Platon (eflatun) Devlet-Dialektika

Konu 'Felsefe' bölümünde EsrarLı_GözLer tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36

    PLATON (Eflatun) - DEVLET

    [ Dialektika]

    ― Astronomide nasıl gözün gördüğü bir hareket varsa, armonide de kulak yoluyla duyulan bir hareket vardır. Bu bakımdan armoniyle astronomi kardeş sayılır. Pythagoras’çılar öyle der. Biz de öyle diyoruz. Glaukon, yoksa sen başka düşünced emisin?

    ― Hayır, ben de öyle derim.

    ― Bu önemli bir konu olduğu için, onlara da, gerekirse başkalarına da danışalım. Ama kendi ilkemizden de şaşmayalım.

    ― Hangi ilkemizden?

    ― Öğrencilerimiz, bu bilimleri yarı yolda bırakmasın; bütün bilimlerin varacağı yere götürsünler onları da. Demin astronomi için söylediklerimiz gibi, armoni üstünde çalışmaların da astronomidekinden daha ileride olmadığını bilirsin. Kulağın seçtiği düzenler ve sesleri ölçüp biçmekle kalıyorlar. Böylece de astronomideki gibi boşuna uğraşıyorlar.

    ― Gülünç de oluyorlar doğrusu… Bizim müzik adamları bilmem hangi diatonik gamlardan dem vururlar. Kimi yanlarındakinin gizli bir sözünü duymak ister gibi kulak kabartır, kimi iki sesin arasında bir başka ses bulduğunu, bunun en küçük aralık olduğunu, bu bakımdan da ölçünün ona uyması gerektiğini ileri sürer. Kimi de bunun, öteki seslerden ayrı olmadığını söyler. Ama hepsi için kulak kafadan önce gelir.

    ― Anladım, şu telleri inleten, kulaklarını çekip onlara türlü eziyetler eden müzik ustalarını söylemek istiyorsun. Dileklerini daha fazla ileri götürebilirim. Tellere vurdukları yaylar, tezeneler, teller ve ses vermedi, ya da çok ses verdi diye zavallıları suçlu bulmalar… Bırakıyorum bütün bunları, benim sözünü etmek istediğim insanlar bunlar değil. Armoni üstüne düşüncelerini soracağımız kimseleri demek istiyorum ben. Astronomiyle uğraşanların yaptığını yapan onlardır çünkü: Kulağa vuran ses birleşimlerinde sayıları ararlar. Ama daha yüksek meselelere yükselip, düzenli sayılar hangileridir, hangileri değildir, aralarındaki ayrılık nereden gelir diye sormazlar.

    ― İnsan gücünü aşan bir çalışma istiyorsun onlardan.

    ― Güzeli ve iyiyi arayan için yararlı, başka şey arayan için de yararsız bir çalışma.

    ― Olabilir.

    ― Öyle sanıyorum ki, bütün bu saydığımız bilimlerle uğraşırken aralarındaki ilinti ve yakınlığı bulur, birbiriyle nasıl bağlandıklarını ortaya koyabilirsek, amacımıza ulaşır, boşuna çabalamış olmayız.

    ― Dediğin gibi olacak, Sokrates, ama bu çalışmanın da sonu gelmez!

    ― Bu daha çalışmanın başı. Çalışacağımız kanunun tellerini düzenliyoruz. Yoksa sen bu çalışmalarla herkesin dialektikacı olabileceğini mi sandın?

    ― Yoo, nerede! Dialektikaya varmış pek az adama rastladım.

    ― Bir tartışmayı yürütmesini, düşüncelerini savunmasını beceremeyenler, varılması gereken bilgiye varabilirler mi hiç?

    ― Varamaz derim ben de.

    ― Peki, Glaukon, dialektika değil mi bizim kanunda çalacağımız asıl hava? Bu hava yalnız kafayla kavranan bir şeydir. Görme gücümüzün de yaptığı ona benzer. Demin söylediğimiz gibi, o da önce canlı varlıklara, sonra yıldızlara, sonra yıldızlara ve sonunda güneşin ta kendisine bakar. İnsan dialektikayla duyuların hiçbirine başvurmadan, yalnız aklı kullanarak her şeyin özüne varmayı ve iyinin özüne varmadıkça durmamayı denediği zaman, görülen dünyanın da sonuna varır, kavranan dünyanın da.

    ― Çok doğru.

    ― İşte “dialektika yürüyüşü” dediğimiz de bu değil midir?

    ― Budur.

    ― Mağara insanını hatırla şimdi. Zincirlerinden kurtulmuş, gölgelerden kuklalara ve ışığa dönüyor; sonra dışarı, gün ışığına çıkıyor. Orada da henüz canlıları, bitkileri değil, onların sudaki yansılarını, gerçek varlıkların gölgelerini görmektedir. Daha önce gördükleriyse, güneşin benzeri olan bir ışığın yarattığı gölgelerdi sadece. Bizim gözden geçirdiğimiz bilimlerin varacağı sonuç da budur. Bu bilimler içimizin en üstün yanını, bütün varlıkların en üstün yanlarını seyre götürür, tıpkı bedenin en keskin örgeni olan gözün, görülen madde dünyasının en parlak, en ışıklı varlığını seyre yükselmesi gibi.

    ― Ben de öyle düşünüyorum, ama bunu kabul etmek bir hayli güç. Öte yandan, dediklerini çürütmek kolay değil. Bununla birlikte bu konuyu bugün konuşup bitiremeyeceğimize,sık sık üstüne dönemeyeceğimize göre, şimdilik böyledir diyelim ve kanunda çalacağımız havanın kendisine gelelim. Havadan önce yaptığımız hazırlıktaki gibi her şeyi ayrıntılarıyla görelim. Önce şunu söyle bize: Dialektika gücünün aslı nedir? Dialektika kaç çeşittir ve hangi yollardan gider? Varacağımız yere bu yollarla varmak üzere olan yolcular gibi…

    ― Ben kendi hesabıma, daha ileri gitmek için elimden geleni yapacağım, sevgili Glaukon. Ama sen ardımdan gelebilir misin, bilmem. Şimdi artık göreceğim, iyinin benzeri değil, düpedüz kendisi olacak. Hiç değilse benim gördüğüm gibisi. İyi, gerçekten böyle midir, değil midir; bunu ortaya koyacak durumda değiliz, ama buna yakın bir şeydir diyebiliriz değil mi?

    ― Şüphesiz.

    ― Demin saydığımız bilimlerle uğraşmış bir kafa, ancak dialektika yoluyla varabilir buna. Başka hiçbir yol bizi götüremez aradığımıza.

    ― Demin saydığımız bilimlerle uğraşmış bir kafa, ancak dialektika yoluyla varabilir buna. Başka hiçbir yol bizi götüremez aradığımıza.

    ― Bunu da ileri sürebiliriz.

    ― Şuna kimse bir şey diyemez herhalde: Hangi konuda olursa olsun, her şeyin özünü metotla kavramayı deneyen bir başka bilim yoktur. Genel olarak sanatlar, insanların inanışları ve zevkleri üzerinde durmazlar. Yalnız tabii ve yapma nesneleri üretme, çoğaltma ve kullanmayla yetinirler. Bilimlerse, dediğimiz gibi, gerçek varlığın bir yanını yakalar sadece, geometri ve benzerleri gibi. Onların edindiği varlık bilgisi, bir düşe benzer. Varlığı bütün aydınlığı içinde göremezler, birtakım varsayımlara dayanır ve kanıtlayamadıkları için dokunmazlar onlara. Oysa ki, bilmediğimiz bir şeyi ilke olarak aldığımız zaman, ondan çıkaracağımız sonuçlar, yargılar, bilinmeyenle örülü olacak. Bunları ne kadar düzene soksak, hiçbir zaman tam bir bilime varmış olamayız.

    ― Olamayız.

    ― Yalnız dialektika metodu, varsayımları birer birer atarak, ilkenin ta kendisine yükselir. Orada da kendini sağlama bağlar. Yalnız o, ruhun gözünü, gömülü olduğu dünyanın çamurundan kurtarır ve saydığımız bilimleri kullanarak yüceltir onu. Dil alışkanlığıyla biz bunlara çok defa bilim dedik. Oysa ki, onlara, sanıdan daha aydınlık, bilimden daha karanlık anl..... gelen bir ad bulmalı. Bir aralık onlara, (akıl yoluyla bilme anl.....) çıkarma demiştik. Ama şimdi ad üstünde durmayalım. Konuşacak önemli meselelerimiz var.

    ― Doğru, dedi, vereceğimiz ad düşüncemizi anlatsın yeter.

    ― Şöyle yapalım öyleyse: Önceki gibi, bilginin ilk bölümüne bilme diyelim, ikincisine çıkarma, üçüncüsüne inanma, dördüncüsüne varsayma, ilk iki bölüme birden kavrama, son ikisine de sanma diyelim. Değişen varlık karşısında öz varlık neyse, sanma karşısında inanma, çıkarma karşısında da varsayma odur. Bu ayırmaların dayandığı nesneler arasındaki ilintilere davranan ve sanılan şeylerin bölümlenmelerine gelince, bu meseleleri bırakalım. Yoksa sözlerimizi yüz kere daha uzatmış oluruz.

    ― Ben, söylediklerine katılıyorum, hiç değilse anladığım kadarıyla.

    ― Her şeyin özünün bilgisine ulaşana da dialektikacı der misin? Ulaşamayanınsa, her şeyi hem daha az anladığını, hem de daha az anlatabildiğini kabul eder misin?

    ― Nasıl etmem?

    ― İyi içinde böyledir. Bir insan iyi ideasını başka her şeyden ayırt edip anlatamazsa, savaştaki bir kahraman gibi bütün engellerden sıyrılarak kanıtlarını görünene değil, olana dayayarak, düşüncesini aydınlığa çıkaramazsa, yanılmaz bir akıl yoluyla bütün bu zorlukların hakkından gelemezse, böyle bir adam iyinin özüne varabilir mi? İyinin hiçbir türlüsüne varamaz böylesi! İyinin bir gölgesini bile yakalasa bunu bilimle değil, sanıyla yapabilir ancak. Yaşadığı hayat bir düş, bir uyuklamadır bu dünyada! Öldüğü zaman da daha derin bir uykuya dalar gider.

    ― Elbette, ben de senden yanayım.

    ― Bugün hayal gücüyle yetiştirdiğin çocukları günün birinde gerçekten yetiştirme durumunda kalsan, onların matematikteki bazı çizgileri gibi aklın dışında kalarak, devletin başına geçmelerine, en önemli meselelerde yargıç olmalarına razı olur musun?

    ― Olmam tabii.

    ― Onlara öyle bir eğitim vereceksin ki, sonunda en akıllıca soru sormasını ve cevap vermesini bilecekler, değil mi?

    ― Öyle olması gerek.

    ― Demek ki, sence dialektika bilimlerin doruğu, tacıdır. Onun üstüne koyabileceğimiz başka hiçbir şey yoktur. Böylece öğreteceğimiz bilimleri tüketmiş oluyoruz değil mi?

    ― Evet.

    ― Şimdi, bu bilimleri kimlere vereceğiz, nasıl vereceğiz, sıra buna geldi.

    ― Öyle ya.

    ― İlkin nasıl bir seçme yaptığımızı hatırlıyor musun? Kimileri başa getiriyorduk?

    ― Hatırlıyorum.

    ― İşte seçeceklerimiz tıpkı onlar gibi olacak. Yani en dayanıklı, en yiğit ve mümkünse en güzellerini seçeceğiz. Ayrıca yalnız iyi huylu, aklı başında olmalarına değil, vereceğimiz eğitime elverişli bir yaradılışta olmalarına da bakacağız.

    ― Bu yaradılıştan neyi anlıyorsun?

