Osmanlılarda Toplum

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 10. Sınıf' bölümünde lionmemo tarafından paylaşıldı.

  1. lionmemo

    lionmemo Üye

    Katılım:
    6 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    bu konu hakkında bi sunu varsa paylaşırsanız çok memnun olurum saolun
  2. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
    Osmanlılarda Toplum
    Toplum yaşantısında İslamı Planlar öndeydi.Devletin düzenleyecisi şeriattır.Şearitın kurucusu hükümdarlıktır.Ordunun beslenmesi için server gerekir.Bu serveti sağlıyabilmek için bolluk ve huzur içinde yaşanyan halka sahip olunmalıdır.Halkın bolluk ve huzur içinde yaşaması adaletle yönetilmesine bağlıdır.
    Osmanlı Devletinde toplum Askeri Sınıf ve Reaya olarak ikiye ayrılırdı.Bu sınıfılar Askeri ve Reaye idir.Askeri yönetenleri, Reaye isede yönetilen halkı oluşturuyordu.
    Askeri Sınıf

    Askeri sınıf devlet için çalışan kimselerdi.Bu sınıfa mensup kişiler vergi vermezdi.Kendi arasında sınıflara ayrılırdı buınlar ;
    Seyfiye

    Arapçadan gelme seyf kelimesinden türemiştir ve kılıç anl***** gelir.Temeli kapıkulu ve tımar sistemine dayanırdı.görevleri ise halkı refah ve adalet içinde yönetmekti.Yaptıkları hizmet karşılığında devletten toprak alırlardı.
    Bu gruba dahil olanlar ; Kapıkulu askerleri, tımarlı sipahiler, azaplar, subaşılar, beylerbeyleri, vezirler…
    Diğer isimleri ise; Ehl-i örf, Ehl-iseyf, ümera
    İlmiye

    Askerin sınıfın ikinci kısımıdır.Bu bölüme mensup olan kişiler adalet ve eğitim işleriyle uğraşırlardı.İslam dininin esaslarını yerine uyarlar ve ona göre yönetim işlerini üstlenirlerdi.Bu bölümeden olan kişiler noterlik, yargıçlık, mahalli yönetim, kadılık, tıp uzmanları, müderris, imam, müezzin eğitim elemanlığı gibi işleri yaparlardı. .Bu sınıf şuan ki üniversite statüsünde olan medreselerde yetişirlerdi.Bu sınıfa mensup olmak için arapça bilmek şarttı.
    Bu sınıfı divanda Şeyhülislam temsil ederdi.
    Bu sınıfın diğer adı; ehl-i şer
    Kalemiye

    Askeri sınıfın son mensubudur ve sınıfdaki kişiler devlet kalemlerinde çalışan memurlardan oluşurdu.Devletin üst sınıf bürokratlarını bu sınıftakiler oluştururdu.
    2- Reaya

    Bu sınıfdaki kişiler günlük yaşamada yönetimle alakası olmayan kişilerden oluşuyordu ve Askeri sınıf tarafında yönetiliyordu.Özellikleri ise;
    * Devlete vergi veriyorlar
    * Yönetimde hakları yok
    * Geçimini tarım, hayvancılık, ticaret, sanaayi ile sağlıyorlardı.
    Yerleşim bakımında Osmanlı Devleti yönetimde olduğu gibi Köylüler ve Şehirliler diye sınıflara ayrılıyorlardı.
    Şehirliler

    Osmanlıda Şehirler önemli bir yer tutuyordu.Siyasi, askeri bütün işler buralarda yapılırdı.Şehirlerin nufüsü 8-10 binin altındaydı ama İstanbulun nufüsü, 700 bin kişi ile Avrupanın en büyük şehiri idi.Şehirde yaşan halklarda kendi aralarında 4 sınıfa ayrılırdı bunlar,
    * Askeriler
    * Tacirler
    * Esnaf
    * Diğerleri…
    Askeriler

    Bu sınıfa mensup olan kişiler yönetimde rol oynarlardı.Bunlar, beylerbeyi, sancakbeyi, subaşı, defterdar…
    Tacirler
    Osmanlı Devleti ticaret yolları üzerinde olduğunda tacirlikde gelişmiştir.En önemli yerleri ise İstanbul, Trabzon, Kahire, İskenderiye, Şam, Selanik…
    Esnaflar

    Şehir halkının büyük bir kısımını oluşturuyorlardı.Hammaddeyi işlerler ve ürettikleri malları satarlardı.Günümüzde olduğu gibi çırak, usta, kalfa gibi kendi aralarında sınıfları vardı.İşe çıraklıkdan başlanır sonra kalfa, usta , şeyh, nakip, duacı, çavuş, yiğitbaşı, ve kethüdalığa kadar yükselinebilirdi. Üst seviyedekiler alt seviyede olanları denetim altında tutarlardı.
    Diğer Gruplar

    Diğer gruplar ise işsizler, göçebeler, seyyar satıcılar ve günümüzdeki ipsiz sapsız kimsele yer alıyordu.
    Köylüler

    Osmanlı Toplumunun büyük bir kısımı köylerde yaşıyorlardı.Köyde yaşayan halka devletin verdiği raaiyyet çiftliği vardı.Köylüler bu toprakları eker biçer ve karşılığında sipahiye vergi öderlerdi.Bu toprağı devremezlerdi.Bunun dışında Tımar Sistemi ile üretim sağlanırdı.
  3. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
    Osmanlılarda Toplum Yapısı
    II. TOPLUM YAPISI
    Toplum, insanların birbirleriyle yardımlaşma ve ilişkide bulunma mecburiyetinden ortaya çıkmıştır. Osmanlı Toplumu denildiğinde, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan sosyal gruplar bütünlüğünü anlıyoruz. Toplum yapısı kavramı ise, toplumu oluşturan sınıf veya tabakaların teşkilâtlanmasını ve birbirlerine göre konumlarını ifade eder. XIV. yüzyılın başlarında küçük bir Türkmen beyliği olarak Selçuklu Türkiyesi’nin uc bölgesinde görülen Osmanlılar, XVI. yüzyılda bir cihan devleti kurdular. Bu devlet, çok milletli ve çok dinli bir yapıya sahipti.
    Ancak, Türkler, devletin kurucusu olarak esas unsuru oluşturuyordu. Nitekim, Osmanlıların iskân politikası bu düşüncenin pratik sonucu olarak karşımıza çıkar. Bunun yanında hangi soya mensup olursa olsun bütün Müslümanlar da hâkim unsur konumunda yerlerini alıyorlardı. Buna göre, Müslümanlar, millet-i hâkime (yöneten millet), gayri Müslimler de millet-i mahkûme (yönetilen millet) oluyordu.

    A. DEVLETİN RESMÎ TASNİFİNE GÖRE OSMANLI TOPLUMU
    Osmanlılar, beylikten devlete geçerken hâkimiyetleri altındaki toplum da karmaşık bir yapı kazanmaya başladı. Bu yapıyı, klâsik Osmanlı düzeninin egemen olduğu XV. ve XVI. yüzyıllarda, en tipik ve belirgin biçimiyle tespit edebiliriz.
    Ancak, şu hususları da gözden uzak tutmamalıyız: 1) Teorik olarak ortaya konulan toplum yapısı ve yönetim anlayışı, tarihte aynen gerçekleşmiş durumu göstermez. 2) Teorik olarak belirtilen bu yapı ve anlayış, var olması istenen ideal durumu anlatır. 3) Fakat, istenen ideal durum, uygulamaların genel çizgilerini gösterir. Çünkü, teoride belirtilen ilkelerin aynen uygulanması zordur.
    Osmanlıların, yönetim felsefesi ve toplum yapısı hakkındaki görüşleri Türk-İslâm devlet geleneğinden kaynaklanmıştır. Bir yanıyla Orhun Âbideleri’nde somutlaşan Orta Asya Türk devlet anlayışına, diğer yanıyla da Eski Doğu (İran, Hint, Doğu Roma) siyasî düşüncesini de özümsemiş İslâm yönetim anlayışına dayanan Türk İslâm siyasî anlayışı Karahanlılar ve Selçuklular döneminde oluşmuştur.
    Bu anlayışın bir ifadesini Fatih Sultan Mehmed ve II. Bâyezid devirlerinde yaşayan Tursun Bey’in Târih-i Ebü’1-Feth adlı eserinde buluyoruz. Ona göre insanlar yaratılışları gereği medenidir ve bir arada yaşamak zorundadırlar. Bu mecburiyet, toplumların oluşmasına yol açmıştır. Bir arada yaşayabilmek için dayanışma ve yardımlaşmaya gerek vardır. Bunun için de her insanın toplum içinde kendine uygun mevkide tutulması gerekir. Öte yandan, insanlar farklı yaratılış özelliklerine sahip olduklarından kendi hâllerine bırakılmaları durumunda karışıklık ve çatışmalar meydana gelebilir. Bundan dolayı, toplum düzeninin ve adaletin sağlanması ve herkesin kendi yerinde tutulması için mutlak otorite sahibi bir yöneticiye (hükümdara) gerek vardır.
    Osmanlı yönetim felsefesinin özü, dâire-i adâlet (adalet dairesi) denilen bir ilke ile açıklanmıştır. Kaynağı eski Hint-İran geleneğine kadar giden bu düşünce, Sâsânilerden Müslüman Araplara geçmiştir. Bu ilke, eski Türk, İslâm ve Kur’an-ı Kerim’in yönetim anlayışlarından etkilenen ilk Türkçe siyasetnâme eseri olan Kutadgu Bilig’den itibaren de Türk- İslâm siyasî düşüncesinde yer almıştır.
    Hükümdarın ve mülk (devlet)ün güçlü olması güçlü bir orduya bağlıdır.
    Böyle bir ordunun varlığı sağlam bir hazine sayesinde mümkün olur.
    Hazine gelirlerinin çok olması için halk (reâyâ)ın refah içinde bulunması gerekir.
    Halkın refah ve huzuru ise adaletli yönetim sayesinde mümkündür.
    Günümüzde Türkiye’nin mahkeme salonlarında asılan “Adalet mülkün temelidir” sözü, işte bu yönetim felsefesinin veciz bir ifadesidir. Bu düşünce sisteminde adalet ve mülk (devlet, ülke) kavramlarının birbirine bağlı olduğu, yani adalet olmadan devletin ayakta duramayacağı, devlet olmadan da adaleti sağlamanın mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır. Hükümdar, ordu, hazine, halk ve adalet unsurlarının bir daire şeklinde birbirine bağlı gösterilmesi ve mülkün temelinin adalet olarak belirtildiği için bu anlayışa dâire-i adalet(adalet çemberi-hakkaniyet çemberi), denmiştir. Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi adaletin ilkeleri, şeriat başta olmak üzere örfî uygulamalardan, belirlenirdi.
    Özetle, Osmanlı devlet anlayışı, toplumu oluşturan grupların refah ve huzur içinde yaşaması için hükümdarın ülkeyi âdil bir şekilde yönetmesi ilkesine dayanır. Bu çerçevede Osmanlılar, toplumu iki büyük sınıfa ayırmışlardı: Askerî ve reâyâ. Yöneticiler, ulema ve ordu mensupları askerî sınıfı, vergi veren halk ise reâyâyı oluşturmaktaydı. Bu ikili tasnifin yanı sıra bir de dörtlü tasnif vardı ki buna erkân-ı erbaa (dört direk) denilirdi. Buna göre toplum, dört temel unsurdan oluşur: askerî, ulema, esnaf-tüccar- ve reâyâ. Düzenli bir toplum ve devlet düzeninde bu dört unsur, birbirini tamamlayan görevleri yerine getirirler. Onun içindir ki bu unsurlara mensup olan insanların kendi işleriyle uğraşması ve başka bir sosyal kesime geçmeyi düşünmemesi gerekir. Meselâ, çiftçi olanlar askerî sınıfa geçmek isterlerse ülkede tarımla uğraşacak kimse kalmaz ve ülkenin düzeni bozulur. Böyle bir anlayış içinde Osmanlılarda konulmuş kurallara aykırı bir biçimde sosyal konumların değiştirilmesi hoş karşılamamıştır. Ancak, pratikte bu tür geçişlerin mümkün ve hatta yaygın olduğunu görmekteyiz.
    1. Yönetenler: Askerî Sınıf
    Osmanlı yönetim sisteminde en yüksek otorite padişahtı. Osmanlılarda merkeziyetçi yönetim yapısı ve mutlak padişah tipi Fatih Sultan Mehmed’le birlikte ortaya çıkmıştır. Osmanlı padişahının, kendilerine dinî veya idarî yetki tanıdığı ve bir berat ile vergiden muaf tuttuğu insanlar, askerî statüsünü kazanırlardı. Ancak askerî sınıf, siyasî, sosyal ve ekonomik güç ve itibarları bakımlarından birbirinden farklı çeşitli grupları kapsamaktaydı. Bu sınıf, saray halkı, seyfiye(ordu), ilmiye (ulema) ve kalemiye(bürokrasi) gibi farklı işlevleri yerine getiren gruplardan oluşmaktaydı.
    2. Yönetilenler
    Reâyâ (Etnik ve Dinî Açıdan Nüfus Yapısı)
    Raiyyet kelimesinin çoğulu olan reâyâ terimi, Osmanlı sisteminde vergi veren halk anlamında kullanılmıştır. Kelime anlamı, yönetilenler demektir. Geçimini tarım, hayvancılık, ticaret ile sınai üretimden sağlayan yönetilenler sınıfı, din, ırk ve mezhep ayrımı yapılmaksızın reâyâ olarak adlandırılmıştır. Osmanlılar yönetimleri altındaki halkı, İslâm hukuku ilkeleri doğrultusunda dinî mensubiyet esasına göre gruplara ayırmışlar ve her bir dini gruba millet adını vermişlerdir. Cemaat şeklinde teşkilâtlanan millet grupları, bazı konularda özerkliğe sahiptiler. Bu yönetim biçimine millet sistemi adı verilmektedir.
    Devlet nüfusunun çoğunluğu Müslümandı. Sayıca en kalabalık ikinci grup ise Fener Rum Patrikhanesi yönetimindeki Ortodoks milleti idi. Bu millet; Rumlar, Sırplar, Karadağlılar, Bulgarlar ve Eflâk-Boğdan (Romanya) halkından oluşuyordu. Daha sonra kendi patriklerinin idaresindeki Ermeni milleti gelmekteydi. Fatih 1461’de Bursa’daki Ermeni başpiskoposunu İstanbul’a getirterek Ermeni patriği yaptı. Bir başka grup ise Musevilerdi. Musevilerin din ve cemaat işlerinden Hahambaşı sorumluydu. 1492’de İspanya’da uğradıkları zulümden kurtarılan Yahudiler, Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. Bu üç gayri Müslim milletin yanında Süryani, Nesturî, Yakubi gibi gruplar da mevcuttu. Bunlar da genel olarak Ermeni milleti içinde değerlendirilmiştir.
    XVI. yüzyılın ilk yansında, Kanuni’nin saltanatının ilk on-on beş yılında yapılan tahrir (sayım)lerin sonuçlarını veren defterler sayesinde, o dönemin Osmanlı nüfusunu kabaca tahmin etmek mümkün görünüyor. Tahrir defterlerine, vergi yükümlüsü halkın büluğ çağının üstündeki erkekleri ve bunların ödemekle yükümlü oldukları vergiler yazılıyordu. Bir yer, ilk olarak oranın Osmanlılarca fethi akabinde tahrir edilir, daha sonra ise, 20-30 yıllık aralıklarla sayım yapılırdı. 1520-1535 arasındaki tahrirlerin sonuçlarına göre Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarında toplam 1.096.697 hâne mevcuttu. Bunların 1.017.355’i Müslüman, 78.783’ü Hristiyan, 559’u ise Yahudi idi. Rumeli’de ise aynı dönemde 197.958 Müslüman, 862.707 Hristiyan, 4134 Yahudi hane vardı. Vergi ödemedikleri için sayılarını bilemediğimiz askerî sınıf mensupları ile İstanbul hesaba katıldığında bu dönemde Osmanlı Devleti’nde 1.358.948 Müslüman, 966.785 Hristiyan, 12.763 Yahudi haneden oluşan toplam 2.338.496 hane nüfus vardı. Her hanede ortalama 5 kişi yaşadığı varsayılırsa toplam nüfus 11.692.480 olarak çıkmaktadır.
    XVI. yüzyılın ikinci yansında bütün Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi Osmanlı topraklarında da yüzde yüze kadar varan bir nüfus artışı olmuştur. Üstelik bu arada bazı yöreler de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı nüfusu hem bu artış hem de yeni toprak kazançları sâyesinde, yarım yüzyıllık bir dönemde, iki katına çıkmıştır. Bazı sancakların tahrir defterleri üzerinde yapılan çalışmalar nüfustaki bu artışı açık bir şekilde ortaya koymuştur. Osmanlı kamu düzenindeki istikrar, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi vb. etkenler bu artışı mümkün kılmıştı. XVI. yüzyılın son çeyreğine ait “tahrir defterleri”nin tamamı incelenmemiş olmakla birlikte, şimdiye kadar incelenmiş olanlardan 1570-1580 arasında Osmanlı ülkesinin nüfusunun 20-25 milyon arasında olduğunu tahmin edebiliriz.
    Ne var ki, bu yüksek nüfus artışı devamlı olamamıştır. Gerek bu artışın, gerekse Osmanlı klâsik düzenindeki bazı değişikliklerin yol açtığı Celâli İsyanları’nın da etkisiyle özellikle Anadolu’da kır ve kent hayatı büyük bir tahribata uğramıştır. Sınırlı sayıda bazı belgelerden, XVII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Anadolu’daki sancakların nüfusunun 1520’lerdeki seviyenin altına düştüğü anlaşılmaktadır.

    (B. YERLEŞİM DURUMUNA GÖRE OSMANLI TOPLUMU -ile devam edecek)

    Osmanlılarda Toplum Yapısı By: Sakgül Date: 08 May 2008, 13:08:09
    B. YERLEŞİM DURUMUNA GÖRE OSMANLI TOPLUMU
    1. Şehirliler
    Osmanlı döneminde, bir yerleşim biriminin şehir veya kasaba sayılabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekirdi: 1. İdarî-adlî bir merkez olması (sancak veya kaza merkezi); 2. Sınai ve ticari faaliyetlerin bulunması ve çevresindeki kırlık bölge için pazar görevini yerine getirmesi 3. Mahallelere bölünmüş olması. Bu özellikleri bünyesinde barındıran yerleşim birimlerine şehir, buralarda oturanlara da şehirli denirdi. Sanayi öncesi yerleşik toplumlarda olduğu gibi Osmanlılarda da şehirlerin çoğunluğu kasaba niteliğindeydi. Bunların çoğunda halkın önemli bir kısmı geçimini tarım ve bahçe üretiminden sağlıyordu. Osmanlılar, Selçuklu geleneğini daha sistemli bir şekilde devam ettirmişlerdir. Fethettikleri şehirlerde mescit, cami, hamam, medrese, imaret ve çeşmeler inşa etmişler, genel olarak bir mescit etrafında toplanılan yeni mahalleler oluşturmuşlardır. Oturdukları yerin (coğrafyanın) de Türkleştirilmesini sağlamışlardır. Eski Bizans şehirlerini, yerli halka dokunmaksızın geliştirmişler, yıkık Bizans şehirlerini imar etmişler, ayrıca yeni şehirler kurmuşlardır.
    Osmanlı devrinde, XIX. yüzyıla gelinceye kadar, nüfusu 3000-10.000 arasındaki yerleşim birimlerinden yukarıda belirtilen özellikleri taşıyanlara kasaba, nüfusu 10.000’in üzerindekilere de şehir diyebiliriz. Şehirlerin merkezinde, çevredeki kırlık alanla irtibatı sağlayan pazar ile cami, han, hamam vb. bulunurdu. Şehirlerdeki medrese, mektep, kütüphane vb. eğitim öğretim kuruluşları ile darüşşifa, aşhane gibi sağlık ve sosyal yardım kuruluşları vakıf sistemiyle kurulup yönetiliyordu.
    Osmanlı Devleti’nde kent merkezlerinin çoğunun nüfusu 10.000’in altındaydı. Yalnızca, İstanbul’un nüfusu XVI. yüzyılın sonuna doğru 700.000 civarındaydı. Şehirlerdeki mahalleler ya bir cami, pazar, zaviye etrafında kurulmuşlar; yahut da belirli bir meslek grubunun (tabakhane, saraçhane vs.) damgası taşımışlardır. Fetihten önce 40.000 kadar tahmin edilen İstanbul’un nüfusu 1478 yılında Paris’i ikiye, Venedik’i beşe katlamış ve Avrupa’nın en büyük şehri olmuştur.
    Osmanlı kasaba ve şehirlerinde yaşayan halkı askerîler, tacirler, esnaf ve diğerleri olmak üzere dört grupta inceleyebiliriz.
    a. Askerîler
    Eyalet, sancak ve kaza merkezlerindeki idareci zümre ve askerler genellikle şehirlerde yaşarlardı. Çeşitli sebeplerle eyalet sayı ve merkezleri sık sık değişmiştir. XVII. yüzyılda 40’tan fazla eyalet, 300’e yakın sancak ve 2000 kadar kadılık/kaza bulunmaktaydı. Beylerbeyinin, kapı halkı denen kalabalık maiyeti, eyaletin merkezi durumundaki şehirde bulunurdu. Sancak beyleri sancak merkezinde yaşarlardı. Kadı, subaşı vb. görevliler ile yardımcıları da kaza merkezinin kasaba olması durumunda orada yaşarlardı. Yine kalelerin güvenliğini sağlayan kale erleri de şehir ve kasabalarda otururlardı. Osmanlı sisteminde bir kazanın adlî idaresinin başı olan ve doğrudan doğruya merkezce atanan kadı, sancak beyinden bağımsızdı. Buna rağmen uygulamada bazı çekişmeler olmuştur.
    Vergi vermeyen zümre içinde ulemaya mensup olanlar (imam, hatip, müderris vb) ile medrese öğrencilerini de zikretmek gerekir. Tahrir (sayım) defterlerinde askerî nüfusun hemen tamamı hiç yazılmadığı için şehir nüfusu hesaplanırken kayıtlı halkın yüzde 10-15’i kadar bir askerî grubun da var olmuş olabileceği hesaba katılır.
    b. Tacirler
    Osmanlı Devleti’nde bölgeler ve ülkelerarası ticaretle uğraşanlara tacir veya tüccar denilirdi. Ülke içi ve ülkelerarası ticaret kervanlarla yapılır ve devlet yolların bakım ve güvenliğine özel bir önem verilirdi. Aynı şekilde deniz yoluyla yapılan ticaretin de güvenliği için gerekli çaba harcanırdı. Ticaret yolları üzerinde, Selçuklu döneminde kurulmuş olan han ve kervansarayların bakımına dikkat edilmiş, gerekli hâllerde vakıf sistemi yoluyla yeni han ve kervansaraylar da kurulmuştur. Aynı amaçla köprülerin kurulmasına ve bakımına dikkat edilmiştir. Halkın bir kısmı köprücü tayin edilerek köprülerin bakımı gerçekleştirilmiştir. Dervişlerin barınağı olan tekke ve zaviyelerle geçitlerdeki derbentler de ticaretin sağlıklı ve güvenli bir şekilde yapılmasına hizmet etmiştir.
    Osmanlılarda tüccarlar, zenaatkârlara oranla çok daha serbestçe faaliyet gösterebiliyor ve büyük sermayelere sahip olabiliyordu. Bursa, İstanbul, Kahire, Edirne ve Selânik başlıca büyük ticaret merkezleriydi. Ticaret hem yerli hem de Avrupalı tüccarlar tarafından yapılmaktaydı. Bursa’dan başlayıp Edirne ve Ragusa (Dubrovnik)’dan geçerek Floransa’ya uzanan yol özellikle çok gelişmişti. Önemli sayıda müslüman tüccar grupları, Kuzey İtalya’nın büyük ticaret merkezlerinde kendi teşkilâtlarını kurmuşlardı. Osmanlı tebaası tüccarlar arasında Müslümanların yanısıra Musevi ve Hristiyanların da önemli bir yeri vardı.
    Osmanlı büyük tüccarlarının kârlarının çok az bir kısmı vergi olarak devlet hazinesine girmekteydi. Bundan dolayıdır ki elde ettikleri sermayeyi, ülke dışında şehirlere ilâveten aynı dönemde Manisa’da olduğu gibi ilgi gören çeşitli kumaş ve dokumaların imali için yatırımlara yöneltirlerdi. Ayrıca, yönetici sınıf mensuplarına faizle borç verirlerdi.
    c. Esnaf
    Şehir halkının en önemli unsurlarından biri, küçük ticaret erbabı ile zenaatkârlardan oluşan esnaf idi. Bunlar loncalar hâlinde teşkilâtlanmıştı; her bir meslek grubu bir teşkilâta bağlıydı. Lonca kuruluşundan itibaren dini-ahlâki kuralların derinden etkileyip şekillendirdiği bir kurumdu.
    Esnaf zümresine mensup kişiler, kendi mesleki alanlarında ürettikleri malları dükkanlarında satarlardı. Aşırı rekabeti önlemek için, ustaların dükkân açıp mesleklerini uygulama hakkı (Gedik) sınırlı tutulurdu. Mümkün mertebe ucuz ve kaliteli mal ve hizmet üretiminin yapılmasına gayret edilirdi. Devlet açısından toplumun düzen ve istikrarını sürdürmek için bu kısıtlama ve kuralların yararlı yanları vardı. Ancak, uzun vadede bunlar Osmanlı ekonomisinin gelişen Batı ekonomisi ile rekabet edememesine de yol açacaktır.,
    d. Diğer Gruplar
    Osmanlı şehirlerinde yukarıda sayılanların dışında kır kesiminden şehre göçen işsizler, seyyar satıcılar, yabancı tacir ve gezginler, dervişler ve Hz. Muhammed’in soyundan geldiği kabul edilen seyyid ve şerifler gibi kişiler de yaşamaktaydı. Şehir halkının gelir seviyesinin genel olarak, askerî sınıftan yüksek olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumdan, Osmanlı yönetiminde gelir dağılımına dikkat edildiği anlamı çıkarılabilir.
    2. Köylüler
    Temelde tarıma dayalı bir sosyo-ekonomik düzene sahip olan Osmanlı ülkesinde nüfusun çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Köylerde yaşayan halkı başlıca üç ana grupta inceleyebiliriz: 1. Askerîler, 2. Çeşitli vergilerden muaf kişi ve gruplar, 3. Vergi veren halk (reâyâ).
    Dirlik sahibi tımarlılar ile bazı zâimlerin yanı sıra sübaşı ve kethüda gibi kişiler köylerde yaşardı. Yönetici sınıf mensubu olan bu kişiler, her türlü vergiden muaftılar. Yine bazı yerlerdeki mülk sahiplerini de bu grup içinde anabiliriz.
    XV. yüzyılda her türlü vergiden muaf olmakla beraber XVI. yüzyılda sadece avârız türü vergilerden muaf olan ve diğer vergileri ödemekle yükümlü hâle gelen bazı kişi ve gruplar vardı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde ordunun temel unsurlarından olup XV. yüzyıldan itibaren yardımcı hizmetlerde kullanılan müsellem ve yayalar bunlara bir örnektir. Yine taşrada, hassa için şahin, doğan vb. kuşları yakalayıp beslemekle yükümlü doğancılar da aynı şekilde avârız dışındaki vergileri ödemeye başladılar. Muaflar arasında emekli sipahi ve sipahioğulları; zâviyedar ve zâviyedar oğulları; imam, hatip, müezzin gibi dini görevlilerle yaşlı, âmâ ve sakatları da zikredebiliriz. Öte yandan, aslında reâyâya mensup olmakla beraber yaptıkları bazı hizmetler karşılığında avârızdan muaf tutulan derbendciler, köprücüler, kendirciler, çeltikçiler, madenciler, su yolcular vb. gibi gruplar da vardı.
    Köylerde yaşayanların, bazı araştırmalara göre %80 civarına varan büyük çoğunluğu vergi mükellefi raiyyetlerden oluşmaktaydı. Köylülerin çok az bir kısmı mukataa (kesim) denilen işletme biçimlerinde yaşarken, çoğunluk çift-hâne sistemi olarak tanımlanan çerçevede tarımla meşgul idi. Tımar sistemi mirî arazi rejimine dayanıyordu. Bu rejime göre toprağın mülkiyeti devlete, kullanım hakkı reâyâya aitti. Çift-hâne sisteminde, bir köylü ailesi, bir çift öküz ile işleyebileceği bir toprak parçasına (çiftlik) sahipti. (Çift kelimesi de iki öküzü ifade eder, yani bir çiftlik yer, iki öküzün işleyebileceği yer, demektir). Bir çift yere tasarruf eden bir raiyyet, bunun karşılığında dirlik sahibine resmi çift (çift vergisi) denilen ve zamana veya bölgeye göre 22-57 akçe arasında değişen bir vergi öderdi.
    Bir tam çiftlik toprağın miktarı sancaktan sancağa değiştiği gibi, aynı sancak içinde toprağın verimine (iyi, orta ve çorak) göre de değişirdi (60- 150 dönüm arası). Yarım çiftliğe sahip olanlar çift vergisinin yarısını, yarım çiftlikten az yeri olanlar da ekinlü-bennâk vergisini öderlerdi. Bu sisteme göre, üzerinde kayıtlı toprağı olmayanlara caba-bennâk veya kara denirdi ve bunlar da caba vergisi öderdi. Ancak, caba teriminin bazı yerlerde evli-topraksızları ifade etmesine karşılık, diğer bazı yerlerde kendi geçimini sağlamaya muktedir topraksız bekârlar için kullanıldığını görüyoruz. Yine caba diye kaydedilen evli kişilerin ve bekâr(mücerred)ların bir kısmının aslında tamamen topraksız olmadıkları da ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalar çift; yarım-çift ve ekinlü-bennâk sahiplerinin bir kısmının caba yazılan kardeşleriyle birlikte topraklarını işlediklerini ortaya koymuştur. Yine defterlerde zemin olarak kaydedilen bazı topraklarla, çalılık ve ormandan açılan tarlaların çoğunun caba ve mücerredlerce kullanıldığı görülmektedir. Gayri müslimler genellikle, çift-hane sistemine göre değil evli-bekâr oluşlarına göre yazılmışlardır. Çift resmi yerine belirli bir ispençe (25 akçe) vergisi alınmıştır. Gayri Müslimler ispençeden başka baş vergisi olarak cizye ödemişlerdir. Başlangıçta Anadolu’da Müslümanlar gibi çift-hane sistemine göre vergilendirilen gayri Müslimler de XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren ispençe sistemine dahil edildiler.
    Çift-hâne sisteminde ilke olarak raiyyet çiftliğinin satılması mümkün değildi ve çiftlik babadan oğula geçerdi. Erkek vâris kalmamışsa toprak, tapu resmi karşılığında, öncelikle ölen kişinin kızı veya yakınlarına verilirdi. Osmanlılar ilke olarak raiyyet çiftliklerinin bütünlüğünün korunmasına önem vermişlerse de pratikte bunların parçalandığını gösteren örnekler oldukça fazladır.
    Köylüler çift resmi karşılığında ellerinde tuttukları bu topraklarda ürettikleri her türlü ürün ile yetiştirdikleri koyun, keçi ve bal üretimi üzerinden belli oranlarda vergiler öderlerdi. Bu vergiler köylünün toprağının bulunduğu yerin dirlik sahibine verilirdi. Ürün öşrü, normalde onda bir olmakla beraber bunun beşte bir ve hatta daha fazla olduğu yerler de vardı. Köylüler çiftliklerini nadas amacıyla dinlendirebilirlerdi. Fakat, üç yıldan fazla boş bırakmaları hâlinde, toprakları ellerinden alınır ve çiftbozan resmi ödemek zorunda kalırlardı.
    3. Göçebeler (Konar göçerler)
    Anadolu’ya göç eden Türk kitlelerinin büyük çoğunluğunu konar- göçer kitleler oluşturuyordu. Zamanla bunların önemli bir kısmının yerleşik hayata geçtikleri görülmektedir. Ancak, yine de nüfusun önemli bir bölümü şehir ve köy gibi yerleşim birimlerinde ikamet etmeyen konar göçerlerdi. Özellikle Maraş merkezi etrafındaki Zülkadiriye eyaletinde Kanuni’nin ilk yıllarında konar göçerler, nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Anadolu (Kütahya ve çevresi) eyaletinde nüfusun % 12’si, Rum (Sivas ve çevresi) eyaletinde ise %7’si konar-göçerlerden oluşurken, Karaman’da bu %18-19 civarındaydı. Buna göre bugünkü Anadolu’nun özellikle doğu, güneydoğu bölgelerinde konar-göçerliğin çok yaygın olduğunu ve bir ölçüde de Güney ve Batı Anadolu’da Yörüklerin yoğun olarak yaşadığını söyleyebiliriz.
    Türkmen veya yörük (bazen de Etrâk) denilen konar-göçerlerin köylülerden biraz farklı bir düzenlemeye tâbi oldukları görülüyor. Bunlar kış mevsiminde kışlak denilen mekânlarında yaşıyor, yazın ise sürüleriyle birlikte yaylalara çıkıyorlardı. XV ve XVI. yüzyıl tahrir defterleri, konar-göçerlerin kısmen tarımla uğraştıklarını, ancak geçimlerini temelde hayvancılıktan sağladıklarını gösteriyor.
    Konar göçerler il veya ulus adı verilen büyük topluluklar hâlinde teşkilâtlanmışlardı. Bunlar da boy, oymak ve obalara ayrılmıştı Belli başlı büyük uluslar şunlardı: Van Gölü güneyindeki Kara Ulus, Diyarbakır yöresindeki Boz Ulus, Maraş-Sivas arasındaki Dulkadirli ve Yeni Kızılırmak yayı içinde Bozok, Toroslar’da ise Üç Oklu ve Ramazanlı.
    Osmanlı Devleti, zaman zaman konar-göçer aşiretleri iskân etmek için bazı uygulamalara girmiştir. Özellikle XVII. yüzyıl sonlarından itibaren iskân politikasına yeniden önem vermiştir. Düzenli vergi alınması, asker toplanması, yıkılan yerlerin şenlendirilmesi, yerleşik halk ile çatışmaların önlenmesi için mecburi iskân politikası uygulanmıştır. Hatta, bu konuda askerî güç kullanımından da çekinilmemiştir. Çukurova çevresindeki Afşar oymaklarının yerleştirilmesi çalışmaları gibi. Öte yandan Anadolu’ya gelen konar-göçerlerin önemli bir kısmı XIII-XV. yüzyıllar arasında yerleşik hayata geçmiştir. Tahrir defterlerinde Oğuz boylarının ve cemaatlerinin adlarını verdikleri köy ve mezralar bunun bir ****lidir. Meselâ, Kayı adını taşıyan 94, Kınık adını taşıyan 81 yerleşim birimi tespit edilmiştir.
    Konar-göçer halkın sürüleriyle birlikte yaylak-kışlak arasındaki hareketleri, yerleşik halkın tarlalarına zarar verebiliyordu. Bunun için konar-göçerlerin Osmanlı ekonomisine zararlı olduğu fikri ileri sürülmüştür. Ancak, yapılan araştırmalar, hayvan ve hayvan ürünleri üretimi, halıcılık ve dokumacılık gibi faaliyetleriyle konar-göçerlerin Osmanlı ekonomisini tamamlayan bir unsur olduğunu ortaya koymuştur.
    Konar-göçerler özellikle, iki koyuna bir akçe olarak âdet-i ağnam, üçyüz koyundan oluşan bir sürü için beş akçe ağıl resmi yanında, kışlak ve yaylak vergilerini ödüyorlardı. Tarımla uğraşanlar çift resmini, normal reâyâya göre daha düşük bir miktar üzerinden ödüyor, yetiştirdikleri ürünün öşrünü ise dirlik sahibine veriyorlardı.

    (C. OSMANLI TOPLUMUNDA AİLE -ile devam edecek)

    Osmanlılarda Toplum Yapısı By: Sakgül Date: 08 May 2008, 13:10:09
    C. OSMANLI TOPLUMUNDA AİLE ve ( D. SOSYAL HAREKETLİLİK)
    Osmanlı toplumunda aile düzeni, her dini grubun kendi inanç ve geleneklerine göre şekilleniyordu. Müslümanlar açısından İslâm hukuku esas alınmıştı. Gayri Müslimler aileye dair işlerini kendi cemaatleri içinde ve kendi dini hukuklarına göre düzenlerlerdi. Dinî hukukun yanı sıra gelenek ve görenekler büyük bir önem taşıyordu. Özellikle Müslüman Türk ailesinin yapısında Türk töresinin izlerini görmek mümkündür. Toplumun temeli olarak aileye, ana-baba ve çocuklar arasındaki ilişkilere dair eserler de yazılmıştır.
    Osmanlı Devleti’nde evlilik işlemlerinin resmî kayıtları kadılarca tutulurdu. Son yıllarda kadılık muhakeme kayıtları (Şer’iye Sicilleri)na göre yapılan araştırmalar, evlenme ve aileye dair şu hususları ortaya koymuştur: 1. Evlenecek çiftler evlenmeye kendi iradeleriyle veya ailelerinin görüşüne rıza göstererek karar veriyorlardı, 2. Evlenmeden önce bir nişanlılık dönemi yaşanıyordu, 3. İslâm hukuku uyarınca evlenecek erkek, kadına mehir denilen bir nikâh be**** ödüyordu ki, bu, boşanma halinde kadının sigortasıydı. Bunun başlık âdetinden farklı olduğu görülüyor, çünkü başlık kız babasına verilirken, mehir evlenen kızın hakkıydı. İslâmi bir kural olan mehir, Türk töresindeki kalın geleneğine uygun düşmektedir. 4. Nikâh, şahitler huzurunda, kadı tarafından kıyılıyordu, 5. İslâm hukukuna göre birden fazla kadınla evlenmek mümkün olduğu hâlde, Osmanlı toplumunda tek kadınla evlilik hâkimdi. Mesela, XVIII. yüzyıl başlarında Ankara’daki Müslüman aileler üzerinde yapılan bir araştırmada birden fazla kadınla evlilik oranı %12 kadardır. Birden fazla kadınla evlenen erkeklerin çoğunlukla ilk evliliklerinden çocuk sahibi olamadıkları için bu yola başvurdukları anlaşılıyor. Bu davranışta, çocuk sahibi olamamak sadece kadınların kısırlığının etkili olduğu şeklindeki anlayış rol oynamıştır. Ayrıca, aile terbiyesi ile ilgili kitaplar da tek evliliği özenle tavsiye etmektedir. 6. Aileler ortalama 5-7 kişiden oluşmakta, büyük aileler özellikle kasaba ve şehirlerdeki zenginler arasında rastlanmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz araştırmada Ankara yöresinde aile başına düşen çocuk sayısının müslümanlarda ortalama 2,4, gayrimüslimlerde ise 2,7 olduğu tespit edilmiştir. Tokat ilinde yapılan bir araştırmada da benzer sonuçlara varılmıştır. Bu araştırmalardan genel olarak Türk aile yapısının anne-baba ve çocuklardan meydana gelen çekirdek aileden oluştuğu anlaşılmaktadır. Aslında, Türk aile yapısının geniş aile olarak görülmesi akrabalık bağının çok kuvvetli olmasından ileri gelmektedir.
    Kızlar gelin giderler, evlenen erkekler de baba ocağından ayrılırlardı. Aile kurmak demek olan evlenmek kelimesinin ev ismiyle bağı açıktır: evlenmek. Erkek kardeşlerin en küçüğü baba ocağında kalırdı. Genel olarak yaşlı anne ve baba, küçük erkek çocuğun yanında otururdu. Türk toplumunda aileye kutsallık yakıştırılmıştır. Aileye mensubiyet bir imtiyaz yaratmamakta, fakat itibar vesilesi olmakta idi. Aile ferdi, ailesine kusur getirmemekle yükümlüydü. Tam olarak olmasa bile Pederşahî (ataerkil) aile yapısı geçerliydi. Nasıl tebaa padişaha bağlıysa aile fertleri de babaya o şekilde itaat ederlerdi. Baba da müşfik olmak mecburiyetindeydi. Kadın iffet timsali olup evin iç idaresinden sorumluydu. Zina en büyük suçlardandı. Yalancılık ve hırsızlık gibi davranışlar kesinlikle yasaktı. Çocukların bu terbiye ilkeleri doğrultusunda yetişmesine özen gösterilirdi. Toplumu derinden sarsan göçler, savaşlar, şiddetli kültür değişmeleri ve zaman zaman, yer yer yaşanan kıtlıklara rağmen Türk aile yapısının sağlam kalmasının sebebi, bu aile anlayışı içinde yatmaktadır.
    D. OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL HAREKETLİLİK
    1. Yatay Hareketlilik
    Bir ülke içinde halkın bir bölgeden diğer bölgeye veya aynı bölge içinde başka yerleşim birimlerine gidip yerleşmesi olayına yatay hareketlilik denilmektedir. Bu bakımdan Osmanlı toplumuna bakıldığında başlangıçtan itibaren büyük nüfus hareketlerine rastlarız. En başta, Osmanlı Devleti oluşumunu, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesiyle sonuçlanan büyük Oğuz göçüne borçludur. Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıktığı yıllara ise Anadolu’daki Moğol baskısından uc bölgelere yönelen şehirli, köylü ve göçebe kitleler Türkiye’deki nüfus hareketlerinde önemli rol oynamıştır.
    Osmanlıların Rumeli’yi fetihlerinde buraya giden Türklerin yerleşmesinde kolonizatör Türk dervişleri etkili olmuştur. Bunlar, boş ve ıssız yerlerde kurup bir cazibe merkezi hâline getirdikleri zaviyeler etrafında köyler oluşturmuşlardır. Osmanlılar, şehirleri fethettikten sonra buraların imarı için plânlı bir iskân siyaseti izlemiştir (İstanbul gibi). Şehirlerde bulunması gereken bilim adamları, esnaf, tüccar ve diğer unsurları, bazen gönüllü bazen de mecburî iskâna tâbi tutmuştur.
    Osmanlı Devleti, köylülerin kendi istekleriyle yerlerini terk etmelerine izin vermezdi. Ancak, yeni yerleştikleri yerlerde on yıldan fazla yaşayanları da geri dönmeye zorlamazdı. Öte yandan XVI. yüzyıl sonlarında Celali İsyanları’nın kır kesiminde büyük bir tahribata yol açması üzerine, pek çok köylü, yerini yurdunu terk edip daha emniyetli gördükleri şehirlere veya büyük köylere yerleşmişlerdir. XVII. yüzyıl sonuna doğru harap köylerin imarı ve konar-göçerlerin yerleştirilmesine yeni baştan önem verilmiştir.
    1683 Viyana bozgunundan ve özellikle Osmanlı ülkesinden ilk Müslüman toprağı kaybını belirleyen 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra yeni bir süreç başlamıştır. Bu kaybedilen topraklardan ana vatana doğru göçtür. Özellikle XIX. yüzyıl başlarından itibaren Balkanlar, Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkaslar’dan Anadolu’ya göç eden insanların iskânı önemli bir mesele hâline geldi. Bu tür göçler XX. yüzyıl başlarında da olmuş ve günümüzde de zaman zaman olmaktadır.
    2. Dikey Hareketlilik
    Osmanlı devlet ve toplum anlayışı, sosyal tabakalar arasında fonksiyonel bir iş bölümünü öngörür. Bu bakımdan toplum sınıflarının kendi işiyle meşgul olmasını ve kurallara aykırı biçimde başka mesleklere geçmemesini ister. Ancak, bu anlayış Osmanlılarda kast tipi bir tabakalaşmanın var olması anl***** gelmez. Ayrıca, sosyal sınıflardan da söz edilemez. Batı dünyasında görülen soylular, din adamları (ruhban), ve serfler (köleler) gibi sosyal sınıflar, Osmanlı toplumunda yer almaz. Nitekim, Osmanlılar kanun ve kurallar çerçevesinde tabakalar arası geçişlere, yani dikey hareketliliğe izin vermişlerdir. Ayrıca, pratikte, yukarıda belirtilen teorik anlayışın tam bir geçerliliği yoktu ve kanunlara aykırı uygulamalar da olabiliyordu.
    Osmanlılarda yönetilen sınıf mensuplarının askerî tabakaya geçişi şu şekillerde oluyordu: 1. Hristiyan tebaa çocuklarının devşirme yöntemiyle kul sistemine girmeleri ve böylece seyfiye zümresine geçmeleri, 2. Müslüman çocukların medrese öğrenimi sâyesinde ilmiye ve kalemiye zümrelerine geçmeleri, 3. Savaşlarda yararlılık gösteren raiyyet kaynaklı kişilerin ödüllendirilerek tımarlı sipahi yapılmaları.
    XVI. yüzyıl sonlarından itibaren Müslüman reâyânın askerî sınıfa geçiş imkânları daha da artmıştır. Eski kanunlara aykırı olarak yeniçeriliğe geçmeleri mümkün olmuş ve özellikle sekban ve sanca denilen reâyâ kaynaklı genç askerler, taşra idarecilerinin kapı halkına dahil olarak askerî zümreye katılmışlardır.

    (E. GÜNLÜK HAYAT ile devam edecektir.)

    Osmanlılarda Toplum Yapısı By: Sakgül Date: 08 May 2008, 13:11:30
    E. GÜNLÜK HAYAT
    1. Sarayda
    Osmanlılarda insanların gün****k hayatının nasıl cereyan ettiği konusundaki bilgilerimiz yeterli değildir. Özellikle padişah ve ailesi ile saray görevlilerinin hayatlarını sürdürdükleri saraydaki olaylar hakkında Avrupalı gözlemcilerin yazdıklarının çoğu hayal ürünüdür. Ancak, yine de saraydaki yaşantının bazı yönlerini ortaya koymak mümkündür. Sarayda, padişah, ailesi ve sarayın iç ve dış hizmetlerini gören kişiler yaşamaktaydı. Sarayda bir harem (kadınlar bölümü) vardı. Osmanlı sarayındaki harem, Enderûn gibi bir okul işlevine sahipti. Başlangıçta Eski Saray’da yerleşmiş olan harem, Kanunî devrinde Yeni Saray (Topkapı)a taşınmıştır.
    XV. yüzyıl sonlarına kadar gerek Hristiyan prenseslerle gerekse Müslüman Türk hanedanlarına mensup prenseslerle evlenen Osmanlı şehzade ve padişahları, artık eşlerini cariyeler arasından seçmeye başlamışlardır. Bu değişiklikte, Osmanlıların artık kendilerini diğer bütün hanedanlardan üstün görmeleri ve onların siyasî-askerî desteğine ihtiyaç duymamaları rol oynamış olmalıdır. Osmanlı hanedanına mensup sultanlar (prensesler) ise devletin üst makamlarına gelmiş kişilerle evlendirilmeye başlanmıştır.
    Haremde, geleceğin kadın efendileri veya vâlide sultanları olması muhtemel cariyelerin eğitimlerine özel bir önem verilirdi. Cariyelere İslâmi kurallar yanında, okuma-yazma, dikiş-nakış, şarkı söyleme, bir müzik âleti çalma vb. öğretiliyordu. Yeteneği ve güzelliği sayesinde göze girenler, padişahın kadınları arasına yükseliyordu. Cariyelerin çoğunluğu ise eskiden Enderûn’da hizmet ettikten sonra, önemli görevlere getirilen kapıkullarıyla evlendiriliyordu.
    Harem halkının günlük hayatı, kendilerine ayrılan odalarda eğitimlerini sürdürmek, şarkı söyleyip dinlemek, dikiş, nakış ve örgü işleri yapmak ve ibadet etmekle geçiyordu. Saraydaki hanımların müzik eğitimi önemli yer tutardı. Türk müziği âletlerinin, XIX. yüzyıldan itibaren de Batı müziği âletlerinin çalınması öğretilirdi. Tanzimat devrinde ise ferace ve çarşaf giyinerek mesire ve eğlence yerlerine gitmeye başladılar. Yine bu dönemde, saray hayatı da Batılılaşmanın etkilerine açılmış, hem giyim kuşamda, hem de eğitim, müzik ve sanat faaliyetlerinde Batı kültürünün etkisi artmıştır.
    2. Şehirde
    Gün****k hayat, bir toplumun zaman ve mekâna bağlı olarak sosyal, dini, ekonomik ve kültürel faaliyetlerinin somutlaşmış bir biçimidir. Osmanlı şehirlerinde gün****k hayat mahallelerde şekillenmiştir. Bu hayat tarzı İslâm geleneğinin bir uzantısıdır. Mahalle sistemi farklı din, mezhep ve inançlara mensup insanların ayrı ayrı mahallelerde yaşamasına dayanır. XIX. yüzyıldaki değişikliklere kadar bu düzen devam etmiştir. Gün****k hayatın geçtiği alan olan Osmanlı mahallesinin üç temel unsuru vardı: 1. Cami ve diğer dinî mekânlar, 2. Çarşı, 3. Sivil konut. Müslümanlar için sabah ezanı ile başlayan günlük hayat, yatsı namazının bitişine kadar sürüyordu. Gündüzleri şehir halkının en önemli kısmını oluşturan esnaf ve zanaatkârlar iş yerlerinde çalışıp müşterilerine hizmet ederlerdi. Medresesi olan şehirlerde eğitim öğretim faaliyeti, medrese hocaları ve öğrencilerinin gün****k yaşantısının büyük kısmını alıyordu. Asayiş ve güvenlikten, pazar yerinin denetlenmesinden sorumlu kişiler görevlerini yerine getirirler ve kent hayatında aktif bir rol oynarlardı. Kadınlar, ancak çarşaf ve ferace giyerek sokağa çıkabilirler, çoğunlukla evlerde sohbet etmek, yemek yapmak, örgü örmek ve el işi işlemek vb. ile meşgul olurlardı.
    İnsanların hayatında yemek önemli bir yer tutardı. Ekmeğin yanı sıra pirinç, koyun eti, sebze ve süt ürünleri en çok tüketilen besin maddeleriydi. Yemeklerde tatlandırıcı olarak pekmez kullanılırdı. İçecek olarak boza, şerbet, şıra vb. içilirdi. Gayri Müslimlerin oturduğu mahallelerde meyhanelere rastlanmaktadır. Buralarda bazı Müslümanlar ve gayri Müslimler rakı ve şarap içerlerdi.
    Şehir hayatının ve özellikle İstanbul’un en ilgi çekici unsurlardan biri de XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kahve kullanımının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan kahvehanelerdir. Zaman zaman, dedikodu ve fesat yuvası oldukları gerekçesiyle yasaklanmaya çalışılan kahvehaneler giderek çoğalmıştır.
    3. Köyde
    Osmanlı ülkesinde nüfusun büyük çoğunluğu köy ve mezralarda yaşamaktaydı. Köylerin nüfusu 3-5 hane ile 400-500 hane arasında değişmekle beraber, büyük çoğunluğu 20-50 haneye sahipti. Özellikle Celâli İsyanları’ndan sonra Anadolu Türk köylerinin nüfusunda bir azalma meydana geldi. Köylerin bir kısmında Müslümanlar ve gayri Müslimler bir arada yaşarken, çoğu köy sadece Müslümanlar veya sadece gayri Müslimlerden oluşmaktaydı. Köylüler, geçimlerini büyük ölçüde tarımdan sağlamakta ve bir dereceye kadar hayvancılık ve meyve- sebze üretimiyle meşgul olmaktaydılar. Bunların yanında kendi ihtiyaçları için, dokuma işleri ve çeşitli tarım âletleri imal etmekteydiler. Bazıları da hububatı öğütmek üzere değirmen işletiyordu. Köylerde kadınlar da , erkekler gibi çalışma hayatının içinde idiler. Tarla ve bahçelerde çalışmanın yanı sıra, yün eğirme, halı dokuma vb. ile uğraşırlardı. Kıyafetleri ise ferace ve çarşaftan çok farklı olarak geleneksel yöresel kıyafetler idi. Köylerde kaç göç olmayıp kadın erkek aynı ortam içinde bulunabiliyorlardı. Dini bayramlar ve geleneksel şenlikler, köy hayatının durağanlığına hareketlilik getiriyordu. Öte yandan cuma namazı, Müslüman köylüler için köyün meselelerinin görüşülmesine vesile oluyordu. Köylülerin dini hayatında camilerin yanında pek çok köyde bulunan tekke ve zaviyelerin de önemli bir rolü vardı.
    Köylülerin beslenmesinde hububatın yanında süt, yoğurt, peynir, yağ gibi hayvan ürünleri, sebze ve meyveler ile bal önemli yer tutuyordu. Rumeli’deki Hristiyan köylüler için domuz eti de temel bir gıda maddesiydi. Osmanlı köylüleri, günlük her zamanki işlerinin dışında zaman zaman devlet için, önemli bazı ürün veya ham maddelerin taşınması, yol, köprü ve derbendlerin bakımı vb. bazı görevleri de yerine getiriyorlardı.
    4. Göçebelerde
    Konar göçer halkın hayatı kışlak ve yaylak arasında geçerdi. Yurt veya ev denilen çadırlarda yaşayan konar göçerler at, koyun, keçi, katır ve deve beslerlerdi. Koyun ve keçilerden elde edilen süt, yoğurt, peynir, yağ gibi ürünlerin yanısıra yün ve keçi kılından yapılan dokumalar (çadır, halı, kilim vs.) konar-göçerlerin başlıca üretimlerini oluşturur. Konar- göçerler kendi ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde tarımla da uğraşırlardı. Ancak, kışlak ve yaylak arasında sürüleriyle gidip gelirlerken tarım alanlarına zarar verebiliyorlardı. Bu da köylülerle aralarında tartışmaların çıkmasına yol açıyordu.
    Tahrir defterlerinde yaylaklarda kurulan pazarlardan bahsedilmektedir. Buralarda, konar göçerler yağ, yoğurt, peynir, yün, halı, kilim vb. ürün ve mamullerini satmaktaydılar. Bazı konar-göçerlerin yetiştirdiği at, deve ve katırlar sefer zamanında ordunun hizmetine verilmekteydi.

    (F. OSMANLI TOPLUM YAPISINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER -ile devam edecektir.)
    Osmanlılarda Toplum Yapısı By: Sakgül Date: 08 May 2008, 13:14:16
    F. OSMANLI TOPLUM YAPISINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER
    XV. yüzyılın ortaları ile XVI. yüzyılın ortaları arasında belirgin bir nitelik kazanan “klâsik Osmanlı düzeni” XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren değişmeye başlamıştır. O devrin yazarları bu değişmeyi nizâm-ı âlemin (kamu düzeninin) bozulması şeklinde tanımlamışlardır. Bu değişimin altında yatan en önemli faktörler şunlardı: 1. Osmanlı ülkesinde meydana gelen büyük nüfus artışı. 2. Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’ya taşınan altın ve gümüşün Osmanlı ülkesine de sürülmesinin etkisiyle 1580’lerde meydana, gelen büyük fiyat artışları (enflâsyon). 3. Ateşli silâhların yaygınlık kazanması. Osmanlı ordusunda bu silâhları kullanacak yeterli sayı ve nitelikte asker olmadığı için, reâyâ kaynaklı “garip yiğitler”in sekban ve sanca adlarıyla sancak beyi ve beylerbeyi kapılarına yığılması (Bunların köylerini terk etmelerinde, nüfus artışı da etkili olmuştur.) 4. Nüfus artışı neticesinde köyünden ayrılan gençlerin bir kısmının medreselere öğrenci olarak girmesi ve işsizlik yüzünden bunların zamanla eşkıyalığa başlaması, 5. Taşra yönetiminde kapıkullarının ve ümerânın (sancak beyi ve beylerbeylerinin) önemi artarken tımarlı sipahilerin zayıflamaya başlaması.
    Bütün bu gelişmelerin yanı sıra 1578-1606 arasında önce İran ve sonra Avusturya cephesinde açılan savaşlar masraflı ve zorlu geçmiş ve Celalî İsyanları için uygun bir zemin oluşmuştur. Nüfus artışının köylerinden uzaklaştırdığı, ateşli silâh kullanma ihtiyacının bey kapılarına çektiği sekban ve sancaların savaştan kaçması veya savaş sonrasında terhis edilmesiyle eşkıyalığa yönelmeleri, köy hayatını derinden sarsmıştır. Pek çok köy harap olmuş, köyünü terk edenler ya daha emniyetli köy ve kasabalara sığınmışlar ya da eşkıyanın kendilerine ulaşamayacağı yerlerde yeni köyler kurmuşlardır. Devlet de taşra idarecilerine gönderdiği adâletnâmelerle köylünün durumunun düzeltilmesine çalışmıştır. Ancak, bu rahatsızlıklar Celâlî İsyanları bastırıldıktan sonra da XVII. yüzyıl boyunca zaman zaman devam etmiştir.
    1. XVIII. Yüzyıl
    a. Yönetim Kadrolarında Kimlik Değişimi
    XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin yaşadığı iç meseleler ve özellikle 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra sıkça görülen askerî yenilgiler, Osmanlı devlet adamları arasında, devlet düzeninde köklü bir ıslâhat yapılması gerektiği fikrini yaygınlaştırdı. Özellikle Batılı devletlerin İstanbul’daki temsilcileriyle ilişkide bulunan yöneticilerde bu anlayışın yerleştiği görülür. Lâle Devrinde belirgin bir biçim kazanan barışçı siyaset sayesinde, devletin ve ülkenin meselelerine çözüm aranmıştır. Bu reformları tasarlayanlar, yabancı uzman istihdamı yoluna da gitmişlerdir. Bu dönemde yönetici tabakanın yapısında da önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Meselâ, devşirme sisteminin neredeyse tamamen ortadan kalkması sonucunda reâyâya mensup kişiler yoğun bir biçimde yönetici kadrolara girmeye başlamışlardır. Yöneticilerin etnik yapısı Türklerin lehine değişmiştir.
    Islahat düşüncesinin ve barışçı siyaset anlayışının egemen olması kalemiyenin merkez yönetimindeki etkisini de arttırmıştır. Nitekim sadrazamlar artık seyfiyeden değil, kalemiyeden çıkmaya başlamıştır. Reisülküttaplıktan sadrazamlığa geçen Rami Mehmed Paşa ve Koca Ragıp Paşa bu değişikliğin örneklerindendir.
    b. Âyân ve Eşrâf
    Osmanlı toplumunun hem şehir hem de köy kesiminde yönetimle halk arasında köprü görevini yerine getiren, âyân ve eşrâf diye tanımlanan bir grup vardı. Bu grup; tüccar ve sermaye sahipleri, müftü, müderris, seyyid ve şerifler gibi nüfuzlu kişileri kapsıyordu.
    XVIII. yüzyıl taşra toplumunun sosyal, iktisadi ve idarî yaşantısında etkinlik kazanan âyân zümresinin oluşmasında ise Celâlî isyanlarının önemli bir payı vardır. Tımar sisteminin işlemez hâle gelişi sonucunda küçük dirlikler azalırken padişah, vezir ve beylerbeyi hasları genişlemiştir. Buralardaki vergilerin toplanmasında iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Bu sistem sâyesinde mahallî eşrâf ve âyân mültezimlik yaparak zenginleştiler. Başlangıçta sancak beyleri ve beylerbeyleri, mültezimleri kendi adamları arasından seçerlerdi. XVII. yüzyılın sonundan itibaren her bir kazadan, o kaza’nın âyânından bir kişi reis-i âyân olarak seçilmeye ve kaza’nın devletle ilişkilerini yürütmeye başladı. Böylece, mütesellim denilen kişiler kazalarda etkinlik kazanırken valilerin önemi azaldı. XVIII. yüzyılda artık bir sancakta kimin mütesellim olacağına mahallî âyân karar veriyordu. Âyânların gücünün artmasında iltizam sistemindeki değişiklikler de rol oynamıştır. Osmanlı maliyesinde üç yıllık iltizamlar yerine mukataaların ömür boyu bir mültezime verilmesi (mâlikâne) usulü benimsendi (1695). Bu durum, âyânın kökleşip yerleşmesi sonucunu doğurmuştur.
    XVIII. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı taşra yönetiminde merkeziyetçilik zayıflamış ve çeşitli yörelerdeki âyân aileleri etkinlik kazanmıştır. Bunlar arasında, bu günkü Yozgat ve etrafındaki Çapanoğulları, Manisa çevresindeki Karaosmanoğulları, Samsun yöresindeki Caniklizâdeleri vb. sayabiliriz.
    Osmanlı Devletinde âyânların gücü II. Mahmud’un tahta çıkmasıyla zirveye ulaşmıştı. II. Mahmud’un tahta geçmesini sağlayan Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa ve diğer âyânlar, 1808’de padişaha Sened-î İttifakı imzalatarak devlet idaresinde âyânın rolünü kabul ettirmişlerdir. Ancak, II. Mahmud, yönetimde hâkimiyeti sağlar sağlamaz merkeziyetçi bir siyaset izlemiş ve âyânın gücünü kırmıştır.
    c. İskân Faaliyetleri
    XVIII. yüzyıldaki iskân politikası, geçmiştekilerle bazı benzerlikler göstermekle beraber, farklı sebeplerin, ihtiyaçların sonucunda şekillenmiştir. XIV. ve XV. yüzyıllarda daha ziyade Türk nüfusu ile şenlendirmeye yönelik bir iskân siyaseti vardı. XVI. yüzyıl sonunda Celâli İsyanları’nın tahrip ettiği kırlık iskân yerlerini canlandırmak için devlet özendirici tedbirler almıştır. XVII. yüzyılın sonuna doğru peş peşe askerî yenilgilerin başlaması ve Müslüman halkın oturduğu bazı yerlerin kaybedilmesi yeni bir gelişmeye yol açmıştı: Eskiden fethettiği yerlere nüfus taşıyıp yerleştiren devlet, şimdi kaybettiği topraklardan göçüp gelenleri yerleştirmek durumundaydı.
    Osmanlı iskân siyasetinde konar-göçerlerin durumu XVIII. yüzyılda da problem olmaya devam etmiştir. Yeni kurulan kasaba, derbend ve hanlara konar-göçer gruplar iskân edilmiştir. Meselâ, 1727 yılında Sadrazam İbrahim Paşa’nın doğduğu köyde bir şehir inşa edilmiş ve Nevşehir (Yenişehir) denilen bu şehre bazı konar-göçer oymaklar iskân edilmişlerdir. Devlet, konar-göçerleri, bazen kendi kışlak veya yaylaklarında yerleştirdiği gibi, cezalandırma amacıyla da iskâna zorlamıştır.
    XIX. yüzyılda, merkezî otoriteyi dinlemeyen konar-göçer grupların iskânı için kuvvet kullanıldığı görülmektedir. Çukurova ve çevresindeki konar-göçerlerin yerleştirilmesi için Fırka-ı İslahiye kurulmuştur. Bu iskân hareketi birçok kırgınlıklara sebep olmuştur. Ancak, iskân çalışmaları sonucunda asayiş sağlanmış, tarımda üretim artmış, verimli ovalar değerlendirilmiştir.
    2. Tanzimat Ve Sonrası
    a. Yeni Bürokratlar
    Osmanlı sivil bürokrasisi, XVIII. yüzyıl başından itibaren Batı ile temasa başladıysa da daha düzenli temaslar, XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başında görülmüştür. Osmanlılar, daha önce uyguladıkları geçici elçilik sistemini terk edip, Avrupa’nın belli başlı ülkelerinde daimî elçilikler kurmaya başladılar. Önceleri Osmanlı diplomatlarına yabancı dil bilen -çoğu Rum- azınlıklara mensup sekreter ve tercümanlar refakat etmiştir. 1820’lerde patlak veren Yunan isyanı bunların işine son verilmesine yol açmıştır. 1821’de kurulan Tercüme Odası’nda, Müslüman memurların görev almaları ve yabancı dilleri, özellikle Fransızca’yı öğrenmeleri teşvik edilmiştir.
    Böylece Osmanlı bürokrasisinde yeni bir nesil ortaya çıkmıştır. Tercüme Odası ve diplomatik misyonlarda idarî ve siyasî eğitim gören bu yeni nesil, birinci derecede diplomasi, ikinci derecede de devlet maliyesi konularında uzmanlaştılar. Tanzimat bürokrasisinin önde gelen temsilcileri hem Doğu hem de Batı kültürünü iyi bilen kişilerdi. En önde gelen temsilcileri Mustafa Reşid, Fuad ve Âli paşalar idi.
    Tanzimat döneminde devlet, adam yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif i Adliye, Mektebi Mülkiye, Galatasaray Sultanîsi (Lisesi) gibi okullar açılmıştır. Buralarda yetişenler, meşrutî bir yönetim için mücadele verenler arasında önemli bir yer tuttu. II. Meşrutiyet devrine giden yolda, devletin kurtulması için teklif edilen Osmanlıcılık, İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük gibi fikirler, yeni nesiller arasında tartışılıp geliştirilmiştir.
    b. Nüfus Hareketleri ve Yeni Yapılanmalar
    XIX. yüzyılda Osmanlı ülkesi, büyük nüfus hareketlerine sahne oldu. Bu hareketler dıştan içe, içten dışa ve iç göç şeklindeydi. Kaybedilen topraklardaki Müslüman ahalinin Anadolu’ya göçü yoğunlaştı. Kırım’dan ve Kafkasya’dan göçmenler geldi. 1859-1865 arasında Kafkasya’dan tahminen 600.000-1.000.000 kadar göçmen gelmiştir. Kıt imkânlarıyla bunları yerleştirmeye çalışan devlet, 1860’da Muhacirin Komisyonu’nu kurarak göçmenlerin nakli, iskânı ve yer-yurt sahibi olmalarını sağlamıştır. Göç olayları 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sırasında ve sonrasında da yaşanmıştır. XIX. yüzyıldan itibaren büyük çapta toprak kayıpları olduğu için Osmanlı Devleti nüfusu azalmıştır. Aslında sağlık imkânlarının artması ve özellikle kıyılarda, uluslararası ticaretin gelişmesi sayesinde, nüfus artışı meydana gelmiştir, ama kaybedilen topraklar yüzünden toplam nüfusta azalma olmuştur.
    Osmanlı ülkesinin dünya ekonomisi ile bütünleşmesi süreci, liman şehirlerinden başlayarak şehir hayatında gelişmelere yol açmıştır. Öte yandan, daha önceden fazla yoğun bir nüfusu olmayan ovalara yerleştirilen göçmenler, buralarda tarım üretiminin artmasını sağladılar. Esasen dış talep de böyle bir gelişmeyi teşvik etmekteydi. Ulaşım alanında buharlı gemiler ve demir yolları kullanılmaya başlandı. Yabancı sermaye, büyük şehirlerde ilk adımlarını attı. Osmanlı şehirlerinin geleneksel mahalle dokusu bozuldu ve daha kozmopolit yapılar ortaya çıktı.
    c. Yeni Hayat Tarzı
    XIX. yüzyılda Osmanlı ülkesinin kırlık kesimiyle orta ve küçük şehirlerinin çoğunda hayat tarzı eskisine göre pek az bir değişiklik göstermiştir. Hayat tarzındaki değişiklikler, İstanbul ile bazı büyük şehirlerde bu şehirlerin belli kesimlerinde meydana gelmiştir. Bu değişiklikte, Batı kültürüne âşina yeni bir yönetici ve zengin neslin yetişmesi ve bunların yabancı elçilik mensuplarıyla sıkı ilişkiler içinde bulunmaları etkili olmuştur.
    XIX. yüzyılda gün****k hayat mahalle ölçeğinin dışına taşar. Bunun temel sebebi, nüfus artışı ve Tanzimat’la birlikte iskân kısıtlamasının kalkmasıdır. Öte yandan klâsik dönemin dini yaşantısını temsil eden cami mimarîsi, yavaş yavaş abidevi özelliğini yitirir. Bunun yerine Selimiye Kışlası gibi dünyevi mekânlar ön plâna çıkar.
    Bürokrat-seçkinlerin etkinlik kazanması, ulemanın gerilemesini de beraberinde getirdiğinden, cami çok yönlü işlevini kaybeder. Yine klâsik dönem gün****k hayatının dini karakterine damgasını vuran imaret (külliye) sistemi de eski konumunu yitirmiştir.
    Geleneksel eğlence biçimlerinin yerini, yavaş yavaş tiyatro gibi Batı’dan gelen yeni anlayışlar alır. Bu yeni hayat tarzının toplumun sadece üst tabakası için geçerli olduğunu belirtmek gerekir. Bu üst tabaka Boğaziçi’nde yerleşmiş ve yalı hayatının sağladığı maddî destekle Batılı eğlence biçimini geliştirmiştir. Boğaziçi’ndeki yabancı elçiliklerin düzenledikleri baloların etkisiyle kadın-erkek bir arada eğlenmek yaygınlaştı. Erkek kıyafetlerine paralel olarak kadın kıyafetleri de değişmeye başladı.
    Aile yaşantısına baktığımızda, alt tabakaların geleneksel hayatı büyük ölçüde devam ettirmelerine karşılık, üst tabakada modernleşme doğrultusunda yalı, köşk ve konak hayatının ağırlık kazandığını görürüz. Bu aileler zenci (Habeşî) dadı, Kafkas kaynaklı hizmetçilerinin yanı sıra, çocuklarının eğitimi için, Fransız mürebbiyeler tutarlardı. İstanbul’un yaşantısındaki önemli bir değişiklik de 1863’ten itibaren yabancı turist kafilelerinin gelişidir. İstanbul-Paris demir yolunun 1870’lerde devreye girmesiyle çok sayıda turist şehre gelmiş ve bunların konaklama ihtiyacı Beyoğlu’nun bir otel merkezi olarak gelişmesini sağlamıştır. Öteki değişiklikler arasında, 1895’te ilk otomobilin ithalini, elektrikli tramvayı, II. Abdülhamid devrinden itibaren yaygınlaşan telgraf ile telefonu belirtebiliriz.
  4. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
    OSMANLI TOPLUM YAPISI


    Osmanlı toplum yapısı çeşitli açılardan tabakalaşma göstermekte olup insanların yerleşim mekanı, toplum hayatında oyna­dıkları rol, toplum yapısını sembolize eden piramitte işgal edilen yer ve statü gibi deği­şik kriterler, tabakalaşmada etkili olmakta­dır. Yerleşim mekanı açısından Osmanlı toplumuna bakıldığında, kırsal kesimde köy ve obalarda yerleşik hayatı yaşayanlar­la konar-göçer bir hayat içinde bulunan Yö­rük toplulukların, şehir ve kasabada yaşa­yıp sanat, ticaret ve yönelim faaliyetleriyle ilgilenenlerden daha çok olduğu görülür. Ticaret ve yönetim merkezleri olan şehir ve kasabalar dışında yaşayan kitlelerin büyük çoğunluğu mirî arazi veya vakıf araziler üzerinde yaşayıp iktisadî meşguliyet itiba­riyle toprakla ve hayvancılıkla ilgilenen toplumsal kesimi oluşturmuşlardır. En­düstrileşme öncesi toplumların yapısal ve
    işlevsel özelliklerini ortaya koyan Osmanlı toplumu çok uluslu, çok dilli, çok dinli, çok renkli kompleks bir toplum olarak karşımı­za çıkmakta ve kelimenin tam anlamıyla "pleiralist" yapı özelliklerini ortaya koy­maktadır. Siyaset, yönetim, dil, din, hukuk, örf, kültür, eğitim ve benzeri her türlü top­lumsal alanlarda ne "monist" bir yapı, ne de tek bir "form"a irca edilmesi yönünde bir gayret vardır. Bu bakımdan Osmanlı top­lum yapısı, farklı renk ve tonlardaki birçok mozayiğin oluşturduğu bir bütünü ifade et­mektedir.
    Kuşkusuz Osmanlı toplumunun plüra­list yapı özellikleriyle, çağdaş toplumların "monist" yapı içerisindeki plüralist özellik­leri oldukça farklıdır. Osmanlı toplum yapı­sının, daha çok geleneksel toplum yapıları­nın "yerellik" ve "çok renklilik" gibi ayırıcı özellikleri bünyesinde barındırmakla oldu­ğu söylenebilir.
    Osmanlı toplumunu merkezden kenara doğru genişliyen daireler şeklinde tabaka-laştınrsak bu çizimin en iç kısmındaki dai­rede Osmanlı padişahı ile saray kurumu yer alır.

    1. Osmanlı Padişahı ve Saray


    Altıyüz yıllık bir tarihi dönemi içeren, dil, din, ırk, gelenek ve kültürleri farklı mil­letlerin aynı siyasal organizasyon içinde teşkilaüanmalanyla oluşan Osmanlı toplu­munun merkezi yerinde Osmanlı padişahı ve Saray kurumunun yer aldığı görülür. Her türlü otoriteyi elinde bulunduran, iktidarı kullanan Padişah ve onun hayatının geçtiği Saray, aynı zamanda Osmanlı siyasal-yö-netsel sisteminin de özünü teşkil etmekte­dir. Osmanlı Dcvlcti'ni kuran aileden olan
    Padişah, değişik ırk, din, dil, kültür ve gele­nek dünyalarından gelen milletlerin oluş­turduğu Osmanlı toplumunun zirvesinde si­yasal, dinsel, yönetsel ve diğer alanlarda ik­tidarı elinde tutan birinci derecede otorite sahibi; hem yönetenlerin hem de yönetilen­lerin kendisine bağlılık duydukları tek kişi­dir. "Bey", "Gazi", "Sultan", "Han", "Hüda-vendigar", "Emir", "Hünkar", "Padişah" gi­bi çeşitli unvanlar kullanmış olan Osmanlı padişahları, bu unvanların dışında "Halife-lik"in Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra "Hadimü'l-Haremeyn eş-Şerifeyn", "Halife-i Ruy-i Zemin" ve "Halifetü'1-Müs-limin" gibi dinsel-siyasal unvanlar da kul­lanmışlardır. Osmanlı toplumunun siyasal bakımdan teşkilatlanmasında tslam teorisi ile Eski Türk geleneklerini, şahsında birleş­tirmiş olmakla birlikte XV. yüzyıldan itiba­ren Bizans ve XVIII. yüzyıldan itibaren de Batı geleneklerinin etkisi altında kaldıkları görülür. Osmanlı Padişahlarının tahta ge­çişleri konusunda yerleşik bir yasal düzen­lemenin olmaması sebebiyle çeşitli toplum­sal çatışmalar yaşanmış ve bu cümleden olarak "evlat katli" gibi kurumlar yerleş­miştir. Eski Türk siyasal geleneğindeki "Ülüş sistemi"nin etkisinin izlendiği XVI. yüzyılın sonlarına kadar şehzadeler arasın­da cereyan eden laht kavgaları, toplumu bö­lerek siyasal birliğin sağlanmasını güçleşti­rirken İslam m siyasal iktidarın bölünmezli­ği prensibinin yerleşmesi sonunda, padi­şahlar güç ve egemenliklerini toplumun her kaüna daha kolay yayma imkanı bulmuş­lardır. Klasik Osmanlı yönetimini zirveye taşıyan Kanunî Süleyman (öl. 1556) zama­nında başlayan toplumsal, siyasal ve eko­nomik bozulmanın, XVII. yüzyılın başla­rından itibaren Padişahlık kurumuna dayansıdığı görülür. Toplumdaki çalkalanma ve bozulma karşısında padişahların göster­dikleri "yeni düzen" oluşturma ve "ıslahat" girişimleri olumlu sonuç vermemiş, top­lum sal-siyasal dönüşümler sonunda, devlet yönetimine egemen olan yeni asker-sivil bürokrasinin düzenlemeleri ve toplumsal yapıda ortaya çıkan yeni sınıfların talepleri karşısında güçsüzleşen Osmanlı padişahı, bazı dönemlerde güçlenmek istemişse de, iç ve dış çıkar çevrelerine ve muhalefete ye­nilmekten kurtulamamıştır.
    Osmanlı toplumunun zirvesinde bir ba­ba olarak yer alan Padişah, aile efradı ve kullarıyfa birlikte "Saray"da yaşıyordu. Sa­ray, Osmanlı toplumunda çok yönlü fonksi­yon hırı olan bir toplumsal-yönetsel merke­zi temsil etmektedir. Osmanlı saraylarının en tipik örneğini temsil eden Topkapı Sara­yı, fonksiyonları farklı Harem, Enderun ve Birun denilen üç ayn kurumun oluşturduğu bir kompleksi ifade etmektedir. Padişah'ın özel hayatının geçtiği, kendisinin ve ailesi­nin yaşadığı Harem ve Padişah'ın günlük hayatının geçtiği, içoğlanlann eğitildiği özel kurumların bulunduğu Enderun, ka­muya kapalı mekanlardı. Saray'ın dış kıs­mını oluşturan Birun, merkezi yönetim ör­gütlerini, merkezi bürokrasinin bulunduğu kısım olup DWan-ı Hümayun, Divan-ı Hü­mayun kalemleri ve diğer merkezi yönetim örgütleri burada bulunuyordu. XIX. yüzyıl­da Osmanlı padişahları Topkapı Sarayı'nın dışında Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi» Ba­tı formunda yeni saraylar inşa ettirip burala­ra taşınınca Osmanlı toplumundaki "Saray" kurumu da, diğer toplumsal-siyasal kurum­lar gibi dönüşümler geçirdi ve giderek öne­mini yitirdi. Yeni saraylardaki hayat, eski
    saraylara nisbetle oldukça farklı olup bura­lar ve asker-sivil bürokratların yaşadıkları "konak"lar, batı etkisinin iyice hissedildiği yerlerdi. Osmanlı toplumunun süreç içeri­sindeki değişim ile birlikte saray ve yaşa­nan mekan anlayışı, siyaset ve dünya görü-şündeki değişme ile birlikte yeni biçimler almış ve giderek toplumun tabanından uzaklaşmıştır.

    2. Yönetici Sınıf (Askerîler)


    Osmanlı toplum yapısında Padişah ve Saray kurumundan sonra en etkin toplum­sal kesim, özgün adı ile "Askeri Sınıftır. Padişah tarafından bir "berat'Ia kamu bü­rokrasisinin herhangi bir merciine atanan, kamu hizmetlerini padişah adına yerine ge­tiren, çeşitli imtiyazlara sahip olan, toplum yapısında statü ve iktisadi imkan açısından iyi durumda bulunan görevlilerden müte­şekkil bir "imtiyazlı sınıf olarak karşımıza çıkmakta olan Askerî Sınıf, kendi içerisin­de homojen bir yapıya sahip değildir. Esas itibariyle Kapıkulu ve Din bürokrasisinden oluşan Askerî Sınıf, siyasal-yönetsel siste­min merkezinde ve eyalet örgütlerinde gö­revli sipahileri, ordu ve bürokrasi mensup­larını, kapıkulları, medreselerde görevli öğ­retim kadrolarını, adalet hizmetinde görevli kadıları ve naipleri, bilgi danışma ve müşa­virlik hizmeti sunun müftileri, bir kısım ta­rikat ehlini, kilise ve diğer dinsel kurumlar­da görevli olanları içine alan oldukça geniş bir toplumsal kütleyi kapsamaktaydı. Ka­mu bürokrasisinin çeşitli kademelerinde görevli olanlara "askerî" denmesi, onların fiilen askerlik hizmeti ile uğraşmaları anla­mına gelmemektedir. Muhtemelen fetih ve gaza ülküsü üzerinde yükselen ve idare teş-
    kilatının en önemli işlevinin bu fetih ve ga­zaları organize etmek olan Osmanlı Devle-ti'nin İlk örgütlenme yıllarında siyasi-idari yapıda görevli olanlara bu sıfat verilmiş ve bu gelenek devam etmiştir. Askerîleri esas itibariyle iki sınıfa ayırmak yerinde olur: İc­racı Askerîler (Yönetsel-Askerî Sınıf) ve Ulema (Dinsel-Yönetsel sınıf)-
    İcracı askeriler, kamu bürokrasisinin merkezî ve taşra örgütlerinde görevli olan genellikle kapıkulu kökenli kişiler olup ço­ğu tımar sahibi kişilerdir. Osmanlı Devle-ti'nin kuruluş yıllarında henüz "devşirme" kurumu gelişmemişken yöneticiler, genel­likle Türk aristokrat ailelerine mensup idi­ler. Ayrıca Anadolu dışındaki diğer İslam ülkelerinden de geliyorlardı. Devşirme ku­rumunun yerleşmesinden sonra, bilhassa II. Mehmed'ten itibaren siyasal-yönetsel oto­riteye iyice bağımlı bir kamu bürokrasisi oluşturulmaya çalışılmış ve bu cümleden olarak Kapıkulu yaratılmıştır. Toplumsal bir kitleye dayanmayan Kapıkulu, devlet hizmetindeki emeğinin karşılığı olarak kendisine tahsis edilen mirî arazi gelirlerin­den istifade edebiliyordu. Tımar sistemi ile oluşturulan Sipahi kitlesi de yönetici sınıf içerisinde yer almıştır. Padişah'ın vekil-i mutlak'ı olan vezir-i azamhk mak***** ka­dar yükselebilen Kapıkulu mensuptan, din ve adalet hizmetleri dışında yönetimin bü­tün kademelerine gelebiliyorlardı. Padişa­hın kulları sayılan icracı askerîlerin iktidar karşısındaki durumları oldukça güvensiz bir noktada bulunmaktaydı. Padişah iradesi karşısında "mallarının ve canlarının" hiçbir teminatı bulunmadığını ve siyaseten kati ve müsadere gibi uygulamalardan en çok bun­ların etkilendiklerini görüyoruz. Padişahlar çeşitli sebeplerle yargılamadan, ya da yargılayarak kullarım bir sözle ölüme göndere­bilmişler, mallarını müsadere edip kamu geliri olarak hazineye aktarabilm işlerdir. Osmanlı toplumunda, kuşkusuz, en güven­siz sınıfı İcracı Askerîler teşkil etmiştir. Ka­mu bürokrasisinde yeni "asker-sivil bürok­rasisinin güçlenerek Padişah karşısına bir­takım isteklerle çıkması ile "icracı askeri­lerin klasik dönemdeki statüleri değişmiş, siyasal-yönetsel sisteme ve hatta padişahla­ra bile hükmedebilecek noktaya gelmişler­dir. Osmanlı kamu bürokrasisinin özünü oluşturan bu kesimin, toplumsal-siyasal de­ğişme ile birlikte toplum yöneliminde ve toplumun gidişine yön vermede etkileri ve işlevleri giderek artmış, Tanzimat sonrasın­da "bürokratik yönetim geleneği"nin yer­leşmesinde önemli rol oynamıştır. Padişah­lık ve Saray kurumunun çeşitli iç ve dış et­kenlerle güçsüzleşmesi karşısında, özellik­le "Asker-Sivil Bürokrasi" siyasal-yönetsel sisteme egemen olarak iktidara gelecekleri belirleme, örgütleri oluşturma, yasal ve anayasal düzenlemeler yapma, toplum nor­mu ve değerler sistemi dikte etme gibi te­mel toplumsal işlevleri görmüşlerdir. Tan­zimat döneminin icracı askerileri olan as­ker-sivil bürokratlar, yönetsel işlevlerden çok, siyasal işlevler görmüş, gerileyen Din Bürokrasisi karşısında güçlenerek yukarı­dan aşağıya toplumu kurma ve şekillendir­me misyonu yüklenmiştir. Bu yapı, Cum­huriyet yönetiminde de uzun yıllar devam edecek ve toplumu yukarıdan aşağıya kur­ma ve düzenleme geleneği demokrasiye rağmen sürüp gidecektir.
    Osmanlı toplumunda Yönetici Sınıfın ikinci kategorisi Ulema sınıfına mensup görevliler tarafından oluşturulmuştur. Ule­ma, Yönetici Sınıf içerisinde prestij, medenî haklardan yararlanma ve gelecek gü­vencesi bakımından İcracı Askerilere nis-betle oldukça iyi durumda bulunan bir kate­goriyi temsil etmiştir. Kanunları yorumla­ma, adalet dağıtma, kamuoyu oluşturma ve eğitim ve öğretimi düzenleme gibi temel toplumsal-yönetsel faaliyetlerle görevli olan Ulema sınıfı, hem toplum yapısında, hem de siyasal-yönetsel sist&mde oldukça önemli bir noktada bulunmuştur. Devletin din, yargı ve eğitim hizmetlerini yöneten Ulema, kamu bürokrasisinin "Din Bürokra­sisi" Örgütünü oluşturmuştur. Osmanlı top­lumsal yapısı, dinsel ve siyasal güçlerin ay­nı siyasal organizasyon içerisinde uyumlu bir biçimde örgüüendirilmesiyle oluşmuş bir sistem olduğundan, siyasal-yönetsel sis­tem de buna uygun bir biçimde yapılaşmış­tır. Toplumun bütün otorite alanları, ne sa­dece siyasal güçlerin, ne de sadece dinsel güçlerin eline verilmiştir. Siyasal güçlerle dinsel-yönctsel güçler uyumlu bir biçimde örgütlendiğinden, Osmanlı Devleti'nde di­ni güçleri temsil eden Ulema'nın önemli iş­levleri ve yeri olmuştur. Osmanlı toplu­munda gayet iyi durumda bulunan Ulema sınıfını toplumsal yapıda saygın noktaya getiren temel unsur, gördüğü işlevler oldu­ğu gibi Padişah iradesinin ulema karşısında adeta sınırlandırılmış olmasından da ileri gelmesiydi. Kul kökenli olmayan ulema mensuplarına siyaseten kati cezası pek en­der ve olağanüstü hallerde uygulanmıştır. Ulema sınıfı, kuşkusuz, kendi içerisinde za­man içinde farklılaşmıştır. Kuruluş döne­minde» bilhassa heterodoks din ulularının ve tasavvufi tslam temsilcilerinin hakimi­yeti ağır basarken, ilerleyen yıllarda medre-seli-sünni din seçkinlerinin etkisi artmıştır. Yine ilk yıllarda İran ve arap kökenliler ço-ğunlukta olmakla birlikte, daha sonra Türk kökenli olanlar bu sınıfa egemen olmuşlar­dır. XV. XVI. yüzyıllarda güçlü liderler yo­lu İle siyasal-yönetsel sistemdeki etkisi iyi­ce artmış olan Ulema sınıfının siyasal-yö­netsel işlevleri özellikle Tanzimat'tan sonra gerilemeye başlamış ve toplum yapısında gelişme gösteren yeni sınıflar karşısında et­kileri azalmıştır. Toplumun siyasal-yönet­sel yönetimini eline geçiren Asker-Sivil Bürokrasi, toplumun düzenlemesini Batı örneğinde ve Batı ölçüleri ile yapmaya çalı­şarak Din Bürokrasisinin etkisini azaltmak istemiştir. Kamu bürokrasisi içerisinde ör­gütlü olan "din"in etkisi Cumhuriyet döne­minde gittikçe azaltılmış ve sadece ibadet­lerin yönetimi görevi kendisine verilmiştir. Osmanlı toplum yapısında ulema sınıfının ve dolayısı ile dinin toplum sal-sıyasal etki­sinin giderek gerilediği ve bugünkü nokta­sına geldiği söylenilebilir.

    3. Yönetilen Sınıf (Reaya)


    Osmanlı toplum yapısında en önemli ke­simi, özgün adıyla "reaya" teşkil etmiştir, iktisadi hayatın tarım ve ziraate dayalı ol­duğu Osmanlı toplumunda üretim faaliyeti­ni elinde tutan, siyasal-yönetsel sisteme çe­şitli adlar altında vergi ve resim gibi gelir aktaran, devletin hemen hemen bütün kamu hizmetlerini, savaş giderlerini, imar ve ba­yındırlık faaliyetlerini, Yönetici Sınıfın üc­retlerini finanse eden, buna karşılık yöneti­cilerin imtiyazlarına sahip olmayan ve hü­kümdara bir "Tann emaneti" olarak verildi­ği kabul edilen bir sınıf olarak karşımıza çı­kan "reaya", sistemin ve toplumun hayati­yetini sürdürebilmesi için "adalet" ve "sükûnet" üzerinde bulunması gereken bir
    sınıf olarak görülüyor. Sosyo-politik siste­min başında bulunan ve her türlü otorite sa­hibi olan Padişah'ın reaya üzerindeki tasar­rufu, kapıkulları üzerindeki tasarrufuna nis-betle daha geri planda seyrettiği gözlen­mektedir, özellikle siyaseten kati ve müsa­dere uygulamaları, özel durumlarda ve belli **çülerde gerçekleşmiştir. Reaya, yekne­sak olmayan bir kitle olup yönetici sınıfın dışında kalan kamu bürokrasisinde özel bir görevi bulunmayan bütün köylü, şehirli, es­naf, zanaatkar, yörük ve diğer toplulukları içermektedir. Reaya sınıfı içerisinde müta­laa edilen her dini-sosyal grubun siyasal-yönetsel sisteme karşı sorumluluğu ve hak­lan değişik yasalarda düzenlenmiştir. Ge­nelde rcaya'nın birtakım hizmetleri yapmak veya yerine "Raiyeüik Rüsumu" denilen bir vergi ve resimler topluluğunu Devlct'e Öde­mek zorunluluğu bulunuyordu.
    Osmanlı toplumunda bütün yönetilenler "reaya" adı altında ifade edilmişse de, aslın­da reaya kitlesi kendi içerisinde farklı top luluklan barındırmaktaydı. Reaya içerisin­de daha çok hür olanların göçebe Türkmen­ler ve Yörükler olduğu, Ortakçı Kulların Batıdaki sertlere benzer niteliklere sahip bulundukları, bazı kitlelerin raiyeüik rüsu­mu denilen vergilerden affedildikleri için "muaf ve müsellem reaya" dendiği ve dola­yısıyla bunların durumlarının farklılık gös­terdiği bilinmektedir, Osmanlı toplumunda yönetilenlerin hepsi aynı niteliklere sahip bulunmadığından çeşitli kriterlere göre sı­nıflandırılmıştır.
    II. Mehmed'in reaya hakkındaki kanun­namesinde reaya; müslim reaya, gayr-i müslim reaya ve yürükler şeklinde üç kate­goriye ayrılmıştır. XV yy. a kadar genelde Osmanlı toplum yapısında reayanın üç kategori halinde Örgütlenmiş olduğu ve reaya ile iktidarı temsil eden timarlı sipahi arasın­daki ilişkilerin buna göre düzenlenmiş ol­duğu anlaşılıyorsa da bu yapının XVI yy. ortalarından itibaren bozulduğu ve Osman-lıu yapısının yeni ve farklı bir toplumsal ya­pıya kavuşmağa başladığı görülmektedir. Bu dönemde toplumsal yapının muhtelif sı­nıflan ve kurumlan arasındaki ilişkiler, nü­fus artışı, köyden şehre göç, işsizlik, fetih-lerdeki başarısızlık, paranın kıymetindeki düşüş gibi çeşitli sebeplerle bozulmuş ve Celali İsyanları, Büyük kaçgun, Suhte ayaklanmaları gibi bir dizi toplumsal hare­ket Osmanlı toplumsal yapısının sarsılma­sına ve yeni ilişkilerin kurulmasına sebep olmuştur.
    Reayanın çeşitli kriterlere göre tasnifi mümkündür:
    Yaşanan yer açısından askerilerin dışın­daki halkın kentliler, köylüler ve göçebe kitleler şeklinde sınıflandırılabilmesi im­kanı varsa da, genellikle reaya, Osmanlı toplumunda dini inanışlara göre sınıflandı­rılmıştır. Buna göre müslim reaya ve gayri müslim reaya şeklinde ikiye ayrılması, bu ayrıma göre kitlelerin devletle olan ilişkile­rinin ve sorumluluklarının düzenlenmesi yaygın bir yöntemdir. Osmanlı toplumunda vakıf, mülk ve mirî arazi üzerinde oturan, tarım ve ziraatla meşgul olan köylülerin ya­nı sıra, şehirlerde ticaret ve zanaatla ilgile­nen kentlileri de içine alan müslim reaya kitlesinin siyasal-yönetsel sistemle olan ilişkileri şer! ve örfi yasalara göre düzen­lenmiştir. Osmanlı yönetiminde reayanın başla gelen görevi, lasarruf ettiği mirî arazi­yi işlemek ve kanunnamelerde yazılı vergi­leri ilgili timar sahibine vermek olmuştur. Müslim reayanın Devlete ödediği vergilerin başında öşür (aşar) ve "çift resmi" gel­mekteydi. Ayrıca "Tekalif-i Şakka" adı al­tında olağanüstü bir verginin daha olduğu biliniyor. Şer'i vergilerin dışındaki "çift res­mi" adı verilen örfi vergilerin siyasal otorite tarafından konulduğunu, bu ad altında top­lanan bir dizi vergiyi reayanın timar sahibi­ne ödemek zorunda olduğunu, vergilerin reayaya zulmeden yöneticileri darvanışla-rından menetmek için çeşitli olağanüstü tedbirler almasına rağmen zulmün devam ettiğini, artan vergiler dolayısı ile zor du­rumda kalan köylünün çiftini bırakarak kentlere akın ettiğini, bu olayların çeşitli toplumsal çalkantılara sebep olduğunu be­lirtmek yerinde olur. Osmanlı toplumunda müslümanların dışında kalan ve farklı din­sel gruplara mensup yönetilenler "gayri müslim reaya" adı altında toplanmış olup bunların sorumlulukları ve haklan kanun­namelerde farklı şekillerde düzenlenmiştir. Gayri müslim reayanın da Devlet'e ödemek zorunda olduğu şer! ve örfi vergiler bulun­maktaydı. Cizye ve haraç şer! vergiler sını­fında, "ispençe" de örfî vergiler sınıfında yer almıştır. İspençe, gayri müslim reaya­nın "raiyetlik rüsumu" olup XV. yüzyılın başlarından itibaren yılda yirmibeş akça olarak tahsil olunmuştur. Ayrıca bu kitle­den ispençe dışında "bive resmi" adı alünda bir başka vergi daha tahsil olunmuştur.
    Osmanlı toplum yapısının tarihi süreç içerisinde önemli değişmelere uğramış ol­duğu bir gerçektir. Toplum yapısına özel­likle XVII. yüzyılın sonlarından itibaren yeni sınıflar ve zümrelerin girdiği görülür. XVI. yüzyılın sonlarında ve bunu izleyen yüzyılın başlarında yayımlanan çeşitli res­mi belgelerde ve padişahlara sunulan layi­halarda, yönetimdeki bozulmayı ve toplum
    içinde reayanın sosyoekonomik durumu­nu izlememiz mümkündür. Padişaha bir "Tann emaneti" olarak verilmiş olduğu ka­bul edilen reaya, XVI. yüzyılın ikinci yan­sından itibaren yönetim sınıfındaki kul ve din bürokrasisine mensup görevlilerin key­fî ve kanunsuz icraatları sonunda perişan olmuş ve neticede tarihe "büyük kaçgun" diye geçen toplumsal olayla binlerce köylü evini yurdunu terkederek şehir merkezine akın etmiştir. Şehirlerde aşırı nüfus artışı yeni toplumsal sorunların ve yeni kitlelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
    Klasik Osmanlı toplum yapısı XVI. yüz­yılın sonlarına doğru siyasal-yönetsel sis­temle birlikte bozulmaya başlamış ve yeni formlara bürünmüştür. Bu çağda Anado­lu'da Osmanlı toplumunu ve yönetimini önemli **çüde uğraştıran Celali İsyanları ve Suhte ayaklanmaları toplum yapısını sars­mış ve yeni yapılanmalara imkan vermiştir. Köylerdeki çiftlerini, vergilerin yüksekliği ve verimsizlik gibi çeşitli sebeplerle terke­derek kentlere doluşan ve buralara idareci­lerin kapısında görevli olmak için gelen le­ventler, neticede soygun ve yağma olayları­na karışmışlar ve uzun yıllar toplum yapısı­nı ve Devlet yönetimini sarsmışlardır, işsiz­lik, geçim sıkıntısı ve ahlak bunalımı gibi sebeplerin yaratmış olduğu Suhte İsyanları­nın öncülerinin ezilen zümre arasında geniş kabul görmüş ve bunların desteğini kazan­mış olmaları dikkat çekicidir.
    XVII. yüzyıldan itibaren oluşmaya baş­layan yeni Osmanlı toplum yapısında siya­sal-yönetsel sisteme hakim bir elit grubu­nun altında, klasik toplumsal yapıdaki rea­yanın yerine teşekkül eden bir orta sınıfın oluştuğunu görmek mümkündür. Bu orta sınıf içerisinde ayan ve eşraf, küçük üreticiler, cemaatlerin dinsel liderleri ve ulema, özellikle gayri müslimlerle tüccarlar, küçük sanayi mensupları, cemaat liderleri (koca­başı, çorbacı, voyvoda) ve fikir adamlarının yer aldıkları görülür. Ayrıca şehirlerdeki küçük işletmelerde ve atölyelerde çalışan işçilerin (amele) oluşturdukları çalışanlar grubu İle yerleşik bir hayatı bulunmayan göçmen kitlelerin toplum yapısının en alt sıralarında bulundukları belirtilmelidir. Ayan, Osmanlı toplum yapısında XVII. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ve yöneti­lenler sınıfında görülmesine rağmen, aslın­da taşra halkının tabii lideri durumundaki etkin ve güçlü şahsiyetlerin ve aristokraük nitelikli aile mensuplarının oluşturdukları bir kitle olması sebebiyle, resmi ve gayri resmi yollarla siyasal-yönetsel sistemde yönetici olarak görev alan ve bu yolla güç­lenerek sisteme ve topluma egemen olmaya çalışan bir sınıf olarak değerlendirilmelidir. Ayanın teşekkülünde temel etken, bozul­maya başlayan Osmanlı maliye sisteminde geliştirilen iltizam usulü olmuştur. Devlete ait bir gelir kaynağının açık arttırma yoluy la bir kısmını peşin almak şartı İle bir mülte­zime bırakılmasını ifade eden iltizam usu­lünde genellikle gayri müslimler görev al­mış ve Devlete ödediklerinin birkaç katini vatandaşlardan zorla tahsil ederek kısa za­manda varlıklı bir sınıf haline gelmişlerdir. Bunlara serbest pazar ekonomisi haline ge­len Osmanlı ekonomisinin Batı ekonomile­ri karşısında tutunamayarak Batı mamulle­rinin istilasına uğraması sonucu zenginle­şen azınlık tüccarları da eklenince, Ayan, Osmanlı toplumunda sisteme egemen bir sınıf halini almıştır. İltizam usulünün "malî malikane" sistemine dönüşmesiyle Devle­tin gelir kaynaklan bazı kişilere hayat boyu
    verilmiş ve bu yolla Ayan'ın ortaya çıkması adeta teşvik edilmiştir. Önceleri toplum grupları ile yönetim arasında ilişkiyi sağla­yan bir kitle olan Ayan, XVIII. yüzyılda toplumun gidişine yön veren, siyasal ve yö­netsel kararların alınmasına etki eden var­lıklı bir sınıf halini almıştır.
    Vergilerin toplanmasını üstlenen ve hayat boyu bu işi üzerine alan Ayan'ın, kısa zamanda iktisadi bakımdan güçlenip mer­kezin zayıflamasıyla ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanarak yerel yönetimde görev alması toplum yapısındaki gücünü ve etkinliğini artırmıştır. Önceden kadılar ta­rafından yürütülen bazı işlerin Ayana inti­kal etmiş olması, bir yandan din bürokrasi­sinin gerilemesini, diğer yandan Ayan'ın sivrilerek Öne çıkmasını ifade etmiştir. Özellikle mahallin güvenliğini sağlamak, vergilerin tahsili, askerin eğitim ve savaşa gönderilmesi gibi kamusal işleri Ayan ve eşrafın üzerine aldığı gözlenmektedir.
    XIX. yüzyıl, Osmanlı toplum yapısında çok hızlı dönüşümlerin yaşandığı bir çağı ifade etmektedir. Toplum yapısına bir yan­dan yeni gruplar katılırken, diğer yandan si­yasal, dinsel, ekonomik, sanatsal ve edebi­yat alanlarında olduğu gibi, aile yapısı ala­nında da dünya görüşü ve yaşama biçimi değişime uğramış ve Batı etkisinde, farklı bir dünya görüşü egemen olmaya başlamış­tır. Özellikle gayri müslim kesimde ticaret ve iltizam yoluyla zenginleşen lövantenler sınıfı sivrilerek öne geçmiştir. Türk ticaret ve sanayi sınıfı ancak bu yüzyılın sonlarına doğru toplum yapısında görü leb i I m iştir. Bir yandan siyasal-yönetsel sistemde radikal değişmeler olurken, diğer yandan toplum yapısı da yeniden yapılaşmıştır. Klasik Ka pıkulu bürokrasisinin yerine, Batı yanlısı
    mekteplerden mezun, Baü değerleri ile mü­cehhez bürokratların oluşturduğu yeni As-ker-Sivil Bürokrasi toplumsal sisteme ege­men olurken adalet, eğitim ve dinsel bilgi danışma ve yönetim işlerinde egemen Din Bürokrasisi iyice gerilemiştir. XX. yüzyılın başlarındaki Osmanlı toplum yapısı, ufak tefek bazı değişikliklerle Cumhuriyet yöne­timine intikal etmiştir.
  5. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
  6. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
    emeğe saygı teşekkür butonu
  7. lionmemo

    lionmemo Üye

    Katılım:
    6 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
  8. мoʀαoʀ

    мoʀαoʀ Üye

    Katılım:
    28 Ekim 2008
    Mesajlar:
    990
    Beğenileri:
    634
    Ödül Puanları:
    94
    bişey değil dosttum

Sayfayı Paylaş