Ozanlarımız ve Biyografileri

Konu 'Şairler' bölümünde S. Moderatör Uğur tarafından paylaşıldı.

  1. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36

    ERZURUMLU BÜYÜK USDAD AŞIK NÜSRET SÜMMANİOĞLUNUN HAYATI
    (1945-2003)


    Nüsret Sümmanioğlu,1945 yılında Erzurumun Narman ilçesinin Samikale köyünde dünyaya geldi.Babası Sümmaninin ortanca oğlu olan ve hikaye ustaliğıyla da bilinen Fahri Çavuştur.


    Çocukluğunu çiftçilikle ve ailesine yardım ederek geçirmiştir.Küçük yaşta ailesindeki geleneğe uyarak aşıklığa heves salmış,daha sonraları babası Fahri Çavuş onu yanına alarak hem dedesinin mirasını devam ettirmek,hem de küçük Nusretin kabiliyetini geliştirmek için sazı eline vererek civar kasabaları gezdirmiştir.Sümmanioğlu,böylece aşıklığa adım atmıştır.
    Bir derya olan dedesi Sümmani,nin eserlerini üstün bir başarıyla söyledi.Kendi eserlerini üretip seslendirdi.Kendisine ait iki aşık havası vardır.Köz dergisinde şiirleri yayınlandı.Babasından öğrendiği Celali Ahmet ile Mehmet Han hikayesinin türkülerini kendisi düzmüştür.20 plağı ve 40 kaseti bulunan Nüsret Sümmanioğlu,kültür bakanlığı tarafından devlet sanatçılığı ünvanını almıştır.Yurt içinde gitmediği yer kalmamış ve yurt dışında da bir çok şölene katılmıştır.Aşıklık geleneğinin bir çok dalında sayısız ödüller almıştır.1972 Konya Aşıklar Bayramı atışma dalı birinciliği bunlardan sadece birisidir.Bu birincilik sayısı 1989 yılına kadar 7 ye ulaşmıştır.

    Nüsret Toruni’nin birçok divanı, koşması, şiirleri vardır. Yüzlerce kaseti bulunmaktadır. Toruni sanatı boyunca hiçbir aşığa yenilmemiştir. İrticalen söylemeyi seven Toruni normal şiir yazmaktan ziyade irticalen sazı eline aldığı zaman bir başka Toruni olup sanatını en üst seviyede gösterirdi. Türkiyede sayılı âşıklardan biri sayılan Toruni birçok âşık tarafından da manevi usta olarak da kabul edilmiştir.

    Yaşamı boyunca birçok aşıkla karşılaşma yapmıştır bunlar: Aşık Nihani, Aşık Gülistan Çobanoğlu, Ali Rahmani, Yaşar Reyhani, Hüseyin Sümmanioğlu, Murat Çobanoğlu, Şeref Tşlıova,Mevlüt İhsani,Nuri Çırağı,Aşık Ruhani,Posoflu Aşık Mirza,Sarıkamışlı Dursun Cevlani,İlhami Demir ,Sivaslı Hasan Yüzbaşıoğlu,Ağrılı Aşık İhsani,Ardanuçlu Efkari Baba,Aşık Kul Nuri,Fuat Çerkezoğlu,Ahmet Poyrazoğlu,Nuri Merami,Erol Ergani,Cemal Divani,Aşık Şakir İhsanoğlu,Mustafa Aydın,İhsan Yavuzer,Rahim Sağlam ve ismini sayamadığımız birçok aşıkla karşılaşmalar yapmıştır.

    Yurt dışında 14 ülkeye çeşitli zamanlarda seyahatler yapmış ,Türk kültürünün ve aşıklık geleneğinin usta bir icracısı olarak hep aranır olmuştur.aşık gecelerinde gerçektende sıra kendisine geldiği zaman dinleyicileri coşturmuş ve gönülleri şad etmiştir.Özellikle belirtmek isterim ki,nesilden nesile devam eden aşıklık geleneğinin yaşatılmasında ve bir sonraki nesile aktarımında sanatını üstün bir başarıyla icra eden Toruni için çok iddaalı cümleler kurabiliriz.Şöyleki, gelenekte önemli bir yere sahip olan ve aşık meclislerinde başlangıç bölümünde söylenmesi neredeyse mecburi olan divanı Toruniden daha güzel okuyan yoktur.

    Nüsret Sümmanioğlundan bir divan dinlemenizi öneririm.Buna bir müstezatı da dahil ederek Sümmanioğlunun hikayeciliği de çok üstündür.Hikaye anlatımı oldukca samimi ve içtendir.Sürükleyici ve akıcı bir üslubu,dinleyicilerle temas kurmadaki ustalığı en önemli özelliklerindendir.En fazla beğenilen hikayeleri ise; Mahiri hikayesi,Elmas ile kahraman hikayesi ve Sümmani ile Gülperi hikayesidir. Şiirlerinde,Allah,vatan,nasihat,insan ve doğa sevgisi ile ölüm teması ağırlıklı olarak yer almıştır.

    İsrafil Taştan,Ebubekir Zamani,Temel Turabi,Baki Çetin ve (merhum) Gıyasettin Eroğlu Toruninin çıraklarıdır. Aşık Sümmani adının yaşatılmasında ve aşıklık geleneğinin devamında önemli katkıları olan Nüsret Sümmanioğlu, 22.Ocak 2003 tarihinde ani bir rahatsızlığı sonucu hakkın rahmetine kavuşmuştur kendisine Allahtan rahmet diliyoruz.



    NÜSRET TORUNİNİN ESERLERİ

    DUMAN ÜSTÜNDE

    Yine bahar geldi söküldü dağlar
    Gezer koyun kuzu çimen üstünde
    Yaylalar al giyer benzer geline
    Karşiki dağlar duman üstünde

    Bulut gürler sesi bağrım ****yor
    Aşağıya rahmetini eliyor
    Koyun doğmuş kuzusuna meliyor
    Süt sağıyor kaşı keman üstünde

    Tabiattır Toruni’nin merağı
    Baharda bezetir bahçeyi bağı
    Bekçisidir sele vermez toprağı
    Hazine yatıyor orman üstünde


    HALİNDEN SENİN

    Yalan dünya sana daha inanmam
    Bir şey anlamadım halinden senin
    Sen de yaşayana vermedin murat
    Her kim geçti ise belinden senin

    Genç yaşımda pırıl pırıl parlattın
    Çektin kemendine koştun zorlattın
    Büyüttün besledin ihtiyarlattın
    Ruhum daralıyor felinden senin

    Işıksın benzersin karanlık hana
    Ettin Toruni’yi **** divane
    Sende yaşayanı aldın altına
    Kimse kurtulmaz elinden senin


    KIR ÇİÇEKLERİ

    Bir bahar ayında yeşil yamaçta
    Name yazıyordu kır çiçekleri.
    Beyaz tül giyinmiş elvan nakışta
    Seyretmeye değer gör çiçekleri.

    Göğsünde çimeni, başında fesi
    Rüzgârının konuşurdu hepisi
    Her insanı Mecnun eder kokusu
    Sual et Leyla’dan sor çiçekleri.

    Bulutlar yağmuru yağmada idi
    Ufuk karanlığı boğmada idi
    Güneş dağ burcundan doğmada idi
    Durmadan çilerdi yar çiçekleri.

    Gayet endazeli, açılmış lale
    Nergis yaprakları ermiş kemale
    Sordu âşık mısın, dedim bir güle
    Dedi uzat elin der çiçekleri.

    Nusret Toruni’yi yaktı çiçekler
    Sanki Yusuf, Zelha kapısın bekler
    Hayalimden gitmez o güzellikler
    Gönlümde dopdolu var çiçekleri.


    DEĞİŞMEM

    Her yönüyle güzel ana vatanım
    Güzelliğin hiçbir cana değişmem.
    Kemiğim, iliğim, damarda kanım
    Tahdigan’a, Hindistan’a değişmem.

    Cennete mi saldın meskenin yerin
    Yüksektir dağların, eksilmez karın
    Yemyeşil yaylalar, serin suların
    Yüz Frans’a, bin Alman’a değişmem.

    Türk kadını nur bağlamış yüzlerin
    Ahu bakışların, şirin sözlerin
    Selvi boylu gelinlerin, kızların
    Irak, İran, Gürcistan’a değişmem.

    Toruni yaşarken anlatır çağın
    Minel iman hübbül vatan ocağın
    Gökyüzünde dalgalanan bayrağın
    Şöhretini tüm cihana değişmem.


    SÖYLE GELMESİN

    Al rüzigar sana var müracaatım
    Tez götür canana söyle gelmesin.
    Yıllar boyu ben aşkına muhtacım
    Sevdiğim sultana söyle gelmesin.

    Ruhumdan doğuyor bendeki acı
    Olmuşum dünyada aşkın muhtacı
    Bu tür yaraların olmaz ilacı
    Zülfü perişana söyle gelmesin

    Ecel beni bir köşede aralar
    Talihimin defterini karalar
    Ciğerimde fiske fiske yaralar
    Benzedi çıbana söyle gelmesin

    Akıl ermez onun sır esrarına
    Yaktı kül eyledi aşkın narına
    Çevirdi çağımı güz aylarına
    Oldum piri fani söyle gelmesin.

    Der Nusret Toruni, paslandı teller
    Durum hikâye bu bizdeki haller
    Açıldı kapılar, göründü yollar
    Döndü kabristana söyle gelmesin.


    SILADAN BİR HABER

    Sıladan bir haber aldım gel diye
    Yazmış bir pusula yar sabahınan.
    Gözyaşıyla sitem etmiş bil diye
    Okudum nameyi zor sabahınan.

    Yüzü gülmez gurbet kahrını çeken
    Yastığı taş olur yorganı diken
    Yatarken uykudan uyandım erken
    Yağmaya başlamış kar sabahınan.

    Ayrılık ölümden acıdır acı
    Başvurdum tabibe yokmuş ilacı
    Sana ricam budur canım postacı
    Götür mektubumu ver sabahınan

    Kime sorsam gurbet elden dert yanar
    Oturup ağlasam el **** sanar
    Gökte uçan kuşlar sahile iner
    Söyleşir bülbüller gör sabahınan.

    Nusret Toruni'yim dert benden bile
    Her ne yana gitsem çekerim çile
    Dökülen yağmura savrulan yele
    Yaralı gönlümü sor sabahınan.

    ALMANYA AĞITI

    Döndük Almanyadan sılaya doğru,
    Dağlara sis çöktü, boran ağladı.
    Neşeli neşeli çıktık asvalta,
    Acı korna çaldı, süren ağladı.

    Rüyada gördük korku çöktü yüreğe,
    Bir soğukluk geldi kola, bileğe.
    Arabadan kaçıp çarptık direğe,
    Motor kederlendi, fren ağladı.

    Döndü cenazemiz Gümüşhane'ye,
    Varın gidin haber verin Suna'ya.
    Saat Onda teslim olduk haneye,
    Bahçeli sızladı, Şiran ağladı.