    ― Anlayış gücü ve öğrenme kolaylığı demek istiyorum, sevgili dostum. İnsan kafa eğitiminden beden eğitiminden daha çok yılar. Çünkü, bu çalışmada kafa yalnızdır. Beden onun çabasına katılmaz.

    ― Doğru.

    ― Bellediklerini unutmayacaklar, yorgunluk nedir bilmeyecekler, işin her türlüsünü sevecekler. Yoksa bunca beden ve kafa çalışmalarına katlanmaya razı olurlar mı?

    ― Doğuştan dediğin gibi değillerse, olmazlar.

    ― Herhalde bugün yapılan yanlıştır, Felsefenin gözden düşmesi, onunla uğraşanların ona layık olmamaları yüzündendir. Felsefeye girecekler onun piçleri değil, öz evlatları olmalı.

    ― Ne demek istiyorsun bununla?

    ― Felsefeye girecek olanla, çalışmada topallamayacak, yani kimi işte çalışkan, kimi işte tembel olmayacak demek istiyorum. Öyle insan vardır ki, jimnastiği, avı, her çeşit beden çalışmalarını seve seve yapar da, dersten, konuşmadan, araştırmadan hoşlanmaz. Her türlü kafa işinden kaçar. Bunun tersi olan da gene topal sayılır.

    ― Çok doğru.

    ― Doğruluk karşısında topal sayacağımız insanda ne yapar? Bile bile yalan söylemekten iğrenir. Ne kendine, ne başkalarına bunu hoşgörmez; ama bilmeden yalan söylemeye kolayca katlanır. Bilgisizlikten iğrenmez, çamura yatan domuz gibi, bilgisizliği içinde keyif çatar.

    ― Öyledir.

    ― Ölçü, yiğitlik, büyüklük gibi öteki bütün değerler karşısında da doğuştan bozuk olanla olmayanı ayırt etmeliyiz. Yoksa insanlar da, devletler de değerleri ararken kendilerini körü körüne topalların, piçlerin, kötü dostların, kötü devlet adamlarının ellerine bırakırlar.

    ― Hep olan da budur zaten.

    ― Bütün bunları akıllıca önlemek bize düşer. Bedenleri ve kafaları düzgün insanları alır, onları bunca çetin çalışmalardan geçirirsek, doğruluğun bize bir diyeceği kalmaz. Devleti de, anayasayı da korumuş oluruz. Ama kötü yaradılışlı insanları yetiştirirsek bunun tersi olur. Felsefeyi şimdikinden de daha gülünç bir duruma düşürürüz.

    ― Utanılacak bir şey olur bu, gerçekten.

    ― Olur ama, ben de şu sırada kendimi gülünç ediyorum anlaşılan.

    ― Neden?

    ― Bütün bunların bir oyun olduğunu unutarak fazla coştum sözlerimde. Konuşurken felsefeye gitti aklım. Onun kepaze edildiğini düşünerek öfkelendim. Onu bu hale düşürenlere kızgınlığımdan, fazla ciddiye aldım işi.

    ― Dinleyici olarak, ben öyle görmüyorum doğrusu.

    ― Konuşan olarak, ben öyle görüyorum. Her neyse, şunu da unutmayalım ki, biz ilkin yaşlıları seçmiştik. Buradaysa onların yeri yok. Solon, yaşlılar çok az şey öğrenebilirler der, ama inanmamalı buna. Konuşmasını öğrensin bakalım yaşlı adam. Değişik ve çetin işler gençlere yaraşır.

    ― İster istemez.

    ― Öyleyse aritmetiğe, geometriye ve dialektikadan önce gelen bütün bilimlere daha çocukken başlatmalı ve öğretim, zorla yaptırılan bir işe benzememeli.

    ― Neden?

    ― Çünkü, hür insan hiçbir şeyi köle gibi öğrenmemeli. Bedene zorla yaptırılan şeyin ona bir kötülüğü olmasa bile, kafaya zorla sokulan şey akılda kalmaz.

    ― Doğru.

    ― Öyleyse, mutlu delikanlı, çocuklara zor kullanmayacaksın. Eğitimin onlar için bir oyun olmasını sağlayacaksın. Böylece onların yaradılıştan neye elverişli olduklarını daha iyi anlarsın.

    ― Akla uygun bu isteğin.

    ― Hatırlıyor musun ne demiştik daha önce? Çocukları savaşa at üstünde götürmeli ki, olanı biteni görsünler, tehlike olmadıkça savaşçıların yanıbaşına kadar sokulsun, yetiştirilen genç köpekler gibi, kanı koklasınlar.

    ― Hatırlıyorum.

    ― Bütün bu işlerde, derslerde ve tehlikelerde en atılgan olanını bir yana ayıracaksın.

    ― Kaç yaşında?

    ― Çocukların beden eğitimi derslerini bıraktıkları yaşta; çünkü iki üç yıl süren bu dersler sırasında başka hiçbir şey yapamazlar! Yorgunluk ve uyku, kafa çalışmalarının düşmanıdır. Hem sonra beden eğitimi dersleri en önemli denemelerden biridir. Herkesin beden işlerindeki değeri ortaya çıkar.

    ― Doğrudur.

    ― Bundan sonra, yirmisine varan delikanlılar arasında bir seçme yapılacak. Seçilenler ötekilerden daha üstün tutulacak ve çocukken onlara karmakarışık verilen bilgiler artık bir sıraya konarak verilecek ki, bakalım, hem bilimlerin kendi kendileriyle, hem de gerçek varlıkla ilintilerini geniş bir görüşle kavrayabiliyorlar mı?

    ― Bilgileri insanın kafasına iyice yerleştirecek tek yol bu olsa gerek.

    ― Dialektikaya hangilerinin elverişli, hangilerinin elverişsiz olduğunu d ancak şöyle anlayabiliriz: Geniş bir görüşe yükselebilenler dialektikacı olur, ötekiler olamaz!

    ― Bence de öyle.

    ― Bu denemeyi de yapıp hangilerinin dialektikaya en elverişli bilimlerde, savaşta ve kanunların istediği bütün işlerde en sağlam olduğunu anlayınca, otuzuna varan seçkinler arasından bunları ayıracaksın. En büyük şerefleri vereceksin onlara. Hepsini birer birer dialektikada deneyeceksin. Hangilerinin göz ve öteki duyularının yardımı olmadan akıl gücüyle varlığın ta kendisine yükselebildiğini araştıracaksın. İşte dostum, en dikkatli olacağın yer de burasıdır.

    ― Neden?

    ― Dialektikanın bugün düştüğü kötü durumun ve gittikçe artan zararlarının farkında değil misin?

    ― Nedir bu kötü durum?

    ― Bir ahlak bozukluğu, aldanmıyorsam.

    ― Orası doğru.

    ― Dialektikacıların bu hale düşmelerini tabii bulmuyor musun, hoşgörmüyor musun onları?

    ― Neden hoşgöreyim?

    ― Varlıklı ve kalabalık bir aile düşünelim. Bir çocuğu kendi çocukları sanıp, zenginlikler içinde, dalkavuklar ortasında büyütüyorlar, çocuk büyütünce o ailenin oğlu olmadığını anlıyor ve kendi ana babasını bulamıyor. Böyle bir çocuğun kendini şımartanlara, sözde ana babasına karşı durumunu öğrenmeden önce ve sonra ne duygular besleyeceğini kestirebilir misin? Yoksa ben kendi düşündüklerimi söyleyeyim mi?

    ― Söyle.

    ― Durumunu bilmezden önce herhalde anasına, babasına, yakınlarına, dalkavuklarından daha fazla saygı gösterecek yoksulluğa düşerlerse onları bırakmayacak, sözleri ve davranışlarıyla incitmeyecek onları. Önemli işlerde dalkavuklardan çok onları dinleyecek.

    ― Herhalde.

    ― Gerçek durumunu öğrendikten sonra, anasına babasına, yakınlarına, dalkavuklarından daha fazla saygı gösterecek yoksulluğa düşerlerse onları bırakmayacak, sözleri ve davranışlarıyla incitmeyecek onları. Önemli bir işlerde dalkavuklardan çok onları dinleyecek.

    ― Herhalde.

    ― Gerçek durumunu öğrendikten sonra,anasına babasına sayısı azalacak. Dalkavuklarınaysa bağlılığı artacak, onları eskisinden daha çok dinleyecek, hep onlarla düşüp kalkacak, hele iyi yaradılışlı bir insan değilse, anasını babasını hiçe sayacak.

    ― Olacağı budur. Ama bu benzetmenin dialektikacılarla ilgisi ne?

    ― İlgisi şu: Çocukluğumuzdan beri doğruluk, dürüstlük üstüne atasözlerini biliriz. Bunlar birer ana baba gibi kafamızı yoğurur. Onları dinlemeye, saymaya alışırız.

    ― Öyledir.

    ― Onlara aykırı atasözleri de vardır. Daha hoşumuza giden gönlümüzce konuşan, çekici atasözleri! Biraz aklı başında olan, böylelerini dinlemezler. Dalkavuklara değil, anasına, babasına benzeyenleri dinler.

    ― Doğru.

    ― Diyelim ki, bu sözlerle yetişmiş bir insana doğruluğun ne olduğunu soruyorlar. O da, bildiklerini söyleyince, bozuyorlar onu. Sözlerini türlü yönlerden çürütüyorlar. Sonunda, adam doğrunun tam tersinin de doğru olabileceğini düşünüyor. İyilik, doğruluk ve bütün yüksek bildiği değerler karşısında şüpheye düşüyor. Bu adamın artık onlar saygısı kalır mı? Dinler mi onları?

    ― İster istemez, ne eskisi gibi saygı duyar, ne de güveni kalır.

    ― Bütün bu değerleri tanımaz, kendini onlara yakın saymaz olunca, neye inanacağını bilemeyince, hangi öğütlerden yana gider kendiliğinden? Hoşuna gidenlerden yana değil mi?

    ― Başka türlü yapamaz.

    ― İşte o zaman bence, törene saygı gösterecek yerde, karşı kor.

    ― İster istemez.

    ― Öyleyse, dialektikayla uğraşanların başına gelenlere de hiç şaşmamalı.

    ― Acımak daha yerinde olur.

    ― Seçtiğin otuz yaşındaki adamların bu acınacak hale düşmemeleri için dialektikaya girmelerinden önce alınacak bütün tedbirleri alman gerekmez mi?

    ― Gerekir elbet.

    ― Daha gençken dialektikayı tatmalarını önlemek, önemli bir tedbir sayılmaz mı? Herhalde görmüşsündür, delikanlılar dialektikanın tadına vardılar mı, aşırı giderler, bir oyun yaparlar onu. Birbirlerinin tam tersini söylemekten kullanırlar. Kendilerini bozanlar gibi onlar da başkalarını bozmaya çalışırlar. Birbirlerini akıl oyunlarıyla çekiştirip didiklemekten köpek yavruları gibi, zevk alırlar.

    ― Gerçekten bu büyük bir zevktir onlar için.

    ― Karşılarındakini sık sık bozduktan ve kendilerin de bir hayli bozulduktan sonra, önce inandıkları hiçbir şeye inanmaz olurlar artık. Sonunda onlar da, onlarla birlikte bütün felsefe de halkın gözünden düşer.

    ― Çok doğru.

    ― İnsan olgun bir çağa vardı mı, bu hale düşmek istemez. Söylenenin tersini söylemekten zevk alana değil, doğruyu aramak için tartışılanlara benzemeye çalışır. Ölçüyü kaçırmadığı için de filozofluğu küçülterek yerde saydırır herkese.

    ― Doğru.

    ― İşte bunu düşünerek, daha deminden dialektika çalışmalarına yalnız ölçülü ve sağlam kafaların alınması gerektiğini söylemiştim. Bugün olduğu gibi, her önüne gelen boyuna bakmadan girmemeli bu işe.

