ORHAN KEMAL kitap özetleri

Konu 'Kitap Özetleri' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.753
    Beğenileri:
    459
    Ödül Puanları:
    36


    KİTABIN ADI : ESKİCİ VE OĞULLARI
    YAZARI : ORHAN KEMAL
    YAYIN EVİ : REMZİ KİTABEVİ
    BASIM YILI : 1985

    KİTABIN KONUSU:
    Eskici ve Oğulları’nda topal eskici ile iki oğlunun özlemlerini,düşlerini,bu özlemlerle düşleri gerçekleştirmek için verdikleri savaşı ve sonunda ellerinde avuçlarında kalanı da yitirirek çöküşlerini anlatır.

    KİTABIN ÖZETİ:
    Topal eskici,Trablus’ta savaşırken sol bacağını ***** bir İtalyan kurşununa verir.Gençliğinde kundura tamirciliği ve demircilik öğrenmiştir.Kurtuluş savaşı’ndan sonra bir süre eskicilik yapar.İşleri gayet güzeldir.Bir zaman sonra kunduracılık üzerine işler tasarlar.Bunun üzerine Çukurova’nın zengin köylerinden birine göçer.Eskicilikten bıkmıştır.Demir araçların onarımıyla uğraşacaktır.İşler iyi gider,İkinci Dünya Savaşı bitip de renk renk, biçim biçim traktörler akmaya başlayınca Topal’ın işleri bozulur:Memleket ziraatinin işi bundan böyle Amerikan makineleriyle görülecekti.Orta Çağdan kalma köhne demirci dükkanlarına ne ihtiyaçları vardı.Köyle ilişiğini keser kentin yolunu tutar.Kent değişmektedir:Yeni apartmanlar, oteller, asfalt yollar…Ve Topal yeniden eskiciliğe başlar.Büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edince ve büyük oğlu üç çocuğuyla ortada kalınca, geçinmek adamakıllı güçleşir.Baba ve iki oğul eskici dükkanında çalışmaktadır ama Dokuz boğazı beslemiyor bu dükkan, zorla değil ya!
    Babasının küfürlerinden ve başının çaresine baksın sözlerinden bıkan büyük oğul tohumlu pamuk toplamaya karar verdi.Küçük oğul da katılır bu karara Ve hemen düşlere başlar:Kışın ağasıyla kendi hesaplarına açsalar eskici dükkanını… Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, pis pis küfürleriyle babası yoktur başlarında.İki kardeş, güle oynaya, çalışır akşamları da…Dükkanda kapanıp kalmak zorunda değildirler.Haftada bir iki gün kafaları çekseler, geri kalan günlerde sinemaya, tiyatroya gider; vakit geçirirler.
    Madem eskicilik fosladı, işi ısmarlamacılığa, toptancılığa dök.Dükkanım var makinem var, kalıplarım herbir şeyim tamam.Eksik olan sermaye mi? diyen Topal, oğullarıyla birlikte pamuk toplamaya giderse, hep birlikte çalışarak gereksindikleri sermayeyi sağlayabilaceklerine inanır.
    Bir sabah boyaları dökük bir kamyon gelir; tekmil mahalle kapılara, pencereler dökülmüştür.Dokuz kişilik aile pamuk toplamak için yola düşer.Sarı sıcak, sivri sinekler… Hepsi sıtmaya yakalanır.Önce Topal başlar şikayete:Ne dedik de geldik buralara?Yazısı da yabanı da bataydı.Bizim harcımız mı bu? Kötü çalışma koşulları, yoksulluk, sıtma aileyi birbirine düşürür:Topal karısı ve kızıyla kente döner.
    İki oğul güçleri yettiğince dayanırlar.İşin acemisi olduklarından fazla pamuk toplayamazlar.Topladıkları pamuk aldıkları avansın ancak yarısını karşılar.Şimdi ne yapacaklardı?Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekli dükkan açmaktan geçmiş, borçlarını nasıl ödeyeceklerini, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı.
    Bundan böyle küçük oğlu da bugün bulduğunu bugün yiyordu.Sonunda küçük oğul da büyük oğul ve ailesi de, hasta, bitik, nerdeyse ölüm döşeğinde, kente dönerler.Topal’ın babalık duyguları coşar, varını yoğunu çocukları için harcar.Eskici dükkanını olduğu gibi devredip borçlarını öderler.El elde, baş başta kalmıştı.Dokuz kişiye ekmek yediremeyen eskici dükkanı da elden gitmişti.

    KİTABIN ANA FİKRİ:
    Zengin insanların da birgün fakirlikle karşılaşabileceği düşüncesini vurgulayan bu kitap, içinde bulunduğumuz iyi durumun elbet birgün bozulabileceğini anlatmaktadır.

    KATAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
    Topal: Çok paragöz, hava yapmayı seven bir kişiliğe sahiptir.

    Topal’ın çocukları: Babalarını fazla sevmeyen, kendi kafalarındadırlar.

    Topal’ın damadı: Namusuyla fabrikada çalışıp para kazanan, evine düşkün birisidir.

    Olaylar, aile kavramını bozulmasını anlatır. Aile bağlarının tamamen koptuğunu gösterir .Genel itibariyle konu anlatılırken yazar karamsar bir dil kullanmıştır.


    KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
    Kitap çok akıcı olmamakla birlikte biraz sıkıcı bir kitap. Fakat konu itibariyle günümüz aile yapısındaki bozuklukları anlattığından dolayı başarılı buldum.

    KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
    Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde birinci B.M.M.’de milletvekilliği, 3 Mayıs 1920’de Vekiller Heyeti’nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930’da Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Abdülkadir Kemali Bey’dir. Partisinin kapatılması üzerine 1931’de Suriye’ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi. Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan’da kaldı. 1932’de Türkiye’ye dönünce, Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.
    1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. 26 Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal”olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Adana’ya dönünce sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. 17 Nisan 1950’de ailece İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da geçimini yazarlıkla sağladı. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti.Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.
    -----------------------------------------------------------------------

    BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE
    ORHAN KEMAL (1954)

    Sivas’ın köylerinden birinde erkekler, çalışmak için çeşitli iş bölgelerine giderler. Bunlardan üç çocukluk arkadaşı İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali, hemşerilerinden birinin Çukurova’da fabrikası olduğunu bildiklerinden hemşerileri iş verir umuduyla yorganlarını ve yolluklarını alır, yola koyulurlar. Üç arkadaştan sadece Yusuf daha önce Sivas’ta cer atölyesinde kısa bir süre çalışmıştır. Diğerleri şehri hiç görmemiştir. Umutlarını gerçekleştirmek için uzun ve zorlu tren yolculuğuyla Adana’ya inerler. Yolculuk boyunca trendeki yolcuların anlattıklarını hayretle dinleyerek hiç fikirleri olmayan şehir hayatı hakkında birşeyler öğrenmeye çalışırlar. Şehire gittiklerinde birbirlerinden ayrılmamalarını, temkinli olmalarını, birbirlerine destek olmalarını konuşurlar. Yusuf daha önce gurbete giden emmisinin anlattıklarını, şehir yaşantısının farklı olduğunu arkadaşlarına anlatır.

    Şehire indiklerinde gördüklerinden çok etkilenirler. Şaşkınlıkla binaları, otomobilleri, sokaktaki kadınları seyrederler. Daha sonra gördükleri kişilere sora sora hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Hemşerilerinin çok zengin olduğunu, çok işçi çalıştırdığını, kendisi ile görüşmenin mümkün olmadığını anlarlar. Görüşmenin bir yolunu bulmaları lazımdır. Çeşitli yollar denerler, sonuç alamazlar. Görevlileri bir türlü aşamazlar. Sonunda kendilerini fabrikaya yaklaşmakta olan hemşerilerinin özel otomobilinin önüne atarlar ve istediklerinin sadece iş olduğunu anlatırlar. Hemşerileri üç arkadaşı içeri alır. Çırçır fabrikasında iş verir. Artık üç arkadaş hayallerini gerçekleştirebileceklerini düşünerek rahatlamışlardı. Irgatbaşı işlerini gösterir. Fabrikadaki makinalar, çalışan kadın ve çocukları görünce afallarlar. Irgatbaşı işin köydeki gibi kolay olmadığını ve her hafta, haftalıklarını aldıklarında ona avanta vermeleri gerektiğini anlatır. Bu fikir üç arkadaşı rahatsız etmiştir. Şehirde insanlar başkasının sırtından geçinmenin fırsatlarını kaçırmıyorlardı. Şehir köydeki gibi değildi. Önce karşı gelmek isteselerde, sonunda kabul etmek zorunda kalırlar. Fabrikada çeşitli yerlerde, çok zor şartlarda, ayrı ayrı çalışırlar ve akşamları kiraladıkları ahırda buluşurlar. Şehirdeki insanları tanımaya, anlamaya çalışırlar. Çünkü köylerindeki doğal ortam, samimiyet, insanlık, yardımlaşma ve saygı yoktur burada. Şehirde hayat başkasının cebindeki parayı kendi cebime nasıl koyarım düşüncesi üzerine kuruludur. İnsanlar bencildir.

    Köyden çok farklı olan yaşam şartlarında hayallerini süsleyen gaz ocağını, analarına alacakları elbiseyi düşünerek çalışırlar. Ancak sulu kozada çalışan Köse Hasan çok kötü hastalanır. İşe gidemez duruma gelir. Arkadaşları bir süre ona baksalarda, daha fazla ücret veren bir iş bulur ve hasta arkadaşlarını bırakır giderler. Yeni işlerinde de avanta alan ustabaşına göz yumarlar. Kabullenemeselerde düzen böyleydi, başka çareleri yoktu. Yeni işleri inşaat işçiliğiydi. Bir süre sonra hasta arkadaşlarının öldüğünü duyarlar.

    Pehlivan Ali sürekli kumar oynayan ustalardan birinin nikahsız karısına tutulur. Bir gün ustanın karısını alır ve kaçar. Buğday tarlasında çalışmaya başlar. Şehire geldiklerinde çok yadırgadıkları şeyleri kendileri yapmaya başlarlar. Pehlivan Ali’nin yanında götürdüğü kadına işveren göz koyar. Kadın çiftlikte kalıp, rahat etmek için işverenle birlikte olmaya başlar. Bu arada Ali pavyonlara gitmeye başlar. Bütün kazandığını orda harcar.

    Buğday tarlasında ağaların ırgatlara insanlık dışı davranışlarına, kurtlu ekmek, taşlı pilav yediren, iki haftalık işi çok çalıştırmakla bir haftada bitirtmeye çalışanlara karşı mücadele veren, patoz makinasını çalıştıran ustalar işten atılır. Patoz makinasına desteleri koyma işi, fazla gün****kle Pehlivan Ali ve arkadaşlarına verilir. İşi öğrenen ve ağanın övgülerini alan Pehlivan Ali coşku ile çalışırken, yorgunluktan dengesini kaybeder ve bacağını patoz makinasına kaptırır. Bunu gören ağa kan kaybedeb Ali’yi arabasını kirletir diye arabasına alıp doktora götürmez. Kan kaybedeb Pehlivan Ali ölür. Daha önce kovulan işçiler de haksızlığı hazmedemez ve bütün yığınları ateşe verirler.

    Duvar ustası İflahsızın Yusuf sıla özlemi çökünce köye dönmeye karar verir. Çok istediği gazocağı ile eşine ve çocuklarına giysi ve toka alır. Kendiside baştan aşağıya yeni giysiler giyinir. Tren garına gider. Sivas’a gidecek trenin kalkmasını beklerken, Pehlivan Ali’nin yanında çalışan bir işçiyi görür. Ali’yi sorar. **düğünü öğrenince çok üzülür ve köye gidip gitmemekte tereddüt eder. Çünkü Çukurova’ya gitmek için arkadaşlarını kendisi ikna etmişti. Şimdi onlar ölmüştü. Fakat böyle olmasını kendisi istememişti. Trene bindi. Sivas’a, ordanda köyüne gitti. Eşi ve çocukları çok sevindi. Köse Hasan’ın karısı ve Pehlivan Ali’nin anası onların neden gelmediğini sormaya geldiklerinde sevinci üzüntü olmuştur. Köydeki yaşam ne kadar sade, samimi ise şehirde bunların tam tersidir. Şehir acımasızdır, ilişkiler çıkar üzerine kurulmuştur, insanlar bencildir. Bunu yaşam onlara çok pahalıya, canları pahasına öğretti. Köyden çıkarken bunları nereden bileceklerdi. Ne yazıktır ki üç arkadaşın sadece birisi köyüne dönebilmişti.
    --------------------------------------------------------------------------


    Murtaza (Orhan Kemal)




    Murtaza ise aidiyetle sıradışılığın ya da gerçekle düşün arasında sıkışmışlığın zorunu getiriyor önümüze.
    Murtaza, “Yunanistan’ın Alasonya kasabasından (...), 1925’lerden sonraki mübadelede annesi, erkek kardeşiyle Türkiye’ye göç et(miştir). [Çukurova’ya.] Yirmisinde(dir).” (Tekin Yayınları, on beşinci basım, 2003, –yazıyı boğmamak için sayfa numarası vermeyeceğim.)
    Bir yuvarlamayla 1905 doğumlu olduğu hesaplanabilir Murtaza’nın. Ne var ki romanın bir başka yerinde üç yüz on beşlilerle askere gittiğine değinilir. Buna göre Murtaza, 1899’lu gibi durur bir çalım.
    Pek öyle uzun boylu değilse de kalın, tıkız, sıkı biri olduğu düşünülebilir onun. Hatta oldukça iri göv****dir. Sonra güçlü kuvvetlidir. Kırk beş numara postalı, iri burnu, kalın kıllı kolları, kalın kemikli, kocaman elleri olan biri.
    Türkiye’ye girişinde yalnızlığı seçmiştir. Hayattaki tek varlığı olarak annesiyle kardeşi onu engellemeye çalışırken o, küçük bir hileye karşılık kendisine desteyle para gösterenlerin yanını değil doğruculuğu seçmiştir. Yüzünü bile görmediği, düşlerinde yaşattığı, Balkan Savaşında şehit düşen dayı (Kolağası Hasan Bey) figürüdür ona bu gücü veren, yalnızlığının hem tetikçisi, hem besleyicisi.
    Murtaza’nın çok farklı yapıda biri olduğu, ****kanlılık yıllarından bu yana ortadadır sanki. Yazarın aktardığı veriler, Murtaza’nın kişiliğinin, daha ****kanlılık yıllarında pekiştiğini gösteriyor bize. “İskân dairesi mamurları;na göre Murtaza, onca alaysamaya, aşağılamaya karşın, işletilir yine de! ;Yüreği, şehit Kolağası Hasan Bey’le birlikte vatan, millet, memleket için çarpan, çan sesinden kurtarılıp Ezanı Muhammediye’ye kavuşturulmayı dünya nimetlerinden üstün tutan (.) sapına kadar doğrucu vatandaş”tır kendine ;sinema (eğlence) arayan insanlar için o!
    Ailesinin bakışıyla oysa,doğruculuk yüzünden aileyi ne hale getirmişti(r) budala!” Murtaza, “başta kardeşi, herkese küs(er).Ötesinde şöyle düşünür: “**sün anam isterse on sefer! Namerdim dönersem Hasan Bey dayımın yolundan. Kırılsın sapı kaşığın!” Sonradan durumunu düzelten kardeşinin yardım önerisini bile reddeder.
    Dayısı tam bir idoldür Murtaza için. Kumandar;a benzetilmesinden hoşlanışının altında dayısına yaklaşmışlık duygusu kendini sezdirir iyiden iyiye.
    Annesiyle ilgili böyle düşünen, çocuğu için farklı düşünecek değil ya: ;Vazife bir sırasında görmeyecek gözün evladını bile.” ;Haçan her Türk bakmalıdır düşmanlara çelik yıldırım, kurşun bilek, taş yürek. Ve vazife bir sırasında sakınmamalıdır gözünü budaktan, dememelidir evladım, ciğerparem. Demedim hiçbir zaman, vazife bir sırasında evladım, ciğerparem.” Nitekim romanın ilerleyen bölümlerinde kızı Firdevs’in iş başında uyuyakalışı, oğlu küçük Hasan’ın ekmek hırsızlığı yapışı karşısındaki tutumu, bunu apaçık kanıtlar!
    Bir dostun aracılığıyla aç kalmanın sınırından döner, bekçi olur. Roman zamanı da Murtaza’nın bekçiliğiyle başlar zaten. Üç bölümde yapılandırılmış romanın ilk bölümünde Murtaza’yı mahallenin bekçisi olarak görürüz. İkinci bölümde fabrikada kontrolör yardımcısıdır kahramanımız. Evi, bekçilik yaptığı mahallededir, kızlarından ikisi (Firdevs, Cemile) kontrolörlüğe getirildiği fabrikada çalışır. Roman içine serpiştirilen bütün düğümler, son bölümde mısır tanesi gibi arka arkaya patlar!
    Murtazaya göre bekçilik, çok önemli görevdir. Şöyle düşünür:
    Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti onu buraya sarhoşlardan korksun, hırsızlardan avanta alsın, gece yarılarından sonra da tam siper horlasın diye bekçi tayin etmemişti.” “Yukarıda Allah, Ankara’da Devlet hem de Hükümet, burda da Murtaza’ydı. (...) Görmüştü kurs, almıştı çok sıkı terbiye amirlerinden. Sonra sakınmazdı gözünü vazife bir sırasında budaktan bile!”
    Bu nedenle sıradan vatandaşlara kan kusturur ya, amirlerinin önünde esas duruşta bekler sürekli. Sonra, ;gözleri taa karşı bir noktada, göğsü dışarda, karnı içerde, kaz adımlarıyla yürür; sürekli.
    Oysa nasıl da yoksuldur Murtaza. Karısı, altı çocuğuyla sekiz nüfuslu aile zorlukla kalkar yaşam savaşının altından. Ekmek bile veresiye alınır bakkaldan. Karısıyla kızlarından ikisi fabrikada çalışır zaten. Bunların arasına büyük oğlu Hasan da katılacaktır. Sonradan aile, büyük kız Emine evlendikten sonra, onun aydan aya gönderdiği parayla denkleştirir geçimini. Murtaza da ayırdındadır bu yalın gerçekliğin: Bilirim her şeyleri... Çeker benim de içim tereyağı, kaymak, bal... Lakin görürüm camekânlarında bakkalların, geçerim, yetmez almaya gücüm, ederim kahır kendi kendime, küserim.”
    Onun yalnızlığının asıl nedeni, kendini ötekilerden farklı görmesinde yatıyor kuşkusuz. Yalnız kendisi gibi bekçi olanlara karşı değil, üstleri dışında herkese küçümseyerek bakar, çünkü hepsinden de ayrı, hatta üstün olduğunu düşünür. Akranlarına, sıradan yurttaşlara, amirleriymiş gibi bakar, öyle davranır..
    Hep düşler içinde bir Murtazadır bu! Yalnızlığını dengelemede değil bir tek, bunu temellendirmede sırtını verdiği güç de budur; yaşadığı gerçekliği, dış yaşamda olup bitenleri isteği yönünde yeniden kurgulamak! Bu kurgulamada sırtı sıvazlanan adamdır Murtaza. Ödüller alır, sürekli minnet duyulur kendisine, teşekkür edilir. Bu nedenle görünmez pompalarla şiş(er), giysisine sığmaz olur.
    Murtaza kararlı, ötesinde başına buyruk, bildiğini okuyan, bu yanıyla korkusuz, sert biridir. Canını sıkan herhangi bir nedenden ötürü her an öfkeye kapılabilir, ama övgüden de ****cesine hoşlanır. Bu yanıyla kendini beğenmişin de tekidir. Ötesinde kuru kuruya şan, şeref düşkünlüğü sergiler.
    Çelişik gibi görünmekle birlikte zenginlerin karşısında sürekli boynunu büker. Zenginler, ;çalışmış, kazanmış, (.) köşk ve apartmanlara alınlarının teriyle sahip olmuşlardı(r). Cenâbı Allah her çalışana verir” çünkü. Aldığı maaş da bir lütuftur sanki; ;Pisleyemem yediğim çanağa,” diye düşünür. Zenginlerden yana gözükür, yoksullaraysa göz açtırmaz bir türlü. Çok sonra oğlu büyük Hasan, ;emekçi düşmanı, mal sahibi yardakçısı; olarak görecektir zaten babasını.
    Hemen her işe karışır, mahalledeki sokak kedilerini bile kovalar. ;Hisli konuşmaktan hoşlanır. Hele kalabalık önünde böyle fırsatlar geçtiğinde eline, kaçırmaz bunu.
    Zenginler bütün bu davranışlarından ötürü sever görünür Murtaza;yı, güven duyarlar ona. Kaldı ki kişiliğiyle güven duyulacak biridir de o aynı zamanda. Kimsenin satın alamayacağı, rüşvet vererek iş yaptıramayacağı...
    Oysa içten bakıldığında zenginler de, yoksullar da sevmez onu. Kendilerinin dışında biridir, bir uzaylıdır adeta Murtaza. Tümü de alay eder onunla. Hiç kimsenin yürekten benimsediği biri değildir, herkes bir yanıyla şikâyetçidir ondan. Yüzüne kimseler karşı çıkmaz, ama herkes arkasından kuyusunu kazar. Bu açıdan bakıldığında Murtaza, halkın alçaklığının bir gösterenine dönüşür adeta. İnsanların alçaklıklarını, ikiyüzlülüklerini, yalancılıklarını, erdemsizliklerini açığa çıkarır kolayca. Elbette istenmeyen adam olacaktır böyle biri!
    Orhan Kemal, Murtaza’yı, gerek fiziğiyle gerekse düşünce yapısı, ruh dünyası yönüyle bir tanrı romancı olarak da ele almaktan, Murtaza’yı doğrudan romancı olarak anlatıp portresini çizmekten çekinmiyor. Ancak yazar, bunu yaparken Murtaza’yı okurla baş başa bırakmayı da savsaklamıyor. Ne ki biz onu, yazarın anlattıklarından değil, nesnel dünyayla ilişkilenişinden tanıyoruz yine de. Bu ipuçlarından kalkarak çizgilerini netleştiriyoruz. Amirlerine, zenginlere, yoksullara, kılıksızlara, meslektaşlarına, çocuklarına, annesine, karısına daha kimlere kimlere nasıl davranıyor, ne gibi tutumlar sergiliyor, an an tanıyarak yeniden kuruyoruz onu.
    Demek ki biz, Murtaza adlı bu roman kahramanını, Orhan Kemal’in düz anlatımla aktardıklarından değil, yapıp etmelerini, tutum, davranış, kılgılarını izleyerek, bunlarla ilgili ayrıntılardan yola çıkarak kendi us dünyamızda yeniden biçimlendirmeye girişiyoruz.
    Sözgelimi karısını, kendisine benzeyen, Türkiye’ye geldiğinde malı mülkü reddederek ;doğrucudavranan, kibirli birinin kızı olduğu için seçmiştir. Ne var ki, umduğu gibi çıkmamıştır karısı, “hiçbir zaman Murtaza’ya layık bir kadın” değildir çünkü o. Şöyle der onun için: “Olamayacaksın, Mürteza’ya layık evsafta kari!” Romanın sonunda ise şöyle söyleyecektir: “Olamadın istediğim evsafta bir tarla (.), çürüttün tohumumi
    Bütün bunların dışında ahlaksal (etik) temelde önemli bir katalizör görevi de üstlendiği sezilir Murtaza’nın. Bu çerçevede görev, yurtseverlik, doğruluk, erdem vb açısından bir denek taşıdır o ya da turnusol. Bir ahlaksallık sorgulamasının yargıcı olarak alınabilir bu yanıyla Murtaza. “Herhangi bir vatandaş doğar anasından vazife için, ölür vazife uğruna!” der. Ardını getirir sözünün:
    “Kavede, yemek yerken, sokakta, yapar iken hâşâ huzurdan çişini apteshanede. Her yerde, her zaman vazife. Kapıp koyuvermeyeceksin kendini. Demeyeceksin geçeyim dalga. Her an vazife bir sırasında sayacaksın kendini. Kulakların bekleyecek seferberlik davullarını. Ne zaman duyacaksın başlar çalmaya davullar, coşacaksın, geleceksin cûş-ü hurûşa, sığmayacaksın sen sana!
    Romanın trajikomik boyutunu belirleyen yanı bu ele alış biçiminden kaynaklanıyor bana göre. Gerçekten de roman okunurken, okurun bir yandan gülmesi, bir yandan ağlaması Murtaza’nın yansıttığı çelişik kişilikten kaynaklanır. Gülünçlü, üstelik oldukça gülünçlü bölümcelerle karşılaşılsa da bunların acıyla, ağlamalarla karşılanmaması olanaksızdır.
    Yalnızlığın zorundan güç alarak sonuna dek dayanırken davranışları yer yer bizi ayağa kaldırır evet, ama yer yer de bu ölçüde bir namusluluk karşısında utanırız elimizde olmadan. Çünkü okur olarak hiçbirimizin bu oranda namuslu kalabilmesi, hadi olanaksızdır demiyeyim ama çok güçtür doğrusu.
    Burada Murtaza;yı bir Don Kişot gibi alabilmek de olanaklı görünüyor bana. Ötesinde Orhan Kemal’in yaratım sürecinde, Don Kişot’u dikkate aldığı da öne sürülebilir hatta. Gerçekten de emniyet müdürüyle fabrika fen müdürünün arasındaki konuşma bunu ele vermeye yetiyor bence. Örneğin Murtaza’yı görüp tanıdıktan sonra fen müdürünün usundan Don Kişot geçer. Nitekim emniyet müdürü, Murtaza için, “Don Kişot’a benziyorHerif bekçi değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni toptan disipline sokmaya memur biri nerdeyse, bir diktatör,” demekten kendini alamaz.
    Çok sonra fabrika umum müdürünün, “Bu adam Don Kişot desenize,” sözüne şu yanıtı getirecektir fen müdürü: “Don Kişot’ların kökleri hiçbir devirde kurumadı ki devrimizde kurusun. Her memleketin kendine göre Don Kişot’ları var, olacak.” Hiç kuşku yok ki, tersine bir Don Kişot’tur bu!
    Öyleyse davranışlarıyla, düşünce yapısıyla, sıkı düzen adına insanlara uyguladığı baskı nedeniyle tam bir faşist kimlik yansıttığı düşünülebilir onun, ne ki bu kimliğin yalnızca görev ahlakının gereği olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekiyor!
    Çünkü bir yanıyla çok saf, çocuksu, söylenenlere hemen inanıveren biri Murtaza. Gerçekten de Murtaza, Orhan Kemal’in toplumsal dokuya ustalıkla yerleştirdiği trajikomik bir kahraman olarak alınabilir kolayca.
    Murtaza romanı, dünya edebiyatının, insanın köpekleşmesine yönelik belki de en dramatik, bir açıdan en trajikomik öykülerinden biri bana göre. Bu yanıyla Murtaza, adı, kahramanına özgülenmiş romanlarımız arasında, Türk yazınının en seçkin örneklerinden biri olmayı önümüzdeki bütün zamanlarda sürdürecek görünüyor.
    Dünya yazını da, bu romana hak ettiği yeri verecektir elbet bir gün. Yeter ki, Türk çevirmenler, bilincine varabilsin bunun! Baksanıza Don Kişot da, Murtaza da aramızda yaşamayı sürdürüyor hâlâ! Dünya Don Kişotlarıyla, Murtazalarıyla dönüyor çünkü. Bunları görüp yazabildikleri için de Cervantesler, Orhan Kemaller büyüyor, büyüyor...
    İlk planda, kaba çizgilerle tanımlamaya çalıştığım Murtaza'yı roman içinden sahneye çıkarırken, yukarıda belirttiğim bu belirgin çizgileri ile Murtaza'yı ön plana almayı, yani oyunumu romandan ayrı, soyutlamaya karar vermiştim. Daha önceki çalışmalarım, oyun olarak bir, beş değil, daha da çoktur. Hepsinde de romandaki çeşitli tipleri Murtaza'yla birlikte, Murtaza'nın çevresinde, bütün detaylarıyla oyuna sokma çabasındaydım. Bu şimdi göreceğiniz soyutlanmış biçime varırken, değerli tiyatro adamı, dostum Ulvi Uraz'la sıkı bir çalışma birliği kurduk. Karşılıklı uzun tartışmalardan sonra "Bekçi Murtaza" oyunu alabildiğine soyutlanmış bir kişilik kazanarak karşınıza çıkıyor.
    Murtaza'yı bu biçimde sunmayı en elverişli bulduk.
    Romanımın önsözünde de belirttiğim gibi, yavrusu kuzguna şahin görünürmüş. Takdir sizlerin. (Orhan Kemal, 1969).
    Dışardan bakınca insanı güldüren bir tiptir Bekçi Murtaza. Tutkuları onu bir an bile rahat bırakmaz. Sürekli bir kavganın içindedir. Çevresindeki insanlarla, bazı bazı bütün insanlarla ailesiyle, yakınlarıyla, hatta kendisiyle bile boyuna çekişir; kavga eder; inandığı doğrulan kabul ettirmeye ve hemen uygulatmaya savaşır. Çevresiyle bu yüzden zıt düştüğünü görmez mi? Görür, ama aldırmaz. Dediklerinin yüzde yüz doğru olduğuna öylesine inanmıştır ki, ölüm gelse onu yolundan alıkoyamaz. Bütün dünyaya savaş ilân etmiş bir Don Kişot'tur o.
    Bu kişiliğiyle Murtaza alkışlanmaya değer, yüce biri gibi görünür. Günümüzde az rastlanır türden bir idealisttir. Özveriyle çarpışır; karşılığında hiçbir şey beklemez. Daha doğrusu "âmirleri"nin bir iki tatlı sözüyle dünyaları kazanmış kadar duygulanır; mutlu olur. Ama Murtaza'nın kişiliğinde öyle bir nokta vardır ki, onun gerçekten bir kahraman, çağdaş bir kavgacı olmasını önler, önce Murtaza bütün gerçeklere gözünü yummaktadır. Toplumun, toplumda geçerli olan düzenin yanında yer alanların ona empoze ettiği kalıpları kör değneğini beller gibi bellemiştir bir kez. İnsanları en kaba çizgilerle iki ana bölüme ayırmıştır: Zenginlerle yoksullar.. Bütün zenginler, okumuşlar, kravatlılar iyi, çalışkan, Tanrı'nın sevgili kulları, dolayısıyla da onun "âmirleri"dir. Murtaza kendini onlara adamıştır.
    Burada içinden çıktığı toplum katını küçümseyip kendi çevresinin kişilerini horlayan yığınla insanın Murtaza'da somutlaşmasını izleriz. Murtaza kendinin de yoksul olmasına aldırmaz görünür. O öteki yoksullar gibi değildir çünkü. Onlar gibi olmadığına inanmak zorundadır. Onun için de elbise, kahramanlık, soylu atalar gibi yoksulluğunu unutturacak değer yargılarının arkasına sığınır.
    Romandaki Murtaza, sonuna kadar uyuyacaktır. Hayallerinin ardarda yıkıldığını görür; acılar içinde kıvranır, trajik bunalımlar yaşar; suçu gene de kendi dışındakilerde arar. Orhan Kemal İle Ulvi Uraz'ın sıkı işbirliği sonunda ortaya çıkan Murtaza ise birdenbire gerçeği görür. Silkinir. Ömrü boyunca uyuduğunun bir anda farkına varır. Oyun da burada sona erer. Bundan sonra Murtaza ne yapar bilinmez. Büsbütün yıkılır mı? Yoksa o inatçı, o dik kişiliğiyle bu kez doğru bir kavgaya mı başlar?... Ama bir umut kapısı açılmıştır hiç olmazsa.
    Eser romandan oyun haline geçerken fazlalıklarından arınmış, daha yalın, daha vurucu bir nitelik kazanmış. Sahneye koyuşta da aynı yakınlığı görüyoruz. Ne var ki seyirci böyle yalın, böyle düz bir gösteriyi, alışkanlıklarından kurtulup beğenir mi, sorusu ortaya çıkıyor. Oysa bu olumlu ve başarılı oyunlaştırma, sahnede de gösteri zenginliğiyle tamamlansaydı, geniş bir seyirci kitlesi üzerinde çok daha etkili olurdu. (S. Günay Akarsu / Milliyet, 16.10.1969).
    Murtaza'ya gelince, ilk kez bundan on yedi yıl önce yayımlanan bu roman, gerçi yazarın en iyi yapıtlarından biri sayılamaz, ama romanın ekseni olan Bekçi Murtaza, usumuzun kolayca inandığı, sevdiği, aşırı davranışlarını hoşgörüyle karşıladığı, fakat asla gülünçleştirmediği bir tiptir. Sahnedeki Murtaza ise, kâğıttaki Murtaza'nın çok kaba bir karikatürü olup çıkıvermiş. Bunda, sahneye koyucu - yorumcu - başoyuncu Ulvi Uraz'ın da tutumu var ya, asıl Orhan Kemal'in kendisi sapmış bence ilk portreden; Murtaza'sını bir ruh hastası, üstelik bir işveren kölesi haline sokuvermiş. Bunun dışında, iyi romancıların iyi oyun yazarı olamadıkları konusundaki genel kuralın, Orhan Kemal'i de kapsadığını görüyoruz. Çünkü romanda geçmiş şeyleri birisi anlatır bize, ama tiyatroda anlatıcı aradan çekilir, şimdi geçeni biz görürüz, biz duyarız, biz değerlendiririz. Yapıtın en zayıf yanı da burası zaten. Birinci Perde boyunca süren Ulvi Uraz'ın bıktırıcı monologu, romancının ağzından Bekçi Murtaza'yı betimliyor, betimlemekle de kalmıyor, giderek iyiden iyiye öyküleştiriyor

Sayfayı Paylaş