    Şerafeddin, Selahattin dediler,
    Fehime'nin sesi dağları deler.
    Hüsameddin, Sinan yetim yavrular,
    Başucunda boyun buran ağladı.

    Der Toruni kederliyiz bu sıra,
    Başınız sağolsun der komşulara
    İki dağ devrilip girdi mezara,
    Üzerinde talkın veren ağladı.

    AKŞAM OLDU

    Birgün sabah ile erken
    Yoruldum yola giderken
    Sadık dostum görim derken
    Güneş battı akşam oldu.


    Kır çiçekler elvan elvan
    Görse dayanmaz hiçbir can
    Dolaşırken oyan buyan
    Güneş battı akşam oldu.

    Ela gözlü, sürmeli kaş
    Ak yanağa dökülmüş yaş
    Gölgeye girdi ablak taş
    Güneş battı akşam oldu.

    Bir yanım gül bir yanım diken
    Gurbettir ömrümü söken
    Toruni saz çalım derken
    Güneş battı akşam oldu.

    SENDEN İZİNSİZ

    YÜCE RABBİM YERİN GÖĞÜN SAHİBİ
    DURUR AKMAZ SULAR SENDEN İZİNSİZ
    BU EŞYAYI ALEM HEP SANA TABİ
    ZERRE ESMER RÜZGAR SENDEN İZİNSİZ

    HER HİKMETİN BİZE GÜZELLİK VERİR
    YAZI KIŞ KIŞI YAZ EYYAM GÖSTERİR
    NE ÇİÇEKLER AÇAR NE CANLI YÜRÜR
    VERMEZ AĞAÇLAR BAR SENDEN İZİNSİZ

    BİR DAMLACIK DAHİ RAHMETİN YAĞMAZ
    TAN YERİNDEN SÖKÜP ŞAFAK AĞARMAZ
    EMRETMEZSEN DÜNYA ÜSTÜNE DOĞMAZ
    GÖKTEN ŞEMSİ KAMER SENDEN İZİNSİZ

    HAŞA SENİ KİMSE EDEMEZ İNKAR
    SENİN RAHMETİN BOL ALEME YETER
    NE SİNEK CANLANIR NE TURNA ÖTER
    GELMEZ EZEL BAHAR SENDEN İZİNSİZ

    DER NÜSRET TORUNİ SENİNDİR BU CAN
    GÜN GELİRKİ TOPRAK OLUR BU BEDEN
    SENİN LÜTFİ İLAHINDIR SÖYLETEN
    NE SÖYLER AŞIKLAR SENDEN İZİNSİZ


    NEREDE

    CİĞERLERİM KEBAP OLDU YANIYOR
    SEPİP SÖNDÜRMEYE ÇARE NEREDE
    GÖZYAŞLARIM DOLDU İÇİM KANIYOR
    TABİB BANA DERKİ YARA NEREDE

    FERYADIMDAN DAĞLAR TAŞLAR İNLESİN
    **DÜĞÜMDE MEZAR TAŞIM DİNLESİN
    SEN BENİM DERDİMDEN ANLAYAMAZSIN
    BENİM GİBİ BAHTI KARA NEREDE

    TORUNİYİM DUMANDAYIM SİSTEYİM
    GEL DOKUNMA GÖNLÜM KIRIK YASTAYIM
    VİCDANIM RAHATSIZ RUHEN HASTAYIM
    KAYIP OLDU USÜL TÖRE NEREDE



    YÜZÜNE SENİN

    SANA LAZIM OLMAYANI KONUŞMA
    HATIRI BULUNMAZ YÜZÜNE SENİN
    OLUR OLMAZ YERDE SIRRINI AÇMA
    ELOĞLU SEYREDER TOZUNA SENİN

    GURURLA KİBİRLE ALINMAZ SONUÇ
    NEFSE ESİR OLMA VİCDANAN DANIŞ
    BİLMİYORSAN ÖĞREN BİLİYORSAN KONUŞ
    DÜNYA KULAK VERSİN SÖZÜNE SENİN

    OLUR BE TORUNİ GAM YEME OLUR
    ÖMÜR GEÇİCİDİR HAYAT KAYBOLUR
    DUVARDA ASILI BİR RESMİN KALIR
    GELEN GEÇEN BAKAR POZUNA SENİN


    FAYDASI NE

    Hedefi görmeden mermi atmanın faydası ne ?
    Tembellik züğürt düşürür yatmanın faydası ne ?
    Elinden geldikçe çalış kula kulluk eyleme
    Muhannetin lokmasını yutmanın faydası ne ?

    Akıl ermez bu dünyanın ahvaline haline
    Gece hapishane olur, gündüz benzer geline
    Şayet bülbül değil isen konma gülün dalına
    Karga olup gül dalında ötmenin faydası ne ?

    Daima karanlık gider cehaletin dünyası
    Sırtına günah bağlayıp Mevlâ’ya olur âsi
    Söz götürüp, söz getiren münafığın kendisi
    İki dostun arasını katmanın faydası ne ?

    Şerefle, şöhretle yaşa edebinle arında
    Gir insanlık çemberine dolaşma kenarında
    Şahsan uygun hareket et, ağır otur yerinde
    Davetsiz, teklifsiz yere gitmenin faydası ne ?

    Belki de sözün yanlıştır ey NUSURET TORUNÎ
    Laf bir kez namludan çıktı, bulacaktır yerini
    Yersen mazlumun hakkını çekersin ecirini
    Hakk’ın huzurunda inkâr etmenin faydası ne ?
  2. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Ahmet Haşim ( 1884)- (1933)

    (1884-1933) Bağdat'ta doğdu. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur. Çocukluğu Bağdat'ta geçti. 7 yaşında annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte İstanbul'a geldi. Galatasaray Lisesini bitirdi. Öğretmenlik yaptı. Çeşitli devlet memurluklarında bulundu. Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Şiirleri, Servet-i Fünûn, Âşiyan, Muhit ve Dergâh gibi ünlü dergilerde yayımlandı. Sembolist ve empresyonist etki ve izler taşıyan şiirler yazdı. "Akşam şairi" olarak tanındı.

    ESERLERİ
    Şiirleri: Göl Saatleri, Piyale.
    Fıkra ve Sohbet:Bize Göre,Gurabahane-i Laklakan
    Gezi:Frankfurt Seyahatnamesi

    MUKADDİME
    Zannetme ki güldür, ne de lâle,
    Âteş doludur, tutma yanarsın,
    Karşında şu gülgûn piyâle...

    İçmişti Fuzûlî bu alevden,
    Düşmüştü bu iksîr ile Mecnûn
    Şi'rin sana anlattığı hâle...

    Yanmakta bu sâgardan içenler,
    Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı,
    Baştan başa efgân ile nâle...

    Âteş doludur, tutma yanarsın,
    Karşında şu gülgûn piyâle...
  3. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Feyzullah Seçkin (Ozan Feyzi)

    Teknik Ressam olarak çalıştığım meslek hayatımda,ekvatorun etrafını en az iki defa dolaşacak uzunlukta çizgi çizdim de; haksızlığın, adaletsizliğin, yoksulluğun ve kötü kaderin üstünü çizemedim"


    diyen Feyzullah SEÇKİN: 1953 yılının Mart ayında Sivas - Şarkışla Ortaköy'de gökyüzünü tepe pencereden alacakaranlık gören, toprak bir damda doğdu. Doğduğu ay gibi, gâhî fırtınalı, gâhî ılıman bir yaşam geçirdi.


    Babasının dostları olması dolayısıyla çocukluğu Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Sefil Selimi, Aziz Üstün ve dayısı olan Âşık Hasan (Mihmani) gibi ustaların sazlı, sözlü muhabbetlerini dinleyerek geçti. Mahlasını bu ustaların, Feyzullah olan adını "Feyzi" diye kısaltarak çağırmalarından aldı.


    Daha çok, Mustafa Abdal Tekkesi'nde Baba'nın seferberlikte askere alınması sonucu "Baba Vekili" olarak görevlendirilen, Âşık Veysel'e ilk sazını veren, okur-yazar olmadığı halde, bütün halk ozanlarının deyişlerini ezbere bilen, "Karaşıh" diye anılan dedesi Mustafa'dan etkilendi. Bu etkilenmenin yanı sıra ilk Bektaşi öğretisini de dedesinden aldı.


    Ortaokul ikinci sınıfa kadar Ortaköy'de okudu. Daha sonra Sivas'a göç edildi. Öğrenimine Sivas'ta devam eden Ozan, Kongre Lisesi'nin edebiyat bölümünde okudu.


    Sivas'daki yaşamında, resmi ve özel sektörde çalıştığı sıralarda, aynı zamanda uzun yıllar siyasi parti yöneticilikleri, sendikacılık, belediye meclis üyeliği gibi toplumsal görevlerde bulundu.


    Emekli olduktan sonra mesleki çalışmalarına, yurtiçinde çeşitli illerde ve yurtdışında (Rusya, Ukrayna, Türkmenistan) devam etti.


    Halen Ankara'da yaşamını sürdüren Feyzullah SEÇKİN (Feyzi) evli, bir erkek çocuk babası ve iki erkek torun dedesidir.


    Geleneksel Türk Halk Şiiri'ni yaşatmak amacıyla, kurallara bağlı kalarak şiirlerini türkü (koşma) formatında: 6+5, 4+4+3, 4+4, 5+3 ölçülerinde ve abab - aaab - aaba düzenindeki kalıplarla yazmaktadır. Ayrıca, "halk şiiri"nin diğer şiir türlerinden ayrılması için, Aşık Veysel gibi ozanların da kullandığı "deyiş" ya da "deme" sözcüklerini kullanmayı tercih etmektedir.

    Eserleri Ozanlar Birliği tarafından çıkarılan Antoloji I-II ciltlerinde ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmakla birlikte; ozanın bir de kendi sitesi bulunmaktadır.

    feyzullahseckin.sitemynet.com


    Eserlerinden bazıları şöyle:





    CANANI GÖRDÜM

    Alnımın yazısı kara bahtımda:
    Canımın içinde c***** gördüm.
    Sevgiden kurduğum gönül tahtımda:
    Canımın içinde c***** gördüm.

    Bülbülüm bir güle tutuldum erken,
    Güz yelleri değdi güleyim derken.
    Dost bağında ahı figan ederken:
    Canımın içinde c***** gördüm.

    Gönül sevdasından aldım yareyi,
    Sevgide aradım derde çareyi.
    Bağlarken başıma türlü kareyi:
    Canımın içinde c***** gördüm.

    Var mıdır sevdayı murattır sanan;
    Derdine düşmeden yârini anan?
    Çölün ortasında hasretle yanan;
    Canımın içinde c***** gördüm.

    Feryat ile geçti gençlik çağları;
    Yol vermedi bize hüsran dağları.
    Gezerken gönlümde viran bağları:
    Canımın içinde c***** gördüm.

    Feyzi'yim c*****m göynür özümde,
    Divane gönlümde dertli sözümde.
    Türküler yaktığım harlı közümde:
    Canımın içinde c***** gördüm.


    O YÂRE KÜSTÜM

    Gönlümün defteri karalanınca,
    Yıkıldı dağlarım o yâre küstüm.
    Sevgiye yolumuz aralanınca,
    Ah edip ağlarım o yâre küstüm.

    Dertlere tutuldum yüreğim hasta,
    Derman bulamadım güzelde hasta.
    Yüzümde güllerim açmıyor yasta,
    Karalar bağlarım o yâre küstüm.

    Karları yağdırdı gonca gülüme,
    **ürsem gelmesin artık ölüme.
    Gözyaşları doldu firkat gölüme,
    Selinde çağlarım o yâre küstüm.

    Yeni bir yaşama bensiz başlasın,
    Nerede isterse orda kışlasın.
    Bulduğu yâri de onu dışlasın,
    Eridi yağlarım o yâre küstüm.

    Feyzi'yim sevmiştim zalim kadını,
    Tövbe olsun daha anmam adını.
    Anılarda kaldı etmem yâdını,
    Kesildi bağlarım o yâre küstüm.


    DERDİMİ YANAYIM

    Derdimi yanayım bilmem ki kime?
    Aklımı başımdan aldı bir güzel.
    Merhemi bulamaz gitsem hekime,
    Beni dertten derde saldı bir güzel.

    Resmine bakıp da bana yâr sandım,
    Yaktığım türküde adını andım.
    Tatlı sözlerine diline kandım,
    Şu garip gönlümü çaldı bir güzel.

    Kapıldım sevdanın coşkun seline,
    **ürsem kınalar yaksın eline.
    Siyah saçlarını dökmüş beline,
    Verdiği resimde kaldı bir güzel.

    Feyzi'yim sönmüyor gönlümün harı,
    Köz olup yandığım sevdamın narı.
    Ben petek misali canansa arı,
    Söyleyen dilimde baldı bir güzel.


    GAM ÇEKER

    Ben sevda peşinde nara yandıkça;
    Közümde titreyen küller gam çeker.
    Göğsümü döverek yâri andıkça;
    Sözümde inleyen diller gam çeker.

    Göklere yükselir ahım figanım,
    Gayri boy vermiyor servi fidanım.
    Selâmsız sabahsız geçer revanım;
    Düzümde inmeyen beller gam çeker.

    Sırrı serdarımdı bildiğim ezel,
    Lâl olan dilimden düşmeyen güzel.
    Ömrümün bağından uçtu bir gazel;
    Yüzümde gülmeyen güller gam çeker.

    Feyzi'yim yâremiz gül yâresidir;
    Kadrimi bilmeyen can paresidir.
    Bilmem ki yârenin ne çaresidir;
    Gözümde dinmeyen seller gam çeker.




    ÖZÜ ÇÜRÜK

    Özü çürük sözü çürük bir yâre,
    Verirsen gönlünü ağlar gezersin.
    Tabipler Tabibi bulamaz çare,
    Başına karayı bağlar gezersin.

    Yoksunsa ikrarsız imandan dinden,
    Akıl başta kalmaz eder kendinden.
    Gözünün yaşını yıkar bendinden,
    Kızılırmak gibi çağlar gezersin.

    Divane gönüller anlamaz durdan,
    Geçmeye çalışır çekilen surdan.
    Işık gelmeyince ay ile nurdan,
    Hüsran yüreğini dağlar gezersin.

    Feyzi'yim sararıp soldukça yüzün,
    Dalın gazel olur gelmeden güzün.
    Kaplar yüreğini derinden hüzün,
    Virane bahçeler bağlar gezersin.
  4. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Ozanlarımız-Ali Esedi,Ali Esedi Hayatı-Ali Esedi Biyografi-Şiirleri



    1978 yılında Merzifon’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini babasının öğretmen olması nedeniyle çeşitli illerde, yüksek öğrenimini ise Erzincan’da tamamladı.

    İlkokul yıllarında halk şiiri ve edebiyatına ilgi duydu. Babasının folklora ilişkin araştırmalarına, yöresindeki halk şairlerinin şiirlerine bağlı olarak şiire olan ilgisi arttı. Yaklaşık 16 yaşından itibaren şiir yazmaya başladı. Şiirlerinde Esedi mahlasını kullandı. Süreç içerisinde okuduğu halk şiiri kitapları ve görüştüğü, tanıştığı birçok aşık aracılığıyla da şiire ilişkin bilgisini pekiştirme olanağı buldu.

    Babasının arşivi ve desteği ile folklor araştırmalarıyla yoğunlaştı. Giderek kendi kütüphanesini ve çalışma yöntemlerini oluşturdu. Bu dönemde Osmanlıcayı da öğrenen Akbulut, bazı eski kaynakları inceleyip çevirerek arşivlere kazandırdı.

    Öğretmen olarak görevine Merzifon’da devam eden Ali Cem Akbulut’un tasavvuftan sevgiye ve hicve kadar değişik konuları işlediği şiirleri bazı araştırma ve dergilerde yer aldı. Şiirlerinin bir bölümü ise yayına hazırlanmaktadır.



    HAYRANIM SANA



    Selvi boylu şirin güzel

    Feryadı figanım sana
    Bu garibe uzatsan el
    İmdadı amanım sana

    Kuğuya benzettim boyun
    Usandırmaz nazın huyun
    Aslı’dan mı gelir soyun
    Muhibbi candanım sana

    Ateşten almış alını
    Gider salını salını
    Sallar durur halhalını
    Yazarım destanım sana

    Kim görmüş sen nadideyi
    Boyamış iki dideyi
    Zehir olsa ver badeyi
    İçerim mestanım sana

    Lütfet benden şen dil olsun
    İlik yağım kandil olsun
    Yüz derimi mendil olsun
    Gül yüzlü c*****m sana

    Dişim boncuk olsun al tak
    Kemiğimi odun yap yak
    Kem gözlerden saklasın Hak
    Gönülden hayranım sana

    Gönlünde aslan saklımı
    Aldın başımdan aklımı
    İsteğin koç mu toklumu
    ESEDİ kurbanım sana





    Ali ESEDİ





    İNSANDAKİ BAŞIBOŞLUK

    İnsandaki başıboşluk
    Bireysel mi toptan mıdır
    Bu baygınlık bu sarhoşluk
    Şaraptan mı şaptan mıdır

    Karmaşa doldurmuş arşı
    Bin çeşit insanlı çarşı
    Gözü yılmış surat turşu
    Sirkeden mi küpten midir

    Kileri bekliyor kedi
    Dillerini yutmuş dudu
    Âlemin bozulmuş tadı
    Çanaktan mı kaptan mıdır

    Yol gidilir yoktur yolluk
    Boş gezilir fellik fellik
    Görünür baştaki kellik
    Şapkadan mı kepten midir

    Yaşar ama yok amacı
    Gözü kesmiyor yamacı
    Ağlar güler acı acı
    Hastalıktan haptan mıdır

    Gerçek yitmiş dedikodu
    Karıştı yaşamın modu
    Susmuş aşkın sazı, udu
    Telinden mi saptan mıdır

    Neye övgü ve neye zem
    Zihin bulandırır bu dem
    Hem ESEDİ hem Ali Cem
    Soydan mıdır soptan mıdır



    Ali ESEDİ




    AŞKI

    Ta ezel yazılmış veçhi âdemde
    Okunur kusursuz destanı aşkı
    Dostun hanesinde kurulan demde
    Sunarlar haraba peymanı aşkı

    Sevgisi pak eder gussa irini
    Ferhat ki özünde saklar Şirini
    İçeliden beri bulmaz yerini
    Dağıttı aklımı mestanı aşkı

    Kul olanın kulsa meyli arzusu
    Kaldırır gözünden perdeyi pusu
    Deryalara salar arı namusu
    An içinde yaşar devranı aşkı

    Surete tutulmuş gözü kör sofu
    Salyangoz zanneder aşktaki kafı
    Evire çevire getirir lafı
    Zemmeyleyip durur viranı aşkı

    Varlığı küntü kenz sırrına astar
    Hazreti insandır iltifat göster
    ALİ ESEDİ’den canını ister
    Öptüm başa koydum fermanı aşkı




    Ali ESEDİ


    alıntıdır.
  5. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Aşık Mahzuni Şerif


    Aşık Mahzuni Şerif Ne dedimse halka hiç yaramadı
    Ben gittikten sonra ararlar beni
    Boşa cahillerin gözü karardı
    Kuru çene ile yorarlar beni

    Mahzuni Şerif'im gayri gam yemem
    Ondan ötesini kimseye demem
    Ufak vücuduma kefen istemem
    Varsa insanlıkla sararlar beni


    1938 yılının bir sonbahar günüydü, o günün yarısında Döndü *****n ağrısı bitecekti. Ama daha küçük yaşlarda o dünyaya getirdiği bebe; bağlamasını yoksul halkının dertleriyle, ağıtlarıyla ağlatacak, giderek daha duyarlı, daha toplumcu içerik kazandıracaktı dizelerine...

    İlk yıllarda mezhepsel çelişkileri yergili bir dille betimlerken, daha sonra halk dertlerini dile getirmeye çalışacak, o nedenle de bazı politik baskılar görecekti. Hak ile halkı birleyerek emeği savunacak, emeğin savaşımını verecekti.

    Mahzuni Şerif tüm baskılara karşı haklıların simgesi olarak <<bizim suçumuz, şerefimiz>> dir diyecekti. Coşkulu yüreğiyle çağdaşlarına göre daha çok üretiyor, özgün söz ve müziğiyle Türk folklor üne kaynak oluşturuyordu. Ama ne yazık ki onun, şiirine kendi adı konulmuyor, baş*kaları onun sırtından çıkar sağlıyordu.

    Mahzuni sazını eline aldığı günden bu yana her türlü sömürüye karşı savaşımın içinde birleştirici söz öğelerini kullanıyor, böylece kendine özgü bir yol çiziyordu.

    Aşık Mahzuni'yi anlatmak için bir noktayı, içtenlikle vurgulamak istiyorum. Ozanımız <<Neyzen>> gibi biraz demlidir, ama bu duyarlı olmanın bir gereğiydi; doğaçtan söyleyebilmesi için dem onda olumlu etki yapıyordu dem de olsa az almak zorun*daydı, çünkü sağlığının ve sanatının koşulları böyle gerektiriyordu. O, aşıklık geleneğini yerine getirirken halkın gözü, kulağı olmaya özen göstermeliydi.

    1960 ile 1980 yılları arasında yurt dışında bir kez Avustralya, çok kez de Avrupa'da konserler vererek, yine ulu*suna, halkına sevgiler gönderiyor; <<dünya tembellerin, haksızların değil, çalışanların, haklıların olmalıdır>> diyerek sarı sazın tellerini inletiyordu...

    Umarım ki ozanımız Mahzuni Şerif bundan böyle de, yaşadığı sürece birliği, erliği, güzelliği toplumsal ve evrensel içerikli dizelerde sevgili halkımıza duyurmanın kıvancını yaşar...
    A. İhsan Aktaş


    Merhaba diyorum Berçenekli Mahzuni'ye
    Ben, O'nu ilk tanıdığım 1960 yılından bu yana
    adım adım gözledim. Çünkü Mahzuni Şerif
    "oğulluğum" olmuştu. Nasıl, neden izlemeyim

    O'nun duygılu sesinin, ustaların ustası tezene
    vuruşunun onbinlerce sevdalısından biri
    olmuştum o günden bu yana...

    Hicivlerini deyişlerini varsın başkaları
    değerlendirsin. O'nu tanıdığım, aynı çağda
    yaşadığım için kendimi mutlu hissediyorum...

    Çünkü, bir Pir Sultan, bir Karacaoğlan, bir Nesimi
    bir Kaygusuz Abdal, bir Ruhsati ve daha
    benzer nicelerini deyişlerinden tanımıştım...

    Fikret Otyam - Haziran 1990

    Aşık Mahzuni'ye ait bazı türküler:
    İşte gidiyorum çeşmi siyahım, Kanadım deydi sevdaya, Körpe iken kırdın felek dalımı, Dom dom kurşunu, Kirvem, Zevzek, Bugün ben şahımı gördüm, Ağlasam mı...


    Ve Aşık Mahzuni Şerif 17.05.2002 tarihinde tedavi gördüğü Köln-porz hastanesinde, sabaha karşı aramızdan ayrılır...


    Ağlasam mı

    Mevlam Gül Diyerek İki Göz Vermiş
    Bilmem Ağlasam Mı Ağlamasam Mı
    Dura Dura Bir Sel Oldum Erenler
    Bilmem Çağlasam Mı Çağlamasam Mı

    Yoksulun Sırtından Doyan Doyana
    Bunu Gören Yürek Nasıl Dayana
    Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana
    Bilmem Söylesem Mi Söylemesem Mi

    Mahzuni Şerifim Dindir Acını
    Bazı Acılardan Al İlacını
    Pir Sultanlar Gibi Dar Ağacını
    Bilmem Boylasam Mı Boylamasam Mı



    Yuh Yuh

    Uzaktan Yakından Yuh Çekme Bana
    Sana Senin Gibi Baktım İse Yuh
    Efendi Görünüp Bütün İnsana
    Hakkın Kullarını Yıktın İse Yuh

    Bu Kadar Milletin Hakkın Alanlar
    Onları Kandırıp Zevke Dalanlar
    Diplomayla Olmaz Hakim Olanlar
    Suçsuzun Başına Çöktüm İse Yuh

    Ben İnsanım Benden Başlar Asalet
    Asillere Paydos, Beye Nihayet
    Şu İnsanlık Derde Girerse Şayet
    Ona Yar Olmaktan Bıktım İse Yuh

    Yuh Yuh Soyanlara
    Soyup Kaçıp Doyanlara
    İnsanlara Kıyanlara
    Yuh Nefsine Uyanlara Yuh



    İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

    İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
    Önümüze dağlar sıralansa da
    Sermayem derdimdir servetim ahım
    Karardıkça bahtım karalansa da

    Haydi dolaşalım yüce dağlarda
    Dost beni bıraktı ah ile zarda
    Ötmek istiyorum viran bağlarda
    Ayağıma cennet kiralansa da

    Bağladım canımı zülfün teline
    Sen beni bıraktın elin diline
    Güldün Mahzuninin berbat haline
    Mervanın elinde parelense de



    Delaley

    Bağa Girdim Bağbanı Yok
    Güle Sordum Figanı Yok
    Sürüyü Kurtlar Dalamış
    Bu Sürünün Çobanı Yok
    Ah Le Delale Delale
    Nereye Başı Delale

    Dere Kavuşur Dereye
    Akar Gider Gemere’ye
    Savaşı Girmiş Yüreğe
    Yarası Yok Çıbanı Yok
    Ah Le Delale Delale
    Nereye Başı Delale

    Mahzuni’yim Doğrusunun
    Dermanı Yok Mudur Bunun
    Sevdaya Giden Yolcunun
    Çarığının Tabanı Yok
    Ah Ley Delaley Delaley
    Nereye Başı Delaley



    Al Birini Vur Birine

    Yıkılası Bozuk Düzen
    Bıçak Kemiğe Dayandı
    Gayrı Bize Yazık Düzen
    Gönlümüz Kana Bulandı

    Al Birini Vur Birine
    Koydu Bizi Heç Yerine
    Vay Boyunuz Devrileydi
    İnandık Körü Körüne

    Ağar Kara Saçım Ağar
    Hıçkırık Sinemi Boğar
    Bu Yılda Böyle Giderse
    Başımıza Taşlar Yağar

    Al Birini Vur Birine
    Koydu Bizi Hiç Yerine
    **** Miydik Serseri Mi
    İnandık Körü Körüne

    Gel Mahzuni Söyle Sözü
    Harap Ettik Yazı Güzü
    Daha Karanlık Basmadan
    Üsküdarı Geçti Dürzü

    Al Birini Vur Birine
    Koydu Bizi Hiç Yerine
    Gönlümün Gözü Çıkaydı
    İnandım Körü Körüne


    Bu Yıl Benim

    Bu yıl benim yeşil bağım kurudu
    Dolu vurdu yapraklarım çürüdü
    Benim de saz tutan elim var idi
    Şimdi bir köşede yatar ağlarım

    Benim ile lokma yiyip içenler
    Gölgemin altında konup göçenler
    Sizi zalim dar günümde kaçanlar
    Ben kendi kendime çatar ağlarım

    Çırpına çırpına bir yuva kurdum
    Bebeği görmedim kundağı gördüm
    Derya'da boğuldum karaya vurdum
    Çileden çileye bakar ağlarım

    Mahzuni Şerif'im budur ahvalim
    Zamane bozulmuş insanlar zalim
    Kıyamete kadar gider bu halim
    Sabır edip matem tutar ağlarım.


    Kirvem

    Kirvem Bu Yıl Bu Dağlarda Aman
    Sensiz Yazın Tadı M'olur Aman
    Selamın Niye Kesildi Aman Aman Aman Aman
    Bir Selamın Adı M'olur Aman

    Kirvem Aman
    Ne De Çabuk Geçti Zaman
    Aman Aman Aman Aman Oy

    Can İçinde Can İçinde Aman
    Can Erir Zaman İçinde Aman
    Böyle Kader Olmaz Olsun Aman Aman Aman Aman Hüseyinim Kan İçinde Aman

    Varsam Gitsem Erzincan'a Aman
    Hüseyinim Gelmiş M'ola Aman
    Der Mahzuni Bu Dağlarda Aman Aman Aman
    Böyle Yiğit **müş M'ola Aman



    Nem Kaldı

    Parsel Parsel Eylemişler Dünyayı
    Bir Dikili Taştan Gayrı Nem Kaldı
    Dost Köyünden Ayağımı Kestiler
    Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı

    Padişah Değilem Çeksem Otursam
    Saraylar Kursam Da Asker Yetirsem
    Hediyem Yoktur Ki Dosta Götürsem
    İki Damla Yaştan Gayrı Nem Kaldı

    Mahzuni Şerifim Çıksam Dağlara
    Rastgelsem De Avcı Vurmuş Marala
    Doldur Tüfeğini Beni Yarala
    Bir Yaralı Döşten Gayrı Nem Kaldı



    Durmuş

    Durmuş Bizim Köyden Haber Sorarsan
    Harman Kalktı Bulgurları Serildi
    On Yedi Yıl Evvel **en Haccelli
    Seksen Bir Yaşında Yeni Dirildi

    Kömsük Hasan İnek Alıp Satıyor
    Kasımın Oğlu Da Düğün Tutuyor
    Çil Mehmet Yel Oldu Düştü Yatıyor
    Bir Acayip Kulakları Gerildi

    Götürdüler İbiklerin Turgayı
    Kel Muhtara Sövdüğünden Dolayı
    Kır Bekir Bilmeden Tutmuş Kalayı
    Çok Ayıp Yerinden Serum Verildi

    Üç İt Tuttu Yahyaların Hasanı
    Toz Ediyor O Geçeye Geçeni
    Bizim Yusuf Değiştirmiş Lisanı
    Bir Bak Görsen Kırıldı Dı Kırıldı

    Şimdilik Bu Kadar İşte Durmuşum
    Selam Edip Hatırını Sormuşum
    Gece Olmuş Geç Farkına Varmışım
    Sığır Geldi Sıpaları Devirdi



    Bana Yücelerden Seyreden

    Bana Yücelerden Seyreden Dilber
    Siyah Kipriklerin Ok Mu C*****m
    İnsaf Et Yüzünü Yüzüme Dönder
    Izdırabın Sonu Yok Mu C*****m

    Gönül Sevdi Benim Günahım Nedir
    Yandım Hasretine Bunca Senedir
    Mecnunun Derdinden Derdim Fenadır
    Izdırabın Sonu Yok Mu C*****m

    Bu Dünya Misaldir Çatısız Hana
    Ebedi Kalmadı Saha Sultana
    Deryanın İçinden Bir Damla Bana
    Bu Da Mahsuni'ye Çok Mu C*****m



    Duaz-ı İmam

    Üryan Büryan Vardım Pir Dergahına
    Medet Ya Muhammet Ya Ali Diyerek
    Gönül Verdim Gönül Şahlar Şahına
    Hünkar Hacı Bektaş Veli Diyerek

    İmam’ı Hasandır Hubların Başı
    Hüseyin Der Akar Gözümün Yaşı
    İmam Zeynel Sabredenin Yoldaşı
    Ağlasam Gülerler **** Diyerek

    Feylim Gıblegahım Muhammet Bakır
    Kırkların Bağında Bülbüller Şakır
    Cafer-Ü Sadık’a Talibim Şükür
    İkrar Verdim İkrar Beli Diyerek

    Musa-İ Kazım Dır Mazlumlar Şahı
    Aliyyü Rıza Dır Şahın Ervahı
    Şahda Ki Nakiye Çekerim Ahı
    On İki İmamın Gülü Diyerek

    Hasan-Ül Asker’ İ Ol Ali Aba
    Muhammet Mehciye Mest-Ü Merhaba
    Serin Koymuş Serin Mahzuni Baba
    Yol Muhammet Ali Yolu Diyerek



    Ne Dedimse Halka

    Ne dedimse halka hiç yaramadı
    Ben gittikten sonra ararlar beni
    Boşa cahillerin gözü karardı
    Kuru çene ile yorarlar beni

    Duman eksik olmaz her yüce dağda
    Bülbül eksik olmaz her yeşil bağda
    Atomun patlayıp bittiği çağda
    Onun ötesinde sorarlar beni

    Ebedi değildir şu yüce dağlar
    Ebedi değildir şu yeşil bağlar
    Öz gardaşım ama bizim softalar
    Mezarımda bile kırarlar beni

    Mahzuni Şerif'im gayri gam yemem
    Ondan ötesini kimseye demem
    Ufak vucuduma kefen istemem
    Varsa insanlıkla sararlar be..

