öykü ve hikayeler

Konu 'Dini Hikayeler' bölümünde REVŞEN tarafından paylaşıldı.

  1. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0

    Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da,

    Bir buğday tanesi yerim diye cevap verir.

    Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.

    Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.

    Acaba neden yemedi?

    Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.

    Karınca da, Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim.

    Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

    Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
    Son düzenleyen: Moderatör: 27 Mart 2009
  2. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    Hz. resulallah efendimiz buyuruyorlarki cennet anaların ayakları altındadır.
    Ey anasının kıymetını bilmeyen canlar *****zın kıymetını bilin yarın mahşer meydanında hz. Veysel Karani ile beraber olmak isteyenler Hz.Musa a.s. ile beraber olmak isteyenler analarının kalplerını kırmasınlar .
    Bir gün Hz. Resulallah efendimiz dediler ki Selmanı farısıye,
    ey selman gel garıplerın zıyaretıne gıdelım mi ya selman.
    Selman da dediki garipler kimlerdir ya resulallah
    dediki efendimiz ya selman kabristanda yatanlar gariplerdir dedi efendimiz.
    Geldiler bir kabrin başına kabrin başında ağlamaya başladı resulallah gözlerinden yaşlar geliyordu efendimizin
    Selmani farisi dediki ya resulallah neden ağlarsın
    efendimiz dediki Hz. cebrail yanıma geldi bu kabrin için de bir ****kanlı yatıyor ateşler içerisinde yatıyor bunun hali beni yaktı ya selman
    selmanı farısıde ağlamaya başladı.
    Efendimiz dediki kabristan içinden yatan genç ölmeden önce annesinin kalbini kırmış ya selman git medineye haber ver herkes kabristanının başına toplansın
    Selmanı farısı heber vermeye gıttı herkes toplantı kabrıstanın basına resulallah ağladıgı yandıgı kabrın basına kimse gelmedi canlar.. Aradan bir zaman geçtiki elinde bastonuyla yaşlı bir anne geldi kabrin başına Resulallah oturdu dediki ey ana kurban olam ona kabristanın içinde yatan senin yavrunmu
    ana evet yavrum dedi ya resulallah
    efendimiz dedi ki evladın kabristanında ateşler içinde yanıyor ne yaptı dedi sana ve ana başladı anlatmaya ..
    Resulallah o benım evladım yemedım yedırdım ıcmedım ıcırdım ona baktım ben ona yetım buyuttum ben onu ama o benım kalbımı kırdı bana zulm ettı ben ondan razı degılım ya resulallah
    efendımız dedıkı ey ana yavrun ateşler içerisinde yanıyor ona hakkını helal et ana
    etmem ya resullah
    resullah efendımız o mubarek *****n gozlerıne ellerini surdu gözlerindeki perdeyi kaldırdı ve o anda gordu kabırde ana yavrusunu ve ateşler içinde yanarken gördu ağlıyordu yavrusu
    ana kurban olam ana ben ettım sen etme
    hakkını bana helal et
    ana ve dayanamadı ana bu ana ana taş degılkı dayansın hakkım hella olsun yavrum dedı ve yavrusunun kabri cennet bahçelerinden bir bahçe oldu.

    Arkadaşla o mubarek insanın ANNE lerimizin kıymetını bılelım lutfen..
  3. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    Musa Aleyhisselâmın ümmeti:
    - Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
    - «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»
    Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.
    Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
    Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:
    - Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.
    Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
    İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:
    - Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:
    - Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
    - Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
    - «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.
    Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
  4. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    Doğruluk

    Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:
    - Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.
    O gayet sakin:
    - Evet, dedi.
    - Nerede?
    - İşte şu kulübemde...
    Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:
    - Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.
    - Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?
    Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:
    - Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.
    Hazreti Habib mahcub bir şekilde:
    - Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

    Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir.
  5. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    herşey göründüğü gibi değil

    İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında.. Akşam olmuş.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Allah misafiri olarak çalmışlar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları.. Yemek falan teklif etmemişler.. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp “Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler.. Şilteleri betona sererken, yaslı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Söyle bir sürmüş yarığa.. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek, "Niye yaptın bunu?" diye sormuş merakla.. "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça.. Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları.. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın, "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız" demiş.. "Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz" Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden ****ye dönmüş.."Bunu nasıl yaparsın.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. Sen ise ineklerinin ölmesine göz yumdun?..""Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek yine.. "Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.. "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş yaşlı melek bir daha.. Ve anlatmış.. "İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın veya hiç anlayamayabilirsin.
  6. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    Kıyamet kopmuştu. Olağan üstü bir kalabalık vardı. Her yer insanlarla doluydu.
    Kimi şaşırıp kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafına bakınıyor; kimi sağa sola koşturuyor; kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibiydi... Soğuk soğuk terler döküyordu. Dünyadayken kıyamet, sorgusual ve mizan hakkında çok şey duymuştu. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini hiç düşünmemişti. Herkes sırasını bekliyor ve sırası gelen hesabını vermek üzere çağırılıyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. ''Beni mi çağırdınız?'' dedi dudakları titreyerek.
    Kalabalık birden yarılmış, bir yol açılmıştı önünde. İki kişi kollarına girdi. Bunların mahşer meydanının görevlileri oldukları belliydi. Kalabalığın arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Görevliler yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi... Bütün hayatı, gözlerinin önünden geçiyordu. ''Şükürler olsun.'' dedi, kendi kendine ve devam etti:
    ''Gözlerimi dünyaya açtığım evde, hep dinini en güzel şekilde yaşamaya çalışan insanları gördüm. Babam ibadetlerine azami dikkate diyor, arkadaşlarıyla dini sohbetleri kaçırmıyor, malını İslam yolunda harcıyordu. Annem de onun gibiydi. Ben de hep onlar gibi oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım...''
    Yanaklarından gözyaşı süzülürken, ''Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum...'' diyordu. Ama bir taraftan da ''O'nun için ne yapsam az, cenneti kazanmama yetmez. Tek sığınağım Allah'ın bağışlaması ve rahmeti...'' diye düşünmeden edemiyordu.
    Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk ter döküyordu. Sırılsıklam olmuştu, müthiş bir şekilde titriyordu. Gözleri terazinin ibresine takılmış, neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Oradan çıkarıldı. Eski yerine getirildi. Biraz sonra görevli melekler, mahşer meydanındaki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kula kesilmişti.
    Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi ''cehennemlikler'' listesinde geçmişti. Dizlerinin üstüne yığıldı. Şaşkınlıktan dona kalmıştı. ''Olamaaaazzzz!'' diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. ''Ben nasıl cehennemlik olurum? Hayatım boyunca Allah yolunda hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım.'' diyordu.
    Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Görevliler, kollarından tuttular ve kalabalığı yararak onu alevleri göklere yükselen cehenneme doğru götürmeye başladılar.

    Çırpınıyordu... Bir kurtuluş yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacakmıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü... ''Oruçlarım... Okuduğum Kur'anlar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?'' diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.
    Resulullah, ''Birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve o, bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı? İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler.'' buuyurmamışmıydı? Bir kere daha ''Namazlarım da mı beni kurtarmayacak?'' diye düşündü ve ''Namazlarım...'' diye hıçkırdı.
    Görevliler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler ve sonunda onu dipsiz cehennem çukurunun başına getirdiler. Alevlerin harareti yüzünü yakmıştı. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuş, ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm olmuştu.
    Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Görevlilerden biri onu itiverdi. Vücudunu birden bire boşlukta buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir kaç metre düşmüştü ki bir el onu kolundan yakalayıverdi. Başını kaldırıp yukarıya baktı. Onu düşmekten kurtaran uzun ve beyaz sakallı bir ihtiyardı. Kendisini yukarıya çekti. Üstündeki, başındaki tozu silkeleyerek ihtiyarın yüzüne baktı:
    - Siz kimsiniz?
    - Ben senin namazlarınım.
    - Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.
    İhtiyar acı acı gülümseyerek başını salladı:
    - Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?
    ...
    Gözlerini açtığında yatağındaydı. Kan ter içinde kalmıştı. Bir iç çekti ve ''Elhamdülillah çok şükür ki rüyaymış.'' dedi. Sonra dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu. Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest alacaktı...
  7. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    İbni Helekan (ra) anlatıyor:

    - “Ebu’l Hasan arkadaşları ile yemek yerken bir kedi çıkagelmiş. Ona bir lokma atmışlar. Biraz sonra yine gelmiş. Bir lokma daha atmışlar. Kedinin geliş gidişleri beşi bulunca içlerinden biri kalkıp o kediyi takip etmiş. Kedi aldığı lokmaları bir harabeye götürüyormuş. Onu takip eden adam içeri girince, kedinin lokmaları gözleri kör olan başka bir kediye taşıdığına şahit olmuş ve bunu gidip Ebu’l Hasan’a anlatmış. O da: ‘Yazıklar olsu n bize! Bir kedi kadar olamadık. Gaflet içinde vakit geçiriyoruz’ demiş ve o günden sonra nerede yardıma muhtaç biri varsa onu arayıp bulmuş.”
    __________________
  8. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    **ümü **dür de Gel...





    Bir asker hayal et... Savaş meydanında... İki yanında iki derin yara var... Arkasında büyük bir aslan... Pençesini kaldırmış, her an vurabilir... Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar... Biliyor, sıra kendisine de gelecek... Bir yandan da yolculuk etmek zorunda, uzun bir yola gidiyor ister istemez... O çaresiz adam, korku içinde beklerken bir nurani adam geliyor... Diyor:
    “Ümidini kesme... Sana iki tılsım öğreteceğim, güzelce kullanırsan arkandaki aslan senin emrinde bir at olur, biner gidersin... O idam sehpası da hoş bir salıncağa döner... Biner, ***if edersin... Bir de, sana iki ilaç vereceğim... Kullanırsan yaraların güzel kokulu güllere döner... Sana bir de bilet... Onunla, bir yıllık yolu bir günde gidersin, tıpkı uçar gibi... İnanmıyorsan bir dene, anlarsın...” Asker, bir parça denedi... Hak verdi o hayırlı adama...
    Sonra sol tarafından başka biri çıkageldi... Şeytan gibi aldatıcı, sinsi, ayyaş bir adam... Yanında içkiler, süslü suretler, çekici görüntüler, ayartıcı fanteziler... Ona dedi:
    “Arkadaş! Bizimle gel... Yiyelim, içelim, şu hoş şarkıları dinleyelim, çılgınca dans e****m... Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan...”
    Baktı, askerin dudakları kıpırdıyor...
    “Ne okuyorsun?” dedi.
    “Bir tılsım” dedi asker.
    “Bırak şu anlaşılmaz işi, ***fimizi bozmayalım...”
    “Elindeki ne?”
    “Bir ilaç.”
    “At gitsin... Neyin var... Eğlenme zamanıdır...”
    “Elindeki kâğıt ne?”
    “Bir bilet... Yolculuk sırasında yayan ve aç kalmamak için...”
    “Yırt gitsin! Şu güzel günde yolculuk nemize gerek!”
    Buna benzer aldatıcı sözlerle onu kandırmaya çalıştı... O da ona aldanıp gidecekti ki, sağ tarafından gök gürültüsü gibi bir ses geldi:
    “Sakın aldanma! O aldatan sersem herife de ki: Önce arkamdaki aslanı öldür... Önümdeki idam sehpasını kaldır... Bana acı veren yaralarımı tedavi et... Zorunlu yolculuğumu bitir... O zaman de, gel ***if sürelim... Yoksa sus! Ben, o Hızır gibi hayırlı adamı dinlemek istiyorum...”



    Nasıl, güzel mi öykü... Bizim hayatımız aslında... O asker sensin... Yani insan... Aslan ise, eceldir... Her an gelebilir... İdam sehpası ise, ayrılıktır, ölümdür... Geceler gündüzleri izlerken sevdiklerin de gider bir bir... Sıra sana da gelecek... İki yara ise, sendeki acizlik ve fakirlik... Elin ermez, gücün yetmez... Neyin varsa emanet, senin hiçbir şeyin yok... Verilmiş, alınacak... İstersin, ama yaratamazsın... Yolculuk ise, ruhlar âleminde başlar... Dünyadan, çocukluktan, ihtiyarlıktan geçer... Sonra kabir, berzah, haşir, sırat, ahiret... Zamanı durduramazsın... Gitmek zorundasın...
    İki tılsım ise, Allah’a iman, ahirete iman... İmanı olana ölüm güzel gelir... İnsanı cennete götüren, sevdiklerine kavuşturan bir binek olur... **ümün hakikatini bilenler ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler... Zamanın geçmesi olgun mümini korkutmaz... Yalnız ayrılık görmez o... Sinema makinesi gibi dönen dünya yeni manzaralar gösterir ona... Güzellikler tazelenir... ***if veren sahneler birbirini izler... Gidenler yok olmadılar, bilir... Yerine gelen var... Çünkü yapan, yaratan bakidir, kalımlıdır, yine yaratır...
    Öbür ilaç ise... Biri, sabır ile Allaha tevekkül etmek... Elinden geleni yaptıktan sonra sonsuz merhamet sahibine güvenmek, dayanmak... Tıpkı annesine koşan bir bebek gibi, Allahın rahmet kucağına sığınmak... İkinci ilaç, verilen nimetlere şükürdür... Çalışmasının sonucuna kanaat ederek Allahtan istemek... Yalnız ona minnet duymak... Allaha karşı kendini sonsuz fakir hissetmek...
    Kaldı bilet... O bilet ise, başta namazdır... Sonra öbür buyruklar... Bir de, büyük günahlardan uzak durmak... Kuran’ın dediklerini yapmak ebediyete giden yolda bize lazım... Işıktır, azıktır, binektir onlar...
    Şimdi düşün! Beş vakit namazı kılmak pek kolay... Yedi günahı terk etmek gayet hafif... Ya sonuçları... Neticesi, meyvesi, faydası... Sana sonsuza kadar lazım...
    Birileri seni günaha davet ederse, de onlara: “Benim sonsuza uzanan arzularım var, sen tatmin edebilir misin? Manevi yaralarıma deva bulabilir misin? **ümü öldürebilir misin? Kabir kapısını kapatabilir misin? Uzun bir yola gitmek zorundayım, durdurabilir misin? Elinde bir çare varsa, söyle... Yoksa sus! Bak, Kuran kâinatı okuyor... Ben, onu dinlemek, o nur ile nurlanmak, bu dünyada huzur bulmak, öbür dünyada kurtuluşa ermek istiyorum...”
    __________________
  9. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    Onur insanın asıl kimliğidir hayatta zaman zaman onu ondan isterler...

    ÜMİTSİZLİĞE DÜŞÜLEN VE İSYAN EDİLEN HER AN İÇİN HATIRLANMAK ÜZERE...'





    NİYE BEN? DIYEN HERKES İÇİN....



    Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında,neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

    Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kisi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın

    gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

    'Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildigin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.'

    Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.İçlerinden biri 'Aranızda lens kaybeden var mi?' diye bağırdı.

    Brenda'nın sonradan ögrendigine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavasça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmisti.

    Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı:

    'Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum.Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar agır. Ama istedigin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...'



    'BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM' demeyin
  10. REVŞEN

    REVŞEN Üye

    Katılım:
    10 Kasım 2008
    Mesajlar:
    335
    Beğenileri:
    15
    Ödül Puanları:
    0
    BİLGİSAYAR VE İMAN

    Cami imamı
    Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.
    Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın
    internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
    Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim
    'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
    CEN.NET CAFE

    Cafe işleten ****kanlıya:

    - Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı
    olabilir misin?
    - Tabi
    amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

    Abdullah hoca başlar
    beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.

    Demek ki gençleringirip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe
    denilen yer burasıdır.
    Gözüne takılan
    her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.

    Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları
    gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
    nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden
    oyunlara yakalanan gençlerin de
    buradan
    çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'
    Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:
    - Ähir zaman fitneleri işte
    canım, der kendi kendine.
    Hoca
    efendinin huzursuz olduğunu fark eden ****kanlı hemen bir çay söyleyince,
    kendisine ikram
    edilmesinden memnun olur.
    En azından bu
    da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden,
    hayıflanır, istemeden:
    - Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

    Boşa hayıflanmanın, vah vah
    demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, ****kanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
    - ****kanlı sana bir şey
    soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
    - Buyurun amca, ne
    soracaktınız?
    - Sen Allah'ı bilir misin?
    Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli
    saçları,
    her baktığında bir
    'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle
    bu ****kanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi
    pek şaşırtır.
    Cafeyi işleten ****kanlı
    gülümseyen gözlerle bakarak:
    - Kul,
    kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren
    Rabbini nasıl bilmez amca?

    Hayretle sormaktan alamaz
    kendisini:
    - Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir
    anlatır mısın?
    ****kanlı eliyle
    cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
    - Bu bilgisayar ile biliyorum
    amca.
    - Bunlarla mı? Pek anlayamadım.

    - Bu bilgisayarların varlığı benim
    nazarımda Allah'ın varlığının en açık ****llerinden biridir.
    Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir
    makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
    Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf
    eseri oluşmayacağını,
    mutlaka birisi
    tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
    Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen
    ki:
    'Bu Älet, şu hesap makinesinin
    tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş
    lan deve' der.
    Abdullah Hoca ****kanlının anlattıklarından hoşlanmıştır.
    Keyiflenir:
    -
    Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi
    evlâdım?
    - Bak amca, burada 20 tane bilgisayar
    var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.

    Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip
    çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
    Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim.

    Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp
    para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
    Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye
    gidiyorsunuz böyle?
    Buranın
    nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?

    'Paramız yok
    abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.

    İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas
    yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
    Bir saat oyunun, internetin be**** olur, bunun hesabı
    sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir
    ömrün hesabını sormazlar mı insana?
    Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri
    varken, koca kâinatı kusursuz
    işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?

    Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez
    mi?
    - Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı
    nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
    -Ben Allah'ı hiçbir şeye
    benzetmeden bilirim amca.
    - Bunun böyle olacağını nasıl bildin
    evlâdım?
    ****kanlı eliyle
    bilgisayarları işaret etti:
    - Yine bunlar sağ
    olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.

    Birbirlerine benzemezler.

    Programı yazan insan başkadır, ortaya
    konulan program ise bambaşka.
    Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim
    bilmem yine başkadır.
    Kamerası vardır,
    ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

    Abdullah amca çocuğun
    feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
    Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve
    berrak bir imana işaret ediyordu.
    Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan
    almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.

    - Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman
    gerektiğine dair ne biliyorsun?
    - Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca,
    fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
    kendimi yeterli görmüyorum.

    - Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine
    dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
    - Neler yapmam gerektiğine dair şuradan
    biliyorum amca:
    Öncelikle, Rabbim bana
    bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
    Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer
    vermeliyim,
    O'nun istemeyeceği şeyleri
    gönlümden uzak tutmalıyım.
    İkinci olarak
    bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu
    soylemeli, O'nu anlatmalıyım.

    Son olarak bana verdiği bu bedeni onun
    razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
    O'nun yolunda eskitmeliyim.
    Benim bildigim bundan ibaret.
    - Ee evlâdım daha ne
    yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
    - Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum
    ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
    Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek
    apayrı bir şey
    Yine bilgisayar
    tabirleriyle söylemek gerekirse,
    Şeytan
    denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.

    Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus
    programı bulmam lazım belki de..
    - Ben biliyorum, dedi
    Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""
    - Eveeet amca, ""NAMAZ""
    anti-virus programlarından birisidir.
    Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız
    Böylece sürekli
    güncellenir.

Sayfayı Paylaş