fark etmedi; gerçekten yazılı basın ve televizyon bugün internetten daha kuvvetli. Internet daha hızlı, daha çevik; ama matbuat daha kuvvetli abi. Bugün hiç kimse bilmem ne gazetesinin köşe yazarı kadar para vermez internet yazarına. 5 yıl sonra tersi olabilir ama bugün bu dediğim geçerli. Kısacası, o sanat gücünü, yaratma becerisini bu alana kaydırabilirdik. Bunun da vardır herhalde çok çok iyi sonuçları.

    Sonuçta 'keşke yapmasaydık' demediğimiz, çok da mutlu olduğumuz; arşivleri karıştırdığımda hala güldüğüm 12 – 13 derginin olduğu harika bir iş oldu.

    Okan Bayülgen ile ilk temas…

    Okan Bayülgen ile nasıl çalışmaya başladın?

    Bu derginin batacağı henüz belli değilken – muhtemelen yönetim tarafından bilinir ama bizim tarafımızdan bilinmezken- bir gün bana bir telefon geldi. Arayan, Televizyon Makinası'nın ve Zaga'nın yönetmeni Hüseyin Özcan'dı. "Ben Hüseyin Özcan, Okan Bayülgen'in yönetmeniyim. Okan Bey sizle bir konu hakkında görüşmek ister" dedi. Ama abi çok komik bir şekilde benim Okan Bayülgen ile görüşmeme vakit yoktu. Benim o gün itibarıyla dergi binasından yarım saat uzaklaşma imkanım yoktu. Fiilen çalışan dergide biz son anda üç kişiydik. "Nedir konu?" dedim. Okan Bayülgen, yeni yapacağı program olan Televizyon Makinası programı için Ekşi Sözlük'teki entrylerle ilgili küçük klipler çekmek istiyormuş. Bu konuda aracılık etmemi rica ediyorlar. "Tabii ederim ama ben sizi direkt SSG'ye yönlendireyim. Çünkü benim aracılığım size vakit kaybettirir. Siz, onla iletişime geçin ve gerekli izni alın ve neyi istiyorsanız yapın" dedim. "Ama Okan Bey mutlaka biriyle yüzyüze görüşmek istiyor" dedi. "Çok az bir vaktim var, hemen buluşalım" dedim, dergiyi de aldım gittim Bebek Kahvesi'nde buluştuk. Yarım saat olarak planladığım randevu 4.5 saat sürdü.

    Neden?

    Güzel bir muhabbet dönmeye başladı. Okan abi bisikleti ve siyah eşofmanlarıyla geldi. Çok sevdik birbirimizi. 4.5 saat Hüseyin, ben ve Okan abi çok güzel bir muhabbet ettik.



    Okan Bayülgen: Hayatım, birlikte çalışmak istiyorum!

    Klip kapsamında mı oldu bu muhabbet?

    O, 5 dakika sürdü abi. Asıl; dergiyi anlattım, hayatımdan bahsettim; o anlattı neler yaptığını falan. Benim Okan Bayülgen ile ilgili pozitif bir önyargım vardı hep zaten bir izleyici olarak. Severdim yani. Neyse o gün muhabbeti bitirdik, ben koşturdum dergiye. Sonra ertesi günün gecesi saat ikide telefon geldi kendisinden. "Hayatım böyle böyle, birlikte çalışmak istiyorum ben" dedi. "Abi çok sağol, hakikaten çok şeref duydum ama böyle bir şey mümkün değil" dedim. Yani benim başka bir işte çalışmam düşünülemez bu dergi varken. Gerçekten vaktim yoktu. İki gün kesintisiz dergidesin bir kere. Nerede uyuduğunu falan bile bilmiyorsun. O projedeki insanların her biri menteşeydi. Birinin çıkması kapıyı sallayacaktı. Ben gitsem, benim yaptığım işi kim yapabilirdi ki o gün itibarıyla? İki ay daha birinin oraya hazırlanması, alışması gerekiyordu. Böyle bir şansımız da yoktu. "Bakalım bir abi" derken ben, tam bu olayın üzerinden bir hafta sonra da dergi patlamaz mı! "Tamamdır abi, dergi artık yok. Teklifin hala geçerliyse varım" dedim ve öyle başladık. Televizyon Makinası'nın hazırlık safhasında ekibe dahil oldum.

    Sonra?

    Okan Bayülgen ile çalışmaya başladıktan sonra İstanbul'da yaşayacağım kesinleşti. Ankara'daki evimi kapattım, burada sevgili canım arkadaşım Gerrain'in yanına taşındım. O da şöyle oldu; "Lan gel bir iki ay ev bakarken kendine takılırız" dedi. Sonra biz o kadar iyi anlaştık ki, bir baktım aradan iki sene geçmiş. Müthiş eğlenceli iki seneydi o. O sırada da işte 'Okan Bayülgen Akademi' diyebileceğimiz bu süreç başladı.

    'Bulunduğum yer bir iş değil'

    Niye akademi?

    Çünkü burası bir iş değil abi. Bir iş olsaydı eğer; skeçti, belgeseldi, soru metniydi, bilmem neydi evinden yazar yollardın. Oysa Okan abinin hayatla ilgili fikri bu manada o kadar olumlu ki, bizim şirketimizde şimdi 10 tane yönetmen, 10 tane metin yazarı var. Herkes, herkesin işinden anlıyor. Mesela sıkıştığımız zaman yönetmenlik yapabiliyorum. Yapımdaki bir arkadaşım, kafam basmadığı zaman editoryal bir fikir ortaya atıyor. Yani herkes, herkesin işinin inceliklerini bilir. Kurgudan anlamak zorunda kalıyorsun, yönetmenlikten anlamak zorunda kalıyorsun, insanları bağlama konusundan anlamak zorunda kalıyorsun. Bizde, "Benim işim şudur. Başkasının işini yapmam" olayı yoktur. Zaten aktif çalışan 7-8 kişiyiz. Reyhan Tüysüz birisi. Okan Bayülgen'in menajeri ve tüm programların yapımcısı. Onun iki yardımcısı var. Biz iki editör, bir de Enes katıldı aramıza. Reji'de de 4 kişi. Ve bu kadro günü geliyor bir tek büyük program yapıyor, günü geliyor haftada 7 – 8 canlı yayın yapıyor. Dolayısıyla çok hızlı, bütün bu konularda bilgili ve her şeye hazır olman gerekiyor. "Vallahi unutmuşum, yapamamışım, yetişememişim" gibi bir şey yok. Bizim sadece televizyon işimiz yok. Başka bir sürü işimiz daha var.

    Örnek verebilir misin?

    Kitaplar yapmaktan belgeseller çekmeye, özel kuruluşların günlerini üstlenmekten reklam işlerine varana dek bin türlü iş yapıyoruz.

    Neler değişti bu işten sonra hayatında?

    Davulu bıraktım mesela. Televizyon, dışarıdan çok gevşek bir iş olmasına karşın disiplin gerektiren bir iştir aslında. "Siz saat ikide kalkıyorsunuz" diyorlar ama biz sabaha kadar çalışıyoruz sonuçta abi. Sabah altıda eve geliyorum ben. Bütün gece ayaktayız. Bir zamanlama sıkıntımız var bizim. Televizyon dünyasında olan birçok insanda bu vardır. Perşembe gününe randevu veremeyiz mesela, yok böyle bir şey. O gün İstanbul'da olup olmayacağını bile bilemezsin.

    'Olduğumdan daha yüksekte olmak istemiyorum'

    Rahatına düşkün biri olarak nasıl katlanabildin bu yoğunluğa ve belirsizliğe?

    Çok düşkündüm. Bu işe bir başarı kaynağı, hedefe ulaşmakta bir sıçrama tahtası gözüyle bakmazsan eğer alışıyorsun. Ben burada bir sürü şey öğreniyorum. Vitesi küçülteceğim gün gelene kadar –çok uzakta değil- burada öğreneceğim şeyleri hiçbir yerde öğrenemem. Hiçbir okul bana bunları öğretemez. Okan Bayülgen özelinde; gerçekten harika bir adamla çalışıyorsun sonuçta. Onun şahsından bile çok şey öğrendim. Bunlar hayata ilişkin çok önemli şeyler. Yoksa televizyonculuk mesleği falan değil olay. Bu işi çok iyi yapan adamlar var zaten. Ben kendi adıma hiçbir zaman, "Ben televizyoncuyum" falan demiyorum. Ben hasbelkader buradayım, arkadaşlarımı çok seviyorum, yaptığım işi çok seviyorum, Okan Bayülgen'i çok seviyorum ve gerçekten çok kolay ölçülmeyecek şeyler öğreniyorum her gün. Bir uzak doğu sanatı çalışmak gibi bu. Her geçen gün acıya biraz daha katlanabilmeyi öğreniyorsun. Daha hızlı düşünmeyi, daha hızlı üretmeyi öğreniyorsun. Baskıya dayanmayı, acele ederken telaşlanmamayı öğreniyorsun. Yani sayamam bunu. Dolayısıyla hayattan hiçbir şey istemeyen bir adamın böyle bir yerde olması çok iyi. Hayattan çok şey bekleyen, hırslı, rahatsız bir adam için çok tehlikeli bir yer burası. Zaten öyle hiçbir kimse barınamamıştır aramızda. Ben sözcüğüyle aran çok iyi olmayacak. Adının nerede yazdığıyla ilgilenmeyeceksin. Başkalarının kariyeriyle ilgilenmeyeceksin. Sen kendinden sorumlusun. Kendi kendine "Aferin oğlum" mu diyorsun? Yoksa, "Onu da ez, daha da ez" mi diyorsun?

    Ben mesela bir yazar olarak dikey bir doğrultuda gidemem ki. Ordinaryüs bir yazar mı olacağım, ne olacağım? Yukarı doğru gidemem ben. Televizyonda ve sinemada teknikçiler gidebilir mesela. Bir ışıkçı kıytırık bir kanaldan başlar, Hollywood'a kadar yolu vardır. Ama benim yazdığım şey birinci günden itibaren Hollywood'a film olabilir. Dolayısıyla yatay bir genişleme söz konusu yazarlıkta. Benim hırslı olmamam için yeterli şeyler mevcut. Neyin hırsını yapacağım ki? Daha çok para mı isteyeceğim, ne isteyeceğim? Dolayısıyla benim tıpkı ilk gençliğimde olduğu gibi, daha çok bilmek, daha çok öğrenmek, daha çok insan tanımak, daha çok durup bakmaktan başka hiçbir amacım yok hayatta. Kimsen hiçbir şey istemiyorum. Olduğumdan daha yüksekte olmak istemiyorum. O yüzden de çok mutluyum.

    Elimde kalemim, kağıdım var; şurada da ufak bir el çantam var görüyorsun. Her an, her yere gitmeye hazırım. Ardımda bırakamayacağım hiçbir şey yok. Borçlu olduğum kimse yok. Ve bu mobilizasyon insana büyük bir rahatlık veriyor. Böyle hafif olduğun zaman kimseyi kazıklamakla, karalamakla vakit kaybetmiyorsun. Dünyada yalnızca ben varım, bir tek kendimi tanıyorum ve iyi niyetli olduğuna inandığım bir sürü de insan var etrafımda, birlikte de güzel işler yapıyoruz. Bana bir sürü çocuk geliyor lise çağlarında, 19 – 20 yaşlarında "Abi n'apalım?" diye. Hepsine bunları anlatıyorum, "Hiçbir şey istemeyin hayattan" diyorum. Her kim bir şey istemez ve aynı zamanda yetenekliyse hayat ona zaten getirip veriyor "Al abi" diye. Ne başarıdan sarhoş oluyorsun, ne başarısızlıktan korkuyorsun; son derece ayakları yere basan, sakin, sade bir adam oluyorsun.

    İstemeye istemeye, birçok insanın isteyeceği bir yere gelmişsin…

    Aynen öyle abi. Zaten benim çalışacağını iddia ettiğim formül de bu. Ve aynı yoldan geri de gidebilirim gözümü kırpmadan.

    Biraz önce vites küçültmekten bahsediyordun. Neyi kast ediyorsun?

    Mesela burası İngiltere olsaydı, ben 30 yaş itibarıyla sadece yazı yazarak geçinmeyi başarmış olacaktım. Artık kitaplarımı yazmaya başlamış olacaktım. Bir makale yazacaktım, o makale beni bir ay geçindirecekti. Burada olamıyor. Burada benim aktif bir işte çalışmam gerekiyor. Yani, vites küçültmekten kastım budur. Bir çeşit erken emeklilik, ilk gençliğe dönüş.

    Televizyondan elini çekecek misin?

    Tabii ki abi. Yapmak zorundayım bunu. Televizyonda olmak isteyen çok fazla insan var ve çok fazla insan bunu hak ediyor. Böyle köşe başı tutan insanlardan oldum olası nefret ettim. Bir ****ği tıkayan kaya gibi kimseyi geçirmeyen, insanlara köstek olan hazımsız ve hırçın tiplerden oldum olası iğrendim. Onlardan birisi olmayacağımı çok iyi biliyorum. Nitekim bugüne kadarki pratiğimde sesini çıkaramamış, kıyıda köşede kalmış çocukları bulup çıkarma üzerine çalışıyordum hep. Belki vites küçültmenin içinde bu da vardır. Ufacık bir okul açarım kendime bundan on sene sonra. Bütün hayatımı, o çocukları doğru yere kanalize etmekle geçirebilirim. Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri bu. Çok kısaca anlatayım mı?

    Aziz Kedi'den büyük bir sosyal sorumluluk projesi

    Dilediğin gibi…

    Üniversite sınavı diye bir ******lık uyguluyorsun. Üniversite sınavının bugün Türkiye'nin en akıllı ve çalışkan adamları seçtiğini varsayalım. – ben öyle kabul etmiyorum ama şimdilik öyle varsayalım – Bu sistemde kafası çalışan adamlar Uluslararası İlişkiler'e, Kamu Yönetimi'ne falan gitmek istiyor. Sisteme göre akıllı ve çalışkan olmayanlar ise Konservatuar'a gitmek istiyor veya şiir yazıyor. Türkiye'nin kafası çalışan adamlarının tümü formel mesleklerdedir. Belirli bir parıltısı olmadığını varsaydığımız insanların tümü de eğlence sektöründe, televizyonda, sinemada, bilmem nerede. Yani bu çocuklar zamanında serbest bırakılsaydı, inan bugün formel mesleklerde olanların en az yarısı öbür sektörlerde olacaktı. Tıpkı benim büyük bir şansla başıma geldiği gibi. Bu sistemde herkes yanlış yere yönleniyor. Çok iyi bir avukat olan adam belki çok iyi bir sinemacı olabilirdi. Çünkü çok iyi avukatlık yapabilecek sayısız insan var; ama çok iyi sanatçı olabilecek adam çok az. Hayattaki pozisyonu itibarıyla avukat olmaktan, daha birçok mesleği icra etmekten mutlu olabilecek çok insan var. Çapraz bir terslik var burada. Televizyonda, sinemada, edebiyatta, resimde, özetle sanat ve eğlence sektöründe olması gereken adamlar orada değil. Tabii ki her meslek kaliteli adam ister; ama sanatçı niteliğine haiz adamların zorla başka bir yere gönderilmesi bu ülkenin kreatif tarafını çok ze****yor. Yine gelişmiş ülkelere baktığımız zaman, bir adamın ne olacağı ortaokuldan belli olur ve ona göre yetiştirilir, yönlendirilir.

    Benim annem ve rahmetli babam eğitimcilerdir. Onlara, "Benokulu bırakacağım, sanatla ilgileneceğim" dediğimde, "Hayır, sen diplomanı al işini yap, onları hobi olarak yaparsın" dediler. Bunlar, binlerce insan yetiştirmiş kafası çalışan insanlar. Ve ben ne oldum? Yine bak buradayım. Nasıl? 8 sene gecikmeyle…

    Yani vites küçültmekten bahsederken, bu şekilde yanlış tezgahlara düşmüş adamları tek tek bulup asıl olması gereken yerlere yönlendirmek olabilir.

    'Cipimi alayım, sonra da yan gelip yatayım derdim yok'

    Şu okul meselesini biraz açar mısın?

    Okul deyince Müjdat Gezen Sanat Merkezi, Plato Film Okulu gibi bir şey akıllara gelmesin. Bu gezici bir okul bile olabilir.Antik Yunan Okulu gibi bir şey de olabilir. Bir kabile de olabilir. İlla bir plazaya, şatafatlı binalara ihtiyacımız yok. Kendimi geçindirecek kadar para bende olduğu sürece bedava menajerlik yaparım bu çocuklara. Çünkü çok kaliteli okullar var, çok kaliteli televizyoncular var, çok kaliteli sinemacılar yetişiyor. O sayıyı artırmak için bir çocuğu alıp bir adama emanet etmek gibi mesela. Ama belki çok zengin olurum, o zaman fiziksel bir silueti olan akademi de açabilirim. Yani ben kendimi kurtarayım da, gerisi amaaan derdinde değilim. Cipimi, daireleri alayım, yan gelip yatayım gibi bir amacım yok abi benim. Ben bugün bilmem ne davalarıyla uğraşan bir adam olabilirdim. O yüzden o çocukların dramını biliyorum ben. O adamlar öyle olmasın istiyorum.

    Okan Bayülgen ile çalışmaya başladıktan sonra mı daha fazla ün sahibi olmaya başladın?

    Öyle olmadı dersem büyük haksızlık etmiş olurum. Bunun sebebi de çok basit. Benim büyük bir deha olmamdan değil bu. Bir kere televizyonda çalışan, biraz olsun ekrana çıkan her insan bir nebze meşhurdur. Bu, televizyonda çalıştığın insan Okan Bayülgen olunca bir miktar artar. Biz, arasında belli bir hiyerarşi olan arkadaş grubu olmadığımız için televizyonda daha rahat gözüküyoruz kimi zaman. Çok sayıda lise ve üniversite öğrencisi var Türkiye'de. Bunun yanında facebook falan var. Dolayısıyla yaptığımız iş çok fazla insana ulaşıyor. O adamların içinden teveccüh gösterenlerin sayısı da oransal olarak fazla olduğu için tanınırlığım tabii ki biraz daha fazla artıyor.

    'Ekşi Sözlük'te insanlar ben de ünlü olabilirim umuduna girdi'

    Bu senin hoşuna gidiyor mu?

    Bu konuda yüzde yüz nasıl dürüst olayım bilmiyorum ama hakikaten bu konuda oldukça yüksek bir oranda nötrum abi. Ne böyle beni çok gıdıklıyor, ne de rahatsız ediyor. Ben bugün yaşadıklarımı zaten on yıl önce kafamda yaşamıştım, biliyordum. On yıl sonrakileri de biliyorum. Bu hayal olarak değil, rasyonel bir akıl yürütmeyle bulabilirsin bunu. Bunların hiçbiri hayatımda olmasa, daha üzgün ve mutsuz olmam. Elbette mutlu oluyorum insanlar fikrimi sordukları zaman, "Abi şunu nasıl yaparız" dedikleri zaman. Çünkü benim yegane hayat planımla çok örtüşen bir şey bu. Kimse benden bunu talep etmese de, gidip bunları anlatmak istiyordum zaten. Bunlardan kastım sektörel şeyler. Sanat dünyasında, eğlence dünyasında nasıl var olursun; neyi, nasıl yazarsın vesaire gibi şeyler. Öyle çok uhrevi konular değil yani. O yüzden tanınırlık, falan filan bunlar çok acayip, abuk sabuk şeyler abi. Çok zengin, çok ünlü olmak isteseydim bu tanınırlık beni sarhoş ederdi. Müthiş bir basamaktır bu çünkü. Bunun üstüne basıp biraz daha yükselmek istersin. Kendini ekranlara atarsın, başka mecralar kovalarsın. Ben bu kadar medyanın ortasındayım. Bir televizyon kanalında ya da bir matbuatta yer almak için hiçbir şekilde bir girişimim olmadı. Bu en erdemli davranıştır diye söylemiyorum ama ben olmadım. Dolayısıyla, bunun benim hayatıma kattığı bir hoşluk var tabii ki ama çok büyük önem de arz etmiyor yani. Mesela Ekşi Sözlük'te insanlar "Ben de ünlü olabilirim" umuduna girdi. Ama, "Ben çok iyi yazabilirim, çok iyi çekebilirim, çok iyi çizebilirim" demelerini isterdim. "Ben nasıl olurum" diyor adam; "Ben nasıl yaparım" diyen yok. Ben kötü haberi vereyim hemen kendilerine; gerçekten bir şey olmak için g.tünden kan akması lazım abi. Çok fazla çalışmak lazım. Örneğin, benim her güç geçtiğim sınavlardan, tabii olduğum testlerden geçecekler abi. Hiçbirinden geçmedikleri için, ulaşmak istediklerihedef ile aralarındaki mesafeyi kestiremiyorlar. Keşke o noktayı hiç düşünmeseler. Aradaki mesafenin çok büyük meşakkat gerektirdiğini bilmiyorlar. Bu olmak ile yapmak arasındaki mesele çok önemli. Herkes hemen çok büyük yazar olmak istiyor.

    'Sözlükteki karmamı, pozisyonumu uygun biriyle değiştirebilirim'

    Herkes Aziz Kedi olmak istiyor mu sence?

    Böyle bir şey olduğunu hemen kabul edemem. Neden Aziz Kedi olmak istesinler? Sözlükten çıktığım için mi? Sözlükte olmasaydım da, böyle bir yerde olmamın önünde herhangi bir engel olamazdı. Aziz Kedi olmak yerine; bir yönetmen, bir yazar olabilirler. Arada yaşanan büyük sınavları, testleri yaşamalılar. Binlerce saçma sapan şey yazıp, kötü kısa filmler çekebilirler. Geriye dönüp yaptıkları şeyler için ağlayabilirler. Sözlük bize bir sürat kazandırır sadece. Şimdi hangi sözlükteydi hatırlamıyorum ama şey demiş biri benim için; "Biz de kötü espriler yapalım, Okan Bayülgen'in editörü olalım. 10 sene sonra olacak mı bakalım bu adam…"

    Bak abi, adam benim üzerimden hayat projesi oluşturmuş. Bu olmamalı. Oradaki soru aslında şu yani "Lan hakkaten bu kadarcık şeyi ben de yapsam olur mu ehehe?" Evet abi, olur. Yola çıkarsın en azından. Yap işte! Kolay değil vakıa. Yazıyoruz, sonra hoop hayat çok güzel diye bir şey yok. Neler yaşıyoruz, ne sıkıntılar çekiyoruz bilmiyorlar. Bunları bilmedikleri için sallamaları çok kolay. Ben, senin aracılığınla bir şeyi ilan etmek istiyorum: Her an sözlükteki pozisyonumu, karmamı, yerimi uygun biriyle değiştirebilirim. Hiçbir şeyi tutmuyorum, hiçbir şeye sarılmış değilim. "Ben, sen olmak istiyorum" diyen adama hemen, her şeyimi veriyorum.

    Ekşi Sözlük'ün insanlara birçok iyiliğinin yanı sıra şöyle bir kötülüğü de oldu –sözlüğün aslında kendisinden kaynaklanan bir şey değil- adam etrafındakilere, bir yere gelmiş insanlara bakıyor ve "Ben, senin yerinde olmalıyım abi. Ben neden Okan Bayülgen'in, Mirkelam'ın yerinde olmayayım ki?! Senden daha iyiyim" diyor. "Benim arkadaşım senden daha iyi, kusura bakma" diyor. Senin arkadaşını, anneni, babanı tutan yok abi. Buyur yap. Bunu yapmadığın için, hep eli çenesinde "Ben, senden daha iyiyim" diyen adamsın sen. Ya da diyor ki, "Sandığın kadar iyi değilsin…" Abi bir şey sandığım yok benim. Sen hiç kendinle ilgili değilsin, benimle ilgilisin. Boşver beni. Ben yarın olmayabilirim burada. Çantamı alıp gitmiş olabilirim.

    Sözlükten çıkıp ünlü olmak durumu gerçekten üstüne kitap yazılası bir konu.

    Aziz Kedi'den 'bir şey' olmak isteyenlere altın öğütler!

    Tavsiyen nedir?