    ― Girmemeli tabi.

    ― Başka her işten sıyrılarak, sürekli bir şekilde yapılan dialektika çalışmaları, beden eğitiminin karşılığı olur. Buna onun iki misli zaman ister.

    ― Altı yıl mı demek istiyorsun, dört yıl mı?

    ― Pazarlık etmeyelim, beş diyelim. Bundan sonra onları bizim mağaraya indireceksin, gençlere özgü bütün görevleri savaş işlerini yaptıracaksın onlara. Görgüden yana başkalarından geriye kalmasınlar diye. Bu işlerde onları bir defa daha denemek fırsatını bulacaksın. Bakalım onları dört bir yana çeken çağrılara dayatabiliyorlar mı? Yoksa sürüklenip gidiyorlar mı?

    ― Buna ne kadar zaman koyuyorsun?

    ― On beş yıl. Elli yaşında sağ kalan, her türlü iş ve bilimlerde her bakımdan başkalarını aşanları, varılacak son yere iteceksin. Ruhlarının gözünü açıp her şeyi aydınlatan gerçek varlığın ta kendisine bakmaya zorlayacaksın. İyinin kendini gördükten sonra onu örnek tutup toplumu, insanları ve kendilerin düzene sokacaklar. Kalan ömürleri boyunca vakitlerinin çoğunu felsefeye ayıracaklar. Ama sıraları gelince politika belalarına göğüs gerecekler. Birbiri ardı sıra kumandayı ele alacaklar. Şan, şeref için değil, yalnız halkın iyiliği için, kaçınılmaz bir ödevi yerine getirmek için devletin bekçiliğinde yerlerine geçecek, kendilerine benzer yurttaşlar yetiştirdikten sonra mutlular ülkesine göç edecekler. Devlet onlara anıtlar dikecek! Ve Apollon rahibesinin diyeceğine göre ya Tanrılar, ya da mutlu ruhlar için kesilen kurbanlar onun için de kesilecek.

    ― Bundan güzel devlet adamları can sağlığı, Sokrates! Bir heykelci bundan daha güzellerini yapamaz.

    ― Devlet kadınlarını da unutma, Glaukon; dediklerimi yalnız erkekler için dedim sanma. Dilediğimiz yaradılışta kadınları da onlara katıyorum.

    ― Erkekle kadın arasındaki eşitlik ve ortaklığı kabul ettiğimize göre doğru.

    ― Şimdi bunu kabul edebiliyor musunuz benimle? Bizim devletimiz ve anayasamız sadece birer hayal değildir. Onu gerçekleştirmek ne türlü zor da olsa olağandır. Ama dediğimiz gibi, devletin başına bir veya birkaç filozofun gelmesi şartıyla. Bugün aranan şerefleri küçümseyecek, onları özgür bir insana yakıştırmayacak olan bu filozoflar, ödevini yapmanın getirdiği şerefi her şeyden üstün tutacaklar ve doğruluğu en önemli, en yararlı şey sayarak onun hizmetine girecekler, onu yeşertecekler; toplumun yasalarını ona uyduracaklar.

    ― Nasıl?

    ― Devletimizde on yılı dolduranların hepsini kırda yaşamaya gönderecekler, çocukları alıp zamanın ve ana babanın göreneklerinden koruyacaklar. Onları kendi görgülerine, yukarıda anlattığımız kendi ilkelerine göre yetiştirecekler. Tasarladığımız anayasayı ve halkı mutluluğa ulaştıracak devleti korumanın en kolay, en kestirme yolu budur.

    ― Evet, Sokrates, öyle sanıyorum ki, bu devlet gerçekleşebilirse, ancak bu dediğin yoldan gerçekleşebilir.

    ― Bu devlet ve bu devlete benzeyen insan üstüne yeterince konuşmadık mı dersin? Bizim ilkelerimize uygun insanın ne olacağını kestirmek kolay artık.

    ― Gerçekten, konuyu bitirmişe benziyoruz.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş