OSMANLILARDA MEDRESE ve İŞLEYİŞ TARZI

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    OSMANLI MEDRESE TEŞKİLATININ TARİHÇESİ
    Tarih boyunca eğitim sistemlerinin temel varlık nedeni; ait oldukları toplumların beklentilerini karşılayacak nicelikte ve nitelikte eğitim hizmeti üretmek olmuştur. Eğitim ve öğretim hiçbir devletin vazgeçemeyeceği bir mecburiyettir. Her devlet vatandaşını bir ölçüde ve şekilde yetiştirmeye çalışır.
    İslam tarihinde medrese, orta ve yüksek seviyede eğitim ve öğretim veren müesseselerinin müşterek adıdır. Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren ve elemanları yetiştiren bir eğitim ve öğretim kuruluşudur.
    Bir İslam eğitim kurumu olarak medreseler, esas itibariyle içerisinde öğrencilerin öğrenimlerinin yanısıra yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı, vakıflar tarafından finanse edilen bir yatılı okul şeklinde organize edilmiştir.
    İslam ülkelerindeki ilmi hayatın gelişmesinde XI. asrın müstesna bir yeri vardır. Zira bu yılda, Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün inşa ettirdiği medreseler manzumesinin en önemlisi ve bu bakımdan belki de ilki, Bağdat’ta açıldı. Devlet tarafından maddi-manevi yardım gören ve saray tarafından himaye edilen Nizamiye medreselerinin, gerek teşkilat ve gerekse öğretim bakımından o çağın diğer eğitim kuruluşlarından çok üstün olduğu bir gerçektir. Nizamiye medreselerinin ders programında İslami İlimlerin yanısıra diğer ilimlere de yer veriliyordu. Tıp, astronomi, matematik, felsefe ve tarih gibi ilimler de burada tahsil ediliyordu. Bu asırdan itibaren medreseler, halkın dini ve kültürel anlayışı bakımından yetişmesinde faal bir rol oynamaya başladı. Osmanlı Devleti, tarihte İslami esaslara göre yönetilen son İslam devletidir. Bu sebeple bütün sistem ve müesseselerde olduğu gibi eğitim ve öğretim sisteminde de İslami eğitim usullerinden ve önceki İslam devletlerinden azami ölçüde yararlanmıştır.
    Osmanlılar, medreseyi Selçuklu ve Anadolu beyliklerini örnek alarak kurdular. Bu, körü körüne bir taklit olmayıp bir sentez ve özümleme hadisesidir. Bu bakımdan Osmanlı’daki gelişmeleri ana çerçevesi içinde tabii bir kemal, bir billurlaşma olarak mütalâa etmek gerekir.
    Osmanlı medreseleri, nakli ilimlerde Şam-Mısır; akli ilimlerde Bağdat-Semerkant bölgelerinde yetişmiş ulemadan istifade etmiştir. Orhan Gazi, 1331’de İznik’te Osmanlı’nın ilk medresesini inşa ettiğinde Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüş olan Davûd-ı Kayseri’yi ilk müderris tayin etmişti.
    Osmanlının eğitim ve öğretimindeki Anadolu dışına açık politikasını sonuna kadar devam ettirdiği bilinmektedir. Osmanlı medrese sistemi, ilk devirde Anadolu Selçuklu ve Anadolu beylikleri medrese sisteminin devamı olarak çıkmışsa da Yıldırım Bayezıd devrinde bir düzenlemeye gidildiği, II. Murad devrinde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki Tetimme ve yine Edirne’de Daru’l-hadis Medresesi’nin açılmasıyla geliştiği ve nihayet köklü teşkilatın Fatih Sultan Mehmed devrinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Filhakika Fatih Sultan Mehmet tarihe Fatih Kanunnameleri diye geçen kanunnamesini hazırlattığı sırada Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu’nun içinde bulunduğu bir maarif komisyonuna “Kanun-i Talebe-i Ulum”u hazırlatmış, böylece Osmanlı medreseleri sistemi hazırlanmıştı. Bu komisyonun çalışması neticesine göre Fatih devrinde Osmanlı medreseleri bir sistem üzerine oturmuştur. Medreseler, Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurmuş olduğu medreselerden sonra, devlet düzeni içerisinde resmi bir kuruluş olmuştur. Sahn medreselerinin kurulmasıyla medreseler yirmili, otuzlu, kırklı, ellili ve altmışlı olarak kısımlara ayrılmıştır. Bu yapılanma, Osmanlı medreselerindeki ilk büyük gelişmedir.
    İkinci büyük gelişme, Kanuni Sultan Süleyman devrinde meydana gelmiştir. Kanuni devri her sahada olduğu gibi medrese teşkilatında da zirveyi ifade eder. Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye külliyesini inşa ettikten sonra burada tesis ettiği medreselerle Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin üstünde medreseler kurmayı planlarken, diğer taraftan da Osmanlı medreselerinin payelerini yeni bir sisteme göre tekrar tanzim etmiştir.
    Osmanlılar, medrese eğitimini vakıflar sayesinde devam ettirme yoluna baş vurdular. Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u fetheder etmez “Sahn-ı Seman” medreselerini tesis ettirmesi ve bunlar için geniş vakıflarda bulunmasından sonra devlet merkezi olduğu gibi ilim merkezi haline de gelen İstanbul’da, padişahlar başta olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamları ve bazı saray mensupları tarafından pek çok medrese inşa olundu. Yalnız Mimar Sinan’ın baş mimarlığı sırasında İstanbul’da yapılan medreselerin sayısı, altı tanesi Süleymaniye Medreseleri olmak üzere, elli beşi bulmaktadır. XVII. asrın son çeyreği başında İstanbul’daki medrese sayısının yüz yirmi altıya ulaştığı görülmektedir.
    Osmanlılar, medrese eğitimine, dolayısıyla ilme ve bu sahanın adamlarına büyük ölçüde değer vermişler; tahsil ve eğitim konusunda karşılaşabilecekleri sıkıntıları, zamanının imkanları nispetinde ortadan kaldırmaya çalışmışlarıdır. Bu devlette ilmiye sınıfı mensuplarına büyük bir itibar gösterildiği için İran, Turan, Horasan, Dağıstan, Hindistan, Buhara, Halep, Şam, Mısır ve Karaman’dan bir çok alim İstanbul’a akın etmişti.
    XV-XVI. asırda en yüksek seviyelerini yaşayan Osmanlı medreselerinin XVII. asırdan itibaren gerilemeye başladığı bir gerçektir. Gerçi XVIII. asırda Süleymaniye medreselerine Musıle-i Süleymaniye’den sonra Havamis-i Süleymaniye adıyla yeni bir medrese, camilerde tedrisatı sürdüren Dersiyeler ilave edilmişse de medreselerin kalitelerinin düşmesi önlenememiştir.
    Katip Çelebi’nin de dediği gibi Fatih Sultan Mehmed, Sahn-ı Seman medreselerini inşa ettirdikten sonra Seyyid Şerif Cürcani’nin eseri olan Haşiye-i Tecrid ve Kadı Burhaneddin İcî’nin Mevakıf’ının şerhi olan Şerh-i Mevakıf’ın okunmasını arzu etmiş ve Vakfiyesinde “Kanun üzere Şugl oluna” diye bildirmişse de XVII. yüzyılda, “bu dersler felsefiyattır” denilerek programdan çıkarılmıştı.
    Osmanlı eğitim ve öğretim sistemindeki bozulma XVII. asrın sonlarında kendisini göstermişti. Tarihçi Hasan kafi-i Akhisari bu bozulmanın tarihini 980 olarak verirken, Koçi Bey de 1000 tarihinden beri “her tarik muhtel oldu” demektedir. Gelibolulu Ali ise bozulmanın Kanuni Sultan Süleyman devrinde başladığını söylemektedir.


    Sistemin bozulma sebeplerini de Gelibolulu Ali şöyle sıralamaktadır :
    • Mevali-zadelerin zuhuru
    • İlim saliklerinin ağa ve paşalara intisapları
    • Müderris ve kadıların cehaleti
    • Cehaletle fazlın birbirinden fark olunmaması
    Bozulma şu şekillerde olmuştur : - Öğretim ve yöntem alanında bozulma : Akli ve müsbet ilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dini, hukuki bilimler öğretilmiştir. – Müderrisliğe atanma yönteminin bozulması : Önceleri medrese mezunları, az sayıdaki müderrislik kadrolarına atanabilmek için mülazemet usulüne göre bir bekleme döneminden geçerlerdi. Bu bir çeşit staj dönemi idi. Zamanla bu yol kötüye kullanıldığı gibi, müderris olmak için medreseyi bitirme şartı da aranmadı. – Disiplinin bozulması : 16. yüzyılın ortalarından itibaren medrese öğrencilerinin disiplini bozulmaya başladı ve bozulma kısa sürede taşrada suhte ayaklanmaları denen büyük boyutlara ulaştı.
    Sistemdeki bu bozulma uygulamada da kendini göstermiştir. III. Murad devrinde 1575’te İstanbul’da Tophane üstündeki tepede İstanbul’un ilk rasathanesi kurulmuş iken yine aynı padişah devrinde Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin, Padişah’ı gökleri rasat etmenin uğursuzluk getirdiği ve nerede bu işe teşebbüs edilmişse devletin perişan olduğu konusunda ikna etmesi üzerine 1580’de rasathane yıktırılmıştı.
    Sistemdeki bozulmanın ıslahı yolunda da bir çok tedbirlere başvurulmuştur. Bu konuda bir çok kanunnameler çıkarılmış ve bir çok hatt-ı hümayunlar çıkarılmıştır. III. Ahmed (1703-1730)devrinde bu hususta bazı emirler verilmiş, Saçaklızade Tertibu’l-Ulum adlı eserinde medreseyi tenkit etmiş; Sultan I. Mahmud (1730-1750) ilmiyenin ıslahı için Şeyhülislam Murtaza Efendi’ye bir hatt-ı hümayun göndermiş; Sultan III. Selim (1780-1807) imtihansız ruus verilmemesini emretmiş ve devrinde Şeyhülislam Hamidizade Mustafa Efendi ve Şeyhülislam Durrizade Mehmed Arif Efendi ilmiyeyi ıslah teşebbüslerinde bulunmuşlardır. Sultan II. Mahmud devrinde de Şeyhülislam Mehmed Zeynelabidin Efendi ilmiyenin ıslahına çalışmışsa da muvaffak olamamıştır. Nihayet talebeleriyle yeniçeriler arasındaki hadiseler sebebiyle Keçecizade Molla tarafından hazırlanan ıslahat layihasında kadı ve naillerle ilgili iki ceza kanunu kabul edilmişti. Medreselerin ıslahının mümkün olamaması sebebiyle de Padişah, Avrupa usulü bir eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti ve bir fermanla ilk öğretiminin mecburi ve parasız olacağını ilan etti.
    Görüldüğü gibi bütün teşebbüslere rağmen Tanzimat’ın ilanına kadar medreselerde ıslahat yapılamamıştır. Nitekim 3 Kasım 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda medreseler ve mekteplerden bahis yoktur.
    Medreselerde daha sonra yapılan asıl ıslahat, Padişah Sultan Mehmet Reşad (1909-1918) devrinde, Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’nin şeyhülislamlığı sırasında ve dört sene süren çalışmalar sonunda yapıldı. Bu sırada medreselerde yeni bir sistemin tatbikine geçildi. Bu sistemle ilgili layiha, Ekim 1914 tarihli Ceride-i İlmiye, nüsha-ı fevkaladede yayınlandı. “İslah-ı Medaris Nizamnamesinin Esbab-ı Mucibe Layihası” adı ile İstanbul’daki bütün medreseler tek isim altında toplanacaklardır. Bütün İstanbul medreselerindeki talebeler aynı usûl ve kaideler içinde yetiştirileceklerdir. Bunun temini için de bütün medreselerin tek bir isim altında toplanması kararlaştırılmıştır. İslam hilafetinin merkezinde bulunmasından dolayı da bunlara “Daru’l-Hilafeti’l-‘Aliyye Medresesi” adı verilmiştir.
    Daru’l-halife medreselerinde dini ilimler yanında müsbet ilimlerin de tedris edilmesi, 1923 senesinde İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun “Bugünkü medrese kimyayı camilerde mihraba kadar sokmuştur” sözlerine göre modern bir eğitim müessesesi haline gelmişti. Yeni bir sistem ve asrın icaplarına göre kurulan bu medreseler, akademik bir hüviyet kazanmışlardı. Ama bunda da başarılı olunamadı.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından çıkarılan bir nizamname ile Anadolu’nun pek çok yerinde imam ve hatip ihtiyacını karşılamak için açılan medreselerin sayısı 465, talebesi de 16.000 civarında idi. Cumhuriyetin ilanından dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iyye ve Evkaf vekâletinin lağvı üzerine aynı tarihte çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün medreseler Maarif Vekâletine devredilmişti. O zamana kadar bu medreselerde eğitimine devam eden öğrenciler Daru’l-fünun bünyesinde açılan İlahiyat Fakültesine naklolunmuştur.
    Osmanlı devletinde kuruluşundan beri itina ile üzerinde durulan eğitim sistemi, daha sonraları değişik sebeplerden dolayı gereği gibi uygulanamamış ve hatta eski kanunlar bile tatbik edilemez olmuştu. Bilhassa Fatih ve Kanunî devirlerindeki medreselerin, devirlerine göre bir irfan yuvası olmaları artık mazide kalmıştı. Ne talebe ne de hoca kadrosunda yeni metodların tatbiki düşünülmemişti. Bu yüzden bozulmaya yüz tutan medreselerin ıslahı için çalışmalar yapılmıştı. Bunun için de değişik isimlerle değişik tarihlerde çeşitli okullar açıldı.

    KURULUŞ GAYELERİNE GÖRE MEDRESELER

    Diğer İslam ülkelerindeki medreselerde olduğu gibi, Osmanlı medreselerinde de gaye ve hizmet bakımından birbirinden farklı şekilde eğitime devam edildiği görülür. İster klasik dönemde olsun, ister Tanzimat’tan sonraki yeni dönemde olsun Osmanlı medreselerini, umumi medreseler ve ihtisas medreseleri olarak iki ana gruba ayırabiliriz.

    a) UMUMİ MEDRESELER :
    Bu medreseler, İslami ilimlerle İslam dünyasına dışardan giren ilimlerin muayyen nispetlerde okutulduğu medreselerdir. Müsbet ilimler 16. yüzyılın ortalarına kadar zaman zaman bazı medreselerde okutulduğu görülür. Ancak bu ilimler daha ziyade bireysel olarak ilgi çekmiştir. Ondan sonra kaldırılmıştır. Umumi olarak kadı, müderris, ve müftü yetiştirmek maksadıyla kurulmuşlardır. Osmanlı dönemindeki bu medreseleri de müderrislerin aldıkları yevmiye miktarlarına göre inceleyebiliriz.

    1. Yirmili Medreseler (Haşiye-i Tecrid)
    Bu medreseler, Seyyid Şerif Cürcani’nin Haşiye-i Tecrid adlı eserinin adını taşımaktadır. Anlaşılan bu eser bu medresede okutulan en önemli kitaptır. Tahsil müddeti iki yıldır.
    Bu medresede Haşiye-i Tecrid’den başka fıkıhtan yine Seyyid Şerif’in fıkha ait Şerh-i Feraiz’i ve Sadeddin Teftezani’nin belagata dair Mutavvel’i okutulmaktaydı. Diğer taraftan bu medresede okutulan kitapları anlayabilmek için de sarftan Emsile, Bina , Maksut, İzzi, Merah, Nahv’den Avamil, İzhar, Kafiye gibi eserleri, Şerh-i İsagoci gibi Arapça, Tevali gibi fıkıh usulüne dair eserlerin de okunmuş olması gerekir.

    2. Otuzlu Medreseler ( Miftah)
    Müderrisine günlük 30 veya 35 akçe verilen medreselerdir. Tahsil müddeti önceleri iki seneyken sonradan daha aza düşürülmüştür. Bu medreselerde belagattan Sadeddin Teftezani’nin belagata dair eseri olan Şerh-i Miftah’ın adını taşımaktadır. Bu medreselerde Şerh-i Miftah’tan başka fıkıhtan Tenkih ve Tavzih, kelamdan Haşiye-i Tecrid’in devamı ve hadisten Mesabih okutuluyordu. Ancak Haşiye-i Tecrid Medreselerinde olduğu gibi bu medresede de başka eserlerin okutulmuş olması gerekir. Katip Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in otuzlu medreselerde Miftah-ı Meani ve Sadru’ş-Şeria’nın okutulmasını tayin buyurduğunu söyler.

    3. Kırklı Medreseler
    Müderrisine günlük 40 akçe verildiği için kırklı medrese diye anılan bu medreselerde belagattan Miftahu’l-Ulum, usul-i fıkıhtan Tavzih, fıkıhtan Radıyyuddin Hasan Saganî’nin Meşariku Envari’n-Nebeviyye’si, Sadru’ş-Şaria Ubeydullah b. İshakî’nin Meşarık’ı ve hadisten de Begavî’nin Mesabih’i okutuluyordu. Katip Çelebi, Fatih Sultan Mehmed’in kırklı medreselerde Şerh-i Mevakıf ve Şerh-i Mekasıd okutulmasının emir buyurduğunu söyler. Gelibolulu Mustafa Ali ise kırklı ve hariç ellili medreselerin aşağı derslerinde Meaniden Şerh-i Mevakıf ve yüksek derecesinde fıkıhtan Hidaye okutulduğunu kaydederek derse, Mesabih, Meşarik, Buhari veya Müslim’den bir hadis izahıyla başlandığını yazar. Bu medreselerin tahsil müddeti iki-üç yıl arasında değişirdi.

    4. Ellili Medreseler
    Müderrislerine günlük 50 akçe verilir. Bu medreseler hariç ve dahil olmak üzere ikiye ayrılırlar.
    Hariç Ellili’de okutulan dersler : Fıkıh : Hidaye, Kelam : Şerh-i Mevakıf, Hadis : Mesabih
    Dahil Ellili’de okutulan dersler : Fıkıh : Hidaye, Usûl-i fıkıh : Telvih, Hadis : Buharî, Tefsir : Keşşaf ve Beyzavî
    Dahil medreseleri içinde en önemlisi Fatih Sultan Mehmet’in yaptırmış olduğu Sekiz Tetimme medreseleri idi. Bu dahil medreselerinin yolu sahn müderrisliği olduğu için bu dahil medreselerine Musıla-i sahn da denilirdi. Dahil elli medreseleri şehzadelerin, şehzade valideleriyle padişah kızlarının veya padişahların yaptırmış olduğu medreselerdi. Bu medreselerin tahsil müddeti önceleri bir seneyken sonra altı aya indirildi.

    5. Sahn-ı Seman Medreseleri
    Bu medreseler, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da cami civarında kurulan ve Sahn-ı Seman ya da Semaniye olarak bilinen sekiz yüksek dereceli medrese ile bu medreselere öğrenci yetiştiren ve hazırlık sınıfları mesabesindeki Tetimme veya mûsıla-i sahn medreseleridir. Sahn medreseleri öğrencilerine danişmed denirdi. Sekiz tetimme talebelerine de suhte denirdi. Sekiz tetimme sahn’a danişmend yetiştirmek için açılmıştır. Önceleri tahsil müddeti bir seneyken sonradan altı aya indirilmiştir. Camiin Haliç ve Marmara taraflarında dörder medreseden meydana gelen Semaniye Medreseleri, Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Medreseleri kuruluncaya kadar en yüksek payeli medreseler olarak devam etmişlerdir.
    Fatih Sultan Mehmed, Vakfiyesinde bu medrese müderrislerine günlük 50 akçe tayin etmişse de bazı müderrislerin bu medreselerde kalarak terakki ettikleri yani başka medreselere gitmeden günlüklerinin burada yükseltildiği ve böylece günlük 60,70,80,90 akçeye kadar yükseldikleri, kadılık, kazaskerlik gibi ilmiyenin diğer tarıklarında bulunduktan sonra buraya gelenlerin günlüklerinin belirlenmiş olsun veya olmasın geldikleri noktadan devam ettikleri görülmektedir.
    Okunan Dersler : Fıkıh : Hidaye , Usûl- fıkıh : Telvih ve Şerh-i Adud, Hadis : Buharî, Tefsir : Keşşaf ve Beyzavi
    Ancak diğer medreselerde olduğu gibi Sahn-ı Seman Medreselerin de astronomi, matematik ve tıp gibi ilimler okutulmuş olmalıdır. Sahn-ı Seman içinde bir de daru'ş-şifanın varlığı göz önünde bulundurulduğunda bu gibi derslerin okunmuş olmasına mutlak nazariyle bakılabilir.

    6. Altmışlı Medreseler
    Müderrisine günlük 60 akçe verilen medreselerdir. Fatih Sultan Mehmed devrinde sadece Ayasofya Medresesi müderrislerine 60 ve daha yukarı akçe (Ali Kuşçu’ya 200 akçe ) verilirken, II. Bayezıd Molla Lütfi’yi Bursa’daki Muradiye Medresesi’ne günlük 60 akçe ile tayin etmişti. Bu medreselerin tahsil müddeti bir senedir.
    Okunan dersler : Fıkıh : Hidaye ve Şerh-i Feraiz, Usul-i fıkıh : Telvih, Kelam : Şerh-i Mevakıf, Hadis : Buhari, Tefsir : Keşşaf

    b)İHTİSAS MEDRESELERİ
    Bu medreseler, doğrudan doğruya ayrıca ihtisası gerektiren din ilimlerinden birini hedef alan ve o ilmin tahsiline mahsus metotla öğretim faaliyetinde bulunan medreselerdir. Bunları şu şekilde inceleyebiliriz.

    1. Daru’l-Kurralar
    Kur’an-ı Kerim’in doğru okunuşu ile Hz. Peygamber’e dayanan okuyuş rivayetlerini öğretmek üzere açılan Daru’l-Kurralar, Hz. Peygamber devrinden beri değişik adlarla gelen İslam’ın ilk eğitim ve öğretim müesseselerindendir. Umumiyetle cami hizmetlileri bu müesseselerden yetişirlerdi. Sıbyan mektebini bitiren bir kimse işe en alt seviyedeki daru’l-kurra’dan başlardı. Burada hıfzını tamamladıktan sonra yüksek seviyedeki bir daru’l kurra’ya devam ederdi. Bu müesseseler, tedris edilen derslerle ilgisi bakımından daha ziyade camiler içinde veya çevresinde tesis edilmişlerdi.
    Bu müessesenin başında bulunana “Şeyhü’l-kurra” denirdi. Bunlar, devrin en iyi Kur’an okuyanları idi. Daru’l-kurraların programı ve hocalarında aranan şartlar vakfiyelerde gösterilirdi.
    Osmanlı’da açılan ilk Daru’l-Kurra, Yıldırım Bayezid’in Bursa Ulu Camii yanındadır. Bundan sonra da Daru’l-Kurralar her selatin ve vuzera camiinde olacak kadar çoğalmıştır. Osmanlı Daru’l-Kurralarında Şemseddin Muhammed b. Muhammed Cezeri’nin el-Cezeri diye şöhret bulan ve maharec-i hurufa ait olan eseri, İlm-i kıraatte Ebu Muhammed Şatıbî’nin “Şâtıbîye” diye şöhret bulan Kaside-i Lamiye’si ve yine Cezerî’nin Fethü’l-Vahid adlı eserleri okutulmaktaydı.

    2. Daru’l-Hadisler
    Hz. Muhammed (S.A.S)’in hadis-i şerifleriyle ilgili ilimleri öğretmek maksadıyla açılmış medreselerdir. Osmanlıda ilk Daru’l-Hadis I. Murad zamanında Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından İznik’te inşa ettirilmiştir. Bundan sonra çok yayılan ve hatta Evliya Çelebi’nin tabiriyle her selatin ve vuzera camiinde açılan Daru’l-Hadisler, Süleymaniye Daru’l-Hadis’i ile medreseler arasında en seçkin yeri kazanmışlardır. Osmanlı Daru’l-Hadislerinde Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim ve Meşarik gibi eserler ve şerhleri okutuluyordu. Bu medreselerde ders okutan müderrislere “Muhaddis” denirdi. Buralarda müderris olabilmek için hadis ilminde ehliyet ve liyakat sahibi olmak gerekirdi. Bu yüzden Daru’l-hadisler umumiyetle umumi medreselerden yüksek telakki edilmişlerse de Osmanlılarda Daru’l-hadislerin de medrese sistemi içinde umumi medreseler gibi çeşitli seviye ve dereceleri bulunmaktadır. Buralara öğrenci olarak girebilmek için umumi eğitim veren medreseleri geçmek gerekirdi.

    3. Daru’ş-Şifalar
    Tıp ilimlerinin ve uygulamasının beraberce öğretildiği medreselerdir. Anadolu Selçukluları daru’ş-şifaları örnek alınarak tesis edilmiştir. Osmanlılardan önce bu müesseseler “Daru’t-tıbb”, “Daru’ş-şifa”, “Daru’s-sıhha”, “Daru’l-merzâ”, “Daru’l-atiye”, “Mâristan”, “Bîmaristan” gibi isimlerle anılmaktaydı. Osmanlılarda “Daru’ş-şifa” adıyla anılan bu müessese, Süleymaniye külliyesinin kurulmasından sonra “Tıb Medresesi” adını almıştır. Bu medreselerden dahiliye, göz, diş doktorlarıyla eczacılar yetişirdi. Osmanlılarda ilk “Daru’ş-Şifa” Yıldırım Bayezıd tarafından 12 Mayıs 1400’de Bursa’da kurulmuştur. Bundan sonra sıra ile Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul Daru’ş-Şifası, II. Bayezid’in Edirne Daru’ş-Şifası, Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’daki Süleymaniye tıp Medresesi, yine İstanbul’da hanımı Haseki Hürrem Sultan adına yaptırdığı Haseki Daru’ş-Şifası ve Manisa’da annesi Hafsa Sultan adına yaptırdığı Valide Sultan Daru’ş-Şifası ve III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan’ın Atik Valide Daru’ş-Şifası Osmanlı Daru’ş-Şifalarını teşkil etmektedirler. IV. Murad devrinde ise İstanbul’da 9 adet Daru’ş-Şifa bulunmaktaydı. İçlerinden en önemlisi İstanbul’da kurulan ve müstakil olup, tıp tarihinde önemli bir merhale kabul edilen Süleymaniye tıp medresesidir. Yine buradaki daru’t-tıblarla tıp eğitimi ilk kez bağımsız ve yüksek düzeyde bir medreseye kavuştu. Burada sekiz danişmend öğrenci olarak okuyordu.
    Anadolu Selçukluları döneminde tıbbın teorik ve pratik eğitimi hastaya hizmet paralelinde yapılmıştır. Osmanlı dönemi daru’ş-şifalarında da bu gelenek aynen sürmüş, bu hizmet ve anlayış daha da geliştirilmiştir.
    Daru’ş-şifa planlamasında medrese plan şeması çeşitli şekillerde yorumlanarak, yüzey isteyen sağlık hizmetlerine elverişli yapılar oluşturulurken, bu yapılar bünyesinde hizmet fonksiyonunun aksatılmadan daha mükemmel olarak sürdürüleceği merkezi plan şeması da bu dönem daru’ş-şifa planlamasında doğmuş ve geliştirilmiştir.
    Osmanlı Daru’ş-Şifalarında daha önce İslam dünyasında bilinen tıp kitapları ile Osmanlı tabiblerinden İshak b. Murad’ın Edviye-i Müfrede’si , Ahmed Daî’nin Kitab-ı Tıbb’ı , Ahmedi’nin Müntehebat-ı Şifa’sı, Sinoplu Mümin b. Mukbil’in Kitab-ı Tıbb’ı Davud-i Antakî’nin Tezkire-i Antakî’si ve Emir Çelebi’nin Enmuzecu’t-Tıbb’ı okutulmuştur.

    4. Hev’et Medreseleri ( Rasathaneler )
    Selçuklulardan kalan bu medreselerde alanın otoriteleri konumundaki Çağmini, Şirazi, Batlamyus, Uluğ Bey, Şemseddin Semerkandî, Osmanlı ulemasından Ali Kuşçu, Kadızade-i Rumi ve Mirim Çelebi tarafından kaleme alınmış astronomi kitapları etrafında bir tedris pratiği gerçekleştirilmiştir.
    5. Daru’l-Mesneviler
    Mesnevi, Mevlana Celaleddin Rûmi ( 1207-1273) ’nin altı ciltlik eseridir. Kültürümüzde geniş tesirleri olan Mesnevi’nin halk tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, Muharrem 1884’te İstanbul’un Fatih semtindeki Murad Molla Dergâhı, Daru’l-Mesnevi haline getirilerek bir yaygın eğitim ve öğretim müessesesi ortaya çıkmıştır.
    Mevlana Celaleddin mesnevisi Mevlevîhanelerde okutuluyordu. Ancak bu eserin, medreselerin itibar etmedikleri Farsça ile yazılmış olduğu halde daru’l-mesneviler açılarak ayrıca okutulup öğretilmiştir. Bunun nedeni Mevlana’ya ve onun tasavvuf görüşlerine duyulan sevgidir.
    Bu medreselerin yanı sıra son ıslahatla Osmanlı medrese sistemi içine klasik dönemde bulunmayan şu ihtisas medreseleri girmiştir :

    1. Medresetu’l-Kudat
    Bu medrese, ilk defa 1854’te yeniden düzenlenen adalet sisteminde şer’i mahkemelere bakacak kadıların yetiştirilmesi için Şeyhülislam Meşreb Efendi Hafidi Mehmet Efendi zamanında açılmıştır. İlk açıldığında Muallimhane-i Nuvvâb adını taşıyan medrese 1884’ten sonra Mekteb-i Nuvvâb, 1910’da ise Mekteb-i Kudât adıyla anılmıştır. İki yıl tahsil müddeti olan medrese ilk mezununu 1856 tarihinde vermiştir. Medresenin binası İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin bulunduğu eski binadır.
    Medresetü’l-kudat’ın programı şöyledir :
    1908’den önce Fıkıh, Mecelle, Feraiz, Nestalik, 1908’den sonra Dürer, Mecelle, Feraiz, Tatbikat-ı Şeriyye, Sakk-ı Şer’i, Defter-i Kassam, Ahkam ve Nizamat-ı Evkaf, Arazî Kanunu, Ticaret-i Bahriyye Kanunu, İcra Kanunu, Ceza Kanunu, Usûl-i Muhakeme-i Hukukiyye, Tatbikat-ı Hukukiye ve Cezâiyye ve Ticariyye, Tanzim-i İlâmat-ı Hukukiye, Usûl-i Muhakemat-ı Cezaiyye ve Sulh, Tanzim-i İlamat-i Cezaiyye, Medhal-i İlm-iHukuk, Hukuk-u Düvel, Hukuku İdâre, İktisat, Kitabet-i Resmiyye, Hüsn-i Hatt-ı Ta’lik dersleridir.

    2. Medresetü’l-Vaizin
    Bu medrese 6 Şubat 1912 tarihli bir nizamnameye göre “Kur’an-ı Kerim’in ahkamı ve Rasulullah(S.A.S)’ın Sünnet-i Seniyyesi çerçevesinde İslam medeniyetini ve İslam’ın faziletini bütün insanlara öğretmek için” açılmıştır. Osmanlı’da vaaz ve vaizlik için tahsis edilmiş hususi meslek okulları yoktu. Yenileme yapılırken bu da düşünüldü.
    Bu medreseye girebilmek için 20 ila 30 yaş arasında olmak, sabıkasız olmak, sağlıklı olmak (organ eksikliği veya kekemeliği olmamak), kabul için giriş imtihanını başarıyla vermek, mezuniyetten sonra mecburi hizmetli olarak çalışmayı kabul etmek gibi şartlar konulmuştur.
    Üç sınıftan meydana gelen medresenin programı şöyledir:
    I. Sınıf : Hadis, Kelâm, Fıkıh, Siyer-i Nebi ve Tarih-i İslâm, Hitabet ve Mev’ize, Edebiyat-ı Osmâniye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Arabiyye , Tarih-i Umumî, Tarih-i Osmanî ve İslâmi, Coğrafya-yı Umumi, Hesap, Hendese, Terbiye-i Bedeniyye.
    II. Sınıf : Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Hitabet ve Mevize, Edebiyat-ı Arabiyye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Osmâniyye, Tarih-i Umumî, Tarih-i Osmaniye, Siyer-i Nebi ve Tarih- İslam, Cebir, Hikmet-i Tabiiyye, Malûmat-ı Hukukiyye, Terbiye-i Bedeniyye.
    III. Sınıf : Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Hitabet ve Mevize, Edebiyat-ı Arabiyye, Edebiyat-ı Farisiyye, Edebiyat-ı Osmaniyye, Tarih-i Edyân, Hey’et, Hıfzısıhha, Kimya, Hikmet-i Tabiiyye, Terbiye-i Bedeniyye.

    3. Medresetû’l- Eimme ve’l-Hutebâ
    İmam ve Hatip yetiştirmek maksadıyla 1913’te açılmış bir medresedir. İki bölümden oluşan medresenin programı şöyledir :



    İmam ve Hatiplik Bölümü:
    Kur’an-ı Kerim Nazariyatı, Kur’an-ı Kerim Tatbikatı, Malumat-ı Kanuniye, İlm-i Kelâm, Ahkâm-ı Nikah ve Talak, Hitabet-i Arabiyye Nazariyatı, Hitabet-Arabiyye Tatbikatı, Türkçe, Hitabet, Ahkâm-ı İbadet
    Ezan ve İlahi Bölümü
    Kur’an-ı Kerim Nazariyatı, Kur’an-ı Kerim Tatbikatı, Ezan ve İlahi Nazariyatı, Ezan ve İlahi Tatbikatı.

    4. Medresetü’l-İrşad
    Medresetü’l-Vaizin ile Medresetü’l-Eimme ve’l-Huteba’nın birleştirilmesiyle meydana gelmiş bir medresedir. Medrese, vaizlik ve imam-hatiplik bölümleri olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. Vaizlik bölümü 3, diğer bölüm 2 yıldır.
    Vaizlik bölümü
    Bu bölümde Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Feraiz, Ahkam-ı Evkaf, Mezahib-i İslamiyye ve Turuk-i Aliyye, Edyan, İlm-i Ahlak, Siyer-i Nebi ve Tarih-i İslam, Edebiyat-ı Türkiyye ve İnşa, Edebiyat-ı Farisiyye, Tarih-i Felsefe, İlm-i İctima, Hıfzı’s-sıhha, Hitabet ve Mev’ize.
    İmamlar ve Hatipler Şubesi
    Tertil-i Kur’an-ı Kerim, Fıkıh, Tevhid, Hadis, Bazı Suver-i Şerife Tefsiri, Hitabet,Malumat-ı Kanuniyye, Usûl-i İnşa, Musiki.

    5. Medresetü’l-Mütehassisin
    1908’deki medrese ıslahatında bir de “Medresetü’l-Mütehassisin” adıyla yeni bir medrese kurulmasına lüzum görülmüştü. Nihayet 1917 yılına gelindiğinde üç bölümü ihtiva eden Medresetü’l-Mütehassisin kurulmuştu.

    programlar
    • Tefsir ve Hadis Bölümü
    İlm-i Nasih ve Mensuh, İlm-i Esbabı’t-Tenzil, İlm-i Usûl-i Tefsir, Tefsir, Tabakat-ı Kurra ve Müfessirin, Nakdi’r-rical, Hadis, Mevzuat.
    • Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh Bölümü
    Usûl-i Fıkıh, Fıkh-ı Hanefi, Fıkh-ı Şafii, Fıkh-ı Maliki, Fıkh-ı Hanbelî, Hilaf ve Cedel, Tarih-i Fıkıh, Mukayeseli Ahkam.
    • Kelam, Tasavvuf ve Felsefe Bölümü
    İlm-i Kelam, İlm-i Tasavvuf, İlm-i Nefs, Mantık ve Felsefe, Hikmet-i İslam, Felsefe-i İslamiyye Tarihi, Felsefe-i Umumiye Tarihi, Tarih-i Edyan ve Mezahib (mukayeseli), İlm-i İctima.

    6. Medresetü’l-Hattatin
    Hat sanatını öğretmek üzere 1915’te açılmış bir medresedir. Reisü’l-hattatin Hacı Kamil Efendi’nin önderliğinde açılan bu medresede tedrisat seneye ve devreye tabi tutulduğu gibi talebeler için de yaş kaydı aranmamıştır.
    1917’de lağvedilen bu medrese 1927’de Hattat mektebi adıyla tekrar açılmış, 1929’da tekrar lağvedilmiş ve 4 ay sonra Şark Tezyini Sanatlar Mektebi adı altında Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir şubesi olarak açılmıştır.
    programı
    Sülüs, Nesih, Celi ve Tuğra, Divani ve Celi Divani, Kufi, Rik’a, Ta’lik, Tezhib, Minyatür, Teclid, Ebru, Âhâr, Mühreleme.
    7. Daru’l-Hilafeti’l-Aliye Medresesi
    1914 tarihli Islah-ı Medaris Nizamnamesi’ne göre İstanbul’daki bütün medreseler, merkezi bir sistem içerisinde toplanacaktır. Bu nizamnameye göre bu medrese açıldı. Öğretim süresi 12 yıl olarak belirlenen bu yeni medrese, Tali kısm-ı evvel, Tali kısm-ı sani ve Kısm-ı âli olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. Her kısmın öğretim süresi dört senedir. Her kısım dörder sınıf ve sınıflar da dörder şubeden oluşuyordu.
    Nizamname, medreseye alınacak talebelere en az altı yıllık ilköğretim bitirmeyi şart koşuyordu. Bu tali kısımların orta öğretime, âli kısmın ise yüksek öğretime denk düşürüldüğü anlamını taşır.
    Medresede öngörülen ders programında geleneksel dini derslerin yanında sosyal, fen ve matematik branşlar da vardı. Bu derslerin ağırlığı 1910 yılındaki programa oranla daha da fazlaydı. Bir başka husus da bu programda Batılı bir lisanın yabancı dil olarak yer almasıdır.
    Yüksek öğretime denk düşünülen Kısm-ı âli’nin ders programında ise medrese öğretiminin özünü teşkil eden dersler ağırlıklı olarak yer almaktadır.
    Daha önce planlanan ancak uygulanmayan Medresetu’l-Mütehassısîn projesi, bu nizamname ile birleştirilmiştir. Bu medrese üç kısımdan oluşacaktır : 1- Tefsir ve hadis şubesi, 2- fıkıh şubesi, 3- kelam, tasavvuf ve felsefe şubesi. Bunlar ihtisas medreseleridir. Daru’l-Hilafeti’l-Aliye’nin âli kısmını bitirenler bu medreseye alınacaktır.
    Medrese öğretime 19 kasım 1914 tarihinde başlamıştır. Medreseye 2.889 talebe alınmıştır. I. Dünya savaşı sebebiyle bu sayı düşmeye başlamıştır.
    Medresede yeniliği esas alan nizamname, yeni konan dersleri verecek öğretmenin olmaması, dershanenin olmaması, bunlara verilecek ödeneğin olmaması nedeniyle istenilen hedefe kavuşulamamıştır.

    MEDRESELERİN İŞLEYİŞ TARZI
    Osmanlı medreselerinin programlarının oluşum ve dönüşümü, Selçuklu medreselerinin çizgisinde serbest ve sivil niteliktedir. Osmanlı medreseleri eğitim sistemini branşlaşma ve uzmanlaşma yerine beslendiği aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesi ile ilişkilendirerek kavranması mümkün gözüken özgün bir eğitim hizmeti tasarımına dayanmıştır.
    Osmanlı medreseleri, yükselme çağında Selçuklu geleneğini aşmıştır. Çünkü medrese tarihi boyunca vakfiyelerde bir kaç cümle ile program tespiti geleneği, ilk defa merkezi nitelikli yasal düzenlemelerle bu dönemde aşılmıştır. Vakfiyenin bir medreseyi ilgilendiren hükümlerine karşın, ilmiye kanunnamesi ve adaletname olarak bilinen büyük ölçekli düzenlemeler, ülke genelindeki bütün medreseleri bağlayıcı hükümler getirmiştir.
    Osmanlı medreseleri bütün dünyaya örnek teşkil eden din ve devlet adamlarını yetiştirirken, modern pedagojinin kabul ettiği, Dalton Planı ve Vinetka Sistemi adıyla uygulamaya koyduğu ferdî kabiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plan ve programları benimseyen bir metot geliştirmiş, bütün medreselerde bu metot tatbik edilmiştir. Bu metoda göre medreseler, bugün modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine dersten geçme yolunu seçmiş, mezuniyeti yıllara değil, kabiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı.
    Zeki ve çalışkan bir öğrenci tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mezun olabilirdi. Ancak devlet memuru olabilmesi için belli bir yaş aranırdı. Medreselerde umumi derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkanını sağlar ve en iyi şekilde öğrenmeye imkan hazırlardı. Bu husus günümüzde de çok önemli kabul edilir.
    Medrese modelinin nihai hedefi, “fakih” denilen bütüncül şahsiyet yapılanmasını gerçekleştirmektir.
    İslam aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesinin öngördüğü şekliyle fakih: Nefis-Akıl-Kalp üçgeni üzerine inşa olunmuş, kozmolojik ve nakli bilgi birikimine sahip, İfta-Kaza-Tedris ehliyeti bulunan bütüncül şahsiyet modelidir.
    Medreselerin inşasına çalıştığı, nefis-akıl-kalp eksenli bütüncül şahsiyet modeli; hareki, zihni ve kalbi tecrübeler kompozisyonudur. Bunun süreç boyutunda açılımı ise şahsiyet sistemine teorik öğrenme tecrübeleri çerçevesinde gerekli bilgi yakıtının girilmesi, ardından kalbi ve hareki tecrübelerle zihni öğrenmelerin inanç ve beceriye dönüştürülmesidir.
    Medrese geleneğinin tarih sahnesine çıkışından itibaren yukarıda işaret edilen anlayış çizgisinde gelişme gösterdiği bilinmektedir. Bu oluşumun somut göstergesi; ders ve ders dışı yaşantıyı ortak amaç ve ilkelerde bütünleştirerek müderris ve öğrenci kitlesi arasında bire bir etkileşim fırsatları sağlayacak olan yatılı eğitim modelidir.
    Osmanlı medreselerinin amacı ilmiye sınıfını meydana getirmektir. İlmiyeye girebilmek için sahn düzeyinde bir medrese mezunu olmak gerekiyordu. Ulemanın kendilerine uygun giysileri vardı. Ulema öteki sınıflara tanınmamış olan iki önemli ayrıcalığa sahiptir. Ulema veya medrese hocaları idam edilemez ve hapsedilemezler ancak görevlerinden alınabilir yada sürülebilirlerdi. Bu, şeyhülislam ve kadıların hüküm verirken, müderrislerin öğretim yaparken, korkusuzca, akla ve gerçeğe uygun, vicdanlarının sesini dinleyerek davranabilmeleri için düşünülmüştür.
    Medreseler, umumiyetle bir dershane ve etrafında yeteri kadar talebe odalarından meydana gelirdi. Yaptıranın isteği ve mali gücüne göre, bunların dışında imaret, kütüphane ve hamam vs. ilave edilirdi. Her medresenin bir vakfiyesi bulunur ve bu, kurum tarafından yazdırılırdı. Vakfiyede medresenin çalışma şekli ile vazifelilerin günlükleri ve medresenin masraflarını karşılamak için yapılar, vakıflar gösterilirdi.
    Medreseler, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyazı olmaktan çıkarmak ve toplumda sosyal adaleti,fertler arasında fırsat ve imkan eşitliğini sağlamak için, parasız yaparlardı.
    Medreseler, özel mimari tarzı olan, açık, bir avlu etrafında ve kare şeklinde dizilen küçük kubbeli odalardan oluşan zarif ve ağır başlı eserlerdi. Bu binalardan birkaçı bir cami etrafında sıralanınca bunlara kütüphane gibi yardımcı tesisler de ekleniyordu. Bu da mahallede bir lise, bir yüksek okul ve hatta bir üniversite kampüsüne benzer bir ortamın meydana gelmesini sağlıyordu. Ayrıca suhte (öğrenci), danişmend (asistan veya doçent) ve müderrisler (profesörler) bu mahalleye renk ve karakter veren başlıca simalar oluyorlardı.
    Medreselerdeki öğrenciler cer usülu ve huzur usülu denen usullerle halka açılıyordu. Buna bir anlamda staj demek daha doğru olur. Cer usülüyle öğrenciler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında köylere dağılır, namaz kıldırırlar, vaaz verirler. Burada öğrencilerin ihtiyaçlarını halk giderir. Böylece öğrenciler halkla kaynaşırlar. Huzur usülüyle hocalar bir anlamda talim yapıp fikir alış-verişinde bulunurlar. Ramazan ayında padişah hocaları saraya davet eder. Dini metinler üzerinde yorum yapıp tartışırlar. Gelecek olan hocaları şeyhülislâm seçer. Tefsir yaparken Kadı Beyzavî’nin tefsiri esas alınır.
    Medreseler 16. yüzyılın ortalarından itibaren bozulmaya başlamakla beraber bazı özellikleri ile 20. yüzyılda benimsenen eğitim ilkeleri benzerlik gösterir. Bunlar : Bina sistemi, eğitimin parasız olması, dersler arasıda tutarlık olması, sınıf geçme değil de ders geçmenin esas alınması, derslerde öncelik-sonralık olarak bir düzenliliğin olması. Öğrenciler, kendi yemeklerini yaparak, odalarını ısıtarak, çamaşırlarını yaparak hayata hazır hale gelirler. Cer sistemiyle halkla kaynaşır, halkı aydınlatır. Mezun olduktan sonra görevinin başına gider ve halkla diyalog kurmada zorlanmaz. Tanzimat’tan sonra açılan okullarda öğrenciler fikir ve davranış olarak halktan kopuktur.
    Fatih Kanunnamesi’ne göre, medreselerin denetimi mahalli müftülüklere bırakılmıştı. Bu durum, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin mahalli ihtiyaç ve şartlara göre organize edilmesine faydalı olmakta, halkın eğitim ve öğretim faaliyetlerine ilgi duymasına, medreselere mali katkılarda bulunmalarına yardım etmekteydi.

    Medresede Öğrenim
    Medreselerde talebelerin ortak ders yapabileceği umumi ve büyük bir dershane, onun etrafında dizili olarak her talebe için ayrı bir oda vardı. Müderrisler umumi konuları ortadaki büyük dershanede işler daha sonra, her talebe kendi hücresine çekilir ve müderrisi ile baş başa kendi sahasında çalışırdı. Sekiz Tetimme’de her bir hücreye üç suhte konulmuştu.
    Fatih Sultan Mehmed devrinde dersler kahvaltıdan sonra başlar ve öğlen namazına kadar sürerdi. Öğleden sonra öğrenci kütüphane veya camide mütalaada bulunurdu. Günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı. Sınıftaki öğrenci sayısı yirmi civarında olurdu. Dersleri birkaç satırdan ibarettir. Her derse, bir gün önce, sekiz-dokuz saat bakıp ertesi gün hoca huzurunda nöbetle bir öğrenci ibare okur. Hoca bir kat mana verdikten sonra etraftan herkes görüşünü hocaya söyleyerek dört-beş saat tartışırlar. O dersi iyice araştırıp inceledikten sonra herkes hücresine gidip ertesi gün okuyacağı derse, hoca huzuruna gelinceye kadar yine çalışır. Bu şekilde her gün zihinlerini geliştirip açarlar. Düşüncede öyle derine dalarlar ki çalıştıkları dersleri anlatsalar kimse anlayamaz. Bazı öğrencilerin değerinin yüksekliği yedi deniz gibi olan yedi ilimde yüzücülüklerinin ne rütbede olduğu açığa çıkar.
    Hocalar öğrencileri usandırmamak ve onları daima ilme teşvik etmek için Salı, ve Cuma günlerini tatil etmişlerdir. Bu iki günde öğrenciler bazı malzemelerini hazırlarlar, yaz günü ise mesire yerlerine gezmeğe giderler. Orada da yine pek boş durmayıp hisab, hendese ilmi, usturlâb, rub’, misaha, Hind, Kıbt ve Zenc hisabı, parmak hisabı, ağırlıkları kaldırma ilmi (mekanik) ve bunlar gibi müstakillen derse ihtiyaç duyulmayan ilimleri müzakere ederler. Kış günü ise, geceleri sohbet edip, muamma, bilmece, muhadarat, tarih, şiir, aruz ve divan müzakere ederler. Bazıları garib ilimlerle de uğraşır. Ama meşgul edici olduğundan hocalar izin vermezler.
    Osmanlı medreselerinde dersler arasında uyum esas alınmıştır. Dersler arasında öncelik sonralık bakımından tutarlık vardır. Sınıf geçme yerine ders geçme sistemi esas alınmıştır. Öğrencileri hayata alıştıran staj uygulaması vardır.
    Osmanlı medreseleri müfredat programını bazı farklılıklarla çeşitli yazarlar vermişlerdir. Bunlar : Kevakib-i Seb’a adlı esere, yazarı bilinmiyor, İshak b. Hasan Et-Tokadî’nin Nazmu’l-‘Ulum’una, Saçaklı-zade’nin Tertibu’l-‘Ulum’una, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Tertib-i ‘Ulum’una, Nebî Efendi-zade’nin Kaside fi’l-Kütübi’l-Meşhure fi’l-‘Ulum’una göre Osmanlı medreseleri müfredat programı vardır. Buraya Kevakib-i Seb’a’yı almakla yetindim. Farklılıkları belirttim.

    Kevakib-i Seb’a’ya Göre Osmanlı Medreseleri Müfredat Programı
    Medreseye gidecek bir talebe, 5-6 yaşında sıbyan mekteplerine alınır. Öğrenciye önce, anlayışı kadar iman telkin edilir. Ergenlik çağına girmiş ise, üzerine namaz farz olduğundan, kendisine Fatiha ve birkaç kısa süre öğretilir. Sabi ise, her şeyden önce besmele ile “Rabbi yessir” duası yapıldıktan ve elifba cüzü yani Arap alfabesi öğretildikten sonra heceye geçilerek Amme cüzüne başlanır. Bir tecvid hocasından Kur’an öğrenilerek hatmedilir. Daha sonra Kur’an’ı tecvitle okumak Farz-ı ayn olduğundan sabi, Arap ise Arapça, Türk ise Türkçe muhtasar bir tecvid kitabı okur. Bunu Birgili Mehmet Efendi’nin Türkçe “Akaid Risalesi”nin okutulması takip eder. Bu arada Kur’an’ı ezberler. Bir büyük mecliste hafızlar ve kurra huzurunda Kur’an’ı başından sonuna altı yada yedi-sekiz saatte dinletir. Şükürnamesi için büyük bir ziyafet verilir. Ziyafettekilere hediyeler takdim edilir. Hıfzını altı saatte dinleten hafıza “hafız-ı seri” derler. Bu sırada sabi 8-9 yaşlarındadır. Arapça kelimelere alışması için İbn-i Ferişteh gibi beş-on yapraktan ibaret manzum bir sözlük, tabiatının ölçüye alışması için de Farsça kelimelerle ilgili manzum Şahidi Sözlüğü okutulur. Bu esnada haftada bir-iki gün camilerde kurra meclislerine devam edip her derste ikişer-üçer, mümkünse, beşer-onar ayet okuyarak on dört kıraatı tekmil eder. Yine bu yaşlarda “âmâl-i erbaa” denilen dört işlem problemleri öğretilirdi. Kur’an-ı Kerim’i tecvid ile öğrenmek iktisar,hafız olmak istisad,kıraatıyla almak istiksa rütbesidir. Başka bir görüşe göre, hafız olmak iktisar rütbesi, kıraatleri bilmek iktisad, gerisi istiksa rütbesidir. Öğrenci bu eğitimle Sıbyan Mektebi’ni bitirir.
    Eski bilginlere göre her ilimde üç mertebe vardır. Bunlar, iktisar, iktisad ve istiksa mertebeleridir. İktisar fennin en meşhur meselelerini ihata etmeğe derler. İktisad, meşhurlarını da zikretmeğe derler. İstiksa ise, nadirlerini de zikretmeğe derler. Başka bir deyişle, kısa metinlere iktisar, orta metinlere iktisad, uzun metinlere de istiksa derler.
    Sıbyan Mektebini bitiren bir öğrenci, 12-15 yaşlarında iken “Haşiye-i Tecrid” medreselerine girerek medresedeki öğrenim hayatına adım atar. Bu öğrencilere “sûhte” denirdi. Sahn-ı Seman medreselerine öğrenci yetiştiren Sekiz Tetimme medresesi öğrencilerine de “sûhte” deniyordu. Bu öğrenciler Sahn medreseleri öğrencileri olan danişmendlerden ders görürlerdi.
    Öğrenci burada faydalı ilimlerden âlet ilimlerine başlar. Bunlardan, kelimenin kendisinden söz ettiği için bütün ilimlerin önceliklisi olan SARF ilmine, duyguda sabi çocuğu yemeğe meme ile alıştırdıkları gibi, akılda da üç mertebenin, aşağı, orta ve yüksek dereceleri dikkate alınıp toplam dokuz rütbeye göre, önce iktisarın aşağı rütbesinde yalnız Emsile-i Muhtelife ve Muttarida’yı gösteren siga risalesi kendisine öğretilir. Sonra yine aynı rütbede bütün bab ve vezinleri alan Binau’l-Ef’al risalesi öğretilir. Bir cüzdür. Sonra ondan daha ayrıntılı yine iktisarın orta rütbesinde ayrıntılı olarak bab ve vezinleri, kısaca bazı i’lali zikreden Maksud risalesine başlar. İki cüz bir risaledir. Sonra, kısaca babları, uzunca i’lali ihtiva eden iktisarın yukarı rütbesinde ‘İzzi kitabını okur. Sonra, iktisad rütbesinde ayrıntılı olarak i’lali, zamirleri ve iştikakı ihtiva eden, bazı deliller de gösteren Merâh kitabını okur. Dört-beş cüz bir kitaptır. Sonra, iktisadın yukarı rütbesinde, bazı nadir meseleleri, iştikak ve hat ilmini bazı delillerle zikreden Şafiye kitabını okur. Bu kitabın şerhleri okunurken, takrir olunduğu için istiksa rütbesinden müstağni olup sarf ve nahvi ihtiva eden istiksa rütbesinden olan Mufassal kitabını okumaya gerek kalmadığından mevzuda sarfa yakın, kelimenin i’rabından bahseden NAHİV ilmine başlayıp, onda da önce iktisarın aşağı rütbesinde Avamil diye adlandırılan yalnız amilleri zikreden risaleyi okur. Sonra iktisarın yukarı rütbesinde avamili ve bazı en meşhur i’rabı zikreden Misbâh risalesini okur. Sonra iktisadın orta rütbesinde meşhur meseleleri zikreden Kâfiye kitabına başlar. Sonra bin beyitten ibaret olan Elfiyye-i İbn-i Mâlik’i ezberler. Yetmiş beş şerh ve talikatı vardır. Sonra iktisadın yukarı rütbesinde Kâfiye’nin şerhi Molla Câmî kitabını okur. On beş-yirmi cüz bir kitaptır. Sonra nevadirin çoğunu da ihtiva eden istiksa rütbesinde Muğni’l-Lebîb kitabını okur. Ama pek dikkatli bir kitap olup bu mertebede olan öğrenci anlamaktan aciz olduğundan bekleyip zamanla isti’dad hasıl olduktan sonra okursa pek iyi olur. Bu esnada şer’i hükümleri boş komayıp haftada bir-iki gün FIKIH ilminin iktisarının aşağı rütbesinden bir kitap okur. Mesela yalnız namaz meselelerini ihtiva edip yalnız namaz kitabına göre iktisad rütbesinde, fıkıh ilmine göre iktisarın aşağı rütbesinde olan Halebî kitabını okur. Yirmi cüz bir kitaptır. Onu tamamladıktan sonra yine fıkıh ilminde iktisarın aşağı rütbesinde, en meşhur meseleleri ihtiva eden yani hemân günlük meseleleri ihtiva eden Kudûrî kitabını delile girmemek şartıyla yalnız konu başlıklarına aşina olmak için okur. Lakin yine tertibinden ayrılmayıp nahiv ilmini tamamladığı gibi her ne kadar sözün halin icabına uymasından bahsettiği için me’ani ilmine başlamak gerekirdi ; ama dalliyyet, medluliyyet ve mutabakata ; mubaheseli ve dikkatli bir ilim olduğundan delil getirmek için suğra ve kübra bilmeğe bağlı olduğundan nahivden sonra MANTIK ilmine başlayıp iktisarın aşağı rütbesinde mantık’ın en meşhur konu başlıklarını zikreden İsâgôcî risalesini okur. Şerh ve haşiyesi otuzdur. Haşiye, dört-beş rütbe biri birleri üzerine düşmüşlerdir. Sonra, şerhlerinden iktisarın yukarı rütbesinde Hüsâm-ı Kâtî ve haşiyesi Muhyiddin Risalesi’ni, sonra yine o rütbede Fenârî ve haşiyesini, sonra iktisadın orta rütbesinde bütün meseleleri ihtiva eden Şemsiyye Kitabı’nı, sonra o rütbede Tehzib’i talik ve şerhleriyle, sonra iktisadın yukarı rütbesinde olan delil getirip bahsederek o Şemsiyye’nin şerhi Kutbuddîn-i Şirâzî, haşiyesi Seyyid ve Kara Davud ile okur. Talik ve haşiyeleri yirmi yedidir. Sa’duddin denen bir şerhi de vardır. Beş haşiyesi vardır. Öğrenci bu kitabı okurken mubaheseye isti’dadı belli olur. Yani öğrencinin güya mihenk taşıdır. Ne derece cevval bir zekaya sahip olduğu açığa çıkar. Sonra istiksa rütbesinde Şerh-i Matali’ okur.
    Sonra tartışmada yanlıştan sakınmak için ÂDÂB ilmine başlar. Onun da iktisar rütbesinde Taşköprî Şerhi’ni okur. Sonra iktisad rütbesinde Mes’ud-ı Rûmî kitabını okur. Bu Âdâb-ı Semerkandî üzerinde şerhtir. Talikleri yirmi birdir. Sonra o rütbede Hüseyin Efendi Kitabı’nı etraf ve havaşisiyle okur. Üç-dört cüz bir kitaptır. Ama çok meseleyi ihtiva eder. Sonra Kadı Adud Metni’ni ve Şerh-i Hanefiyye ve haşiyesi Mir ile sekiz itinalı haşiyesi vardır ; tahkik ve tetkik ederek okur. Bu ilimde telif olunanlar “muhtasarat” denilen eserlerdir. Sonradan gelenler şerh ettiler.
    Burada başarılı olursa müderristen bir belge (icâzetnâme) almak suretiyle bir yukarı derecedeki “Miftah” medresesine devam eder. Oradan da kırklı, Hâriç ve Dâhil medreselerinin derslerini gördükten sonra ister Sahn-ı Seman’a isterse süleymaniye’ye girerek danişmend olur. Danişmend bugünkü karşılığıyla asistan veya doçenttir.
    Danişmendleri müderrisler okuturdu. Bir de müderrislerin yardımcıları vardır. Bunlar danişmendler arasından ve en liyakatli olanlardan seçilen Mu’idlerdir. Hem müderrisin derslerini tekrarlar, hem de danişmendlerin disiplini ile meşgul olurlardı. Sahn-ı Seman mu’idlerinin ise, bunlara ilaveten Tetimme Medreseleri’nde suhtelere ders verdikleri görülmektedir. Mu’idler Ellili Medreseler’den aşağı seviyelerdeki medreselerde de bulunur. Müderrisler gibi tayin edilirler. Danişmendler arasından mu’id olabilecek vasıfta bulunanların seçimini ise, müderrisler yapar. Mu’idler iki sene görev yaparlar.
    Danişmendlerin tahsilinde hocalar iki yol takip ederler : Bazıları manaya (ME’ÂNİ) başlatıp iktisar rütbesinde olan Telhis Metni’ni, sonra iktisad rütbesinde olan Şerh-i Muhtasar kitabını, yirmi cüzden ibaret bir kitaptır, sonra istiksa rütbesinde olan Mutavvel’i yahut İzah-ı Me’ani kitabını okutur. Mutavvel kırk-elli cüzden ibaret fennine mütekeffil, çok değerli bir kitaptır. Pek çok haşiyesi vardır. Getirdiği deliller ile iddia edileni anlamak pek çok ilme bağlıdır. Onun için bazıları hikmet ilmi ile öbür alet ilimlerini, meaniden önceye alır, daha sonra meani okutur. Muhtasar ve Mutavvel, beyan ve bedi ilimlerini içine aldığından galiba onun için aşka kitap okumazlar. Belki meani, beyan ve bediyi ihtiva eden Elfiyye-, Halebi’yi ezberler.
    Talebe Me’ani ilminden sonra NAZARİ HİKMET ilmine başlar. Müslümanların amelî hikmeti fıkıhtan ibaret olduğundan ameli hikmetten bahsetmeyip nazari hikmeti zikreden iktisar rütbesinde Hidaye metnini, sonra şerhi Kadımir ve haşiyesi Lârî beraber okunup iktisad olur. Sonra yine iktisadın yukarı rütbesi Hikmetü’l-Ayn kitabını okuyup sonra istiksa rütbesinde isteyen Şeyhayn’ın kitaplarına bakar.
    Bu ilimden sonra filozoflarla kelamcıların mezheplerini ayırdetmek, Allah’ı ve sıfatları hakkında olan dini akideleri tashih ve tahkik için KELAM ilmine başlar. Onda iktisadın aşağı rütbesinde konu başlıklarını ihtiva eden Ömer-i Nesefi risalesi, sonra iktisadın aşağı rütbesinde şerhi, Şerh-i Akaid’i, haşiyesi Hayalî ile birlikte okur. Pek çok bahisle okunduğundan iktisadın yukarı rütbesine yakın olur. Hayalî haşiyesinin çeşitli İslam ülkelerinde dikkatle şöhreti vardır. Hatta dört-beş yüz haşiyesi vardır. Sonra yalnız Allah’ın varlığını ispat konusunda olan İsbât-ı Vacib kitabını ve Akaid-i Celal’i talikleriyle birlikte okur. Sonra iktisadın yukarı rütbesinde otuz-kırk cüzden ibaret Mevâkıf’i yahut istiksa rütbesinde Şerh-i Mevakif kitabını okur. Yetmiş cüzden ibaret bir kitaptır. Lakin ‘sürgünce’ okur. Ağır ağır okumağa ömrün tahammülü yoktur. Bazıları o rütbeden bir cüz aşağı Şerh-i Makasıd okuturlar. Şerh-i Mevakif ve Makasıd her ne kadar kelam ilmiyse de âlet ilimlerinin cümlesini, hikmet, hey’et, hendese ve hisabı zikreder. Hendese ve hisab ‘mahsusat’ kabilinden olup çok fikre muhtaç olmadığından onu müstakillen ders edip okumazlar. Hemân zikrolunan ilimler arasında müzakere ederler. İktisar rütbesinde hendese ilminde Eşkâl-i Te’sis adlı bir kitabı okurlar. Ondan sonra istiksa rütbesinde delilleriyle Öklidis kitabını okurlar. Hisabda iktisar rütbesinde Bahaiyye’ yi okurlar. Üzerine Ramazan Efendi ve Çulli’si takrir olunup iktisadın yukarı rütbesine yakın olur. Hey’et ilmi hayalden ve faraziyyattan ibaret olup hendeseye nisbetle zor olduğundan onu sonraya bırakıp müstakillen ders ederler. Tertibinde zikrolunur.
    Kelam ilminden sonra, FIKIH USÛLÜ ilmine başlanıp iktisad rütbesinde Tenkih şerhi Tavzih okunur. Yirmi cüz bir kitaptır. Haşiyesi Telvih ile okunursa istiksaya yakına olur. Sonra yine iktisad rütbesinde Muhtasar-ı Münteha kitabını okur. Lakin mantık ilmi, fıkıh usûlü ilminin mebnisi olduğundan başında, mantık ilminin bütün meselelerini zikreder. Ama gayet kısa ve incelikli olduğundan çözümü çok güç, çok konu olduğundan şerhi Adud ve haşiyesi Seyyid de birlikte okunur. Adud otuz cüzden ibaret bir kitaptır. Haşiyesi sayısızdır. Bundan sonra, istiksa rütbesinde Fusûl-i Bedayi’ kitabı vardır. ‘Sürgünce’ olarak okunur. Yetmiş-seksen cüzdür. Bundan sonra dini ameller zaruriyyattan olduğu için bir fıkıh dersi alıp Halebî ve Kudurî okumuş idi. Şimdi iktisad rütbesinde delil getiren Hidaye kitabını okur. İtinalı birkaç ciltten oluşan şerhleri vardır. Fıkıh ilmi dini gereklerden olduğu için kitapları daima doğru olup istiksa rütbesinde olan Kadıhan, Bezzaziyye ve sair kitapları nihayetsiz inceler. Bundan sonra, anılan ilimler arasında okunmadıysa hey’ette iktisadın orta rütbesinde Şerh-i Çağminî kitabını okur. Üzerine Bircendî Haşiyesi’ni okursa, istiksaya yakın olur.
    Âlet ilimleri tamamlandıktan sonra HADİS USÛLÜ ilminden iktisarın yukarı rütbesinde bin beyitten ibaret olan Elfiyye’yi ezberler. On şerh ve taliki vardır. İktisad rütbesinde Nuhbetü’l-Fiker’i, şerhi Ali-i Karî ile okur. On üç itinalı şerhi vardır. Ondan sonra HADİS ilmine başlayıp biri altı yüz bin ve biri üç yüz bin dinlenilmiş hadisten tasnif edilen Allah’ın kitabından sonra kitapların en sahihi olan Buharî ve Müslim kitaplarını uzman ve olgun muhaddisten okuyup nüshasını tashih eder. Bu rütbe, hadis ilminde iktisar rütbesidir. Hadis ilminde elli adet misned vardır. Anılan iki kitabı açıklandığı gibi aldıktan sonra onlardan bazısını da alırsa iktisad rütbesidir. Daha fazlası istiksadır.
    Bu ilimden sonra en üstün dilek ve en yüce istek olan TEFSİR ilmine başlar. Tefsirde iktisar rütbesi, Kur’an’ın iki katı olan tefsire derler. Vahidî’nin Veciz isimli tefsiri gibi. İktisad rütbesi, üç katına ulaşan tefsire derler. Yine Vahidî’nin Vasit isimli tefsiri gibi. Fazlası istiksadır. Mesela, yine Vahidî’nin Vasit’i gibi. Haşiyelerden başka, üç yüz altmış tefsir vardır. İstanbul’da çoğunlukla üstaddan ders alınan Kadı Beyzavî’nin tefsiridir. Çünkü tefsir ilminin mebnileri lügat, sarf, nahiv, iştikak, meani, beyan, bedi, kıraat, din usûlü, fıkıh, nüzûl sebepleri, kıssalar, nasih-mensuh, Kur’an’daki mübhem ve mücmeli açıklayan hadisler olup, öğrenciler bu ilimlerin hepsini birer birer almıştı. Şimdi tefsiri üstaddan alamaya başlayıp her bir ilmin kaideleriyle amel ederek Kur’an’ın manasına ihtisab yokunu üstaddan gördükten sonra MEVHİBE ilmi denen Allah vergisi bir ilim vardır ki üstad onu öğrencide gördüğünde bir büyük meclis düzenler. Alimler toplanır ve kendisine her ilmi okutmağa izin verirler. Yani icazet alırdı.
    İcazet aldıktan sonra kendisi de meclis kurup okutmağa başlar. Bundan sonra her ilmi çıkarmağa hazır hale gelir. Ama yine bilmediği ilmin ehlini buldukça ondan ders alır. Zira öğrenciyi her çiçekten bal alan arıya benzetirler.
    İcazet, bugünkü tabir ile bir medrese talebesinin tedris hayatına atılabileceğini gösteren diploma demektir. İcazet-nameyi veren müderris icazet-nameye kendi ismini yazdıktan sonra kendisi o dersi kimden okuduğunu yani hocasının kim olduğunu zincir halinde yukarıya doğru kaydederek bunu İslam aleminin en büyük alimine kadar çıkarıp bağlardı.
    İcazetnameler ya tefsir, hadis ve fıkıh gibi dini ilimlere veya kelam, felsefe ve müsbet ilimlere dair olduklarında göre değişir. Dini olanları Sadr-ı İslam’a kadar gidip Mevzu ilimler ise bunu vazeden mütehassıslara yani imamlara kadar dayanırdı.
    XIII. asırdan itibaren Anadolu’da hatta İran ve Azerbaycan’daki ilim müesseselerinde icazet-name silsilesi Şeyhülulema denilen Fahruddin er-Razi’ye kadar giderdi. Fahruddin Ebu Abdullah Ömer M. 1149 Rey’de doğmuş, 1209 Herat’ta vefat etmiş olup haklı olarak Allame ve Şeyhulislam ünvanlarını almıştır.
    Tahsilini tamamlayarak icazet alan müderris veya kadı namzedi, bu görevi almak için sıra bekler. Müderris bugünkü karşılığıyla profesördür. Kadı’nın karşılığı ise hakimdir. Bu sıra beklemeye nevbet denir. Anadolu’da müderris veya kadı olmak istiyorsa Anadolu kadıaskerlerinin, Rumeli’de kadı veya müderris olmak istiyorsa Rumeli kadıaskerinin muayyen günlerdeki meclislerine devam edip Matlab ya da Ruzname-i Hümayun denilen mülazemet defterine adını yazdırırdı. Mülazemet, padişah cüluslarında, padişahın ilk seferinde, zafer elde ettiğinde ve şehzade doğuşlarında verilirdi. Bazen de Herhangi bir medresede münhal olup oraya aynı derecede birkaç müderris talip olursa aralarında imtihan yapılırdı. Bunun için müderrislere herhangi bir mesele verilerek hem takrirleri dinlenir ve hem de o mesele üzerine bir risale yazdırılırdı. Bundan sonra bir heyet tarafından tetkik edilen risaleden sonra kim muvaffak olursa münhal medrese ona tevcih edilirdi. Mülazım verecek talebeleri olanlar, onları mezun yaparlardı. Talebeleri olmayanlar ise şöhretli alimlerin danişmendlerini alırlardı. Müderrisler kendilerini tayin eden makamlarca, şu durumlarda görevden alınabilirdi : Şer’i özrü olmaksızın görevini terk etmek, amirlerine karşı çirkin davranmak ve edep dışı sözler söylemek, muidlik ve mülazimliği para ile satmak.
    XVIII. asırda teşrif denilen şeyhülislam tayinlerinde ve şehzade doğumlarında on altışar, Rumeli kadıaskerlerinin tayinlerinde sekiz, Anadolu kadıaskerleri, Nakibu’l-eşraf tayinlerinde altışar, hekimbaşı ile padişahın imamı dörder, Mekke ve Kudüs kadıları beşer mülazım verirlerdi. Bunlar şeyhülislam vasıtasıyla padişaha arz olunarak iradesi alınırdı. Bu sistemin bozulması üzerine 1715’te Sadrazam Şehid Ali Paşa bunu şeyhülislam tayinlerinde üçer ve kadıasker tayinlerinde ikişer mülazım verilmesi olarak değiştirmiş ve bu kanun haline gelmiştir. Mülazemet defterinin düzenlenmesi ve zabtı Rumeli kadıaskerine aittir.
    Devlet-i Aliyye tarafından öğrencilere ikram şu şekildedir: Şeyhülislam bazen dikkatli öğrencileri imtihan edip, imtihanla derecelerine göre ikram buyurur, başka öğrencilerden üstün olanları kendi medreselerine alıp onları orada mülazemet denen usul ile ikram ederdi. Mülazım çıkanlar yedi yıl bekledikten sonra yükselmek suretiyle on rütbe olmak üzere tertip olunan medreselerin aşağı rütbesi ki İbtida-i Haric denilenin biriyle imtihanla dileğine kavuşur. O rütbede yüz müderris vardır. O medresede iki-üç yıl ders okuttuktan sonra yukarı tarafın hareketiyle İkinci Haric denilen medreseye ulaşır. O rütbede de elli-altmış müderris vardır. Orada da bir-iki yıl ders okuttuktan sonra yine yukarı tarafın hareketiyle İbtida-i Dahil denilen rütbeye ulaşır. Oradan İkinci Dahile, İkinci Dahil’den Musila-i Sahn’a, Musila-i Sahn’dan Sahn’a, Sahn’dan İbtida-i Altmışlı’ya, İbtida-i Altmışlı’dan İkinci Altmışlı’ya, İkinci Altmışlı’dan Musila-i Süleymaniyye’ye, Musila-i Süleymaniyye’den Süleymaniyye’ye ulaşır. Bu yolu ya yirmi beş yada otuz yılda tamamlar. Ondan sona Bilad-ı Sitte denilen Kudüs, Halep, Selanik, Yenişehir, Galata ve İzmir’den birine mahrec mollalığı denilen mansıb ile kadı olur. Şimdi Diyarbekir’i de bu rütbede saymışlarıdır. Bir yıl bitiminde oradan da azlolunup bir kaç yıl bekledikten sonra Bilad-ı Erba’a denilen Şam, Bursa, Mısır ve Edirne şehirlerinden birine kadı olur. Orada da bir yıl bitiminde azlolunup bir kaç yıl bekledikten sonra Mekke yahut Medine kadısı olur. Orada da yükseltilip zamanla İstanbul kadısı olur. Oradan azlolunup zamanla Anadolu kadıaskeri olur. Orada da azlolunup Rumeli kadıaskeri olur. Oradan da vakit müsait olup, alemin döndüğü ve faziletlerin dolaştığı yer olan Şeyhulislam olur.
    Şeyhulislam ünvanı Hicri 4. asırda kullanılmış ve fukaha arasındaki ihtilaflı meseleleri halletmiş olan yüksek alim ve fakihlere alem olmuştur.
    Fatih Sultan Mehmet’in tedvin ettirdiği kanunnamede şeyhulislam ve müftü diye iki ünvanla da zikredilen zatın ulemanın reisi olarak kaydedilmekte ve daha sonraki tarih ve vesikalarda hem müftü ve hem de şeyhulislam ünvanları görülmektedir.

    SONUÇ
    Medrese, İslam ilimleri ve özellikle İslam hukukunun okutulduğu bir eğitim kurumu idi. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en önemli örgün eğitim kurumu olan medrese, devleti ayakta tutan temel kurumlardan bitiydi. Çünkü devlet sistemi ve bürokrasisi eğitilmiş personele ihtiyaç duyuyordu. Özellikle adaletin tevziini ve hukukun uygulanmasını sağlayacak kadılar tamamen medreselerde yetişiyordu. Devletin talim ve terbiye yükünü medreseler çekiyordu. Osmanlı halk eğitimi (yaygın eğitim), medrese menşeli vaizler, imamlar, hatipler, müezzinler, sahaflar, kitapçılar v.s. tarafından yürütülüyordu. Bu okullarda, bu günkü anlamda sadece din görevlileri yetişmiyordu. Edebiyatçısından sanatçısına, hattatından müzisyenine, matematikçisinden tabibine coğrafyacısından tarihçisine, en alt memurundan en üst düzey bürokratına kadar Osmanlı’nın yetiştirdiği sayısız kişi büyük ölçüde medreselerin eseriydi. Medrese sadece İlmiye’ye değil devletin diğer kurumlarına da eleman veriyordu.
    Tanzimat’ın ilanıyla başlayan toplumsal değişimin ve Avrupalı büyük güçlerin etkisiyle artarak süren devletin ve sistemin sekülerleştirilmesi sürecinden sonra, artık geleneksel kurumlar olan medreseler ve tabii olarak İslam Hukuku Osmanlı’daki monopolistik özelliklerini kaybetti. Avrupa’daki okulları örnek alan yeni okullar açıldı. Buralarda seküler zihniyete sahip asker-bürokrat bir ekibin yetiştirilmesine başlandı. Devlet, medreseyi ihmal ederken, tercihini tamamen bu yeni seküler okullar lehine kullandı. Fen ve tabiat ilimleri bir moda haline geldi. İlim ve çağdaşlık denildiğinde neredeyse sadece bu dersler anlaşılır oldu. Ulema medreseler için de yeni ve modern derslerin konmasını savunmaya başladı.
    Bütün zorluklara ve ihmallere rağmen medrese II. Meşrutiyet’e kadar eski yapısı ve programlarıyla mevcudiyetini sürdürdü. II. Meşrutiyet’in sonlarına doğru yapılan ıslah girişimleri incelendiği zaman görülecektir ki, kurtarılmaya çalışılan ve ıslah edildiği sanılan, asırları aşan bir geçmişiyle bilinen klasik medrese sistemi değildi. İlk bakışta, medreseyi ıslah etme gibi masum bir söylemle ulema ve müderrislerin karşısına çıkan hükümet yetkilileri desteklendi ve alkışlandı. Ancak özellikle 1913 sonrasında hükümet laik ve ulusçu çizgide bir politika izledi.
    Islah adı altında son yapılan yasal düzenlemeler, aslında medreseleri imam-hatip gibi din görevlileri yetiştiren birer meslek lisesi haline çevirmeye yönelikti. Medreseyi hiç bir zaman genel eğitim sistemi içine almak ve bu sistemin okullarının sahip olduğu ictimaî, meslekî ve maddî hak ve görevlere sahip kılmak düşünülmedi. Zira devlet, 15. ve 16. asırlardaki devlet değildi. Dayandığı temel unsurlar çoktan değişmişti. İdareyi elinde bulunduranların kafalarındaki rejim, çok farklıydı. Yeni yönetimin ana eğitim kurumları artık medreseler değil, mekteplerdi.
    Medreselerin gözden düşmesi ve gerilemesinde en önemli faktör, Osmanlı devlet yönetimi ve sisteminde gerçekleşen fikri, siyasi, sosyal ve kültürel batılılaşma ve sekülerleşme hadisesidir. Bu yüzden medresenin gerilemesi, bu sistemin iflas etmesi şeklinde yorumlanamaz. Daha ziyade bu, devletin dayandığı ilke ve hedeflerin, siyasal ve sosyal önceliklerinin değişmesinin bir sonucudur.
    Osmanlı Devleti’nin hukuk ve adalet sistemi İslami değerlere bağlı kaldığı sürece ve devlet, gücünü İslam’dan ve ilimden aldığı sürece medreseden yetişen müftü, müderris, ulema ve kadılar devlet için vazgeçilmez kişilerdirler. Ve medreseler de buna bağlı olarak önemli kurumlar olarak yaşadılar ve finansal olarak güvence içerisindeydiler.
    Medreseler, modern pedagojik prensiplerle asla çelişmemiştir. Hatta tamamen mutabıktır. Böyle olduğu halde medreseler, kendi sistemlerindeki hastalık veya çağdışılık yüzünden değil, bu sistemin yetiştirdiği adam ve ürettiği zihniyetten ötürü ihmal edilmiş ve dolayısıyla aynı gerekçeyle tarihe gömülmüşlerdir.

Sayfayı Paylaş