    O kadar basit ve ilkel bir tavsiyem var ki, ne olmak istiyorsan onu olmak için yapman gereken şeyin üzerinde yoğunlaşmalısın. Edebiyatçı mı olacaksın? Oturup bir sürü şey yazmış olmalısın. Film mi çekeceksin? Çektiğin onlarca kısa filmin, uzun metrajlı filmin olacak kenarda. Hayatı tırmalama, ıskalama derken bir şey yapma demiyorum ben. Sana şöyle bir şey söyleyeyim; benim iş arkadaşlarımın hepsi birer sektör insanı olarak benden fersah fersah ilerideler. Ben olmasam bu programa, bu ekibe hiçbir şey olmaz. Ama öyle kilit adamlar var ki, onlar olmasa bu iş durur. İnsanların kendilerini, benim kendimi yargılamam gibi yargılamaları lazım. Ama bakıyorum, adam her şeyin iyisinin, güzelinin kendinde olduğunu sanıyor. Bu, şöyle bir şey; koşu yapıyorsun, yarıştasın ve adamın biri bir süre sonra duruyor ve sen bitirmeye yaklaşmışsın, kendi kendine şey diyor durduğu yerden: "Ben, senden iyiyim. Şimdi başlasam seni geçerim…" Durma, koş abi işte. Ve kendi kulvarında git, bakma başkasına. O yüzden biri olmak istemenin bir manası yok. Yapacaksın, yapacaksın, yapacaksın… Benim ortaya çıkardığım birkaç iş varsa, çöpe attığım binlerce iş var. Sanat da, zanaat de, formel meslekler de kendinle antrenman işidir, egzersiz işidir. Sürekli yapacaksın, atacaksın; beğenmeyecekler, mideleri bulanacak. Böyle olur bu iş… En büyük sanatsal dehalarda da bu geçerlidir. Eğer, "Aslında senin yerinde benim olmam gerekiyor" diyorsan iki katı yapacaksın. Herkes olmak istiyor abi. Ama olmanın ne demek olduğu konusunda hiçbir fikirleri yok. Eğer o adamın muhatabı ben isem, ona çok açık bir şekilde söylüyorum: Ben yapabileceğine inanıyorum. Benimki küçümseyici bir meydan okuma değil. Hakikaten yapabilirsin ya da yapabilecek olanlarınız var. O zaman yapın abi.

    Birazdan diyeceklerim bu sektöre girmek isteyenler için faydalı olabilir. İki şey keşfettim bir anda binlerce ünlüyle çalışabilir hale geldiğim zaman. Bir; hiçbiri senin uzaktan, televizyondan gördüğün gibi iğrendiğin, kötü insanlar değiller. İki; "Tapıyorum" dediğin insanların birçoğu da o kadar inanılmaz değiller. Bu insanlar – her ikisi için – ne büyük övgüleri, ne de acımasız yergileri hak ediyorlar. Hepsi de normale yakın insanlar. Bir iki nüans var onları onlar yapan, olumlu ya da olumsuz yönde. Bunu şunun için söylüyorum; birinin yerinde olmayı falan boşver. O yerler zaten seni bekliyor. Korkunç dehalardan ya da yaratıklardan bahsetmiyorum. Senin, benim gibi adamlardan bahsediyorum. Sadece biraz çaba, biraz iyi niyet. İyi niyet, çabadan daha önemli bence. Biraz kendinle mücadele...

    Bir sanat eserini, televizyon işini, yani genel itibarıyla kreatif bir neticeyi obsesif bir şekilde, sürekli eleştiren birini görürsen, orada eleştirip durduğu şeye içten içe çok öykünen birini bulursun abi. Canı yürekten dertlenen adam izlediği bir şey hakkındaki eleştirisini yapar, dalgasını geçer ve bir süre sonra unutur onu. Ama sen ayda bir düzenli olarak o şeyi saldırıyorsan, kendini ele veriyorsun. Bu zehirli bir hırs işte.

    Benim tavsiyem nedir? Yapacaklar abi, sürekli yapacaklar. İyi veya kötü ama yapacaklar. Karşılarında benim gibi iyi niyetli adamlar da bulacaklar. Yeter ki yapsınlar.

    Televizyon sektöründe çok mu iyi niyetli insanlar var peki?

    Kapitalist sistemde çok bulamayız bunlardan. Bu sistem amatörlüğü sevmez, profesyonelliği gerektirir. Nasıl daha kesin olursun, hızlı olursun, acımasız olursun, onu öğrenirsin. Ama ne mutlu ki sanatı sanatçılarla yaparsın ve sanatçılar iyi insanlardır.

    Daha ne kadar devam eder televizyon maceran?

    Hiç tahmin edemiyorum abi.

    1 yıl sonra ne yapabileceğini düşünebiliyor musun?

    Hiç düşünemiyorum. Çok gün****k planlarım var. Mesela, bu yaz okulu bitireceğim diyorum. Bu plansa eğer, bu kadar kısa dönemlik şeylerden oluşuyor planlarım. Şahan şöyle demiş geçenlerde; "Okulda okurken, şu kadar sene sonra mezun olacağım, sonra az ünlü olacağım, bir süre sonra daha ünlü olacağım ve sonra kopup gideceğim…" ve bu planına sadık kalmış. Bu korkunç bir şey. Tabii, bu 'bence' korkunç bir şey. Ben böyle yaşayamam işte. Benim için bu iyi bir hayat değil.

    O planlar kötü bir hırs mı getirir insana?

    Şahan özelinde söylemiyorum.

    Hayır hayır…

    Hiç kötü bir hırs getirmeyebilir. Ama kötü hırsları olan adamlar genellikle böyle planlarla yaşarlar. Siyaseten doğru olmaya çalışmıyorum. Hakikaten böyledir. Çünkü öyle olup da çok iyi niyetli, sade insanlar da vardır mutlaka.

    Hayranlık beslediğin insanlar oldu mu hayatında?

    Hmm. Eğer mesleki anlamda soruyorsan zaten hayranlık beslediğim insanlarla çalışıyorum. Ama insan olarak da çok sayıda vardır. Çünkü ben genelde tanıştığım herkese hayranlık besliyorum.

    Gülben ve Ergenleri = Aziz ve Kedileri

    Neden?

    Çünkü bu da, kendini bulunduğun yerin en önemsiz insanı olarak düşünmenin bir sonucudur. Eğer en iyisinin kendin olduğunu düşünürsen kimseyi beğenmezsin. Gülben Ergen'i seviyorum mesela, bana çok müzikli bir şekilde "Aziiizz" der Erdil Yaşaroğlu'nu da severim aynı zamanda. Ferhat Güzel'le örneğin, çok seviyeli bir arkadaşlığım var. Sevgi için hayran olmak gerekmiyor. Gülben Ergen'in şarkıcı olarak hayranı değilim.

    Benim hayatımın en güzel iki saatlerinden biri neydi biliyor musun?

    3 metrekarede 3 + 1 sayko****k muhabbet

    Nedir?

    Yanlış hatırlamıyorsam bir Televizyon Makinası yayınından sonra, saat 05. Üç metrekare minicik bir oda, içerisi sigara dumanından görünmüyor; ben, Okan Bayülgen, Erol Günaydın, Metin Akpınar… Ortada da bir şişe viski. İki saat kapsül gibi odanın içinde o kadar güzel bir sohbet döndü ki… Bir adamın, bir ömür boyunca yaşayacağı en güzel sohbetlerin yoğunlaşmış bir halini yaşadım. Bir şişe viski azalıyor giderek, bir yanda Metin Akpınar, bir yanda Erol Günaydın, bir yanda Okan Bayülgen… Çok güzel üç tane ses, çok acayip şeyler anlatıyorlar. Metin Akpınar gençliğindeki bir hikayeyi anlatıyor, Erol Günaydın ve Okan Bayülgen başka bir anısını. Müthiş bir an yaşıyorsun. Ben, şimdi böyle insanlara nasıl hayranlık beslemem? Kendini çok fazla ciddiye almadığın her ortam senin için çok eğlenceli.

    Şu an tam olarak ne yapıyorsun Disko Kralı'nda?

    Ben, Disko Kralı'nın yazılı metinlerinden sorumlu ismiyim. Daha genel anlamıyla Makina Medya Yapım Evi'nin. Bu bir televizyon kanalına gidecek program formatının yazıya dökülmesinden tut, ünlü bir şahsiyete Okan Bayülgen'in yazacağı bir mektubun kağıda dökülmesine kadar, programların sorularının yazılmasından daha bilmem nereye kadar giden birçok yazılı şey son kertede benim sorumluluğumda. Herkes birlikte üretir, ben final halini veririm. Bazılarını sadece ben üretirim, yine ben final halini veririm. Benim esas işim bu; ama söylediğim gibi kimsenin tek bir işi yok. Örneğin toplantılara bazen ben giderim, bazı işleri Özgür kovalar, o olmazsa ben takip ederim, bir başkası eder. Böyle imece usulü bir şey var bizde. Bir sürü şey yapıyoruz yani hepimiz.

    Hangi takımı tutuyorsun abi?

    Abi, liseye gelene kadar mahallede çok fazla futbol oynayan, futbolla çok alakalı bir adamdım. Beşiktaşlıydım ve hala da Beşiktaşlıyım; ama liseden sonra bıçak gibi kesildi, hiçbir şey bilmiyorum şimdi Beşiktaş ile ilgili. Ama soran olursa Beşiktaşlıyım diyorum.

    Müzikle ilgin nedir şu an?

    Müzikle ilgili çok yaralıyım, bedbahtım abi ben. 10 – 12 yıl davul çaldım Ankara'da farklı gruplarda. Şimdi onu yapamıyorum ve adeta müzikten tiksindim. Bir şey dinlediğim zaman ağlayasım geliyor 'Keşke bir grubum olsaydı, çalsaydık' diye…

    Aziz Kedi'nin özel hayatı

    Bu yoğunlukta gazeteleri takip edebiliyor musun?

    Kız arkadaşım Hürriyet Kelebek'te köşe yazarı, Melike Karakartal. O mesela dergici olduğu için gazeteye geçmeden önce de düzenli gazete okuyordu. Düzenli gazete alıp okuma alışkanlığım yokken onun sayesinde ben de yancılığa başladım. Fakat mutlaka okuduğum belli isimler var ki onları da internetten her gün takip ediyorum.

    Kimler bunlar?

    Yıldırım Türker,Engin Ardıç, ne bileyim Nişanyan'ı da düzenli olarak okuyorum, Oray'ı da, Abdurrahman Dilipak'ı da... Ayrıca medya sektöründeki herkesin dikkatle izlediği birçok yazarı ben de kaçırmıyorum; Hıncal Uluç, Yılmaz Özdil, Ertuğrul Özkök, Yüksel Aytuğ, Ayşe Özyılmazel vs vs. Ne dediklerini merak etmek şart değil, profesyonel bir zaruret de söz konusu. Yani akla bir çırpıda gelebilecek herkesi okuyorum. Medyatava gibi medya sitelerini çok sık takip ederim bunun yanında.

    Takip ettiğin herhangi bir dergi var mı?

    Dergileri hayatımın hiçbir döneminde takip etmedim. Düzenli olarak Uykusuz Ve Penguen alıyorum. Tempo takip ediyorum.

    Tempo'da nasıl yazmaya başladın?

    Abi işte Çınar'da anlatmış sana, ben de kısaca geçeyim şöyle. Bir gün işte telefon edildi 'Hadi bir oturalım bakalım, n'olacak' gibi. Aylık dergiye dönüyorlardı, henüz başlamamışlardı. Kafalarındaki projeyi anlattılar şöyle şöyle diye. Ben de "Tabii, deneyelim" dedim. Orada yaptığım iş tam anlamıyla mizah da sayılamaz, tam anlamıyla ciddi bir iş de sayılamaz. İkisinin arasında bir şey. Hiçbir yerde kullanamadığım, televizyonda anlatılamayacak işleri orada kullanıyorum. Oradaki insanlar da gerçekten çok iyi, tatlı insanlar. Çınar, Ayşegül Hanım, Neval Hanım vs.

    Çınar abi de epey seviyor seni…

    Ben de onu çok seviyorum. Çok tatlı bir adam. Çok genç bir adam. O adam, tıpkı babası gibi 80 yaşında da çok genç olacak bir adam. Dolayısıyla çok mutluyum yani.

    Ekşi Sözlük'te hangi yazarları takip ediyor?

    Ekşi Sözlük'te takip ettiğin yazarlar kimler abi?

    Benim sözlükle olan ilişkim en başından beri hayli tuhaftır. Benim takip ettiğim yazar diye bir şey yok. İspiyon, gammazlık gibi işlere de hiç girmemişimdir. Kötü oy, iyi oy falan. Hala çok ilkel ve acemiyim o konuda. O işin içine bir türlü giremedim. Beğenmediğimi okumuyorum, geçiyorum. Beğendiğime çok gülüyorum. Gülmekten kastım ahı ahı diye kahkaha atmak değil her zaman tabii. İyi yazı insanın içini güldürür ya hani, öyle yani. Benim sözlükte en beğendiğim yazar, Immanuel Tolstoyevski. En güldüğüm adam, Gerrain.Bunun sebebi; şahane yazmasından öte, yazdığı şeyleri nasıl yaşadığına şahit olmamdır. O an gözümün önüne geliyor ve iki kat daha fazla gülüyorum. Otisabi'yi çok severim, büyük bir yazardır.

    Hararetli tartışmalarda hiç adını sanını duymadığım biri tek satırlık müthiş bir yorum yapıyor, aralıksız 10 dakika gülüyorum onlara. Ama tabii iyi bir yazar olduğunu düşündüğüm çok fazla adam var. Şimdi birinin ismini verip öbürünü ayırt etmem olmaz. Çok iyi yazarlar var.

    Sen yazmaya pek fırsat bulamıyorsun artık değil mi?

    Ben sözlüğe zaten yoğun olarak 2001'den 2003'e kadar yazdım. O günden sonra zaten hiçbir zaman yoğun yazmadım. Hele profesyonel olarak yazarlıktan para kazanmaya başlayınca bütün malzemeni işine vermek zorunda oluyorsun. O yüzden, sözlükte yazarak eğlenecek enerjim kalmıyor zaten. Ama her gün düzenli olarak açıktır her sözlük yazarı gibi.

    Programda asık suratlı bir kediyi oynuyor!

    Program esnasında yavşayan kızlar oluyor mu?

    Oluyor. Bana has bir şey değil bu. Televizyonda popüler bir programda çalışan herkese olur bu, sana da oluyordur. Ama ben o konuda kimi prensipleri olan bir adamım. Oraya çok küçük adamlar geliyor abi bir kere. 19 – 20 yaşlarındalar bunlar. Ve seyirciye karşı bire bir ilişkiye girmediğim sürece çok asık suratlı görünüyorum, öyle olmasını tercih ediyorum. Gelip benle o anlamda iletişim kurmaları ahlaklı bir şey değil. Orası bir iş yeri. Orası Makina personeliyle genç kızların kaynaşma alanı değil. Çok ciddi, hata kaldırmayan bir iş yapılıyor orada.

    Gerçek mizahçılar kimler?

    Hep komiklik içeren işler yapmaktan muzdarip misin?

    Nasıl oldu bilmiyorum ama profesyonel olduğumdan beri sürekli komiklik ve mizah yazmak zorunda kaldım. Aslında çok ciddi şeyler anlatmak istiyorum. Galaksinin sırlarından falan bahsetmiyorum. Babalık ve oğullukla ilgili konuşmak istiyorum, kadın ve erkekle ilgili konuşmak istiyorum, ihanet ve arkadaşlıkla ilgili konuşmak istiyorum falan. Fakat tam tersi oldu ve giderek Vedat Özdemiroğlu ile aynı kategoriye gelmeye başladım.Gerçek mizahçı O'dur işte. Gerçek mizahçı Tuncay Akgün'dür, Behiç Pek'tir, Uğur Gürsoy ve Yiğit Özgür'dür,Ahmet Yılmaz'dır, Atilla Atalay'dır. Gerçek mizahçı dediğin bunlardır. Ben hasbelkader öyle bir noktadayım. Gelecekle ilgili planım; süratle o noktadan kaçmak, işi gerçekten mizahçılara bırakmak ve oturup Balzac gibi ciddi ciddi kitap yazmak hayatımın sonuna kadar.

    '10 sene sonra çok iyi bir yazarım'

    Kafaya koydun…

    Yazacağım, başka yolum yok. 10 sene sonra kendini nasıl görüyorsun diyorsun ya, ben sana söyleyeyim; 10 sene sonra çok iyi bir yazarım ben… Çünkü çok iyi bir yazar olmayı falan hiç istemiyorum. Sadece yazmak için sabırsızlanıyorum. Yüzlerce sayfa notum var, onlar üstünde jimnastik yapıyorum. Çok istiyorum yazmak ve çok istediğim için de iyi yazacağım. O yüzden iyi bir yazar olacağım. "Ulan 10 sene sonra Orhan Pamuk gibi karizmatik bir yazar olsam" demiyorum. Beni okuyan adamlar beni iyi bir yazar yapacak. Kolu yamalı kadife bir ceket giymek iyi bir yazar yapmıyor kimseyi! Yazacağım, iyi bir yazar olacağım ve umarım Türkiye'nin ekonomik şartları biraz daha düzelir. Belki orta vadede veya uzak bir gelecekte bir şirket kurmayı düşünüyorum. Çünkü, yetenekli adamları daha hızlı toplamak için iyi bir yoldur bu. Milyon dolarlar kazanmayı hedefleyen bir şirket değil bu.

    'Recep İvedik gişesi yapmayacağız; çünkü…'

    Okan Bayülgen'in başrolde yer alacağı, Alper Mestçi'nin elinden çıkacak olan bir komedi filmi var. Alper abi yine ilk olarak kendisiyle yaptığım bir röportajda duyurdu bunu. Neler biliyorsun film hakkında?

    Çok güzel bir iş o. Sevdiğim kaç tane televizyoncu var ki? İkisiyle halihazırda çalışıyorum. Müthiş bir şans bu. Okan Bayülgen ve Alper Mestçi… Alper abi çok gıpta ettiğim, yaratıcılığını imrenerek izlediğim bir adamdır. Sen de biliyorsun, bir o kadar da kibar ve dünya tatlısı biridir. Bu senaryo da onun projesi. Okan abi de başrol oynamayı kabul etti. Türkiye'de dönen küstahlıkla çok güzel alay eden bir komedi filmi olacak. Televizyonla ilgili, onu da söyleyeyim. Alper abinin elinden kötü bir iş çıkmaz. Okan abiyi oynatıyorsa hiç mi hiç kötü olmaz. Onun için Recep İvedik gişesi falan yapacağını hiç sanmıyorum; çünkü öyle bir iş değil. Ama aklı çalışan, azıcık hassasiyet taşıyan herkesin çok seveceği bir film olacak.



    Sen bu işin neresindesin?

    Ben, senaryonun yazımında Enes ile birlikte Alper abiye yardım ediyorum. Örneğin bir konu başlığı var, altının doldurulması gerekiyor; onları beyin fırtınası şeklinde çok eğlenerek gerçekleştiriyoruz. Yoksa ben oturup da tıkır tıkır bir senaryo yazımında yokum.

    Tatilde olmak güzel…

    Yeni televizyon projeleriniz var mı?

    Çok var ama televizyon projeleri pat diye olmuyor. Tezgahımızda bir sürü projemiz var. Proje sadece masa başında üretilen bir şey değil. Bunun sunucusu bulunacak, prodüksiyonu yapılacak, pilot bölümü çekilecek, kanalla anlaşılacak vs. Bu sene şimdilik 'Tatilde olmak güzel' diye bir program yapmayı planlıyoruz. Daha önceden Özgür ve Rüya'yla 'Evde olmak güzel' adı altında yapmıştık. Öyle bir niyetimiz var.

    Şu çizgi roman işine gelelim mi?

    Çok iyi bir çizer olan Kerem Beyit ile böyle bir projemiz var. Kendisi dünyanın en iyi ilk on grafik artisti içinde bana sorarsan. Kendisinin bile haberi yok ama, gelecek ay Tempo'ya haber yapacağım onu bu arada. Neyse, epik bir hikaye yazdık, uzun oldukça. Onu hayata geçirebilmemiz için biraz finansman lazım. Onu hallettiğimiz vakit yapacağız. Her şeyi bırakıp onunla yoğunlaşmayı çok isterdim mesela.

    Tuvalette kitap fantezisi

    Kitap okumaya zaman ayırıyorsun herhalde.

    Tabii. Kitap okumaya başladığımdan bu yana hiç tek kitap okumadım. Hep birkaç kitap birden okudum. Mesela şu anda tuvalet kitabım, yatak kitabım, koltuk kitabım gibi çeşitli yer kitaplarım var. Bu sistem çok iyi abi. Çünkü her gün tuvalete gidiyorsun, yatıyorsun ve oturuyorsun.

    Tek mi yaşıyorsun evde?

    Aslında kız arkadaşımla birlikte yaşıyorum ama onun kendi evi de var, oraya da gidebiliyor. Ama çoğunlukla, haftanın altı günü kız arkadaşımla birlikteyim.

    Spora da başlamışsın…

    Evet. İki üç aydır spor salonuna gidiyorum. Yeme içme alışkanlıklarımı falan da değiştirdim. 30 sene bizon gibi yaşadım çünkü…

    Evlilik düşünüyor musun ileride?

    Vallahi ben bu yaşımda "Şunu düşünüyorum" gibi şeylerin çok tehlikeli olduğunu öğrendim. Her şeye açığım abi hayatta. **üme de açığım, evliliğe de açığım, çocuk yapmaya da açığım, mahvolmaya da açığım. Hepsi hay hay yani… Çok plan program, inanılmaz taktikler falan geliştirmeye gerek yok. Ben bugüne kadar hayatın önüme koyduklarıyla çok mutluyum ve bundan sonra da öyle olacaktır.

    (Starahmet_1905)

    Mülakat Örneği

    Sinan KARADUMAN - Mesleği: Avukat – Yaş 35 – 8 yıldır çalışıyor. – Trabzonlu

    1-Matematik öğrenmenin gerekliliğine inanıyor musunuz?
    Evet; insan zekâsını geliştirme ve pratik hayatımızda çok kullandığımız için önemlidir. Bütün pozitif bilimlerin anası olduğu için kimyada, fizikte, biyolojide çok yönlü olarak kullanılmaktadır.
    2-İşinizle matematiğin ilişkisi var mı?
    Muhakeme yeterliliği için matematiğin ağırlığı gerekir. Çünkü hukuk alanında muhakeme matematikte ki problem çözücülüğü olduğu için büyük önem arz etmektedir. Bunun gibi icraların alacaklarında hesaplanmaktadır. Bizim avukatlık ücretimizin hesaplanmasında da yüz****k dilimleri kullanırız.
    3-Günlük yaşantınızda matematiği nasıl kullanıyorsunuz?
    Bankaya yatırdığım paranın faiz getirisinde ay sonunu nasıl getireceğime, alış verişlerimde yani hayatımın devam ettirebilmek için gereklidir.
    4-Toplumda Matematik neden ön planda tutuluyor?
    Hayatın gereği ve ihtiyacı olduğu için ön plandadır. Sanayileşmemiş toplum olduğumuz için genelde pozitif bilimleri kullanıyoruz. Önceden avukatlığa sosyal bilimlerden öğrenci alınırken şuan da eşit ağırlık bölümünden öğrenci alınmaktadır çünkü bunun nedeni matematiğin hukuk alanında yani problem çözme aşaması yoğun olduğu içim matematik eğitimi almış sosyal insanları ön planda tutulmaya başlandı.

    4.2. Mülakatların Analizi

    Din kültürü öğretmeni: Matematiğe genel olarak felsefi açıdan bakıyor; ‘Olaylara ve sorunlara farklı bakmayı mantıklı düşünme alışkanlığı kazandırıyor.Vaatlerle dolu bir dünyada vaatlerin gerçekliğini sorgulayıcı bir zihin yapısına sahip kılıyor insanı.Sonuna kadar matematikçiyiz.’ Matematiğin her şekilde yaşanılan dünyanın her alanında en çokta insanlığın içinde gelişip insanı etkilediği görüşünde. Matematiğin sorgulayıcı yönüne dikkat çekerek, ön planda tutulmasının nedeni olarak hayatımızı yönlendiren sınavların etken olduğuna inanıyor.

    Avukat: Muhakeme gücünü geliştirmek için hukuk alanında genelde matematik problemleri çözüldüğüne dikkat çekiyor. ‘Hukuk alanında muhakeme matematikte ki problem çözücülüğü olduğu için büyük önem arz etmektedir.’ . genel olarak ünlük hayatta banka ve alış veriş konusunda kullanıldığını belirtip matematiğin ön planda tutulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak sınav sisteminin neden olduğunu savunuyor.
    Türkçe Öğretmeni: Hayatta en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu, matematiğin de bir bilim olduğundan gerekliliğini ortaya koyuyor. Matematiğin düşünmeyi, olaylar arasında ilişki kurmayı geliştirmesi yönünden kendi mesleği ile ilişkili olduğunu söylüyor. Paragraf çalışmalarında, tıpkı matematik problemlerindeki gibi bilinenlerden yararlanılarak bilinmeyenlere ulaşıldığını ortaya koyuyor. Matematik; düşünmeyi, olaylar arasında ilişki kurmayı gerektirdiğinden, günlük hayatta matematiği sorunlarını çözmek için kullandığını belirtiyor. Toplumun her kesiminde matematiğin kullanıldığını ortaya koyuyor. Örneğin; alış-veriş yaparken kullanıldığından toplumun matematiği kullandığı, ön planda tuttuğunu söylüyor.
    Sınıf Öğretmeni: İşinde, ders öğretimi haricinde ölçme ve değerlendirme yaparken kullandığını söylüyor. Günlük yaşantısında ise normal hayatını devam ettirmek için kullanıyor. Toplumda matematiğin ön planda tutulmadığını belirtiyor. Çünkü; insanların daha çok hazırcı olduklarını ve tüketime yönelik yaşadıklarını belirtiyor. Bilim alanında geride kalmamızın nedenini buna bağlıyor. İnsanların farkında olmadan matematiği kullandığını söylüyor.
    Polis: Günlük yaşantısında matematiği kullandığını söylüyor. İnsanların zekasını geliştirdiği için ve pratikleştirdiği için matematik öğrenmenin gerekliliğine inanıyor. Ama temel olarak iyi bir eğitim almadığını belirtip işinde matematiği bir takım hesaplamalarda kullandığını söylüyor. Maddi sıkıntılardan dolayı matematiğe gereken önemin verilmediğini, devlet tarafından eğitime gereken desteğin verilmediğini ifade ediyor.
    Ev Hanımı: Ev işlerinden daha çok para hesaplarında kullanıyor. Matematik eğitiminin gerekliliğine inanıyor. Kimseye muhtaç olmadan hayatını devam ettirmesini sağladığını ifade ediyor. Yapılan her işte bir matematik yanının olduğunu ve ailesinin eğitimine önem vermediğini söylüyor.
    Laborant: Gelişen teknoloji ile beraber matematiği kendi işinde direkt olarak kullanmadığını ama bu işleri bilgisayarın yaptığını söylüyor. Günlük işlerinde matematiği kullanıyor, gün****k işleri haricinde matematiği aktif bir şekilde kullanmadığını ifade ediyor. İyi bir matematik eğitimi almış olsaydı, kariyerinin daha iyi olacağını belirtiyor. Matematiğin hayata yön veren bir pencere olduğunu ve bunun içinde matematiğin önemli olduğunu söylüyor.
    Eczacı: Matematiği işinde aktif bir şekilde kullanıyor. İlaçların girdi ve çıktılarının düzenlenmesinde ayrıca günlük hayatın bir çok alanında matematiği kullandığını söylüyor.En basitinden öğün sayısı hesabında bile. Matematik ile uğraşmanın insanı pratikleştirdiğini düşünüyor. Toplumun matematiği aktif bir şekilde kullandığını ama farkında olmadığını söylüyor. Teknolojinin temelinin matematiğe dayandığı için matematiğin önemli olduğunu vurguluyor. Örnek : Bilgisayar sistemi.
    Ev Sahibi: Matematik eğitiminin önemli olduğunu söylüyor. Herkesin her alanda işinin gereği olarak kullandığını ifade ediyor. Bir balıkçının, manavın, bakkalın vb. Eşinin dahi yediklerini hesapladığını belirtiyor. Çocuklarının ticarette başarısız olmalarını ise hesaplamaları iyi yapamamalarından kaynaklandığını belirtiyor. Başarılı olmanın yolunun matematikten geçtiğini belirtiyor. İleri derecede bir matematik bilgisinin insanları önemli konumlara getireceğini söylüyor.
    İnşaat Mühendisi: İnsanların hayatlarını sürdürebilmesi, kendilerini daha iyi ifade edebilmesi için matematiği öğrenmek zorunda olduklarını söylüyor. İnşaat mühendisliğinin temelinin matematik üzerine kurulduğunu belirtiyor. Örneğin; şantiyede viyadüklerin kolonlarına kullanılacak olan beton miktarlarını belirlemek için silindirin hacminden yaralandıklarını, yolun eğiminden kaynaklanan duvar yüksekliklerinin değişimini hesaplamak için yamuğun alanından yararlandıklarını belirtiyor. Günlük yaşantıda, yaşadığımız olayların nedenlerinden sonuçlarına gitmede, hayatı kolaylaştırma ve düzene sokmada matematikten yaralanıldığını söylüyor. Sınavlarda matematik dersinin öneme sahip olduğunu, matematiğin; en önemli bilim olduğunu, bu yüzden toplumda ön planda tutulduğunu söylüyor.
    Bankacı: Doğru düşünmek, doğru yorum yapmak ve doğru karar vermek için matematiğin gerekliliğine inandığını söylüyor.Bankada para sayarken, para üstü verirken, kasa hesabı yaparken matematiksel işlemlerden yararlandığını söylüyor. Günlük hayatta matematiğin her an karşımıza çıktığını; genelde matematiği, gişe işlemlerinde alacak verecek hesabında kullandığını belirtiyor. Toplumda küçük-büyük, genç-yaşlı, bilgili-cahil ayrımı yapmadan herkesin matematiği kullandığını söylüyor.
    Doktor: Matematik öğrenmenin gerekliliğine inanıyor ve bugünkü konumunu matematik sayesinde elde ettiğini söylüyor. ‘Matematik hayatımızın altın anahtarlarından biridir.’ diyerek insanlar için olan önemine değinmekte. Ayrıca matematiğin öneminin ileride daha da artacağına inanmaktadır. Belki de en çok sağlık alanı ile matematiğin ilişkili olduğunu ifade etmekte ve insan vücudunun matematik dengeler üzerine inşa edildiğini söylemektedir.Günlük yaşamında alışverişte, bütçe ayarlamasında ve yaş hesabı gibi işlemlerde de matematikten yararlanmakta olduğunu söylüyor.
    Öğrenci: Matematik eğitimin gerekliliğine inanmayıp alanlara göre ağırlık verilmesi gerektiğini belirtiyor. Günlük hayat için ‘Günlük yaşamda para sayarken falan kullanıyoruz zaten onu da yapmak için üniversite mezunu olmak gerekmiyor bildiğim yetiyor bana.’ diyerek dersleri dışında çok bir matematik eğitimin gerekmediğini düşünmekte.
    Defterdarlıkta Muhasebe yardımcısı:Gelecek için matematiğin öneminden bahsediyor, ‘Hayatımızdaki sorunların matematik problemleriyle bir farkı yok ki.’ Matematiğin tüm varlığıyla hayata yerleştiğinin mesleğinin verdiği tecrübeyle farkında olup işiyle ilgili kurumlar arası ödemelerde matematiği bol miktarda kullandığını belirtiyor. Matematiğin günlük hayatta kullanımının okullarda öğretilenden farklı olduğunu vurgulayıp ‘Normal hayatımızda sadece dört işlem bilmek değil matematik profesörü olmak gerekir.’ görüşünü savunarak matematikten hiçbir zaman vazgeçilemeyeceğini çünkü hayatın gerekli ve zorunlu bir parçası olduğunu düşünmektedir.

    ----------------------------------------------------

    1. başka bir firma için daha ideal olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

    oldukça klasik bir soru; mülakatçının hedefi, sahip olduğunuza inandığınız profesyonel niteliklerin farkında olup olmadığınız ve bu niteliklerin başvurduğunuz firmanın, firma kültürüne uyup uymadığının tespitidir. vereceğiniz cevap, profesyonel niteliklerinizi ne kadar tanıdığınızın ve başvuru yaptığınız firma ve pozisyon ile ilgili sağlıklı bilgi toplayıp toplamadığınızın ölçülmesini sağlayacaktır.

    2. bu görüşmenin olumsuz veya olumlu olup olmadığını belirtiniz?

    özellikle mülakatın sonunda sorulan bir soru tipidir. daha çok mülakatların olumsuz olarak yönlendiği ve mülakatçının başvurduğunuz pozisyona ideal olmadığınızı düşündüğü anlarda sorduğu bir soru tipidir. şayet başvurduğunuz pozisyonu gerçekten diliyorsanız, kötü giden iş mülakatını kendi lehinize çevirmeniz için en önemli an karşınızdadır. bu aşamada, mülakatçının sizden almayı arzuladığı tüm bilgileri alıp almadığını tespit etmeye çalışın. daha fazla bilgi arzuluyorsa ve sizle ilgili tatmin olmadığı hususlar varsa bunları muhakkak belirtmesini isteyin. verilen yanıtlarda bir yanlış anlaşılma söz konusu ise soruyu tekrar cevaplayın ve hiçbir noktanın karanlıkta kalmadığına emin olun. böyle bir soruya verilecek en kötü cevap ise, mülakat her iki taraf açısından olumsuz gidiyor olsa bile, sizin açınızdan olabildiğince pozitif olduğunu belirtmek olacaktır. mülakatçı objektif bir değerlendirme yapamadığınız kanaatine varacaktır.

    3. ne kadar süredir iş arıyorsunuz, neden bulamadınız?

    hazırlıklı değilseniz, üzerinizde stres yaratacak bir soru tipidir. şayet işten ayrıldığınız ve işsiz kaldığınız müddet olabildiğince uzunsa, birtakım gerçekçi açıklamalar getirmek zorundasınız. vereceğiniz klasik yanıtların mülakatçının hususu daha da derinleştirmesine neden olacağını ve üzerinizde fazladan stres yaratacağını unutmayın. en ideal cevap örnekleri:
    en ideal işi bulmak için iş arama süremi uzattım.
    iş teklifleri almama karşın tam anlamı ile niteliklerime ideal bir pozisyon bulamadım.
    birtakım kişisel sorunlarım yüzünden iş arama sürecini etkin olarak değerlendiremedim.
    lisansüstü öğrenimime devam etmeye karar verdim.
    iş arama sürecinde bazı firmalara danışmanlık yaptığım ve danışmanlık müddeti tahminimden fazla uzadığı için iyi bir iş bulamadım.
    kariyerimde tamamen bir değişiklik yapmak istiyordum ve deneyimsiz olduğum bir konuda iş aradım.
    iş aramıyordum, siz beni aradınız(personel danışmanlığı firmalarına verilecek bir cevap örneği).
    doğal olarak bu stil cevap örnekleri kolaylıkla çoğaltılabilir. ama en uygunu, yanıtın mantıklı olması ve sizi ilerde zor duruma düşürecek türden olmaması gerekliliğidir.

    4. firmamıza gerçek anlamda bir katkı sağlamanız ne kadar müddet alacak?

    oldukça uzun bir vakit dilimi belirtirseniz, mülakatçının kafasında soru sinyali oluşacaktır. buna rağmen verilecek, bir kaç gün veya bir kaç hafta yanıtı doğal olarak ciddiyetten uzak olacaktır. kendi niteliklerinizin bilincinde olarak mantıklı bir vakit dilimi oluşturabilirsiniz. herhalde, yeni işinizde sağlayacağınız katkının altı aydan uzun bir vakit dilimini kapsamamasını belirtmeniz yeterli olacaktır.

    5. firmamızın başarısına nasıl katkı sağlayacaksınız?

    yukarıda belirtilen soruyu derhal takip edebilecek bir soru tipidir. vereceğiniz cevap daha önce belirtiğiniz vakit dahilinde nasıl bir performans prosedürü izleyeceğiniz konusunda karşı tarafa bilgi aktaracaktır. hayalcilikten uzak durun; gerçekçi ve ikna edici yanıtlar verin. "firmanızın cirosunu iki katına çıkaracağım" gibi gerçekçilikten uzak yanıtlar hakkınızda işe bakış açınız ve ciddiyetiniz hakkında olarak mülakatçı yönünden soru işaretleri oluşmasına sebep olur.

    6. firmamızda ne kadar çalışmayı düşünüyorsunuz?

    belki de en çok stres yaratacak soru örneği. dikkat edilmesi gereken nokta bu soruya gelişi güzel bir doğru veya yanlış yanıtın verilemeyeceğidir. siz mülakatı yapan kişinin yerinde olsaydınız ne duymak isterdiniz? şayet, etkin, yenilikçi ve rekabete olabildiğince açık bir firmaya başvuruyorsanız ve cevabınız; " emekli olana kadar firmanıza hizmet vermek istiyorum" türü bir yaklaşım size puan kaybettirecektir. bu stil bir ortam için verilecek en hoş cevap; "çok sık iş değiştiren bir kişi değilim, ama çalıştığım firmada ilerleme olanakları kısıtlıysa ve önüm gerçekten kapalı ise hemen yeni iş olanakları araştırırım". daha statik ve kamu gibi çalışan büyük organizasyonlara başvuruyorsanız vereceğiniz cevap; " şayet firmam performansımdan memnun olursa; emekli olana kadar kalmayı düşünürüm" yanıtı olabildiğince ideal olacaktır.

    7. şayet şu anda bu mülakatı siz yapıyor olsaydınız ne sorardınız?

    cevap verirken yaratıcı olmaya itina gösterin. en ideal cevap profesyonel kariyere yönelik sorular soracağınızı söylemek olurdu. örneğin, "yarın itibariyle şirketimizin bir elemanı olsaydınız, ne tip bir vakit diliminde bir üst pozisyona geçmeyi hedeflerdiniz?" bu stil soruları tahmin etmeye çalışmanız sizde gerçekten stres yaratabilir. baş etmenin yolu olabildiğince sık rastlanan bu tür bir soruya hazırlıklı olmaktır.

    8. firmamız ile ilgili ne biliyorsunuz?

    şayet mülakat öncesi gelişi güzel bir hazırlığınız yoksa ve başvurduğunuz firma ile ilgili yeterli bilgi toplamadıysanız, bu soruya cevap verebilmek sizin için olabildiğince stresli olacaktır. en doğru hareket firma ile ilgili önceden ayrıntılı bilgi toplamaktır.

    9. bu yaşta daha fazla para kazanmanız gerektiğini düşünmüyor musunuz?

    eğer elinize geçen ücret, piyasa değerlerinin gerçekten altında seyrediyorsa, bu stil bir stres sorusu ile karşılaşmanız kesindir. tıpkı sektörde faaliyet belirten meslektaşlarınızdan daha düşük ücret almanız, mülakatçı için mutlaka araştırılması gereken bir olgu olarak betimlenir. düşük ücret almanızın nedeni performansınızın yetersiz olmasından kaynaklanabilir. mülakatçı bu soruyu derinlemesine irdeleyecek ve maaş yapınızdaki düşüklüğün sizden mi yoksa firmanın maaş skalalarından mı kaynaklandığını belirlemek isteyecektir. vermeniz gereken mümkün cevap: "kariyerime başlarken ücretten ziyade diğer etkenlerin daha önemli olduğunu düşünüyordum, ama burada bulunmamın asıl nedeni esasında hak ettiğim seviyede ücret almamın da önemli bir faktör olarak karşıma çıkmasıdır".

    10. bu pozisyon için niteliklerinizin fazla / az olduğunu düşünüyorum.

    bu tip bir stres sorusu ile mülakatın sonunda karşılaşabilirsiniz. mülakatçı sizin hakkınızda vereceği karar konusunda size son bir şans vermek istemektedir. yani bu pozisyon için nitelikleriniz fazla veya az olduğunu düşünerek, kendinizi daha iyi tanıtmanızı ve başvurduğunuz pozisyona ideal olduğunuz konusunda kendisini ikna etmenizi beklemektedir.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş