OSMANLI TOPRAK MÜLKİYETİ ANLAYIŞININ TEŞEKKÜLÜ VE BUNUN SOSYAL TABAKALAŞMA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Giriş
    Bu çalışma, kuruluşunun yedi yüzüncü yılında ülkemizde olduğu gibi dünyanın birçok yerinde de ilgi odağı olmaya devam eden Osmanlı Devlet geleneğinin, çok geniş ve bir o kadar da farklı kültürlerin meskun olduğu bölgelerde oluşturduğu mülkiyet anlayışıyla, bu anlayışın ortaya çıkardığı sosyal yapıya ilişkin meseleler üzerinde duracaktır.
    İktisat tarihi üzerine yapılan bir takım çalışmalarda görülen anakronizmin tuzağına düşmemek için, bu sistemi meydana getiren temel ilkeler ve bunların ilişki halinde olduğu tarihsel dönemle, o döneme ait Osmanlı devlet telakkisinin bir arada düşünülmesi zarureti vardır. Burjuva değerler sisteminin oluşturduğu bir yapının ürünü olan mevcut iktisat teorisinin, bazı konularda bizi yanıltması her zaman için mümkün olabilir . Mevcut paradigma içinde şu veya bu anlama gelen bazı kavramların, farklı bir iktisadî paradigma içinde çok daha değişik anlamlara geldiğini biliyoruz. Mesela A yapısı içinde a anlamına gelen bir kavram, B yapısı içinde daha farklı bir anlam ve içerik kazanmış olabiliyor. Bu sebeple, ilgili dönemde emek ve sermaye kavramlarının hem tekil, hem de ilişki halinde oldukları bütünle olan münasebet ve fonksiyonları bağlamında, konumlarının açıklıkla belirlenmesi gerekir. Biliyoruz ki, sözü edilen kavramlar sadece birer olgu değil, dinamik olarak devam eden bir süreçte, sürekli halde oluşan dinamik yapılardır. Bu nedenle emek, sermaye, mülkiyet ve sair ekonomik kavramlar, birbirleriyle olan ilişkileri ve bu ilişkilerin ortaya çıkardığı bütünlük içinde açıklanmalıdır .
    Bu sebeplerden ötürü bizim yapacağımız çalışma, esas itibarıyla sistemin yapısal durumundan hareket ederek, meselelerin çözümlenmesini amaçlamıştır. Yapısal durumun beslendiği kaynaklar ise tarihsel süreç, fizikî çevre ve mevcut yapıyı etkileyen dünya görüşünün beslendiği ilkelerdir.
    Toplum ve devletlerin tarihleri de, tıpkı diğer canlı varlıklarda olduğu gibi, mekanik değil organik nitelikli, devamlılık arz eden yapılar oldukları için, geçmişlerinden hiçbir şekilde soyutlanamazlar. Bu sebeple Osmanlı devlet ve toplum geleneğinin geçmişten tevarüs ettiği değerler sistemini dikkate almak durumundayız. Bu kaynaklar Türk ve İslâm devletlerinden devralınan bir takım değerlerle, kurumsal yapılardır. Bunların ete kemiğe bürünme şekilleri geçen zaman içinde farklı tezahürlere bürünmüş olsalar bile, esasta sürekli bir daimîlik olduğunu ileri sürebiliriz. Tanpınar’ın deyimiyle; “devam ederek değişmek ya da değişerek devam etmek” şeklinde formüle edebileceğimiz bu durum, Hacı Bayram’ın dizelerinde çok daha anlamlı bir şekilde ifade edilmiştir.
    “Nâgehan bir şara vardım
    Ol şarı yapılır buldum
    Ben dahi yapılır oldum
    Taş ile toprağ arasında. ”
    Bu mısralar, Anadolu’ya gelen dağınık Türkmen guruplarının bir millet haline gelme süreçlerini çok veciz bir şekilde ifade ediyor. Hacı Bayram bu sözleriyle muhtemelen, manevî bir binanın yapılışını anlatmak istiyordu. Millet de zaten maddî bir varlığa mana veren manevî bir bağlantı sisteminin adıdır . Bu manevî bina, bu yapısal bütünlük; iktisadî yapıyı olduğu kadar sosyal yapıyı, devlet nizamını olduğu kadar hukuk sistemini ve sair ne varsa hepsini birden, şekillendiren ve anlamlı kılan bir âhenk oluşturmuştur. Parçalar ancak bu yapı içinde anlamlı ve fonksiyonel hale gelebilmişlerdir. Farklı bir yapısal bütünlük içinde abes kaçan bir ayrıntı, bu yapı içinde bilakis, vazgeçilmez bir güzellik ve zenginlik olarak pekala yapının bütünlüğünü sağlayabilir.
    Bu sebeple öncelikli olarak bu yapının kaynakları ve onu oluşturan unsurlar üzerinde durulacaktır. Bilindiği üzere Türk İslâm devletlerinin bir devamı niteliğinde olan Osmanlı Devleti ve ona ait kurumlar , öncelikli olarak bu iki kaynaktan beslenmişlerdir. Bizans kurumlarından bir takım uygulamalar alınmış olsa bile esas tesir Türk ve İslâm kaynaklıdır.
    Usûle ait bu kısa girişten sonra, şimdi de asıl meselemize, Osmanlı Devletinde mülkiyet anlayışının sosyal tabaklaşma üzerindeki etkilerine gelebiliriz. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, sözü edilen dönemde mülkiyet ve servetin temel kaynağı topraktır. Bu sebeple ilgili döneme ait mülkiyet telakkisi ve onun sosyal tabakalaşma üzerindeki etkisinden bahsedilirken, toprak mülkiyeti ve onun bölüştürülme biçimi üzerinde durulacaktır. Bu arada üzerinde durulması gereken bir başka husus da, sistemi doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyen uygarlık veya kültürel bütünlüklerdir. Bundan dolayı öncelikli olarak sistemin kökenleri üzerinde durulacak ve ancak ondan sonradır ki, Osmanlı toplumsal yapısının mahiyeti ve bu yapının sosyal tabakalaşma üzerindeki etkilerine değinilecektir.
    1. Sistemin Dayandığı Temeller
    Hiçbir sistem sadece a priori veya soyut olarak tasarlanmış belli aksiyomlarla, bunların harfiyyen uygulanması sonucu oluşmuştur iddiasına dayandırılarak açıklanamaz. Elbette kadim’den o güne devam edegelen bir takım genel ilkelerle, o ilkeleri hayata geçiren öncü kadronun belirleyici etkisi olacaktır. Bunun tabiî karşılanması gerekir. Ne var ki, yaşanılan dönemin tarihsel şartlarını hesaba katmadan, meseleyi sadece belli ilkelerle, o ilkeleri uygulamaya koyan kimselerin maharetlerine irca etmek de, bir anlamda kolaycılığa kaçmak anlamına gelebilir. Sözü edilen faktörlerin etkisi, zaman ve mekana göre derece olarak farklılık gösterebilse dahi, bu derece farklılıklarının genel geçer gerçeklikler olarak algılanması suretiyle bütün zamanlara uyarlanması hiçbir şekilde kabul edilemez. Zaten sosyal bilimlerin hiçbir sahasında dört köşe ‘model’ çözümlemelerle neticeye varılamaz .
    Bize göre, sistemin öncüllerini İslâm geleneği ve eski devir Türk devlet tecrübesi yanında , devrin kendine özgü zaruretleri ve yeni gelinen coğrafyadaki eski uygulamalar ve en nihayet bunların tümünü birden şekillendiren klasik dönem yönetici kadroları belirlemiş olmalıdır .
    1. 1. İslâm Geleneği
    Türkler İslâm medeniyeti dairesine girerek İslâmî Türk devletleri kurulduktan sonra, diğer sosyal müesseseleri gibi hukukî müesseseleri de büyük bir değişmeye uğramıştı. Türk devletleri İslâmiyet’in o zamana kadar oldukça işlenmiş ve tekemmül etmiş hukukî esaslarıyla birlikte, kurumlarını da almış ve tatbik etmeye başlamışlardı .
    Nitekim mîri arazi sisteminin temellerini, fetihten sonra Irak arazisinin statüsü konusunda yapılan tartışmalar neticesi varılan nihaî kararda bulabiliriz. Ashâbın bir kısmı, bu arazinin savaşa katılan gâziler arasında paylaştırılması gereğini savunurken, Hz. Ömer’in de içinde bulunduğu bir gurup sahâbi, bu arazinin ümmete ait müşterek bir mal olduğunu ve dolayısıyla beytülmâle bırakılması gerektiğini ileri sürmüş ve bu minval üzere karara varılmıştır .
    Osmanlı devlet ricalinin de daha kuruluştan itibaren, İslâm fıkhına yakından aşina olan ulema ve fakihlerin görüşlerine azamî derecede riayet ederek bunlara devlet idaresinde önemli mevkiler verdiklerini biliyoruz . Ebussuûd Efendi’nin fetvası da, Hz. Ömer’in uygulamasını referans almış ve ganimet sayılan fethedilmiş araziler, gâziler arasında mülk olarak taksim edilmek yerine, İslâm cemaatinin(devletin) elinde alıkonulmuştur .
    İkta sisteminin temellerini de İslâm uygulamasında görmek mümkündür . Hz. Peygamber tarafından bazı kişilere iktalar verildiğini biliyoruz. Ancak Hz. Ömer ikta edilen bu toprakların sahipleri tarafından üst üste üç yıl ekilmemesi halinde, ellerinden alınması hükmünü getirmiştir . Nitekim Osmanlı uygulamasında da aynı tatbikatı görüyoruz. Orada da toprağını üç yıl üst üste ekmeyen kimsenin toprağı elinden alınırdı .
    1. 2. Türk Devlet Geleneği Ve Tarihi Zaruretler
    Osmanlı Devleti’ne ait ekonomik ve sosyal nizamın teşekkülünde etkili olan amillerden birini de, hiç şüphesiz eski Türk devlet geleneğinden tevarüs edilen tarihi tecrübe ile, zaman içinde karşı karşıya kalınan siyasî ve sosyal zaruretler olarak değerlendirmek icap eder.
    Öncelikle tarihi tecrübe ifadesini biraz açmak gerekir. Bilindiği gibi eski dönem Türk devlet geleneğinde mülkün Hâkanın şahsî malı olması sebebiyle, Hâkanın vefatıyla birlikte topraklar oğullar arasında paylaştırılıyordu. Oğuz-Han’ın ülkesini oğulları arasında paylaştırdığına dair bizzat bu destanda geçen ifadelerle , diğer Türk devletlerindeki benzeri uygulamalar da, mahiyet olarak aynı özellikleri haizdir . Bunun neticesi olarak, Türkler arasında sürekli olarak dahilî kargaşa ve iç harpler vuku bulmuş ve kurulan devletler uzun ömürlü olamamıştır.
    Muhtemelen tarihten gelen bu vb. tecrübelerin de etkisiyle Osmanlı Devleti daha kuruluşundan itibaren, merkezî bir devlet olma özelliğini sıkı sıkıya koruma eğilimi göstermiştir. Daha Orhan Gazi zamanından itibaren, tımar ve zeâmet sisteminin Çandarlı Kara Halil Paşa tarafından ihdas olunduğunu görüyoruz . Kuruluştan itibaren tımar sistemi üzerinde bu derece hassasiyetle durulmasının altında yatan en önemli sebep, ihtimaldir ki, “soy aristokrasisine” dayalı eski Türk sosyal tabakalaşmasının, merkezkaç eğilimleri daima bünyesinde barındırıyor olmasından kaynaklanmış olmalıdır. Devlet ricali hem merkezî devlet otoritesinin idamesini sağlama almak, hem de sosyal adaleti azamî ölçüde güvenceye almak amacıyla, zaten İslâm geleneğiyle de hiçbir şekilde çatışmayan bu yapının, korunmasına azamî ölçüde hassasiyet göstermişlerdir.
    Fatih’e kadar devlet idaresi ve toprak mülkiyetinin önemli ölçüde sadece Türklerden oluşan aristokrat bir zümrenin tekelinde olduğunu öne süren görüşler olsa dahi , bunun tarihi realite ile tam olarak örtüştüğü ileri sürülemez. Nitekim Timur hadisesinden sonra, merkezî devlet otoritesinin tekrar kurulabilmesi, tımar sisteminin varlığı ve ona bağlı olarak, soy aristokrasisinin kısmen de olsa kırılmış olmasına bağlanmaktadır . Arşiv belgelerine dayalı titiz bir çalışma da, bu görüşü doğrular mahiyettedir .
    Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme isimli eserinde de ikta, has ve sipahi gibi kavramların Büyük Selçuklular dönemine kadar götürüldüğünü görüyoruz . Ünlü vezir bu eserinde sipahi ve vergi memurlarının çok zengin olmamaları, özel bir kale yaptırmamaları, kötü düşüncelere kapılmamaları, halka iyi ve doğru muamele yapmaları ve vilayetleri onarmaları için ‘iki senede bir değiştirilmeleri gerektiğini’ ifade ediyor . Bu son ifade, sipahi ve tımar sahibi kimselerin, sadece bir memur olduğunu ve bir yerde iki seneden fazla kalmalarının sakıncalı olabileceğini ihsas ediyor .
    Daha kuruluşundan itibaren bütün Osmanlı hükümdarlarının merkezkaç eğilimlere karşı takındıkları hassas tavırlarla bilhassa Fatih’le birlikte , bu tür eğilimleri tasfiye etme sürecinin tümüyle neticeye bağlanmış olması, hiç şüphesiz tımar sisteminin oturmuş olmasıyla açıklanabilir . Bununla birlikte gerek Fatih öncesinde, gerekse O’nu izleyen dönemlerde, birtakım merkezkaç eğilimlerin olduğu da bilinen bir vakıadır. Bu bağlamda Ankara savaşında Timur ordusu tarafına geçen eski Anadolu askerlerinin tavırlarıyla, Celalî isyanları şeklinde tezahür eden kalkışmaların altında yatan hakikî sebebin, devlete karşı bir halk hareketi değil, çevredeki feodal beylerin eskiden kalma imtiyazlarını devam ettirme çabası şeklinde değerlendirilmesi daha makul bir açıklama tarzı olarak görülebilir . Tımar sistemi fetihler vasıtasıyla Bizans ve Balkanlara ait feodal yapıyı ortadan kaldırmış ve böylece , hıristiyan serfler toptan azat edilerek Osmanlı devletinin zimmî köylüleri statüsüne yükselmişlerdir. Osmanlıların Balkanlarda süratle yayılmalarının en önemli sebebi budur .
    Bununla birlikte, İslâmiyet öncesi döneme ait birçok kalıntı da, gayet tabiî olarak Türkler arasında yaşamıştır. Bunlar bazen İslâmî bir cila altında hiçbir değişime uğramazken, bazen de eski şekillerini korumakla birlikte yeni bir mahiyet kazanmaya başlamışlardır . Nitekim Osman Turan, Bahaeddin Ögel’in çalışmalarına istinaden, ikta sisteminin İslâmlık öncesi Türk topluluklarında da aynen vâki olduğunu ileri sürmektedir . Eski Türk devlet telakkisinde mülkün hükümdara ait olduğu düşünülürse, Turan’ın görüşlerine katılmak pekala mümkün olabilir.
    1. 3. Akdeniz Uygarlıkları
    Osmanlı toprak sistemine benzer yapılara, Akdeniz kültür çevresinde de rastlandığına dair görüşler olduğu biliniyor. Bilhassa İnalcık bu meseleyle ilgili tarihî örnekler veriyor. “Mîrî tapulu arazi sitemi, imparatorluklar siyasetinin bulduğu ve korumaya çalıştığı ana imparatorluk rejimi olarak, eski çağlardan beri Akdeniz ve Orta Doğu tarihine yön vermiş bir temel sistemdir” . İnalcık bu görüşlerini ileri sürerken, Osmanlı Devleti’nin bu sistemi Bizans’tan tevarüs ettiğini iddia etmemekle birlikte, benzer yapıların Bizans ve Selçuklular’da da bulunduğuna, daha doğrusu Osmanlılara takaddüm ettiğine vurgu yapıyor. Onun bu bağlamda ileri sürdüğü görüşler, bir anlamda, bu tür yapılanmaların imparatorlukların genel karakteristiği olarak teşekkül ettiğini vurgulamaktır .
    Konuyla ilgili müstakil denilebilecek bir çalışma yapan Köprülü ise, mîrî arazi uygulamasının esasta Türk-İslâm menşeli olduğunu ortaya koyuyor . Ünlü medeniyet tarihçisi Miquel, Türkçe’ye de kazandırılan o muhteşem eserinde, Bizans tesiri iddialarını oldukça abartılı bularak; Osmanlıların hem de muktedir oldukları halde, niçin Slav ve Bizans kadastro sistemini kullanmadıkları sorusunu sorarak bu tür iddiaların gerçekleri yansıtmadığını ortaya koyuyor . Bununla birlikte Osmanlı devlet adamlarının Bizans’tan hiçbir şey almadıkları da ileri sürülemez. Elbette sistemin genel ilkeleriyle çelişmeyecek ve hatta bu ilkelerin icrasını kolaylaştıracak bir takım uygulamaların alınmış olmasını tabiî karşılamak gerekir.
    Mîrî arazi sisteminin menşei meselesine dair konuları açıklığa kavuşturduktan sonra, şimdi de bu sistemin Osmanlı uygulamasındaki şekillerine, daha doğrusu yapısal özelliklerine değinebiliriz. Bütün bunları ortaya koyduktan sonra, Osmanlı tımar sistemiyle feodal yapı, ATÜT ve patrimonyalizm arasında benzerlik olup olmadığına kısaca temas edilerek, son tahlilde emek-mülkiyet ilişkisi ve bunun sosyal tabakalaşmaya etkisi analiz edilecektir.
    2. Osmanlı Devleti’nde Tımar
    Mehmet Genç bir makalesinde tımar sistemi hakkında şunları söylemektedir: “Ulaştırma imkanlarının sınırlı, mali-bürokratik organizasyon, metot ve vasıtaların yetersiz bulunduğu ve millî hasılanın çok küçük bir bölümünün nakdî mübadeleye katıldığı ziraî bir ekonomide, büyük ve kudretli bir devleti ayakta tutabilmenin orijinal ve başarılı bir dayanağı olarak beliren tımar sistemi, Osmanlı malî metotlarına ait merhalelerin ilki ve en önemlisi olmuştur. Gerçekten, büyük bir kısmı aynen mahsul olarak toplanmakta olan vergi gelirlerinin nakli, paraya çevrilmesi, merkezî bir devlet hazinesi halinde toplanarak oradan vazifelilere dağıtılmasının güçlüğü karşısında, bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsili selahiyeti ile birlikte vergi kaynaklarının tahsis edilmesi demek olan tımar sistemi önemli bir malî çözüm tarzını ifade ediyordu. Bu sistem sayesinde çeşitli amme hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi ve mevcut malî-iktisadî imkanlara intibak ettirilmesi mümkün olmakla kalmıyor, ayrıca, vergi kaynağını meydana getiren beşerî ve iktisadî temelin, veya mükellefin, paternal denebilecek himaye şartları içinde tutularak korunması da temin edilmiş oluyordu. Yaşadığı ve vazifesi devam ettiği müddetçe, bu vazife karşılığında kendisine tahsis edilen vergi kaynağını da elinde bulunduracak olan tımar sahibinin, ıslahı ve inkişafı ile doğrudan doğruya menfaattar bulunduğu için reayayı koruması, bir aracı kullanılmayacağı için verginin kolay ve masrafsız olarak toplanması, hizmetlerle vergilerin birbirine uygunluğu sağlanarak parazit bir zümrenin teşekkülünün önlenmesi, sistemin taşıdığı ana özelliktir. Amme hizmetleri ile vergi mükellefiyetinin bu şekilde birbirini destekleyen mekanizmalar halinde ahenkleşmesini ifade ettiği içindir ki, tımar sistemi Osmanlı medenî nizamı ile adetâ birbirini tedaî ettirircesine kaynaşmış görünür. ”
    Yukarıdaki ifadeler, tımar sistemini ilgili dönemde uygulanabilir en uygun toprak rejimi olarak apaçık ortaya koymuş bulunuyor. Bunları zikrettikten sonra fıkıh ve siyaset kitaplarında toprakla ilgili olarak yapılan tasniflere değinebiliriz. Buna göre topraklar öşrî, haracî ve ve mirî olarak üçe ayrılmıştır. Bu ayrıma göre öşrî topraklar müslümanların özel mülkiyeti altındaki topraklardır. Bunların sahipleri elde ettikleri ürünlerinden zekatın bir çeşidi olarak % 10 nispetinde öşür vergisi öderler. Haracî toprakların sahipleri ise silah ile fethedilip devlet mülkiyeti altına alınan topraklardır. İşte tımar ve ikta sistemi bu tür topraklara uygulanır. Bununla birlikte gerekli görülen hallerde ve belirli şartlarda öşrî ve haracî arazi topraklar da bu sistem içine alınabilir. Mirî topraklardan nazarî olarak, öşür veya haraç değil, kira alınır. Yani bu toprakları işleyenler kiracı hükmündedir. İşte ikta ve tımar sisteminde kiracı hükmündeki köylülerin sipahilere ödedikleri bu kiradır .
    Tımar, Osmanlı uygulamasında üç kısma ayrılmıştır. Senelik hasılatı 20. 000 akçeye kadar olan topraklar –dar anlamıyla- tımar unvanını korurlarken, 20. 000-100. 000 akçe gelirli bölgeler zeâmet, 100. 000’den fazla geliri olan bölgelere de has denilmiştir. Haslar genellikle beylerbeyi ve sancakbeylerine verilen dirliklerdir
    Osmanlı tımar hukukunun esas olarak tedvini, geliştirilmesi ve gerekli düzeltmelerin yapılması Kanûni Sultan Süleyman’ın saltanatında olmuşsa da, bunun ilk olarak ihdas edilmesi Murâd-ı Hüdâvendigar’ın veziri olan ve sonradan Hayreddin Paşa namını alan Kara Halil Paşa döneminde yapılmıştır . Bu dönemde fetihler ile elde edilen topraklar tımar olarak dağıtılmış ve sağlam bir statüye kavuşturulmuştur .
    Sözü edilen toprakların soyut mülkiyeti devlete ait bulunmakla birlikte, sipahi gibi onu işleyen köylü de bu toprakları satma, bağışlama ve vakfetme hakkına sahip olmadığı gibi; öldüğü zaman da miras yoluyla varislerine parçalı biçimde intikal ettiremiyordu . Böylece toprağın optimum büyüklüğü korunmak suretiyle en büyük oğula, yoksa kızına geçiyordu. Geriye kalanlar için sipahi toprak bulmak zorundaydı .
    Tımarlı Sipahilerin statüsü bu haliyle bir tür devlet memuru niteliğindedir. Bu memuriyetin sıkı sıkıya korunmasına da büyük bir özen gösterilmiştir. Çeşitli hizmetleri yerine getirmeyenler görevden alınabiliyor, yerleri değiştirilebiliyor ve yerlerine yenileri getirilebiliyordu. Bütün tımarlı sipahilerin hakları padişah değişikliği ile birlikte kendiliğinden düşüyor ve bir anlamda, sipahilerin devlete bağlı birer memur oldukları hatırlatılarak bir tür merkez yoklaması yapılıyordu. Bu şekilde tımarlı sipahilerin imtiyazlı sosyal bir sınıf haline gelmeleri engellenmiş oluyordu .
    XVI. yüzyıl sonlarında sipahi sayısının 200 bine ulaştığı tahmin ediliyor. Braudel bu miktara ulaşan geniş bir askerî zümrenin, hakim bir sınıf oluşturamayacak kadar fazla olduğuna işaret ediyor . Bu haliyle Weber’in ileri sürdüğü anlamda artı değere el koyan askerî bir zümre veya kapıkulları hakimiyetinden söz etmek oldukça zor görünüyor . Yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı üzere Osmanlı devlet idaresi, geçmiş tecrübelerin etkisi ve İslâm’dan tevarüs ettiği adalet ilkesini uygulama konusunda gösterdiği titizlik yüzünden, reâyanın hakkına el koymak değil, bilakis onların haklarını güvenceye almak üzere tesis olunmuş bir siyasî organizasyondur . Osmanlı metinlerinde sıklıkla zikredilen “ibadullahın terfîh-i ahvalleri” yani sosyal refahı her şeyden önce gelir . Aksi halde meseleyi sadece Weber’in ortaya attığı patrimonyal ilişkiler zemininde açıklamaya çalışma hatasına düşebiliriz.
    Şerif Mardinde benzer düşünceleri ifade etmiş ve tezini, İnalcık’tan iktibas ettiği bir tasnifle de desteklemiştir . Oysa İnalcık, Osmanlı sosyal yapısı hakkında çeşitli sosyolojik modellerden alınan teorilerin yetersizliğine işaretle, malum yaklaşımların bu yapıyı açıklayamayacağına zımnen temas etmiştir . Şayet dikkat edilirse, Koçi Bey Risalesinde görülen yakınmalar da, daha ziyade kanun-ı kadime duyulan özlemin, başka bir ifadeyle eski uygulamalardan uzaklaşmanın meydana getirdiği mahzurların hatırlatılmasına yönelik uyarıların ifadesi niteliğindedir. Zaten bizim de burada asıl olarak üzerinde durmak istediğimiz mesele bozulma dönemi değil, klasik çağ Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya koymaktır .
    Yukarıda klasik dönem tımar sisteminin kökenleriyle ana özelliklerini kısaca açıkladıktan sonra, şimdi de sistemin sosyal tabakalaşma üzerindeki etkilerine gelebiliriz. Bizim bu makalede üzerinde durmak istediğimiz esas mesele, her ne kadar toprağa dayalı mülkiyet sistemi ve onun toplumsal tabakalaşmaya etkisi üzerinde yoğunlaşacak olsa bile, yeri geldikçe diğer üretim faaliyetleri ve özellikle üretim faktörlerinin yapısal bütünlük içindeki anlamlarına da temas edilecektir.
    3. Sistemin Sosyal Tabakalaşmaya Etkisi
    Avrupa tarihi sınıfların tarihidir. Roma tarihi patrisyenlerle pleplerin mücadelesine sahne olurken, ortaçağ Avrupa’sı serf ve senyör ikilemine şahit olmuştur. Fransız ihtilali görünüşte sınıf farklarını ortadan kaldırmış, herkesi kanunlar önünde eşit haklara sahip birer vatandaş haline getirmiştir. Lakin bu sefer de gücünü sermayeden alan yeni bir sınıf, eskisinden daha vahim bir yapıyı, emek sermaye karşıtlığını doğurmuştur. Eski dönemde sınıf farkları soy asaletine dayanırken, yeni dönemle birlikte bu farklılık, tarihin o güne kadar bir eşini görmediği ve büyük bir ihtirasla her şeyi meta haline getiren, sermaye emek karşıtlığı şekline dönüşmüştür.
    Bu nedenle hem Marksist teori hem de Weberyen anlayış yapı ve sınıf meselelerine, oldukça önemli bir yer vermişlerdir. Diğer batılı düşünürlerde olduğu gibi bu düşünürlerde de söz konusu sınıf yapıları, zihinleri çok uzun bir süre meşgul etmiştir. Bu cümleden olarak Weber, mübadele amacıyla piyasada rekabet eden insanlardan oluşan bir toplulukta, maddî mülkler üstündeki tasarruf hakkının dağılım biçiminin, kendiliğinden belirli hayat imkanları meydana getirmesinin, en temel ekonomik gerçekliklerden biri olduğunu ifade ederek, bir anlamda yapısal durumun belirli şartları zorunlu bir şekilde ortaya çıkaracağına dikkatleri çekmiştir . Bunun anlamı; bir kere muayyen bir yapısal durum ortaya çıktıktan sonra, orada meydana gelen kişiler arası ilişkilerin, artık sadece ve büyük ölçüde bireylerin hür iradeleri tarafından değil, mevcut yapısal durum tarafından belirlenmiş olduğunu ifade etmesidir. Esasen yapısalcı diğer filozofların sosyal, iktisadî ve siyasî yapıdan anladıkları şey de aşağı yukarı aynı şeydir .
    Doğrusu yukarıda serdedilen görüşlere katılmamak mümkün değildir. Ancak aynı çağda birden fazla farklı uygarlık çeşidi olabileceği gibi, bunlar arasında da gerek mahiyet, gerekse gelişmişlik açısından pekala derece farklılıkları bulunabilir. Bununla birlikte adı geçen düşünürler, mahiyet olarak aynı olmasa bile, birtakım benzer yapıların doğulu toplumlar ve bu arada Osmanlı toplumunda da bulunabileceği zehabına kapılarak, bir takım teoriler geliştirmişlerdir. Bir çözümleme tekniği olarak yapısallık ve sınıf olgusunun açıklanma tarzına itiraz edilmese ve hatta yeri geldikçe ilmî bir yöntem olarak kullanılması tercih edilse dahi , Osmanlı toplumu da dahil olmak üzere, batılı olmayan bütün toplumlar hakkında ortaya atılan ve hiçbir ciddi tarihî belgeye dayanmayan, muhayyel yapılar üzerine kurulan tarih tezlerine itibar etmek de, ilmî bir yaklaşım olarak kabul edilemez.
    Tımar sistemi ve onun gelişme seyri incelenirken, açıklıkla belirtildiği gibi Osmanlı toprak sistemi, kökleri itibarıyla çok eskilere dayanan ve fakat bu coğrafyada kendine özgü bir mahiyet kazanmak suretiyle, uzun yıllar başarıyla uygulanan orijinal bir sistem olarak, Marksist ve Weberyen tezlerle izah edilemez. Osmanlı devleti siyasî ve iktisadî açıdan olduğu kadar, dayandığı ahlakî ve kültürel özellikleri yanında, zihniyet yapısı da dahil olmak üzere, bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken özgün bir uygarlıktır. Her uygarlığın kendine özgü bir dili ve grameri olduğu içindir ki, bu tür yapılardaki ferdi davranış kalıpları, o uygarlığın yapısal bütünlüğü ve arka planındaki kültürel değerler bilinmeden anlaşılamaz.
    Bizim de burada esas olarak üzerinde durmak istediğimiz husus, Osmanlı toprak rejiminin yapısal durumunu ortaya koymak ve bunun sınıflı oluşumlara uygun olup olmadığını araştırmaktır. Marx ve Weber’in sınıf kavramından anladıkları şey, her ne kadar birbirlerinden farklı şeyler olsa dahi, farklı olmadıkları nokta, sınıf olgusunun netice itibarıyla piyasa işlemleri sonucu ortaya çıkan bir vakıa olmasıdır.
    Bu hususlara kısaca değindikten sonra şimdi tekrar esas meselemize, Osmanlı Devleti’nde mülkiyet anlayışının sosyal tabakalaşma üzerindeki etkilerine gelebiliriz. Osmanlı Devleti’nde ekilebilir arazinin sahibi devlettir . Bu durum, Batı’da olduğu gibi toprağın özel ellerde temerküzüyle, bir yanda toprak sahipleri, öbür yanda ise emeklerinden başka bir şeyleri olmayan köylülerden oluşan sınıflı bir yapının oluşmasını engellemiştir. İnalcık’ın ortaya koyduğu çifthane sistemi bu meseleyi açıkça ortaya koymuş bulunuyor .
    Zaten batı toplumlarında kapitalist anlamda bir emek sermaye ayrımının çok eskilere, Roma dönemine kadar dayandığı hususuna, yukarıda kısmen de olsa işaret edilmişti. Meseleye bu açıdan bakılınca, kapitalizmin imalat sanayiinden önce tarım sektöründe filiz veren bir gelişim süreci izlediğini rahatlıkla ileri sürebiliriz. Çünkü ticari merkantilizm ve sanayi devriminin kütlevi üretim sürecini hazırlayan ve bunu yapısal hale getiren dönemlerinden çok önce, daha feodal dönemde, feodal beylere ait topraklarda çalışan çiftçiler, üretim faktörlerinden koparılmış ve bir anlamda meta zincirinin birer parçası haline gelmişlerdi . Oysa Osmanlı toplumunda, üzerinde çalıştığımız dönemin en önemli üretim faktörü olan toprak mülkiyeti, belirli ellerde yoğunlaşmış bir üretim faktörü olmaktan ziyade, mutlak mülkiyeti devletin inhisarında bulunan ve kira karşılığı sadece toprağı ekip-biçen köylülere tahsis edilebilen bir üretim faktöründen ibaretti. Bu durum devrin en önemli üretim faktörü olan toprak mülkiyetinin, devlet elinde bırakılması suretiyle sınıflı yapıların oluşmasını engellemiştir.
    Tarım sektöründe olduğu gibi ticaret ve imalat sektöründeki mülkiyet anlayışı da, sistemin genel özellikleri sebebiyle, üretim faktörlerinden koparılmış mülksüz emekçilerin oluşmasına mani olmuştur. Gerçi İslâmiyet ve onun geniş ölçüde etkili olduğu Osmanlı Devlet Sistemi, her ne kadar özel mülkiyete karşı olmamış ve hatta bunu belli ölçülerle teşvik etmiş bulunsa dahi, tekelci eğilim ve oluşumlara belli tahditler getirmiştir . Fakat bizim burada üzerinde durmak istediğimiz esas mesele, emek sermaye karşıtlığını engelleyen İslâmi bir ilkenin, faiz yasağının etkilerini analiz etmektir. Bu sebeple ilk önce, ticaret sektöründeki faiz yasağı ve buna bağlı olarak gelişen ilişkiler ağının sosyal tabakalaşma üzerindeki etkilerine, daha sonra da imalat sanayiindeki yapısal duruma temas edilecektir.
    Bilindiği üzere İslâm, alışverişi meşru bir eylem olarak kabul ederken, faizi yasaklamıştır. Bunun anlamı, paranın rayiç değeri altında veya üstünde alınıp satılmasıyla, ücret mukabili kiralamanın yasaklanmasıdır. Paranın belli bir ücret, yani faiz karşılığında müstakil olarak üretime katılmasının yasaklanması, yatırımların finansmanında batılıların commenda , Müslümanların ise mudaraba şeklinde isimlendirdikleri farklı bir enstürmanın devreye girmesini zorunlu kılmıştır . Çünkü İslâm medeniyetinde sermaye, emekten bağımsız bir üretim faktörü değil, bilakis emek kavramına mündemiç bir üretim faktörü olarak kabul edilmiştir . Bu haliyle sadece üretim faktörlerinin değil, bu faktörlere yüklenen anlamların da mahiyet olarak farklı anlamlar içermesi söz konusu oluyor.
    Buna göre klasik teoride “emek, sermaye, doğal kaynaklar ve teşebbüs” şeklinde karşımıza çıkan üretim faktörlerine mukabil, İslâm medeniyetinde “emek ve mal” şeklinde bir tasnifin yapıldığını görüyoruz . Emek ve mal kavramlarını biraz daha açmak gerekirse; teşebbüs ve organizasyon ya da bilfiil çalışmanın emek, sermaye ve tabiî kaynakların ise mal kavramına dahil edildiğini söyleyebiliriz. Faizin yasak oluşu sebebiyle sermayenin emekten bağımsız bir üretim faktörü olarak üretim sürecine giremeyişi, zorunlu olarak mal sahibini emek sahibiyle aynı işte ortak haline getirmektedir. Bu şekilde işleyen bir üretim sürecinde emek sahibi, üretim faktörlerinden tamamen koparılarak meta zincirinin doğal bir halkası, alınıp satılan bir emek-değer nesnesi değil; bu faktörleri işleten mal sahibi bir ortak ve aynı zamanda çalışan bir emekçi olarak üretim sürecine katılan bir öznedir . Bu durum teorik ve pratik anlamda mümkün ve uygulanabilir bir işletme ve üretim tekniği olarak çok eski zamanlardan beri uygulanmıştır .
    Halbuki kapitalist sistemde emek-sermaye ve yatırımcı- tasarrufçu ikilemi şeklinde karşımıza çıkan yapısal durum, emek sahiplerini, üretim ilişkileri içinde sadece bir emek değer nesnesi olarak, alınıp satılan bir meta haline getirmektedir. Tasarruflarıyla ekonomiye katılma süreçlerinde kendilerine verilen faiz oranları bile, ancak sermayenin marjinal verimliliği sermaye maliyetinin üzerinde bulunduğu zaman talep edilmektedir. Bu haliyle kapitalist sistem, sermayenin her halükârda belirli ellerde yoğunlaşması ve sınıflı bir yapının oluşmasını zorunlu kılan bir ekonomik ilişkiler ağını ihtiva ediyor denilebilir.
    İmalat sanayiine dair üretim ilişkileri ağında görülen yapı da, tarım ve ticaret sektörleri gibi sınıflı bir yapının oluşmasına yönelik bir yapıdan ziyade, dayanışmacı ve sosyal nitelikli bir mahiyeti haizdir. Üretime çırak olarak katılan ücretli işçilerin, belli bir süre sonra iş sahibi birer usta, yani işveren olduklarını görüyoruz. Bununla birlikte her bir meslek loncasının esnaf sayısına getirdiği sınırlamalar, esnaf ve kalfalar arasında gerek ücretler gerekse esnaf kadrosunda boşalan yerlere kaydolma rekabeti yüzünden bazı çekişmelerin ortaya çıkmasına sebep olabiliyordu . Fakat hemen belirtmek gerekir ki, burada meydan gelen çekişmeler batıda olduğu gibi bir tür sendikal hareket veya işçi dayanışması şeklinde değildi. Bu durum daha ziyade devletin uyguladığı provizyonizm ve talebe dayalı üretim anlayışının idamesini sağlamak ve mevcut dengeleri korumak isteyen merkeziyetçi ve her şeye hakim olma anlayışından kaynaklanıyordu.
    Netice olarak toprağa bağlı tarımsal üretimde olduğu gibi ticaret ve imalat sektörlerinde de, merkeziyetçi devlet anlayışının hakim olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Böyle bir anlayışın altında yatan sebepler ise yukarıda da yer yer temas edildiği üzere, ülke içinde her ne suretle olursa olsun gerek siyasî ve askerî, gerekse iktisadî anlamda hiçbir alternatif güç merkezinin teşekkülüne izin verilmemesi ve halkın ihtiyaçlarının âdil biçimde karşılanmasıdır. Toprakların işletilmesinden sanayi ve hırfet erbabına, oradan da tüccar birliklerinin faaliyetlerine varıncaya kadar hemen her şey, devletin kontrolü altındaydı. Devlet tarafından verilen statüyü suiistimal ederek haksız kazanç elde eden devlet ricaline ait malların müsaderesi yoluyla tekrar devlete iade edilmesinden dolayı, bu suretle oluşan servet temerküzü de engelleniyordu. Bu uygulamalar sonucu, toplum içinde aristokrat bir yapının oluşumu hemen hemen imkansız hale geliyordu.
    Ayrıca Osmanlı toplumunda kapıkulları tabir edilen ve merkezî bürokrasiyi ellerinde bulunduran kimselerin seçiminde, kayırma esası değil, liyakat esası geçerlidir. Açık bir toplum niteliğinde bulunan Osmanlı devletinde, Türkçe bilmek ve Müslüman olmak şartıyla hemen herkes, padişahlıktan başka her türlü mevki ve servete hem hukuken hem de fiilen yükselme imkanına sahip olabiliyordu. Yatay ve dikey anlamdaki sosyal mobilitenin had safhaya ulaştığı böylesi bir toplum yapısında, soy veya servete dayalı sınıf farklılıkları ortaya çıkmamıştır. Hem merkezî yapının korunmasına gösterilen aşırı hassasiyet, hem de bu yapının devamını sağlayan mirî arazi sistemi, bu tür yapılanmalara izin vermemiştir.
    Devletin bekasını adaletin mutlak surette uygulanması ve bu adaletin tesisini de, kul hakkının muhakkak surette korunmasında gören Osmanlı Devlet geleneği; ilke olarak, kendisini sadece insanlardan değil, alemin nizamından da sorumlu hisseden bir anlayışın hamisi olarak görüyordu. Osmanlı devletinde görülen asker ve reaya şeklindeki tasnifler de, sınıflar arasındaki farklılıkları gösteren tasnifler değil, daha ziyade tasvir amaçlı kategoriler olarak değerlendirilmelidir.
    Sonuç
    Netice olarak Osmanlı toprak mülkiyeti anlayışının, kökleri itibarıyla Türk-İslâm devlet geleneği yanı sıra, bir imparatorluk rejimi olarak Roma imparatorluğu da dahil olmak üzere, benzeri bütün devletlerin takip ettiği bir siyaset olduğunu söyleyebiliriz. Aynı ekonominin geçerli olduğu bir çağda, gerek tahsil edilen vergilerin merkezî bir kasada toplanarak oradan ilgili yerlere tevzi edilmesinin güçlüğü, gerekse soy aristokrasisine bağlı feodal oluşumların merkezî devlet otoritesini zayıflatma ihtimalini asgarî seviyeye indiren özellikleri sebebiyle, toprağın soyut mülkiyetinin devlet elinde bulundurulması, uygun ve geçerli bir yöntem olarak asırlarca uygulanmıştır. Sistemin uygulanış biçimi olarak şu ya da bu uygarlık kesitine ait bir takım uygulamalarla benzerlik arz etmesi, bu sistemle onun arkasındaki zihniyet dünyası arasındaki uyuma hiçbir şekilde zarar vermediği gibi, bilakis sistemin uzun yıllar âhenkli ve arızasız bir biçimde devamı için dinamo vazifesi görmüştür.
    Uygulanan sistemde toprak mülkiyetinin mutlak anlamda devletin tasarrufunda bulunması, toprak üzerinden emek harcamadan rant sağlayan parazit bir zümrenin teşekkülünü önlemiştir. Bunun tersi bir durumu, yani bir yanda mülksüz köylüler, öbür yanda ise büyük toprakları kontrol eden ve köylünün ürettiği artık değere el koyan feodal beylerin oluşturduğu adaletsiz bir yapılanmayı, söz konusu dönem Avrupa’sında görmek pekala mümkündür. Zaten Avrupa içlerinde Osmanlı ilerlemesini kolaylaştıran en önemli unsurlardan birini de, iki dünya arasında mevcut bulunan bu farklılık meydana getirmiş olmalıdır.
    Osmanlı uygulaması bu haliyle toplum içinde sınıflı bir yapının oluşmasını engellemiştir. İlgili dönemin en büyük üretim faktörü olan toprak mülkiyetindeki bu uygulamaya mukabil, ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerinde de sistemin genel özelliklerinden kaynaklanan sebeplerden dolayı benzeri uygulamaları görüyoruz. Devlet bu sahalarda da merkeziyetçi ve sosyal adaletçi yapısına uygun biçimde etkin konumunu sürdürmüştür. Faizin yasaklı bir eylem olarak görülmesi, gerek ticaret gerekse üretim sürecinde bir yanda tasarruf eden öbür yanda ise yatırım yapan bir yapılanmanın oluşmasına mani olmuştur. Çünkü böylesi bir yapıda para, emekten bağımsız ve müstakil bir üretim faktörü olarak üretim ve ticarî yatırım sürecine katılamadığı için, küçük tasarruf sahibi emekçiler üretim araçlarından kopmak yerine, bu faktörler üzerinde belli oranlarda da olsa kontrollerini sürdürme imkanına sahip olmak suretiyle, meta zincirinin edilgen bir halkası olmaktan kurtulmuşlardır.
    Kıta Avrupa’sı ve orada teşekkül eden ekonomik ve sosyal yapı ve bunu oluşturan zihniyet dünyası ise, tam tersi bir gelişim seyri izleyerek, hem de çok erken bir dönemden itibaren, emekçi ve küçük tasarruf sahiplerinin üretim araçlarından koparılmasına yol açmıştır. Hatta daha da ileri gidilerek bu sürecin bütün Avrupa tarihine teşmil edilmesi bile mümkündür. Çünkü ne Roma, ne feodal dönem Avrupa’sı, ne de coğrafî keşifler sonrası döneme tekabül eden ve günümüze kadar devam eden süreçlerin hiç birisinde, küçük üretici ve emek sahipleri ezilenler olmaktan kurtulamamışlardır.
    Özetle söylemek gerekirse, esasta ‘ibadullahın terfihi ahvallerini’ ana gaye edinen ve ‘arz-talep-arz’ yönlü bir ekonomik anlayıştan ziyade, ‘talep-arz-talep’ yönlü bir ekonomik anlayıştan hareket eden Osmanlı Devlet yönetimi, sosyal adalet ekseninde oluşturulan bu dengelerin korunmasına azamî bir hassasiyet göstermiştir. Anlaşıldığına göre böylesi bir toplum yapısında bireysel anlamda kârın maksimize edilmesinden ziyade, toplumsal anlamda faydanın maksimize edilmesi hedeflenmiştir. Muhtemelen Osmanlı toplumunda büyük ölçekli sermaye birikiminin oluşmayışının temel sebeplerinden birisi bu olmalıdır.
    Kaynaklar
    Abdürresül, Ali, El-Mebâdiü’l-İktisâdiyye, Kahire 1968.
    Ahmed Âşıkî, Aşıkpaşaoğlu, Tevârîh-i Âl-i Osman (Düzenleyen; Çiftçioğlu N. Atsız), İstanbul 1925-1947.
    Barkan, Ömer Lütfi, “ ‘Feodal’ Düzen Ve Osmanlı Tımarı”, Türk İktisat Tarihi Semineri, Ankara 1975.
    Barthold, W-Köprülü, Mehmet Fuad, İslâm Medeniyeti Tarihi, “Birinci Baskı 1940 İstanbul” Ankara ts.
    Beldıceanu, Nicoara, XIV. Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devleti’nde Tımar (Trc. Kılıçbay, Mehmet Ali), Ankara 1985.
    Braudel, Fernand, “Tarih ve Toplumsal Bilimler”, Tarih ve Tarihçi Annales Okulu İzinde (Trc. Erksan, Deniz-Derleyen: Boratav, Ali), İstanbul 1985.
    Braudel, Fernand, Maddi Medeniyet ve Kapitalizm (Trc. Özel, Mustafa), İstanbul 1991.
    Chen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler (Trc. Moran, Yıldız), İstanbul 1994 .
    Danışman, Zuhuri, Koçi Bey Risâlesi, Ankara 1985.
    Demir, Ömer, “İktisat ve Yöntem” İktisat Dergisi sy. 365, Mart 1997.
    Doğan, D. Mehmet, Tarih ve Toplum (Nşr. Rehber Yayıncılık/1), Ankara 1990.
    Durî, Abdulaziz, İslâm İktisat Tarihine Giriş (Trc. Orman, Sabri), İstanbul 1991.
    Ebû Ubeyd, Kitâbu’l-Emvâl (Trc. Saylık, Cemaleddin), İstanbul 1981.
    Ebû Yusuf, Kitâbu’l-Haraç (Trc. Müderriszâde M. Atâullah Efendi, Sadeleştiren, Karakaya, İsmail-Nşr. Akçağ Neşriyat), Ankara 1982.
    Ergenç, Özer, “XVIII. Yüzyılda Osmanlı Sanayi ve Ticaret Hayatına İlişkin Bazı Bilgiler”, TTK. Belleten, C. LII, Sayı: 203’ten ayrıbasım, Ankara 1988.
    Gallagher, Nancy Elizabeth, Approaches to the History of the Middle East: Interviews with Leading Middle East Historians (Trc. Akyol, İzzet), İZLENİM, sy. 35-36, Temmuz-Ağustos 1996.
    Genç, Mehmet, “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi”, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal Ve İktisat Tarğihi Kongresi-Tebliğler, M. Ü. Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi İstanbul 21-25 Ağustos 1989 (Yayına Hazırlayan; Yıldız, Hakkı Dursun-Enginün, İnci-Naskali, Emine Gürsoy), Ankara 1990 .
    Genç, Mehmet, “Osmanlı Maliyesinde Malikâne Sistemi”, Türk İktisat Tarihi Semineri, Ankara 1975.
    Güngör, Erol, “Sosyal sınıflar ve Sınıf Kavgası”, Raymond Aron’un Sınıf Mücadelesi kitabının giriş yazısı, İstanbul 1992.
    Güngör, Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1987.
    Hudgson, Marshall G. S. , İslâm’ın Serüveni (Trc. Şeviker, Muhammed-Özen, Feray -Nşr. İz Yayıncılık), İstanbul ts.
    İlgen, Abdulkadir, İslâm Ekonomisinde Tekelci Eğilimler, doktora tezi, 1988.
    İnalcık, Halil, “ Köy, Köylü ve İmparatorluk”, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi (EREN, Muhittin Salih-Nşr. EREN Yayıncılık), İstanbul 1996.
    İnalcık, Halil, “1431 Tarihli Tımar Defterine Göre Fatih Devrinden Önce Tımar Sistemi”, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Aile
    İnalcık, Halil, “İslâm Arazi ve Vergi Sisteminin Teşekkülü”, Osmanlı İmparatorluğu-Toplum ve Ekonomi (haz. EREN, Muhittin Salih), İstanbul 1996.
    İnalcık, Halil, “Ottoman Socıal and Economic Hıstory: A Revıew”, Socıal and Economic History Of Turkey (1071-1920) Papers Presentad to The “First International Congress on The Social and Economic History of Turkey”, Hacettepe University, Ankara Juily 11-13 1977 (Ed., Okyar, Osman-İnalcık, Halil), Ankara 1980.
    İpşirli, Mehmet, “Klasik Dönem Osmanlı Devlet Teşkilatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi I (Editör, İhsanoğlu, Ekmeleddin), İstanbul 1994.
    Karakoç, Sezai, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, İstanbul 1985.
    Karamürsel, Ziya, Osmanlı Malî Tarihi Hakkında Tetkikler, Ankara 1989.
    Keat-Urry, Russel-Jhon, Bilim Olarak Sosyal Teori (Trc. Çelebi, Nilgün), Ankara 1994.
    Kılıçbay, Mehmet Ali, Feodalite Ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, Ankara 1982.
    Kınalızade, Devlet Ve Aile Ahlakı Iı (Baskıya Hazırlayan, Kahraman, Ahmet, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, Ts.
    Köprülü, Fuat, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri (Köprülü, Orhan F.), İstanbul 1986.
    Mardin, Şerif, Din Ve İdeoloji, İstanbul 1990.
    Meriç, Cemil, Bu Ülke, İstanbul 1979, S. 194.
    Mıquel, Andre, İslâm Ve Medeniyeti Doğuştan Günümüze I (Trc. Fidan, Ahmet-Menteş, Hasan; Nşr. Birleşik Dağıtım Kitabevi), Ankara 1991, S. 341.
    Nizamülmülk, Siyâsetnâme (Trc. Bayburtlugil, Nurettin, İstanbul 1987.
    Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi I, Ankara 1989.
    Özel, Mustafa, Niteliğin Egemenliği, İstanbul 1995.
    Rânâ, İrfan Mahmud, Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı (Trc. Kot, Ahmet, İstanbul 1985.
    Sahillioğlu, Halil, “Esnaf Cemiyetleri İçinde Usta-Kalfa Çekişmesi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi Sy. 17, İstanbul Şubat 1969.
    Sıddıkî, Muhammed Necatullah, “ Çağdaş İktisadi Hayatta Mudarabe”, İktisat Ve Din (Trc. Özel, Mustafa, İstanbul 1992.
    Sudî, Süleyman, Defter-İ Muktesit Iı, İstanbul: Mahmud Beğ Matbaası, 1307.
    Swıngewood, Alan, Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi (Trc. Akınhay, Osman, Ankara 1998.
    Şiblî, Mevlâna, Asr-I Saadet Iv (Trc. Doğrul, Ömer Rıza, İstanbul 1978, S. 351-352.
    Tabakoğlu, Ahmet, “Türk Çalışma Hayatında Fütüvvet Ve Ahilik Geleneği”, Kaynaklar, Sy. 2, İstanbul 1984.
    Tabakoğlu, Ahmet, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul 1985.
    Tabakoğlu, Ahmet, Türk İktisat Tarihi, İstanbul 1994.
    Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul 1981.
    Turner, Bryan S. , Max Weber Ve İslâm (Trc. Aktay, Yasin, Ankara 1991.
    Weber, Max, Sosyoloji Yazıları (İngilizce Baskısını Hazırlayanlar; H. H. Gerth-C. W. Mılls, Trc. Parla, Taha, İstanbul 1993.

Sayfayı Paylaş