    Vasiyeti :

    Aşık Mahzuni Şerif son iki yılında ölümünün yaklaştığını, dostlarına bildirerek vasiyetini açıklamıştır. **düğünde, Hacıbektaş`a pîrinin irşad ettiği topraklara gömülecek, mezarının bulunduğu topraklara bostan ekilecek, gelen geçen yolcu bu bostanlardan yiyecektir. Bu vasiyeti aynı zamanda şiirleştirmiştir de.
  6. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Ozanlarımız- Aşık Hüdai




    Bu aşkın sırrına ereyim dersen
    Önce bir ermişe sor da öyle gel
    Hakkın cemalini göreyim dersen
    Evvela sen seni gör de öyle gel


    1940 yılında Maraş’ ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir.


    İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayr***** katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır. 23 Kasım 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı...
  7. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Aşık Meftuni,

    Halk ozanı ve besteciyim 11 kasım 1949 Merkeze bağlı Öksüzlü Köyüde kahramanmaraş doğumluyum.
    Doğduğum köyün ilkokulu mezunuyum maddi imkansızlıklardan dolayı ileriye dönük okullara devam edemedim.


    Çok küçük yaşlarda aşıklık geleneğine büyük merakım vardı 1960 larda çalıp söylemeye başladım saz çalıp deyiş söylemeyi yöremde çok sevilen tanınan felsefi muhabbetlerde zakirlik yapan amcam ulu Ahmetten öğrendim.


    Ilk plağımı 1968 de yaptım toplam 22 plağım üç kasetim var elli kadar söz ve müziğimi değişik sanatçılar tarafın dan okunmaktadır ; 1979 da anadolu Halk ozanları dernek başkanlığına getirildim


    12 Eylül darbesinde sonra konserler veremedim plak kaset yapamadım zor günler yaşadım ancak kendim gibi düşünen Aşık Mahzuni, Ruhi Su, Aşık Ihsani, Aşık Meçhuli gibi ünlü ozanlarla sürekli dialog halindeydim daha fazla çekilemez yoksulluk yaşıyordum o nedenle 25/03/1987 de bu yana Fransada olup Sanat ve muzik hayatımı Paris de sürdürmekteyim. 3 tane CD çalismam oldu Halk Ozanligi Atesten Gomlek isminde bir siir kitabim vardir


    Bestelerimi sozlerimi baskalarina ozenerek hazirlamam ve butun gerçek ozanlara saygi duyarim kimsenin sozunu muzigini kendime mal etmeye asla kalkismadim sozlerimi muziklerimi bir fiil yasadigim olumsuzluklardan ugradigim haksizliklardan etkilenerek yapmisimdir teknik nota bilmem yani do-re-miyi bilmem fakat diramiyi çok iyi bilirim.
    Kirkbir yillik sanatçi ve ozansi kimligimle var olmaya çalistim sanatimdan dolayi para kazanmadim gucum oraninda periodik aralarla çalisarak ayakta kalmaya çalistim.


    Yunus Emre, Şah Hatayı, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadal Oğlu, Aşık Veysel, Davut Sulari, Aşık Mahzuni, Kul Hasan, Aşık Daimi, Ibreti, Meluli, Mücrümi Baba gibi yeri doldurulamaz halk ozanlarımızın yolunda yürümeye çalışıyorum ; Babam Durdu annem Hatice de doğmayım evli ve bir çocuk babasıyım.
    asikmeftuni.com





    yeter omrumu yeme
    benide dusun benide
    dedigim dedik deme
    benide dusun benide


    hasretinle yanarim
    kim ne derse kanarim
    etrafinda donerim gel
    benide dusun benide
    hep kendini dusunme gel
    benide dusun benide


    cagir beni yanina
    can katayim canina
    elin koy vijdanina gel
    benide dusun benide


    Meftuni yim nolaydim
    N'oldugumu bileydim
    yeter omrumu yeme
    benide dusun benide
  8. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Feyzullah Çınar


    Feyzullah Çınar
    Feyzullah Çınar 1937 yılında Sivas Çamşıhı'nın Çamağa Köyü'nde doğmuş; tam beş yaşındayken almış eline bağlamayı... Şeyh Ahmet Yasevi'nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal'ı, Kaygusuz'u, Virani'yi dinleyerek büyür; 14-15 yaşlarında ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kişidir artık.

    Anadolu'nun o aman vermez çileli yaşamından büyük kente, İstanbul'a gelmesiyle başlayan zorlu yaşam öyküsü O'nu sazıyla daha da yakınlaştırmıştır. İstanbul'da girdiği işler doyurmaz aşığı, O gönlündeki aşkı. toplumsal çelişkileri paylaşmak ister diğer insanlarla. Tam da bu sırada birlikte olduğu dostları Feyzullah Çınar'a bir plak yapmak isterler.

    Plağın bir yüzü Agahî Baba'nın "Fazilet" adlı deyişi, diğer yüzü Malatyalı Esirî'nin Şah Hüseyin'e mersiyesi... Yıl 1966; o yıllarda Alevi deyişlerini çalıp söylemek pek çok açıdan zor. Ama koca Çınar durur mu? Aldı mı sazı eline, vurdu mu sazın teline söyler Pir Sultan'dan, Viranî'den, Kul Himmet'ten... işte o gün bu gündür ait olduğu kültürün o güzel ürünlerini altmıştan fazla plağa okumuştur ozan.

    1969 yılında Fransa'ya giden Çınar, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff'la birlikte konferanslara katılır, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarına katılır. Ozanın Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafından iki long-play'i yayınlanır.

    Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş, ancak geleneksel kültüründen hiç bir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. O'nun sanat yaş***** baktığımızda koca Çınar'ın yine bir başka çınarın izinden gittiğini görürüz... Bu kişi Pir Sultan Abdal'dan başkası değildir. Pir Sultan'ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçmiştir. O sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir. Pir Sultan deyişlerini sanki Çınar seslendirsin diye yazmıştır. Çınar deyişleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürlerinin sentezinden doğan bir ses çakılır kulaklarımıza. Feyzullah Çınar usta malı söyler deyişlerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi'nin deyişlerini çalar ve okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevini Çınar'da da görürüz. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de O'nun için diğerleri kadar önemli, hatta kutsaldır. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar'ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar 1960'lı ve 70'li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye'yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Halkına umut verir, yüreklendirir onları. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söyler, yine çalar sazım...

    1983 yılında daha 46 yaşındayken Çınar yaşama gözlerini kapatır. Ancak onun sesi bu toprağa gönül vermiş dostlarının kulağında yaşamaya devam ediyor.

    Bazı türküleri : Siyah saçlarından hatem yüzlerin, Bu yıl bu dağların karı erimez, Geldim şu alemi ıslah edeyim....
  9. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Yunus Emre

    Ben yürürüm yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne akılem ne divane
    Gel gör beni aşk neyledi.


    Miskin Yunus biçareyim
    Baştan ayağa yareyim
    Dost ilinden avareyim
    Gel gör beni aşk neyledi


    Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşâmına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.

    Gerçeğe, Tanrı'ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ''Şeriat-tarikat-marifet-hakikat'' olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata'nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli'ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü'n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır.

    Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus'un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.

    Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. "Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var'' ''En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus'un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir'' En eski yazmalar Yunus'un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus'un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus'u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. (S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20)


    Söylencelerdeki Yunus Emre

    Yunus üstüne bütün bildiklerimiz halkın masallaştırdığı gerçeklere dayanıyor. Ancak masallar gerçeği değiştiriyor da tarih kitapları değiştirmiyor mu? Yeni tarihçiler eski zaman gerçeklerini ararken söylenceleri, mitleri hiç de yabana atmıyor, tersine asıl gerçeğin çok kez onlarda gizli olduğunu ileri sürüyor.

    Söylencelere, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesine göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsü, Sakarya kıyılarında, Sivrihisar'ın Sarı köy'ünde oturur. ''Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsü, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Yağmur yağmaz, ekin olmaz. Yunus günün birinde tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus Emre eşeğine dağdan alıç, ahlat, meyve yükler, buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. Duyduğunun izini sürer işte ilk durduğu yerlerden biri de Hacı Bektaş Tekkesidir. Anadolu'nun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yanı başında, yakınında oturmayı kabul etmiş olanlardır. Bu söylence bize on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda Bektaşiliğin yaygın olduğunu gösterir. Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday ister. Hacı Bektaş Veli kendisine: Buğday yerine nefes versek olmaz mı diye sorar. Yunus illede buğday der. Hacı Bektaş Veli her alıça karşılık bir nefes verelim der. Yunus olmaz der. Her çekirdek başına on nefese kadar çıkar, Hacı Bektaş. Yunus ille buğday diye dayatır. Bunun üzerine Hacı Bektaş fakir Yunus'a götürebileceği kadar buğday verdirir. Sevine sevine yola çıkan Yunus'u yolda bir düşüncedir alır ''Bu insan büyük insan olmasa bana buğday vermezdi. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli diye düşünür, çiylik ettiğini anlar döner geriye. Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum der. Ama Hacı Bektaş ona nasibin Taptuk Emrece verileceğini, onun tek kesine gitmesini söyler, ''senin "kilidini ona verdik'' der.

    Taptuk Emre mi? Onu da söylencelerde arayalım. Hacı Bektaş'ın Anadoluya gelmesi bir güvercin kılığındadır. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen Abdalan-ı Rum birer kartal olup onun yolunu keserler. Kutsal güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. "Yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. Kan revan içinde yedi evli bir çepni köyüne, bugünkü Hacı Bektaş İlçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne. Bu masal Bektaşiliğin köylerde yayıldığını ve kadınların bu tarikatte rolü ve önemi olduğunu anlatıp ip uçları veriyor. Anadolunun en eski ve en büyük tanrılarının kadın olduğu unutulmamalı.

    Hacı Bektaş zamanla bütün Rum erenlerinden saygı ve sevgi görür, ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş'ın semtine bile uğramaz. Hacı Bektaş ona Saru İsmail'i dervişini yollar, tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına aldı ama ben orada Hacı Bektaş adında birini görmedim. Bunun üzerine Hacı Bektaş perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın? Tanırım der Emre: Ayasında bir yeşil ben vardı. O zaman Hacı Bektaş sağ elini açar, uzatır. Avucunun içindeki yeşil beni gören Emre yeşil beni görür görmez: Taptuk! Taptuk! diye bağırır, adı o günden sonra Taptuk, kendiside Hacı Bektaş'ın yandaşı ve sözcülerinden biri olur. Bu söylence bize Yunus'u kendine bağlayan Taptuk Emre'nin HacıBektaş'ın yolundan, çevresinden ayrı, belki de yeni müslüman olmuş biri olduğunu, ona bağlandığını gösterir. Saru Saltuk, Taptuk, Barak Baba... silsilesini izler.

    Taptuk Baba Yunus'un şiirlerinde inançla sevilen, yoluna baş konulan bir mürşit olarak karşımıza çıkar:

    Taptuğun tapusuna
    Kul olduk kapısına
    Yunus miskin çiğ idik
    Piştik elhamdülillah
    ...
    Vardığımız illere
    Şol safa gönüllere
    Baba Taptuk manisin
    Saçtuk elhamdülillah
    ...
    Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna
    Avın şikira geldi bu yuva kuşu değil.
    ...
    Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görende
    Baktığım yüzde gördüm Taptuğumun nurunu.

    Bize kadir gecesidir bu gice
    Ko erte olmasın seher gerekmez
    Yunus esrüyüben düştü sokakta
    Çağınr Taptuğunu ar gerekmez

    Söylencemizde Hacı Bektaş Yunus'u Taptuk'un tekkesine göndermiş. Yunus gidip Taptuk'a baş vurur. İlk Bektaşi tekkeleri bir çeşit uygulamalı okul idi. Her derviş bir iş görür. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus'a da odun taşıma işi verirler. Kırk yıl sırtında odun taşır, tekkesinin ocağına, özene bezene. Her getirdiği odun dop-doğru dümdüzdür. Soranlara: Tekkeye odunun bile eğrisi giremez der.

    Bir başka söylenceye göre Taptuk güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus'a geldiği akşam o da: Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yal varıyorum sana, utandırma beni demiş. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sormuşlar. Yunus önce siz söyleyin demiş. Erenlerde Taptuk'un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına demişler. Yunus bunu duyar duymaz hiç bir şey söylemeden tekkeye geri döner ve anabacıya şeyhin karısına sığınır. Söylence bize burada tekkede kadının rolünü yerini ve önemini anlatır. Anabacı der ki: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır .Gözleri iyi görmediği için bana: Kim bu eşikte yatan? diye sorar ben de Yunus, derim. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, bağışla suçumu de. Yunus Anabacının dediğini yapar, kapının eşiğine yatar, ertesi sabah olan olur Taptuk: Kim bu adam? diye sorunca Yunus, der anabacı, Taptuk "bizim Yunus mu? diye sorunca Yunus ayağına kapanır sevincinden ağlar.

    İki insan arasındaki bağlılığı, ayrılıp kavuşmanın tadını, güveni bu kadar güzel anlatabilen söylence azdır dünyada. İnsanlık bu "bizim" sözünün içindedir. Bir ülkü uğruna canlarını koyanların hepsinin yaşadıkları bir insanlık dramıdır bu. Anlamayan beri gelsün. İşte dup duru bir su gibi Yunus'un sevgisidir bu. ( S. Eyüboğlu ).

    Yunus yeniden tekkeye girer. Bir başka söylentiye göre Yunus Taptuk'un kızını sevdiği için döner tekkeye. Taptuk bilir Yunus'un bunun için dönmediğini. Ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, vermesin mi Yunus'a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını Yunus'a verir. Ama yine söylenceye göre Yunus ömrünün sonuna dek bu güzel kıza dokunmuyor. Gerçek böyle değil ama halk böyle olmasını istiyor. Halk Yunus'a şehvet duygusunu konduramıyor. Şehvetin onu lekelemesini özüne sindiremiyor.

    Yunus'un ozanlığa başlamasının öyküsü de şöyle: Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet eder. Günlerden bir gün Taptuk'un sofrasında bir güzel muhabbet olur. Taptuk sevinçli coşkuludur. O gün Yunus-ı Guyende adında bir ozana: Bize bir şeyler söyle der. O ozanın dili tutulur o gün, hiç bir şey bulup söyleyemez. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus'a dönüp: Haydi sen söyle der. Ve Yunus birden başlar içinde birikenleri söylemeye, esip savurmaya. İncileri dökmeye başlar.

    Burhan Toprak'ın deyimiyle ''Yunus Emre'nin bu altın destanı bize kendisi kadar, Anadolu halkınında yüreğini ve özlemini anlatır. Halk Yunus için Mevlana'ya << Manevi konakların hangisinin önüne vardıysam bir Türkmen kocasının izini buldum, onu geçemedim. >> dedirtmiştir.

    Bir buluşmalarında Yunus, Mevlana'ya: Mesnevi'yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini:

    ''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm'' der.
    Yunus şiirinde Mevlana'yı sevgi ve saygıyla anar:

    Mevlana meclisinde saz ile işaret oldu

    ve:

    Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı
    Onun görklü nazan gönlümüz aynasıdır.

    der. Mevlana şiir ve yapıtlarının hepsini Farsça yazmıştı. yine halktan yana düşünüyor, halka sesleniyordu. Bunu çok iyi bilen oğlu Sultan Veled babasının düşüncelerini Türkçeye aktarır. Hacı Bektaş ocağı ve Yunus, tasavvufu, o çağın en yüksek kültürünü Anadolu halkının Türkçesiyle söylemiştir. Onlar çağdaş dilimizin, kültürümüzün gerçek öncüleridir. Kimliğimizi yaratanlardır. Onlar özümüzü hamurumuzu yoğuranlardır. Bizi biz edenlerdir .

    S. Eyüboğlunun deyişiyle ''Ama Yunus'un ve halkın soluğu Kaygusuz'lar, Pir Sultanlar, Karacaoğlan'lar, Aşık Veysel'lerle için için bu güne dek gelmiş ve ancak bu günün halkçı Türk devletinde Anadolu Türkçesini en aydın şairlerimize devretmişlerdir.''

    Elif okuduk ötürü
    Pazar eyledik götürü
    yaratılanı hoş gör
    Yaradandan ötürü

    deyip okulu bırakmış. Halk, halktan uzaklaşan kültüre karşı her zaman direnmiştir. Konumuz Yunus Emre'nin okur yazar olup olmadığı değil ''Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus'un ümmiliği, yani okur yazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Ancak Yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu'da sözlü kültür bu gün bile bir Aşık Veysel'i yetiştirecek güçtedir;'' Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını bile sözle geceli gündüzlü aylarca, yüzyıllarca İnsanların beyinlerine, yüreklerine hep aktarmış, ekmiş oya gibi işlemiştir.

    Okur yazar olsun olmasm, Yunus Emre halkm sözlü kültürünün adamıdır, kendi çağının en ileri düşünüşünü halkına kendi öz diliyle ulaştırmıştır. Yunus aynca çağm okur yazarlanna, molJalanna karşı savaş açmış gerçek bir kültür taşıyıcısıdır. Şiir ustasıdır, gönül adamıdır, sevgi denizidir.

    İşte söylencesi:

    Yunus'un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım'a Yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine, şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Şiirleri yakmış suya atmış, atmış, atmış derken bir şiirde, Yunus:

    Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme
    Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

    demiş, demiş ya Molla Kasım bunu görür görmez Yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. Söylenceye göre bunun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de.insanlar söylermiş. Yunus'un hak ve halk şairi olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür bu. Rahmetli Sabahattin Eyüboğlu bu davranışlarla söylencenin: Birisi Yunus Emre'yi halkın Molla Kasım'la karşı karşıya getirdiğini, ikincisi de bu beyite şair adının ancak birinci dizede olması gereği, tabiiliğini vurguladığını belirtmektedir. Aslında bu şiiri Yunus değil, halk söylemiştir. gelin bu şiiri birlikte okuyalım:

    Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir Seğirdüben sesine vurup yetesim gelir.
    ...
    Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir
    Varup onun üstünde evler kurasım gelir
    ...
    Altında gayya vardır içi nar ile pürdür
    Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir





    Eserlerinden bazıları:

    1
    Biz kimseye kin tutmayız
    Ağyar dahi dosttur bize
    Kanda ıssızlık var ise
    Mahalle-vü şardır bize

    Adımız miskindir bizim
    Düşmanımız kindir bizim
    Biz kimseye kin tutmayız
    Kamu alem birdir bize

    Vatan bize cennetdürür
    Yoldaşımız Hak'dürür
    Haktan yana yönilecek
    Başka yollar dardır bize

    Dünya bir avrattır karı
    Yoldan iltir niceleri
    Sürün gitsin öyleleri
    Onu sevmek ardır bize

    Yunus aydur Allah deriz
    Allah ile kapılmışız
    Dergahına yüz tutuban
    Hemen bir ikrardır bize


    2
    Dağlar ile taşlar ile
    Çağırayım Mevlam seni
    Seherlerde kuşlar ile
    Çağırayım Mevlam seni

    Su dibinde mahi ile
    Sahralarda ahü ile
    Abdal olup yahu ile
    Çağırayım Mevlam seni

    Gökyüzünde İsa ile
    Tur dağında Musa ile
    Elimdeki asa ile
    Derdi öküş eyyüb ile

    Çağırayım Mevlam seni
    Gözü yaşlı Yakub ile
    Ol Muhammed mahbub ile
    Çağırayım Mevlam seni

    Bilmişim dünya halini
    Terk ettim kıyl ü kalini
    Baş açık ayak yalını
    Çağırayım Mevlam seni

    Yunus okur diller ile
    Ol kumru bülbüller ile
    Hakkı seven kullar ile
    Çağırayım Mevlam seni


    3
    Bir kez gönül yıktınısa
    Bu kıldığın namaz değil
    Yetmiş iki millet dahi
    Elin yüzün yumaz değil

    Bir gönülü yaptın ise
    Er eteğin tuttun ise
    Bir kez hayır ettin ise
    Binde bir ise az değil

    Yol odur ki doğru vara
    Göz odur ki Hak'kı göre
    Er odur alçakta dura
    Yüceden bakan göz değil

    Erden sana nazar ola
    İçin dışın pür nur ola
    Beli kurtulmuştan ola
    Şol kişi kim gammaz değil

    Yunus bu sözleri çatar
    Sanki balı yağa katar
    Halka matahların satar
    Yükü gevherdir tuz değil


    4
    Dolap niçin inilersin
    Derdim vardır inilerim
    Ben Mevlaya aşık oldum
    Anın için inilerim

    Benim adım dertli dolap
    Suyum akar yalap yalap
    Böyle emreylemiş Çalap
    Derdim vardır inilerim

    Beni bir dağda buldular
    Kolum kanadım yoldular
    Dolaba ıayık gördüler
    Derdim var inilerim

    Ben bir dağın ağacıyım
    Ne tatlıyım ne acıyım
    Ben mevlaya duacıyım
    Derdim vardır inilerim

    Dağdan kestiler hezenim
    Bozuldu türlü düzenim
    Ben bir usanmaz ozanım
    Derdim var inilerim

    Dülgerler her yanım yondu
    Her azam yerine kondu
    Bu iniltim Haktan geldi
    Derdim vardır inilerim

    Suyum alçaktan çekerim
    Dönüp yükseğe dökerim
    Görün ben neler çekerim
    Derdim vardır inilerim

    Yunus bunda gelen gülmez
    Kişi muradına ermez
    Bu fanide kimse kalmaz
    Derdim var inilerim


    5
    İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Ya nice okumaktır

    Okumaktan murat ne
    Kişi Hak'kı bilmektir
    Çün okudun bilmezsin
    Ha bir kuru emektir

    Okudum bildim deme
    Çok taat kıldım deme
    Eğer Hak bilmez isen
    Abes yere yelmektir

    Dört kitabın ma'nisi
    Bellidir bir elifte
    Sen elifi bilmezsin
    Bu nice okumaktır

    Yiğirmi dokuz hece
    Okursun uçtan uca
    Sen elif dersin hoca
    Ma'nisi ne demektir

    Yunus Emre der hoca
    Gerekse bin var hacca
    Hepisinden iyice
    Bir gönüle girmektir


    6
    Acep şu yerde var mola
    Şöyle garip bencileyin
    Bağrı başlı gözü yaşlı
    Şöyle garip bencileyin

    Gezerim Rum'ıla Şam'ı
    Yukarı illeri kamu
    Çok istedim bulamadım
    Şöyle garip bencileyin

    Kimseler garip olmasın
    Hasret oduna yanmasın
    Hocam kimseler kalmasın
    Şöyle garip bencileyin

    Söyler dilim ağlar gözüm
    Gariplere göynür özüm
    Meğer ki gökte yıldızım
    Şöyle garip bencileyin

    Nice bu derd ile yanam
    Ecel ere bir gün ölem
    Meğer ki sinimde bulam
    Şöyle garip bencileyin

    Bir garip ölmüş diyeler
    Üç günden sonra duyalar
    Soğuk su ile yuyalar
    Şöyle garip bencileyin

    Hey Emre'm Yunus biçare
    Bulunmaz derdime çare
    Var imdi gez şardan şara
    Şöyle garip bencileyin
    7
    Bana namaz kılmaz diyen
    Ben kılarım namazımı
    Kılarısam kılmazısam
    Ol Hak bilir niyazımı

    Hak'tan ayrı kimse bilmez
    Kafir müselman kimdürür
    Ben kılarım namazımı
    Hak geçirdiyse nazımı

    Ol nazı dergahtan geçer
    Ma'ni şarabından içer
    Hicabsız can gözüm açar
    Kendisi siler gözümü

    Gizli sözü şerheyleyip
    Türlü nükteler söyleyip
    Değme arif şerhetmeye
    Bu benim gizli razımı

    Sözüm ma'nisine erin
    Bi-nişandan haber verin
    Dertli aşıklara sorun
    Bu benim dertli sözümü

    Dost isteyen gelsin bana
    Göstereyim dostu ona
    Budur sözüm önden sona
    Ben bilirim kendözümü

    Yunus şimdi söyle sözün
    Münkir ister istemesin
    Pişir kurtar kendi özün
    Arifler tatsın tuzunu


    8
    Ben yürürüm yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne akılem ne divane
    Gel gör beni aşk neyledi

    Gah eserim yeller gibi
    Gah tozarım yollar gibi
    Gah akanm seller gibi
    Gel gör beni aşk neyledi

    Akar sulayın çağlarım
    Dertli ciğerim dağlarım
    Şeyhim anuban ağlarım
    Gel gör beni aşk neyledi

    Ya elim al kaldır beni
    Ya vaslına erdir beni
    Çok ağlattın güldür beni
    Gel gör beni aşk neyledi

    Ben yürürüm ilden ile
    Şeyh anarım dilden dile
    Gurbette halim kim bile
    Gel gör beni aşk neyledi

    Mecnun oluban yürürüm
    O yari düşte görürüm
    Uyanıp melfil olurum
    Gel gör beni aşk neyledi

    Miskin Yunus biçareyim
    Baştan ayağa yareyim
    Dost ilinden avareyim
    Gel gör beni aşk neyledi


    9
    Mansur idim ol zamanda
    Onun için geldim bunda
    Külümü göğe savurup
    Ben enel Hak oldum ahi

    Ne ola yanam dağılam
    Ne dara çıkam boğulam
    İşim bitince yürüyem
    Teferrüçe geldim ahi

    Mümin oldum yoksul iken
    Benim oldu kevn ü mekan
    Şarka vü garba ser-teser
    Yere göğe doldum ahi

    Suret topraktır diyeni
    Gönlüm kabul etmez anı
    Bu toprağın cevherini
    Hazrete irdürdüm ahi

    Nitekim ben beni buldum
    Bu oldu kim Hak'kı gördüm
    Korkum onu buluncaydı
    Korkudan kurtuldum ahi

    Yunus kim öldürür seni
    Veren alır gene canı
    Bu canlara hükmedeni
    Kim idüğün bildim ahi


    10
    Aşkın aldı benden beni
    Bana seni gerek seni
    Ben yanarım dünü günü
    Bana seni gerek seni

    Ne varlığa sevinirim
    Ne yokluğa yerinirim
    Aşkın ile avunurum
    Bana seni gerek seni

    Aşkın aşıklar öldürür
    Aşk denizine daldırır
    Tecelli ile doldurur
    Bana seni gerek seni

    Aşkın şarabından içem
    Mecnun olup dağa düşem
    Sensin gün be gün endişem
    Bana seni gerek seni

    Sufilere sohbet gerek
    Ahilere ahret gerek
    Mecnunlara Leyla gerek
    Bana seni gerek senİ

    Eğer beni öldüreler
    Külüm göğe savuralar
    Toprağım anda çağıra
    Bana seni gerek seni

    Yunus'dürür benim adım
    Gün geçtikçe artar odum
    İki cihanda maksudum
    Bana seni gerek seni..
  10. S. Moderatör Uğur

    S. Moderatör Uğur Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    4 Şubat 2008
    Mesajlar:
    8.241
    Beğenileri:
    6.155
    Ödül Puanları:
    36
    Karacaoğlan (Yozgatlı)

    Her sabah her sabah çıkar bakarsın
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin
    Dertli sinem aşk oduna yakarsın
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin

    Karac’oğlan der ki olduğu yerde
    Ciğer biryan olur gördüğü yerde
    Sabah güneşinin doğduğu yerde
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin



    Araştırıcılar tarafından varlığı kabul edilen ancak yaşadığı yüzyıl hakkında anlaşmazlıklar bulunan Yozgatlı Karacaoğlan XVI. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi Şairi olarak gösterildiği gibi 105 XIX. Yüzyılında yaşamış ümmi bir aşık106 ve medrese tahsilli görmüş bir şair 107
    olarak da gösterilmektedir.

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığı yüzyıl ve sosyal statüsü hakkındaki rivayetlerin bu derece çeşitlenmesi öncelikle Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının araştırılmaya muhtaç olduğunu göstermektedir. Hangi yüzyılda olursa olsun Yozgat’ta Karacaoğlan adında bir aşık/şair gerçekten yaşamış mıdır? Yaşamışsa yaşadığı yüzyıl mensubu olduğu sosyal çevre ve köyü/ kasabası neresidir?

    Sırasıyla bu iki soruya Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaları ve şiirleri göz önüne alarak cevap arayalım: Cumhuriyet döneminde Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaların çoğunda XVII. Yüzyılda Çukurova’da yaşayan Karacaoğlan’dan başka Karacaoğlanların da var olduğu dile getirilmiş. Bu çevrede “Nizipli Karacaoğlan”108 “Rumelili Karacaoğlan”109 “Yozgatlı Karacaoğlan”110… gibi şairlerin varlığı üzerinde fikirler ortaya konmuş. Belgeler gösterilmiştir.

    İşte bu çerçevede Yozgatlı Karacaoğlan’ın hakkında ileri sürülen görüşler şu noktalarda toplanmaktadır.

    Yukarıda adı geçen makalesinde en az dört Karacaoğlan’ın yaşamış olduğu görüşünü dile getiren Prof. Dr. İlhan Başgöz “Karaca’oğlan111 adlı eserinde “bir Karac’oğlan dan ziyade Karac’oğlan geleneğinden Karac’oğlan şiir okulundan bahsetmenin daha doğru olduğu” kanaatini taşıdığı belirtmektir. 112 Yayınlandığı bu eserinden sonra Karacaoğlan üzerine yaptığı araştırmaları sürdüren Başgöz yapılan araştırmalarla XVI. yüzyılda yaşadığı bildirilen Bektaşi tarikatına mensup Karacaoğlan’ın113 Yozgatlı olduğu hükmüne varmaktadır.
    114 Bu Karacaoğlan Rumeli’deki savaşlara katılan bir yeniçeri şairidir. Yılmaz Göksoy’un tespit ettiği rivayetlerden115 yola çıkan Başgöz’e göre Karacaoğlan, Yozgat’ın Mamure (Aydıncık) köyünden olup, pazarlarda pekmez satarak geçimini temin etmektedir. Pazarlarda pekmez satarak geçimini temine çalışan bu köyü daha sonra Zileli Salih Hoca medresesinden tahsili görmekte, bulunan ardından saz şairleri geleneğine uygun bir şekilde rüya görüp bade içmekte çalıp türkü söylemektir. Ardından Yavuz Sultan Selim’in ordusunda İran seferine katılmakta, 1514 yılındaki bu seferde gösterdiği yararlılıklardan dolayı terfi etmekte, bunun ardından ordudan ayrılarak Yozgat’a dönmektedir. Yozgat’ta sevdiği kız alamayınca yeniden orduya katılarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Avrupa seferlerinde bulunmaktadır.116

    Yozgatlı Karacaoğlan’a yakıştırılan bu uzun maceralı ve destani hayatın izaha muhtaç bir çok yeri bulunmaktadır. Pazarda pekmez satan bir köylünün daha sonra Zile’de medrese tahsili görmesi, medrese tahsilinden sonra bede içip, aşık olması, Yavuz’un ordusuyla İran’a Kanuni’nin ordusuyla Avrupa içlerine gitmesi, devşirme çocuklarından kurulan Yeniçeri ordusundan Kolağası Yardımcılığı rütbesine kadar yükselmesi, gerçek bir hayatın izlerini taşımaktan çok, musannifi bilinmeyen bir halk hikayesinin konusuna daha uygun düşmektedir.117

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını dile getiren ilk yazılar M. Şakir Ülkütaşır tarafından kaleme alınmıştır. Ahali Gazetesi 118 ve Yeni Türk Mecmuası’nda 119 yayınlanan yazılarında Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan, Yozgat’ın Zeyneddin (Doğanlı) köyünde doğmuş ve o havalide tanınmış bir halk şairidir. 1260 h. tarihlerinde yani Osmanoğullarından Abdülmecid zamanında yaşamıştır. Ümmi olup deyişleri de fıtri istidadının mahsulüdür.” görüşlerine herhangi bir kaynak göstermeden yer vermekte ve Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olarak gösterdiği beş koşmayı yayınlamaktadır.

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını savunan bir diğer araştırıcı ise tesbit ettiği rivayetlerde Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün şairimizin XVI. yüzyılda yaşadığı görüşünü savunmasına kaynaklık eden Yılmaz Göksoy’dur. Erciyes dergisinden yayınlanan üç makalesinde 120 başta M. Şakir Ülkütaşır’ın yazıları olmak üzere, Yozgat civarında dolaşan rivayetleri değerlendirerek ve Yozgatlı Karacaoğlan’ın olduğu kabul edilen şiirleri inceleyerek sonuca ulaşmaktadır:
    Yılmaz Göksoy, A. Gani Telli Hoca adlı kaynak kişinin Karacaoğlan’ın mezarının Gevrek ile Doğanlı köyleri arasındaki yığılı taşların arasında olduğunu söylediğini bildirmektedir 121 ki bu rivayet Ülkütaşır’ın Yozgatlı Karacaoğlan’ın Zeyneddin (doğanlı) köyünden olduğuna dair verdiği bilgiye de uymaktadır. 122
    Yılmaz Göksoy’un tesbit edilen bir başka rivayet ise, Yozgatlı Karacaoğlan’ın Gevrek köyüne uğradığı, bir kıza aşık olduğu, kızı alamayınca da üzüntüsünden öldüğü şeklindedir. 123
    Yine Göksoy tarafından tesbit edilen bir başka rivayetin Yozgatlı Karacaoğlan’ın Mamureli (Aydıncık) olduğuna işaret ettiğini ve bu rivayetin Prof. Dr. İlhan Başgöz tarafından onun XVI. Yüzyılda yaşadığının ****li olarak gösterildiğini daha önce ifade etmiştik. 124
    Bu rivayetlere ilaveten Göksoy, Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen yer isimleri ile Yozgat’taki yer isimleri arasında bağlantı kurmakta ve meşhur, Karacaoğlan ile Karacakız 125 hikayesinin de Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olduğunu ileri sürmektedir. Göksoy’un bu konudaki görüşleri şu noktalarda toplanmaktadır:
    Karacaoğlan’ın
    “Mamalı’dan ben bir Rıdvan oğluyum”
    mısraı bazı araştırıcılarca 126 XVII. Yüzyılda yaşayan Karacaoğlan’ın Mamalı aşiretinden olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki Dulkadirlilerin bir kolu olan Mamalı aşiretinin Bozok civarında yerleşmiş Türkmen oymaklarından olduğu açıktır. 127 Ayrıca;
    “Uğran Pazarcık’a Salmanbaba’ya”

    mısranın da Yozgatlı Karacaoğlan'a ait olmasının muhtemel olduğunu belirten Göksoy mamalı aşiretinin yerleştiği çorum un sungurlu ilçesine bağlı salman köyünün varlığına dikkat çekmektedir.Karacaoğlan ın;
    “Tonuz ovasına her gelen çöker”
    mısraını değerlendiren Göksoy Yozgat yaylalarının eski adı Tonuz olan Şarkışla ya kadar uzandığını belirterek yine Şarkışla nın Topaç köyü yakınlarındaki Kızılırmak’ın geçitlerinden birisinin Karacaoğlan adını taşımasına dikkat çekerek Yozgatlı Karacaoğlan’ın bu çevrede çalıp-söylediği kanaatine varmaktadır. Yine Karacaoğlan’ın;
    Bozok kazasında Üsyünova da 128
    Yavrunun menendi güzel var m’ola”

    mısralarının Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının ****llerinde biri olduğunu bildirmektedir. Göksoy, Karacaoğlan ile Karakız’ın mezarının olduğu bu köye Karakız adını bu sebeple vermiş olduğu görüşlerini ortaya koymaktadır.129 Makalelerinde daha sonra Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen mahalli kelimeler ve yer isimleri sadece Yozgat’ta kullanılan mahalli kelimeler olduğunu belirterek şiirlerde geçen Emir, Eymirli, Sincan gibi yer isimlerinin de Yozgat’ta bulunduğuna dikkat çekmektedir.130

    Birbirinden farklı ve dağınık bu rivayetleri değerlendiren Göksoy biri XVI. yüzyılda diğeri XIX. yüzyılda yaşamış iki Yozgatlı Karacaoğlan’ın bulunabileceği ihtimali üzerinde duruyor.131 Görüldüğü üzere bu rivayet şu veya yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığına hükmetmemize yetecek bilgi ve belgeleri beraberinde getirmemektedir. XVI.yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşamış olacağı ise büsbütün imkansız gibi görünmektedir. XVI. büyük ölçüde göçebe hayatı yaşanan, mamur bir beldeden yoksun olan132 Bozok'ta XVI.yüzyılında yaşamış hiçbir şair günümüze gelmezken hakkında anlatılanlarda gerçekten çok hikaye unsurları bulunan Yozgatlı Karacaoğlan’ın günümüze gelmesi oldukça zordu. Kaldı ki Yılmaz Göksoy’un derlediği hikayeden 133 başka elimiz de bilgi bulunmadığı halde XVI. yüzyılda yaşamış Yozgatlı Karacaoğlan dan bahsetmek mümkün değildir.

    Bununla birlikte eğer Yozgat’ta Karacaoğlan’ın adına bir şair yaşamışsa bunun XIX. yüzyılında yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir. Yozgat XIX. yüzyılda Çapanoğulları’nın imar hareketleriyle Orta Anadolu’nun gelişmiş bayındır şehirlerinden biri haline gelirken açılan onlarca medresede tahsil görenlerin bir çoğü güçlü birer şair olacak bu yüzyılında tertip edilen cönk ve mecmualarda yerlerini almışlardır. Nitekim yaklaşık yüz yıl önce tertip edildiği anlaşılan Yozgat’ın Fakıbeyli köyünden İbrahim tarafından Yozgat İl Müzesi’ne bağışlanan bir cönkte XIX. yüz yılında yaşayan Yozgatlı şairlerle birlikte Karacaoğlan’ın da beş şiiri bulunmaktadır 134 yine bu dönemde yetişen Hüzni ve Zari’nin cönklerinde Karacaoğlan şiirleri bulunmaktadır. 135 Şiileri sözlü gelenekte yaşayan hayatı hakkındaki rivayetler halk arasında dolaşan Karacaoğlan’ın günümüze yakın bir tarihte yaşamış olmasını daha çok ihtimal için buluyoruz.

    Bütün bu rivayetler ve şiirlerden hareketle meşhur Karacaoğlan’dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan’ın yaşadığını kabul edersek, bu şairin meşhur Karacaoğlan’ın etkisi altında bu mahlası aldığını veya halkın Karacaoğlan’ı taklit etmesinden dolayı kendisine karaca oğlan adını yakıştırdığını ve zamanla bu mahlasla çerçevesinde tanındığını düşünebiliriz. Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerin çoğunda meşhur Karacaoğlan’ın tavrını, edasını görmekteyiz. Bu şiirler gerçekten Çukurovalı Karacaoğlan’a aittir yada Yozgatlı karaca oğlan, Karacaoğlan etki sinede şiir söyleyen bir şairimizdir. Karacaoğlan’ın Anadolu’da yüzyıllardır eksilmeyen şöhreti ve şiirlerinin bir çok şair tarafından taklit edildiği göz önüne alınırsa her iki ihtimalin de tabii olduğu anlaşılır.

    Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerle, Yozgatlı diğer şairlerin şiirleri arasında bir takım konu, söyleyiş ve en önemlisi “ayak” benzerlikleri bulunmaktadır. Bu noktalardan hareketle Yozgatlı Karacaoğlan hakkında bir sonuca varılamaz ise de Karacaoğlan’ın ve şiirlerinin yukarıda değerlendirilen belgelerin ışığında Yozgat’a ve Yozgatlı şairlere uzak olmadığı rahatlıkla dile getirilebilir.

    Sonuç olarak biz, buraya kadar değerlendirdiğimiz bilgi ve belgelerin ışığında Çukurovalı Karacaoğlan’ın etkisi altında şiir yazan XIX. Yüzyılda yaşamış bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığını aksi ispat olunana kadar kabul ediyor ve Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirleri de bu çerçevede değerlendiriyoruz.

    1
    Her Sabah Her Sabah Çıkar Bakarsın
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin
    Dertli Sinem Aşk Oduna Yakarsın
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Bahar Gelmeyince Güller Açılmaz136
    Yarsız Yaylalara137 Konup Göçülmez
    Uykudan Mı Kalktın Gözün Açılmaz
    Bilemiyorum Ne Dersin Var Yar Senin

    Yaz Gelince Kuru Otlar Sulanır
    Cahil Olanların Gönlü Bulanır
    Yıl Başında İki Bayram Dolanır138
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Bahar Gelmeyince Güllerin Bitmez
    Şakıyıp Dalında Bülbüller Ötmez
    Her Sabah Ellerin Koynundan Gitmez
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Karac’oğlan Der Ki Olduğu Yerde
    Ciğer Biryan Olur Gördüğü140 Yerde
    Sabah Güneşinin Doğduğu Yerde
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin141

    2
    Kömür Gözlüm Ben Bu Yerden Gidersem
    Gülen Oynan Yaran İle Eş İle
    Aralıktan Kem Haberin Duyarsam
    Delem Bu Sineme Kara Taş İle

    Hey Ağalar Ben Bir Hata İşledim
    Gamı Koydum Kasavete Başladım
    Elma Deyi Al Yanağı Dişledim
    İncitmişim Dökülesi Diş İle

    Ememedim Leblerinden Barımı143
    Deremedim Has Hasbahçemden Narımı144
    Kim Ağlatmışım Benim Nazlı Yarim
    Kan Doldurmuş Gözlerine Yaş İle

    Karac’oğlan Ben Sevdadan Doyamam145
    Ak Gerdanda Çifte Benler Sayamam
    Can Tatlıdır Cana Kıyamam
    Meğer Ağu Yediler Aş İle146

    3
    Ateşim Yanmadan Tütünüm Tüter
    Havaya Bulutun Ağdığını Gibi
    Yarin Bahçesinde Gülleri Biter
    Ayın On Dördünde Doğduğu Gibi

    O Yar Yine Bize Name Yollanmış
    Arif Olan Sözlerinden Anlamış
    Al Yanaklar Domur Domur Terlemiş
    Rahmetin Güllere Yağdayı Gibi

    Karaca Oğlan Aydur Başların Tacı
    Ayrılık Şerbeti Zehirden Acı
    Kıvrım Kıvrım Olmuş Zülfünün Ucu
    Mor Menevşe Boynun Eğdiği Gibi..

Sayfayı Paylaş