Osmanli da devlet yönetimi

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    OSMANLI PADISAHLARI
    Osmanlı hânedanı, Oguzların Kayı boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çıkaran boylardandı. Bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bünyesinin gerektirdiği dini, sosyal ve ekonomik değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Beyliği, kısa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi.

    Gerçekten, çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdil bir şekilde idare etmişti.
    Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmuş bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlılarda da ülke, ailenin müşterek malı olarak kabul ediliyordu. Osmanlılarda saltanatın intikalinde yerleşmiş bazı merasimler önemli yer tutmaktadır. Bunların başında bey'at, cülûs ve kılıç kuşanma merasimleri gelmektedir. Saltanatın intikali, başlangıçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padişahta "amûd-i nesebî" denilen babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fâtih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnâmenin meşhur olan maddesi ile saltanatın babadan oğula intikalinde kolaylık saglanmıstır. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmiş. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında "ekberiyet ve ersediyet" usûlüne göre hânedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur. Hükümdarlık ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği'nin ilk zamanlarında da görülen bu âdet, I. Murad zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan olunurdu.
    Osmanli padişahları cülûslan münasebetiyle çıkardıkları fermanda Allah'ın lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatın kendilerine müyesser olduğunu ifade ederler. Öyle anlaşılıyor ki ilk dönemlerde devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan ahi teşkilatının da bu seçimde büyük bir payı bulunmaktadır. Çok nadir de olsa, zaman zaman padişahların, yerlerine geçecek şehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir.
    .
    Osmanlılarda hükümdarın çocuklarından kimin padişah olacağına dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeşlerini öldürürlerdi. Kardeş katli, Yıldırım Bâyezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.
    Töreye göre Osmanlı padışahı, memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebeasinin malı ve canı üzerinde tasarruf hakkı vardı. Vasıtalı vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak değil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarına göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)'nde, padiaşhı yetkilerini nasıl kullandığına işaretle şöyle denilmektedir: "Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlaşıldığına göre bütün dünyevî ve dinî idare padişah adına yapılmaktadır. Buna dayanılarak padişahın, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamları, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadıaskerleri, daha sonra da şeyhülislâmları vekil tayin ettiği söylenebilir.
    Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı devlet adamları, bundan başka türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneğinde hâkim bulunan anlayışa göre "devlette din asıl, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayışın dışına çıkmamak için Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren Islâm fıkhına (hukuk) yakından âşina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Paşa ile Çandarlı Halil ulemâdandı. Esasen, XIV. asır Türk dünyasını gezip onlar hakkında canlı levhalar gibi sağlam bilgiler veren Ibn Batuta'nın müsahede ettiği gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yanında en şerefli mevkide yer almakta idiler.


    Osmanlılarda, devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce, işler, Divan'da görüşülürdü. Bu görüşmelerden sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkında verdiği karar ve kesin olarak beyan ettiği fikir, kanundu. Bununla beraber pâdişah, devlet işleri ile ilgili meselelerde ser'î ve hukukî konularda gerekli gördüğü kimselerle görüşşüp onların fikirlerini alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere zâhiren geniş ve hudutsuz selâhiyeti olduğu görülen padişah, gerçekte bir takım kanunlarla baglı idi. Bu da bir devletin devam ve bekası için şarttı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına tamamen riayet ettikleri ve alınan kararların dışına çıkmadıkları görülmektedir.
    Osmanlı padişahları, XVI. yüzyıl sonlarına kadar şehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarında komutanlık yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazanıyorlardı. Hükümdar oldukları zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardı. Osmanlı hükümdarları, ordularının baskomutanı idiler. Büyük ve önemli savaşlara bizzat kendileri iştirak edip komutanlik yapıyorlardı. Küçük savaşlara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardı.
    Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarına kadar Osmanlı padişahları, Divan-i Hümâyuna başkanlık ederlerdi. Divan'da halkı ve devleti ilgilendiren işleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalık veya başka bir sebepten dolayı padişahın iştirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam başkanlık ederdi.

    Osmanlı hükümdarları devamlı olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davaları dinleyip devlet işlerini görüyorlardı.
    Halk ile Osmanlı hükümdarları arasındaki münasebeti sağlayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazları, ava çıkma, Istanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasırlara yapılan ziyaretler, halka hükümdara ulaşma imkanı veren fırsatlardı.
    Osmanlı hükümdarları, daha Osman Bey'den itibaren meşru mazeretlerinin dışında Cuma namazını sarayın dışında ve halka açık bir camide kılmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatırat ve seyahatnâmelerden açıkça anlaşılmaktadır. Cuma selamlığı sırasında üzerinde durulması gereken en önemli husus, halkın dilek ve bilhassa şikayetlerini bizzat hükümdara ulaştırmış olmasıdır. Osmanlı tarihi boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Aslında Osmanlı Devleti'nde tebeanin padişaha ulaşması yerleşmiş bir gelenekti.
    Padişahların zaman zaman kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşıp kamuoyunu yoklamaları (tebdil gezmeleri), günlük hayatları, yemekleri, Istanbul ve civarında çeşitli gezintiler' saltanat kurumu açısından önemli hususlardır.
    Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarın hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adına "Hükümdarlik alametleri" denilen işaret ve semboller vardı. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kuruluş döneminde Osmanlı padişahlarının hakimiyet sembolü olan hükümdarlık alametleri şunlardır: Payitaht, saray, çadır (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kılıç, bayrak, tiraz, tuğ.
    Padişahların kullandıkları ünvanlar, bunların kullanıldığı yerler Osmanlı hâkimiyet anlayışı açısından önemlidir. Halil Inalcik ("Padisah", ÎA, IX) bunları ser'î ve örfî ünvanlar olarak iki kısımda değerlendirmekte ve resmî belgelerde bunların itina ile kullanıldığına işaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padişah gibi ünvanlardır. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanını kullandı. Bu ünvan daha sonraki padişahlarca da kullanıldı.

    OSMANLI SEHZÂDELERI

    XIV. asrın sonları ile XV. asırda, diğer Anadolu beyliklerinde de görüldüğü gibi "çelebi" ünvanı ile de anılan Osmanlı hükümdar çocuklarına, şehzâde ismi verilmekte idi. Mense' ve mânâsı tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafından kullanıldığı ifade edilmektedir.
    Osmanlı şehzâdeleri babalarının sağlığında yüksek haslarla bir sancağın idaresine (sancaga çıkma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî işlerde tecrübe kazanıp yetiştiriliyorlardı. Şehzâdeler, tâkriben on-onbes yaşlarında tayin edildikleri sancağa gönderilirlerdi. Devlet işlerinde kendilerini yetiştirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adamı ile çeşitli hizmetler için kalabalık bir maiyet verilirdi. Şehzâdeler, gidecekleri sancağa validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan şehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi.
    Osmanlı şehzâdelerinden, sancak beyi olanların maiyetlerinde nişancı, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkânı vardı. Çelebi sultanların yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine de lalaları bakardı. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen şahıslardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Şehzâdeler, kendi sancaklarında zeâmet ve tımar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacakları bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asıl deftere kaydettirmek mecburiyeti vardı.
    XV. yüzyıl ortalarına kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi şehirler, başlıca şehzâde sancak merkezleri olmuştur. Şehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun degildi. Şehzâdelerin bulundukları sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.
    Kuruluş dönemindeki Osmanlı şehzâdeleri, ya babaları ile beraber veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarında, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanlı şehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadığından dolayı hükümdar olma hakkına sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karşı zaman zaman diğer kardeşlerin saltanat iddiasıyla ortaya çıktıkları görülür. Bu arada Savcı Bey gibi, babası I. Murad'a karşı hükümdarlık iddiasiyle ortaya çıkanlar da olmuştur.
    III. Mehmed'in cülûsuldan (1595) itibaren şehzâdelerin fiilen sancağa gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiştir. Şehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmişlerdi. Bu geleneğin terk edilmesi, Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felaket olmuştu. XVII-XVIII. asırlarda Topkapı Sarayı'nın Harem kısmında "şimşirlik" denilen dairede hayatını geçiren şehzâdelerin şahsiyetleri, tam gelişememiş, ilim ve kültür bakımından zayıf kalmışlardı. Bununla beraber XVIII. asrın sonlarında şehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmuş ve devlet işleri ile ilgilenir olmuşlardır.

    OSMANLI MERKEZ TEŞKILÂTI

    Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müşterek malı sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adına "Divan" denecek meclis (bir çeşit bakanlar kurulu) tarafından yerine getiriliyordu. Başlangıçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayalı olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardi.
    îdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapılıyordu. Merkezin en önemli karar organı da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.

    DIVAN-I HÜMÂYUN

    Islâm dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilati, daha sonra değisik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanin bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey ünvanını alan Orhan Bey döneminde, divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çeşit sarık sarmalarını emr ettiğini söylemesi, onun divan erkânı için bir kıyafet tesbit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.
    Ilk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, uç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin malî işlerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman, bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kuruluşunun uç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği'nde, divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.
    Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için, artık resmî bir kiyafetin tesbit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.
    Divan, Orhan Bey zamanından, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tesbit edilmişti.
    Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açıktı. Idarî, siyasî ve örfî işler re'sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızliğa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve sikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı.
    Divanda idarî ve örfî işler vezir-i azam, ser'î ve hukuki işler kadıasker, malî işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.
    Öyle anlaşılıyor ki Osmanli Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.

    DIVAN ÜYELERI

    Kuruluş dönemi Osmanlı divanı her gün sabah namazıdan sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardi. Divan toplantılarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a'zam, kadıasker, defterdar ve nisancı gibi asil üyeler bulunuyordu.

    VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLER

    Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan başka "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asil el-kabtan değillerdir.
    Osmanlı Devleti'nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa'dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi aynı zamanda tanınmış ahi reislerindendir. Alaeddin Paşa'dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Pasa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ise Sinaneddin Yusuf Paşa'dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yıl kadar kalan Çandarlızâde Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa'ya da vezirlik verilince Çandarlızâde Ali Pasa vezir-i a'zam diye anılmaya başlandı.
    Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sınıfa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Paşa'nın Rumeli fetihlerinde komutanlığı vezirlikle birleştirip mühim muvaffakiyetler kazanması, idarî ve askerî işlerin bir elde toplanmasına sebep olmuştu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep aynı şekilde hareket etmişlerdi.
    Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakın zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul'da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti.
    Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti.
    Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazılı bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak şöyle denilmektedir:
    "Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."
    Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkında şu ifadeler kullanılmaktadır:
    "Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir.
    Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."
    Kanunnâme metinlerinde görüldüğü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i a'zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a'zamlar, padişahın yüzük şeklindeki tuğrali altın mührünü taşırlardi. Vezir-i a'zamların, diğer vezirlerden farkları "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlık selâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.
    Osmanlı Devleti'nde XVI. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardi. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.
    Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet işleri Pasakapısı'nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümâyun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet işlerini "telhîs" veya "takrîr" adlı vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahın fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü'l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve merami açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamani değildir", "berhüdar olasın", "olmaz" gibi hatt-i hümâyunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu işleme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise "buyruldu" denirdi. Osmanli Devleti'nin ilgasina kadar sadrazamların ya re'sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazılan kağıtlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazı ile yazılması ve bas tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılmasi usûldendi.

    KADIASKER

    Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan kadıaskerlik teşkilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemşahlar'da, Anadolu Selçukluları'nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlılar'da da vardı.
    Osmanlı Devleti'nde ilk kadıaskerin Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadıaskerin adı geçen zat olduğunda müttefik olmalarına rağmen, tayin tarihi için farklı rakamlar vermektedirler. Âsıkpaşazâde ve Oruç Bey, bu makamın 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbaşı 763 (M. 1361)'de ihdas edildiğini belirtmektedirler. Bundan başka kadıaskerlik hakkındaki araştırmasında M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildiğini söyler.
    Kelime olarak lügat mânâsı "asker kadist" demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teskilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. Seyhulislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i a'zamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.
    Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadıaskerliğine, o dönemde Istanbul kadısı olan Balıkesirli Hacı Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadıaskerliğine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu'nun Osmanlı ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafından 922'de yani XVI. asrın ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadıaskerligi adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzaklığı sebebiyle olsa gerek ki divân üyeliği bulunmayan bu kadıaskerliğin başına meşhur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadıaskerliğe Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adı geçen şahsın bu görevden ayrılmasından sonra bir müddet vekaletle idareye başlanan bu kadıaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadıaskerliğine bırakıldı. Böylece Rumeli ve Anadolu kadıaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.
    Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde şöyle belirtilir:
    "Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.
    Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.
    Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai ser'an caiz olur.
    Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir."

    Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadılarin tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadılarin tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek bariş, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.
    Kadıaskerler, XVI. yüzyılın ikinci yarısını müteakip, Seyhülislâmliığın ön plâna çıktığı tarihe kadar bütün kadı ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a'zama ait olan kırktan yukarı müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzları kendilerinden alınarak, kırk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadılarının tayinleri eskisi gibi bunlara bırakıldı. Kırktan yukarı yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmiştir. Tayin olunacak müderris veya kadı Anadolu'da ise Anadolu kadıaskeri, Rumelide ise Rumeli kadıaskeri tarafından arz günlerinde, bizzat kendisi tarafından, padişah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadıların tayinleri için padişahı şuvafakati alınırdı.
    Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mansibında bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri pâyesi olan Istanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadıaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrın ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Seyhülislâm olurlardı.

    Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser'î muameleleri görmek üzere onların yerine "ordu kadısı" tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina iştirak ederlerdi.
    Bu müessese, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.

    DEFTERDÂR

    Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdâr diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir.
    Fâtih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr, padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce vezir-i a'zamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.
    Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayılan artırıldı. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde baş defterdârdan başka Anadolu defterdârı ile "sıkk-i sânî" denilen defterdârlar vardır. Bunlar da baş defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasında baş defterdâr ordu ile gittiği zaman, Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.
    Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri, Defterdâr Kapısı'nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tugrali ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmiştir. Her defterdâr, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı, baş defterdâra verildi. Bundan başka baş defterdâr, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadr-i a'zamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a'zama re'sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.
    Kanunnâmede baş defterdâr ve vazifeleri hakkında şu bilgiler verilmektedir:
    "Baş defterdâr pâye ve itibarda "nisanci" gibidir. Baş defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davaları dinler. Maliye tarafından ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrına (tugralı ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek.''
    Kanunnâme metninden anlaşılacağı üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar, devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.
    Onsekizinci asır başlarından itibaren Rumeli defterdârlarına veya baş defterdâra "sıkk-i evvel", Anadolu defterdârina "sıkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "sıkk-i sâlis" adı verildi.
    Icraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, baş bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakikulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır.
    Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar baş bakikulu hapishanesinde tutuklanırlardı.
    Ikinci icra memuru, cizye baş bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takib ederdi.
    Adı geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı, beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardı.
    Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayında sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanılmıştır.

    NIŞANCI

    Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan "Nişanci", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakının baş tarafına padişahın imzasi demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.
    Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılar'da nişancı denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-Insa" deniyordu. Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu'da degil, Batı Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman zaman Endülüs'e de geçmiş bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-insa" adı ile aynı görevi yerine getiren bir müessese vardı. Büyük Selçuklular'da da aynı vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanın başındaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa" adı veriliyordu. Bazan da sadece "Tugraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensûr, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnâmelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teşkilatı içinde de aynı görevleri yerine getiren ve adına "Tugraî" denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir'daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-însa" adının verildigini bildirir.
    Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de "Nişancı" adını taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nişancılığın Osmanlılar'da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Bununla beraber, bazi araştırmacılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Bu da nişancılığın basit şekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. Nitekim, Sultan Ikinci Murad'in emri ile Türkçe'ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nisancı" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.
    Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdiği kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fâtih'ten önce mevcud olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.
    Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardi. Nişancı olacak kimselerin inşa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi.
    Görevleri icabi olarak inşa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup anları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.
    Nişancılar, XVI. asrın başlarından itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye baslanmıştır. Eger reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi.
    Fâtih döneminde müesseseleserek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık, Osmanlı Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teşkil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Fâtih zamanında bu görevi büyük bir başarı ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nişancılığın itibarı daha da artmıştı. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nişancılık yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak teşrifatta defterdârın üstüne yükseltilmiş ve vezirler gibi otağ kurmasına müsaade edilmiştir. Nişancılık mansibinin üstünlüğü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmiş, "Koca Nişancı" lakabı ile tanınan Celalzâde, mesleğindeki kıdemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârın önüne geçirilmişti.
    Nişancıların nüfuzları ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kısmı beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrın sonuna kadar nişancılar vezir olmayıp sadece beylerbeyi rütbesinde idiler.
    Nişancı, Divan-i Hümâyun azası olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı tesekkür ederdi.
    XVI ve XVII. asrın başlarında serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, Istanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tugraları çekilmiş boş ahkâm kagıtları gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafından doldurularak kullanılırdı.
    XVII. asrın sonlarında (1087) tedvin edilmiş önemli bir Osmanlı kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesinde "Kanun-i Nişancı" başlığı altında ayrı ve özel bir fasıl bulunmaktadır. Bu fasılda, o dönem nisancılarının nizamları tafsilatlı bir şekilde verilmekte, onların resmî ve hukukî durumları belirtilmektedir. Buna göre nişancı, "tugra-i serif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarını, düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar. Sonra tashihi yapar, fermanı da kendisi saklar, Kadıaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarını çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedarı ile kağıt eminine gönderir. Divan tarafından verilen şikâyet ahkâmını reis efendi (reisu'l-küttâb) resid ettikten sonra kesedarı toplayıp kendisine getirir, tugralarını çekerdi." Kanunnâmede aynen şu ifadeler yer almaktadır: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nişancılardan sual olunagelmiştir. Sâbıkta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmuştur.”
    Kanunnâme, nişancılar hakkında daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nişancının vezirliği varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kıdemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden başka bütün beylerbeylere ve kadıaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çıktıkça vezirler ile birlikte girip çıkar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasında nişancının dışarıda nerede ve nasıl selama çıkacağını da belirtmiştir. Nişancının beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadılarına tasaddur eder. Diğer divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftanı giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nişancıların vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.
    Nişancılık, XVI. asrın sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kayb etmeye basladı. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü'l-küttâbla eşit duruma getirilmişti. XVII... asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar kısmen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen lagv edilerek vazifeleri "Defter eminine" verilmiştir. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Bâbiâlî, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafından tugra çekilirdi. 1838'de tugra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbiâlî ile defter eminliği tugracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlaştırıldı.

    SARAY TESKILÂTI

    Bursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanoğulları'na ait özel bir saray yoktu. Osmanlı Beyi, diğer emirler gibi kendi ailesi halkı ile birlikte bir evde oturur, beyliğin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Işler, bu mütevazi evde görüşülürdü. Bu şekildeki bir ikametgâhın, muhafız vs. gibi fazla sayıda yardımcı kimselere de ihtiyacı yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavuş, haberci ve az sayıda bir muhafız grubu, bütün işleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarında, genellikle bey evinin karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri, toplantı yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantılar, Osmanlıların Söğüt bölgesine yerleşmeden önceki göçebelik dönemini hatırlatıyordu. Zira bu dönemlerde, aşiretin ileri gelenleri açık havada, beyin çadırının önünde toplanıp işleri görüşüyor ve bir karara varıyorlardı. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sırtında da toplantılar yaparlardı. Böyle toplantılarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazında hazır bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüşmeye, onların dert ve şikâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oğuz töresince icra olunurdu.
    Orhan Bey, Bursa'yi feth edip iş başına geçtikten sonra beyliği her sahada teşkilâtlandırmaya gayret etmişti. Bunun içindir ki bazi araştırmacılar, Osmanlı Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda "devlet" denebileceğini kayd ederler.
    Gerçekten, Osmanlı Devleti, gelişip büyüdükçe, hükümdarlarının oturdukları saraylar da bu gelişmeye paralel olarak büyümüş ve ihtişamları artmıştı. Ilk Osmanlı sarayı, mütevazi bir şekilde Bursa'da yapılmıştı. Bundan sonra Edirne'de saraylar inşa edilmişti. Istanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından bugünkü Bâyezid'de Istanbul Üniversitesi'nin bulunduğu sahada bir saray yaptırılmıştı. Fakat daha sonra beğenilmeyen bu sarayın (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasında bulunan çıkıntılı tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray inşa edilmişti. Yeni saray adı verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padişahın ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dış hizmetlerle alâkalı Birûn adı verilen üç kısımdan tesekkül etmekteydi. Fâtih'ten sonra gelen Osmanlı padişahları, 1400 metre uzunlugunda "Sûr-i Sultânî" denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.
    Fâtih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe Sarayı'na taşınıncaya kadar yaklaşık dört asra yakın Osmanlı padişahlarına hizmet eden Topkapı Sarayı'na, hemen her Osmanlı padişahı bir ilavede bulunmuştu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çıkanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmiştir.
    Bursa sarayı hakkında bilinenler pek fazla değildir. Teşkilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazası için kapıcılarının, muhtelif hizmetler için iç halkının ve harem kısmının bulunduğu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmişti.
    Bilindiği gibi Rumeli fetihlerinin basladığı sıralarda Osmanlı Devleti'nin merkezi Bursa idi. Edirne'nin fethinden sonra da burası hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayın Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafından h. 767 (m. 1365) yılında yaptırıldığı ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulunduğu yüksek yerde veya yakınında oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamanında bu sarayın bulunduğunu ve Musa Çelebi tarafından etrafının bir duvarla çevrilmiş olduğunu bildirir. Yine onun yazdığına göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayı tamir ettirmiş ve acemi oglanlarına tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafındaki Saray Hamamı denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamın kalıntısı olduğu kabul edilmektedir.

    ENDERÛN

    Osmanlı Devletinde XV asır ortalarından itibaren medrese dışında en köklü ve sağlam ikinci eğitim kurumu, Enderûndu. Sarayın, Enderûn halkını, devşirme denilen bazı hiristiyan tebea çocukları veya harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devşirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaşları arasında toplanıp önce Enderûn dışındaki Edirne Sarayı, Galatasaray ve Ibrahim Pasa Sarayı gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderûn'daki ihtiyaç ve kıdemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birisine çıkarılırlardı. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasındaki eskiler, yani kıdemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (boşaldiığında) buraya verilirlerdi. Veya zamanları gelince kapıkulu süvarisi olarak dışarı çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asıl Enderûn agalan bunlardı. Gerek devşirme sistemi, gerekse Iç oglanları hakkında aşağıdaki bilgiler konuya daha bir açıklık getirecektir.
    Devşirme olarak alınıp sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen çocuklara, Iç oglanı denirdi. Rivayete göre Osmanlı sarayında Iç oglanı istihdami Yıldırım Bâyezid zamanından itibaren başlamıştir. Iç oglanlarının bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için başlıca bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayı bunlar kuvvetli, çevik ve dayanıklı olurlardı. Bazan odalar arasında müsabakalar yapılırdı. Bunlar, mensup oldukları odalara göre hizmet ve sanat öğrenirlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, Iç oglanları II. Murad zamanına kadar silah eğitiminden başka eğitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanlı Devleti'nin kültürel, siyasî ve askerî gelişiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmuştur. Bu bakımdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

    HAREM

    Topkapı Sarayı'nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kısmında yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç'e nâzır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından meydana gelmekte idi. Buraların üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarları en değerli çini ve mermerlerle kaplı olduğu gibi en güzel kitâbe ve yazılarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açısından yüzyılları burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanlı padişahlarının hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasında eskiden beri yaygın olarak bilinen bir terim olarak harem, sarayların ve büyükçe evlerin sadece hanımlara tahsis edilen bölümü ve selamlığın mukabili olarak kullanılmıştır. Topkapı Sarayı da Osmanlı padişahlarının sarayı olduğundan, padişahin aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara tahsis edilmiş bölümüne Harem-i Hümâyun denilmiştir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padişah olduğuna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binaların konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alınarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadın efendiler), sehzâdeler, padişah kızları (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer alıyorlardı.
    Harem halkını, padişah, vâlide sultan, padişah hanımları, sultanlar ve şehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler şeklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta değerlendirmek mümkündür.

    AK VE KARA HADIM AGALARI

    "Aga-i Bâbu's-Saâde" denilen kapı ağası, hadım ak agalarından olup yeni sarayın bas nâzırı, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Başka bir ifade ile bunlar, Osmanlı sarayının "Bâbu's-Saâde" denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbu's-Saâde veya Kapı ağası idi. Atâ tarihinde belirtildiğine göre Kapi ağalığı Hazinedar başılık saray agalığı ve kilerci başılık, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmişlerdi. Kapı ağası, Harem'in en büyük zâbıti durumunda idi. Kapı ağasının emrindeki Ak hadımlar, sarayın kapısını muhafaza etmekte olup sayıları otuz civarinda idi.
    Kara hadım ağaları ise kadınların bulundugu harem kısmında vazife görüyorlardi. Kara hadımlarin en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Agasi" veya "Kizlar Agasi" denirdi. Bunlar harem kısmında bulundukları için kendilerine "Harem Ağası" da deniyordu.

    BIRÛN ERKÂNI

    Osmanlı sarayının dış hizmetlerine bakan ve sarayda yatıp kalkma mecburiyetinde olmayıp dışarıda evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, göz hekimi, hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfindan olanlarla şehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan başka sarayın Enderûn dışındaki hizmet erbabından olup emir-i alem, kapıcılar kethüdasi, çavuşbaşı, mirahur, bostancı ve bunların maiyetinde bulunan memurlar da "Bîrûn" erkânı içinde yer alıyorlardı.
    Bîrûn'da hizmet eden ilmiye sınıfı ile "Agayan-i Bîrûn" yani dış ağaları denilen ağalar, sarayın Harem ile Enderûn kısmının haricindeki yer ve dairelerde oturup işlerini görürlerdi. Akşam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn ağaları gibi sıkı bir disipline tabi olmadıkları gibi sarayda yatıp kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da bırakabilirlerdi. Bîrûn teşkilâtının bütün tayinleri, sadr-i azam tarafından yaptırdı.







    KAYNAKLAR
    *Osmanlı Tarihi
    *Türkiye Tarihi
    *1855 ' de Türkiye

Sayfayı Paylaş