Platon (eflatun) Devlet-İdealar Evreni

Konu 'Felsefe' bölümünde EsrarLı_GözLer tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36

    [İdealar Evreni]

    ― Hatırlarsan, ruhu üç bölüme ayırdıktan sonra, bu bölümlere göre doğruluğun, ölçünün, yiğitliğin ve bilgeliğin ne olabileceğini anlatmıştık.

    ― Bunu hatırlamasam, söyleyeceklerini dinlemeye hakkım olmazdı.

    ― Ondan önce neyi söylediğimizi hatırlıyor musun?

    ― Neyi?

    ― Demiştik ki, bir insanın bu değerlere tam bir aydınlıkla ulaşabilmesi için daha uzun bir eğitimin çemberlerinden geçmesi gerekirse de, önce söylediklerimizden de bu sonuç çıkarılabilir. O zaman siz, bu kadarı yeter deyince işi uzatmamış, bence eksik kalan bir konuşma yapmıştım. Şimdi siz, bu kadarıyla yetiniyorsanız söyleyin.

    ― Ben yeter buluyorum, ötekiler de öyle.

    ― Ama dostum, bu kadar önemli şeyler konuşurken, en keskin doğruluğa ulaştırmayan bir yolla yetinilemez. Çünkü, eksik araçla doğru ölçüye varılamaz. Bununla beraber, kimi insanlar bulunanla hemen yetinir, araştırmaları ileri götürmeyi gerekli saymazlar.

    ― Çoklarının yaptığı budur; kafa tembelliği yüzünden.

    ― İşte devletin ve kanunların bekçisi olacak insanın hiç düşünmemesi gereken bir şey varsa, o da budur.

    ― Elbette.

    ― Demek ki dostum, bekçi en uzun eğitim yolundan gitmeli, bedeni gibi kafasını da geliştirmeli, yoksa göreceği işe en uygun, en yüksek bilime ulaşamaz.

    ― Ne demek istiyorsun? Bizim söylediğimizden daha yüksek bir doğruluk ve öteki değerlerden daha üstün bir şey olabilir mi?

    ― Evet, bunlardan üstün bir şey daha vardır, bu değerlerin, şimdiye kadar yaptığımız gibi, bir taslağını vermekle kalmamalıyız. Bunları bir bütün olarak açıkça görmekten vazgeçemeyiz. Ufak tefek şeyler için bütün çabamızı harcayıp tam bir açıklığa varmadan çalışırken en önemli şeyleri bütün kesinliğiyle görmekten kaçınmak gülünç olmaz mı?

    ― Olur elbet, ama bu kadar önemli saydığın incelemenin ne olduğunu, bununla neye varılacağını sormadan bırakır mıyız seni?

    ― Bırakamazsanız, sorun! Hem ben bu soruna birkaç kez dokunmuştum. Unuttun galiba; daha doğrusu, bana zorluk çıkarmak istiyorsun şimdi. Çünkü, şunu tekrar tekrar demedim, diyemezdim: En yüksek bilimin konusu, iyinin ta kendisi, ideasıdır. Doğruluk ve bütün öteki değerler, insanı iyiye götürürlerse, yararlı olabilirle. Sana şimdi vereceğim cevabın da ne olacağını anlamışsındır. Yalnız şunu ekleyeceğim ki, bu iyi dediğimiz şeyin ne olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Bunu bilmeyince de, onun dışındaki her şeyi, ne kadar bilirsek bilelim, bir işe yaramaz. Nasıl ki, iyiye varmadıkça, varacağımız her şey boşunadır. Sence, iyi olmayan bir şeyi elde etmekte, iyiyi bilmeden bir şeyi bilmekte, iyi ve güzel hiçbir şey bilmemekte bir fayda var mıdır?

    ― Yoktur, tabi.

    ― Öte yandan şunu da bilirsinki, iyi dediğimiz şey, halk için zevkte, aydın kişiler içinse, düşüncededir.

    ― Bilirim, elbet.

    ― Şunu da bilirsin dostum, bu ikinciler de düşüncenin ne olduğunu açıklayamaz ve sonunda buna iyinin düşüncesi demekle kalırlar.

    ― Evet, işin tuhafı da bu.

    ― Tuhaf ya; bir yandan biz iyinin ne olduğunu bilmiyorsunuz derler, bir yandan da iyinin ne olduğunu bilmiyormuşuz gibi konuşmazlar. “İyi” kelimesi, her şeyi bize açıklayabilecekmiş gibi, iyinin düşüncesi deyip geçerler.

    ― Doğru söylüyorsun.

    ― Ama, iyiye zevk diyenler, daha mı az aldanıyorlar? Kötü zevkler olduğunu kabul etmek zorunda değiller midir?

    ― Şüphesiz.

    ― Öyleyse, aynı şeylerin hem iyi, hem kötü olabileceğini de kabul ediyorlar demektir, değil mi?

    ― Öyle ya.

    ― O zaman da bir sürü belalı çatışmalar ortaya çıkıyor.

    ― İster istemez.

    ― Açıkça gördüğümüz şu değil mi? Doğruluk, dürüstlük karşısında birçokları görünüşte kalırlar ve bu görünüşteki değerler ne kadar boş olursa olsun, onların ardına düşer, onları elde eder, ya da elde etmiş görünürler. İyi karşısındaysa, kimse görünüşlerle yetinmez, herkes gerçek olanı arar, görünüşe değer vermez.

    ― Orası öyle.

    ― Peki, herkesin iyi diye aradığı, hayatının amacı saydığı, doğru dürüst ne olduğunu bilmeden, her şey gibi, onu da sağlam hiçbir temele oturtmadan, bu yüzden de ondan edinebileceği faydaları edinmeden sadece önemini sezmekte kaldığı, o en değerli, en üstün, en iyi şey, bizim her şeyimizi emanet edeceğimiz bekçiler için de karanlıklarda mı kalsın?

    ― Öyle şey olur mu?

    ― Herhalde bence, doğrunun, dürüstün bekçiliğini etmek, bunların iyiyle olan ilgisini bilmedikçe boştur. Şunu da söyleyebilirim ki, bu bilgiyi edinmeden bekçi, doğrunun, dürüstün ne olduğunu da yeterince bilmez.

    ― Haklısın.

    ― Öyleyse, kuracağımız devletin eksiksiz olması için, bu bilgiye ermiş bir bekçisi olması gerekir.

    ― Elbette, ama Sokrates, sence bu iyi ne olabilir? Bilgi mi, zevk mi, yoksa başka bir şey mi?

    ― Bunu sormanı bekliyordum, dostum, bu konuda başkalarının görüşleriyle yetinmeyeceğini biliyordum.

    ― Şu da var ki, Sokrates, başkalarının görüşlerini açıklamayı becerip de, kendi görüşlerimizi ortaya koyamamak aklın alacağı bir şey değildir. Hele bu konu üstünde bunca zaman durduktan sonra. Evet ama, bir insanın bilmediği şeyden bilirmiş gibi konuşması doğru mudur, sence?

    ― Biliyormuş gibi konuşmasın, ama kendi düşüncesini söylüyormuş gibi konuşsun.

    ― Peki, tam bir bilgiye dayanmayan görüşlerin de saçma şeyler olduğunu bilmez misin? Bu görüşlerin en iyileri bile körlere benzer. Sence, bir körün doğru yolu bulmasıyla, doğru bir şeye anlamadan doğru diyen arasında bir fark var mıdır?

    ― Yoktur.

    ― Sence, bunaklık, karanlık dolambaçlı şeyler görmektense, sağlam, ışıklı, açık düşünceler dinlemek daha iyi değil midir?

    ― Aman Sokrates, işin sonuna gelmiş gibi duraklama, diye haykırdı Glaukon; bize, doğruluğu, ölçüyü ve öteki değerleri anlattığın gibi, iyinin de ne olduğunu anlatmazsan rahat edemeyeceğiz.

    ― Anlatırsam, ben de rahat edeceğim. Hem de nasıl! Ama gücüm yetmeyecek diye korkuyorum. Üstelik beceriksizliğime de gülersiniz belki. Gelin bir başka türlü yapalım, sevgili dostlar, iyinin kendiliğinden ne olduğunu şimdilik bir yana bırakalım. O kadar yükseklerde bir şey ki bu. Şimdiki halimizle tasarladığım yere kadar çıkabileceğimizi sanmıyorum. Ama, isterseniz size iyinin bir dalını, ona en çok benzeyen bir eşini, kendi görüşüme göre, anlatabilirim. İstemezseniz, kapatalım bu bahsi.

    ― Peki, söyle, şimdi dalı olsun anlat da, sırası gelince ağacı da anlatırsın.

    ― Dilerim ki size borcumu ödeyebileyim. Siz de alacağınızın, şimdiki gibi faizlerini değil, kendisini alasınız. Şimdilik asıl iyinin bu dalı, bu meyvesiyle yetinin. Ama gözünüzü açın, yanlış bir faiz hesabıyla sizi aldatmayayım.

    ― Açabileceğimiz kadar açarız gözümüzü, ama sen konuş.

    ― Önce size şimdiye kadar birkaç defa söylediklerimi hatırlayın da, baştan anlaşalım.

    ― Hangi söylediklerini?

    ― Birçok güzel şeylerin, birçok iyi şeylerin, birçok daha başka şeylerin varlığını kabul ediyor, dilde de bunları birbirlerinden ayırt ediyoruz.

    ― Evet.

    ― Kendiliğinden güzel, kendiliğinden iyi olan da vardır, diyoruz. Daha başka dediğimiz birçok şeylerden her birinin de değişmez bir tek varlığı, ideası olduğunu kabul ediyoruz.

    ― Doğru.

    ― Sonra, birçok şeyler görülür, kavranamaz. İdealarsa kavranır, görünmez.

    ― Çok doğru.

    ― Görünen şeyleri, hangi gücümüzle görürüz?

    ― Görme gücümüzle.

    ― Sesleri, duyma gücümüzle, daha başka nesneleri de, daha başka duygularımızla.

    ― Şüphesiz.

    ― Herhalde fark etmişsinizdir ki, duyularımızı yapan usta, görme ve görülmeye, ötekilerden daha çok emek vermiş.

    ― Hiç düşünmemiştim bunu.

    ― Düşün öyleyse: Ses ve duyma, duymak ve duyurmak için bir başka şeyi gerektirir mi? Öyle bir şey ki, onsuz biri duymaz, öteki duyulmaz olsun.

    ― Hayır, böyle bir şeyi gereksinmezler.

    ― Hepsi demeyelim ama, duyularımızın çoğu, böyle bir şeyi gerektirmez. Gerektireni var mıdır sence?

    ― Yoktur.

    ― Gözlerimizde istediği kadar görme gücü olsun, onları istediğimiz gibi kullanalım. Her şeyde istediği kadar renk olsun. Bir başka cinsten üçüncü bir şey işe karışmazsa, gözlerimiz görmez, renkler de görülmez.

    ― Nedir, bu demek istediğin?

    ― Işık dediğin şey.

    ― Doğru.

    ― Demek ki, görme ve görülmede, öteki duyularla nesneler arasında olmayan değerli bir bağ vardır. Ama sen belki tutar, ışık değersiz bir şeydir dersin.

    ― Hiç de değil, ışığı nasıl küçümserim!

    ― Sence, gökteki Tanrıların hangisi bu bağı elinde tutar? Hangisinin yardımıyla gözlerimiz, görebildiği kadar görür, görülebilen şeyler de görülür?

    ― Güneş Tanrı demek istiyorsun… Herkese göre ışığın kaynağı odur?

    ― Peki, görmenin bu Tanrıyla nasıl bir ilişiği olduğunu bilirsin?

    ― Nasıl?

    ― Görme yetisi ve bu yetiyi içinde taşıyan göz dediğimiz şey güneş değildir, tabii.

    ― Değildir, elbet.

    ― Ama, duyular arasında güneşe en yakın olanı gözdür, değil mi?

    ― En yakını tabi.

    ― Ondaki görme yetisi de, güneşten akıp gelen bir güç gibi değil midir?

    ― Doğru.

    ― Peki, görmenin kendi değil, sebebi olan güneş de, gördüğümüz bir şey değil midir?

    ― Doğru.

    ― Öyledir.

    ― Şimdi şunu iyi belle, iyinin doğurduğunu söylediğim varlık güneştir. İyi, onu kendine eş olarak yaratmıştır. Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da iyi düşünce ve düşünülen şeyler için odur.

    ― Nasıl! Daha iyi açıkla bunu.

    ― Bilirsin ki, renkleri gün ışığıyla değil de gece ışıklarıyla aydınlanan nesnelere bakıldığı zaman, göz onları güçlükle görür, kendini kör olmuş, gözü keskinliğini yitirmiş sanır insan.

    ― Evet.

    ― Ama, nesneler gün ışığıyla aydınlandı mı, aynı göz onları apaçık görür; kör olmadığı ortaya çıkar.

    ― Şüphesiz.

    ― Ruh için de şöyle düşün: ruh, bakışlarını gerçeğin ve varlığın aydınlattığı bir nesneye çevirdiği zaman onu kavrar, bilir ve tam bir anlayışa varır. Ama, karanlıkla karışık doğan ve ölen geçici şeylere çevrildi mi, yarım yamalak, bulanık görür onları. Bir görünüşten ötekine, bir uçtan öbür uca atlar; aklını işletemez olur.

    ― Öyledir.

    ― İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstünedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.

    ― Bilimi ve gerçeği doğuran, onlardan daha güzel olan bu iyinin sence görülmedik bir güzelliği olmalı. Ama herhalde iyiye zevk demeye kalkmazsın.

    ― Tanrı korusun. İyinin nasıl bir şeye benzediğini bak sana şöyle anlatayım.

    ― Nasıl?

    ― Güneş, görünen nesnelere, yalnız görülme özelliğini sağlamakla kalmaz. Kendisi gelmeden onları dünyaya getirir, büyütür, besler. Buna bir diyeceğin yoktur herhalde?

    ― Yok.

    ― Bilinen şeyler için de öyledir. Bilinme özelliğini iyiden alırlar. Bundan başka iç ve dış varlıklarını da ona borçludurlar. Böyleyken, iyi, hiç de bir varlık değildir. Varlıktan çok daha parlak, çok daha güçlü bir şeydir.

    O zaman Glaukon kahkahayı bastı:

    ― Ey Güneş Tanrı! Ama da yükseklere çıktın!

    ― Kabahat sende, dedim, ne diye bu konuda düşüncemi söyletiyorsun bana?

    ― Sen gene kesme, söyle. Daha ileri gitmek istemesen bile, iyiyle güneş benzetmen üzerinde dur. Belki unuttuğun bir şeyler olmuştur.

    ― Elbette çok şeyler unuttum.

    ― Peki. Ne kadar önemsiz olursa olsun, hiçbir şeyi atlamadan söyle.

    ― Atlayacağım, hem de çok şeyler atlayacağım diye korkmuyorum. Ama böyle gelişigüzel bir konuşmada ne kadar mümkünse o kadar atlamamaya çalışacağım.

    ― Aman çalış.

    ― Dediğimiz gibi, iki şey düşün şimdi: Bunlardan biri, kavranan dünyanın başında olsun; öteki, görülen dünyanın başında. Göğün demiyorum, çünkü o zaman güneş kelimesini kaynakları üzerindeki bilgimi ortaya dökmek istediğimi sanırsın. Bu iki çeşidi, görülen ve kavranan iki dünyayı iyice anlıyorsun değil mi?

    ― Evet.

    ― Şimdi, iki ayrı uzunlukta, ortasında kesilmiş bir çizgi düşün. Bu iki parçadan biri görülen dünya, öteki de kavranan dünya olsun. Parçalardan her birini aynı orantıyla yeniden ikiye böl. Nesnelerin aydınlık ve karanlık derecelerine görü dünyada bir parça elde edeceksin: Yansılar parçası. Yansı dediğim şey, önce gölgeler, sonra suda, ya da parlak düzeylerde, görülen şekiller ve onlara benzer bütün daha başka görüntülerdir, anlıyor musun?

    ― Evet, anlıyorum.

    ― Şimdi bir tarafına yansı dediğim çizginin öbür yarısını al. Orada canlı varlıklar, bitkiler ve insanın yaptığı bütün nesneler bulursun.

    ― Peki.

    ― Şuna bir diyeceğin var mı? Görünen dünya sahte ve gerçek diye ikiye ayrılır. Bir şeyin yansısı, kopyası, ondan ne kadar ayrıysa, sanıyla bilgi de birbirinden o kadar ayrıdır, değil mi?

    ― Evet.

    ― Şimdi kavranan dünyanın çizgisini nasıl keseceğiz, onu düşün.

    ― Nasıl?

    ― Şöyle: Böldüğümüz çizgini ilk parçasında ruh, deminki parçaya asıllarını koyduğumuz nesneleri birer yansı olarak ele aldığı için, araştırmalarına varsayımlardan gitmek zorunda kalır; ilkeye değil, sonuca götüren yolda girer. İkinci parçada ruh, yansılara başvurmadan varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnız kavramlarla yapar.

    ― Bu dediğini iyi anlamadım.

    ― Peki, baştan alalım. Belki şöyle daha iyi anlarsın: Bilirsin ki, geometri, aritmetik ve onlara benzer bilimlerle uğraşanlar, tek, çift diye, üçgen, dörtgen diye, üç çeşit açı diye bir çok şeyleri varsayarlar. Bunları bilinen şeyler gibi ele alırlar. Bunlardan ne kendilerine, ne de başkalarına hesap vermeyi gerekli bulmazlar artık. Sonra, bu varsayılmadan kalkıp basamak basamak yükselir, bir sonuçtan ötekine geçerek, önceden kafalarına koyduklarını ispat ederler.

    ― Evet, bilirim.

    ― Şunu da bilirsin ki, bu adamlar görünen şekilleri ele alıp bunlar üzerinde fikir yürütürken asıl düşündükleri bu şekiller değil, bunların benzediği başka şekillerdir. Asıl düşündükleri soyut dörtgen, soyut köşegendir, kendi çizdikleri köşegenler değil. Kendi çizdikleri şekilleri –ki yalnızca bunların da gölgeleri ve suda görüntüleri vardır– birer yansı olarak kullanırız, yalnız düşüncenin görebildiği üstün şekillere varırlar.

    ― Doğru.

    ― İşte kavramlar bölümü derken bunları anlıyordum. Düşünce bunları ararken, ilkeye gitmeden varsayımlar kullanmak zorundadır; çünkü, varsayımların üstüne yükselemez. Öbür bölümdeki gölgeleri doğuran nesneleri birer yansı olarak ele alır. Bunları gölgelerden daha ışıklı,daha değerli sayarlar.

    ― Anlıyorum. Geometride ve ona benzer bilimlerde yapılanı söylemek istiyorsun.

    ― Şimdi kavramlar çizgisinin ikinci bölümüne gelelim. Burada aklın kendiliğinden dialektika gücüyle kavradığı şeyler vardır. Burada akıl, varsayımları birer ilke diye değil, sadece varsayım olarak, birer basamak, dayanak olarak alır. Bütün varsayımların üstündeki bütünün ilkesine yükselir. Bu ilkeye yükselince, ondan çıkan bütün sonuçlara dayanarak varacağı son yere varır. Bu arada görülen, duyulan hiçbir şeye başvurmaz. Kavramdan kavrama geçerek, sonunda gene bir kavrama varır.

    ― Anlıyorum, ama pek o kadar da değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için, sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar. Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir şeydir.

    ― Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış” diyelim, ikincisine “çıkarış” üçüncüsüne “inanç!”, dördüncüsüne de “sanı”. Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.

    ― Anlıyorum, dedi, koyduğun sırayı da uygun buluyorum.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş