Ödevim var , yardıma ihtiyacım var ?

Konu 'Edebiyat 10.Sınıf' bölümünde Cihad_m tarafından paylaşıldı.

  1. Cihad_m

    Cihad_m Üye

    Katılım:
    2 Ocak 2012
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    " Yunus Emre'nin hoşgörü ve insan sevgisini konu alan şiirlerini inceleyerek bu şiirler yorumlanacaktır "

    Araştırdım araştırdım bi türlü bulamadım yardımcı olabilir misiniz ?!
  2. Fatos_saglam

    Fatos_saglam Üye

    Katılım:
    26 Eylül 2010
    Mesajlar:
    40
    Beğenileri:
    38
    Ödül Puanları:
    0
    Yunus Emre'nin Yirmibirinci Asra Mesajı; Sevgi, Hoşgörü Ve Barış
    Yunus Emre, kuşkusuz Türk Dünyası Edebiyatları’nın en büyük söz ustalarından biridir. Yunus’un şiirindeki mesajlar, evrensel olup bütün insanlığı kucaklayan sevgi, hoşgörü ve barış dolu sımsıcak, samimi ifadelerdir. Biz bu çalışmamızda, Yunus’un bütün şiirlerini yeniden gözden geçirerek, onun insanlığa yedi asır evvel sunduğu ve yaşadığımız şu günlerde bütün dünyanın şiddetle bu fikir ve düşüncelere ihtiyacı bulunduğunu hissederek, bu yazımızda Türk insanının, Yunus’un şiirinde adeta abideleşmiş kadim hususiyetleri olan sevgi, hoşgörü ve barış hakkındaki hissiyatını gözler önüne sermeye çalıştık. Yunus’un bu düşüncelerine geçmeden önce bu güzide şahsiyetin hayatı, sanatı ve Türk Edebiyatı’ndaki yeri hakkında bir takım malumatın verilmesi zaruridir.



    Türk Edebiyatı kaynaklarında, Yunus’la ilgili bilgiler oldukça sınırlı ve yetersizdir. Yunus Emre’nin, yaklaşık olarak 1238–1240 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. XV. asır Aşıkpaşazâde tarihinde, Yunus’un Orhan Gazi zamanında (1324–1360) yaşadığı yazılarak gerçeğe aykırı bilgiler verilir. Yine aynı yüzyıl şairi Uzun Firdevsî, halk rivayetlerine dayanarak yazdığı Bektaşi Velâyetnamesi’nde, Yunus’un Hacı Bektaş Veli’nin çağdaşı ve Tapduk Emre’nin müridi olduğunu, Sarıköy (Eskişehir)’de doğduğunu ve orada yaşayıp öldüğünü belirtir. Sivrihisarlı Baba Yusuf’un, 1507’de yazdığı Mahbub-ı Mahbub adlı manzum eserde, Yunus’un Sivrihisarlı olduğu belirtilir. Şuara tezkirelerinde, yalnızca XVI. yüzyıl tezkirelerinden, Âşık Çelebi’nin Meşairü’ş-Şuara adlı eserinde Yunus tanıtılmıştır. XVII. asırda kaleme alınan, Taşköprüzade’nin Şakayık-ı Numaniye adlı eserinde, Yunus’un Yıldırım Bayezid (1389–1402) devrinde yaşadığı ve Lamii Çelebi’nin(1472–1532) Nefehatü’l-Üns’ünde, Yunus Emre’nin Tapduk’un dervişi olduğu, uzun yıllar şeyhine hizmet etikten sonra Sakarya havzasında bulunan Sarıköy’de yaptırdığı zaviyesinde, bir süre halkı irşad ettikten sonra orada öldüğü yazılıdır. Yunus Emre üzerine geniş araştırmalar yapan Fuat Köprülü, A. Gölpınarlı, Cahit Öztelli, İ.H. Konyalı, Şehabettin Tekindağ gibi muhakkikler şairin hayatı ve öldüğü yer hakkında birçok yazılar yazmışlardır. Yunus’un ölüm tarihi, Adnan Erzi tarafından Bayezid Halk Kütüphanesi’nde bir mecmuada (Nu:7912) bulunmuştur. Bu kayıt şöyledir; “Vefat-ı Yunus Emre sene 720 – müddet-i ömr 82” Buna göre şairimiz miladi 1240–41 tarihinde doğup 1320–21 yılında vefat etmiştir.



    Yunus Emre’nin düşüncelerini ve edebi kişiliğini ortaya koyan eseri divanıdır. Bu divanın göze çarpan hususiyeti, içindeki şiirlerden bir kısmının aruz bir kısmının ise hece vezni ile yazılmış olmasıdır. Aruz vezniyle yazdığı Risaletü’n-Nushiyye (1307–1308) isimli mesnevisi, klasik edebiyat tarzındadır. Biçim itibariyle Yunus, Ahmed Yesevî geleneğinin takipçisidir. Yani çoğunlukla hece vezniyle ve dörtlükler halinde yazmıştır. Yunus’un şiir dili XIII. ve XIV. yüzyıllar halk Türkçesidir. Yunus, Oğuz lehçesini, en yüksek bir edebiyat dili halinde yazmak ve sonra gelen bütün şairlere mükemmel örnekler bırakmak gibi bir mucizeyi başarmıştır.



    Yunus Emre, Türk dili ile eserler veren tasavvuf edebiyatının ilk büyük şairidir. Şiirleri sehl-i mümteni dediğimiz, her dilin söyleyemeyeceği bir açıklık ve kolaylıkla terennüm edilmiştir. Yunus’un bütün şiirlerini kapsayan düşünce, tasavvuf düşüncesi ve yaşama biçimidir. Yunus’un eserlerinden, onun ümmi olmadığını aksine edebi bilgilere, Hint-İran-Yunan mitolojilerine, Kuran-ı Kerim, hadis ve diğer islami ilimlere vakıf olduğunu, tasavvufun en ince meselelerine aşina bulunduğunu anlıyoruz. Zamanında Anadolu’da hâkim olan tasavvuf felsefesini, Celaledddin-i Rumi’den hiç bir surette aşağı sayılamayacak bir manevi kabiliyet ile kavrayan ve onu emsalsiz bir kudrette en basit şekiller altında ifadeye muvaffak olan bu insan, harfleri heceleyemeyecek kadar ümmi olamazdı.
    qbatuq123 bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş