Platonun Varlık Felsefesi ve Varlık Anlayışı

Konu 'Filozoflar' bölümünde sagokasva tarafından paylaşıldı.

  1. sagokasva

    sagokasva Üye

    Katılım:
    12 Mart 2011
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    çok acil platonun varlık felsefesi ve anlayışı lazım 4 sayfadan fazla olacak
  2. ~Dryad

    ~Dryad Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.197
    Beğenileri:
    512
    Ödül Puanları:
    36
    Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor:Ruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.
    Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,
    Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

    platon’un bilginin kaynağı üzerine kendinden önce gelmiş bütün fikirleri tek bir örnekle sorgulamayı başardığı örneğidir..kendisinin kurmuş olduğu idealar dünyası kavramını en iyi şekilde özetleyen örnektir ayrıca…öyle bir örnektir ki kendinden yüzyıllar sonra yaşamış en büyük düşünceleri etkilemiştir… öyle bir örnektir ki idealizmin temelini oluşturmuştur…bu örneği anlayabilmek için tabii önce idealizmin ne olduğunu bilmek gerekir…

    felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan “idealizm” terimi, varolan her şeyi “düşünce”ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.

    idealizm, varlığın düşünceden bağımsız olarak varolduğunu kabul eden “gerçekçilik”, “maddecilik” ve “doğalcılık” felsefe anlayışlarının tam karşı kutbunda yer almaktadır. felsefede idealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. idealizm anlayışının temelleri önce platon’un “ıdealar dünyası kuramı” yla atılmış olmakla birlikte, daha sonra çeşitli filozoflarca sunulan izahlarla güçlendirilmiştir.

    metafizikte idealizm, bütün fıziksel nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir zihin olmaksızın metafizik anlamda hiçbir varlıkları olmadığı anlayışına karşılık gelmektedir. bir başka deyişle, metafizik idealizme göre gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde edilebilirdir. buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma yerleştirilip temellendirilen maddecilik, zihnin ya da bilincin bütünler halinde fiziksel öğeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.

    dealistler; doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür; varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer; gerçekliği “idea”olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayar. felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan ideanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz ideanın kusurlu kopyalarıdır. antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu platon’du. ancak idealizmin başlangıcı m.ö. vı. yüzyıla, ilkçağ yunan felsefesinde ksenophanes’e değin uzanır. ksenophanes , çok olanı bir’e indirgemiş ve bu bir’i “tüm düşünme” olarak belirlemiştir. ksenophanes’in öğretisi günümüzde metafıziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi parmenides ‘in kurduğu elea okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: “varlık, değişmez ve birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır.”

    platon’a göre “gerçek varlık idea, ‘düşünce varlığı’dır.” platon “düşünülür dünya” (idealar dünyası) ile “duyulur dünya” (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak ilan etmiştir.

    aynı fikir kant’tan önce irlandalı rahip ve filozof george berkeley ve klasik ingiliz ampiristlerinin en sonuncusu david hume tarafından ileri sürülmüştü. temelde şöyle özetlenebilir: “dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. bu nedenle, varolduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. örneğin bu elmanın varolduğunu söyleyebilir miyim? hayır. tüm söyleyebileceğim, onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. bu bakımdan, gerçekte bir maddi dünyanın varolduğunu hiçbir surette söyleyemem.” öznel idealizmin mantığına göre, eğer gözlerimi kaparsam dünya varolmaktan çıkar. her ne kadar berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa da, idealist düşünce asıl gelişimini kant ‘la birlikte göstermiştir.

    kendi felsefesini “madde tanımazcılık” diye adlandıran berkeley ‘e göre ise; iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) ve idealar- söz konusudur; fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdırlar. dolayısıyla, berkeley’e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar; şeyler zihnimize sınırlı zihin tarafindan algılandıklarında ulaşırlar: “varolmak algılanmış olmaktır.” berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak olduğunu, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak varolduklarını ileri sürer. berkeley ‘in fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da var gözükmeleri sorusuna yanıtı, onların allah’ın hafızasında varolduklarıdır. düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan yegane güç allah’tır.

    felsefe tarihindeki hiçbir filozof idealizmi platon kadar kesin bir biçimde tanımlayamamıştır. idealizm öğretisiyle platon, felsefe tarihinin etkisi en geniş alana yayılmış filozofu olmuştur. platon’un ortaya koyduğu ölümsüz ruh, her şeyin üstünde yer alan “iyi ideası” ve maddesel dünyanın dışında bulunan bir dünyanın varolduğu düşünceleri, tek tanrılı dinlerin getirdiği öğretilerle bir çok anlamda paralellik taşımaktadır.

    benzetmeye göre, ışığa açılan uzun bir girişi olan bir yeraltı mağarasının en dibin*de, insanlar çocukluklarından beri, ayakla*rından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak hareketsiz bir şekilde oturmakta ve yalnızca önlerini görebilmektedirler. onla*rın arkasında, yüksekte bir yerde bir ateş yanmakta ve ateşle bu insanlar ya da mahkumlar arasındaki yolda, küçük bir duvar ya da perde bulunmaktadır. duvar ya da perdenin arkasında ise, konuşarak ya da sessizce, ellerinde türlü türlü araçlar, taştan ya da tahtadan yapılmış nsana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyan insanlar geçmektedir.

    mağaranın, platon’un anlatımına göre, en dibinde oturan mahkumlar, yalnızca, ateşin aydınlığıyla perdeden duvara vuran gölgele*ri görebilmektedirler. ellerinden, ayakların*dan ve boyunlarından zincire vurulmuş, hiç*bir şekilde kımıldamayan bu mahkumlar mağaranın duvarındaki gölgeleri, duvara gölgesi vuran nesnelerle karıştırmakta, per*denin arkasından yankılanan seslerin duvar*daki doğrudan doğruya gölgelerden geldiği*ne inanmaktadırlar. bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulak*larıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görü*nüşlerin bilgisidir.

    mağaranın en dibinde, her yerlerinden zincirlere vurulmuş olarak yaşayan bu mahkumlardan biri, zincirlerinden bir şekil*de kurtulup ayağa kalksa ve önce, yüzünü duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin ken*dilerine ve ışık kaynağına çevirse ve o ni*hayet mağaranın dışına çıksa, onun bu dönüşümü hiç kuşku yok ki çok sancılı ola*caktır. insan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç oldu*ğundan, o muhtemelen yeni duruma alışa*mayacak ve daha önce görmüş olduğu şey*ler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir. ama eğer mağara dışındaki gerçekliği anlayabilirse filozof dediğimiz kişinin görevini üstlenecek ve diğerlerini de kurtarmaya, uyandırmaya çalışacaktır, ve belki de sonu sokrates gibi olacaktır.
    sagokasva bunu beğendi.
  3. sagokasva

    sagokasva Üye

    Katılım:
    12 Mart 2011
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    daha fazla bilgi bulablirsen güzel olur bulamassanda canın sağolsun
  4. Elif Mutluu

    Elif Mutluu Üye

    Katılım:
    29 Nisan 2015
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    2
    Yer:
    Nevşehir

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...


    Eski Yunan’da filozofların sorguladıkları ilk konu evrenin, varlığın ana maddesi olmuştur. Doğa filozofların “ilk neden” e yönelik bu sogulamaları, “arkhe problemi” olarak adlandırılır. Arkhe problemini çözmek için açıklamaları ortaya koyan filozoflar, varlığın ilk maddesini sorgularken varlığın kendisini de sorgulamış oldular. Varlık felsefesi böylece, varlık nedir; arkhe nedir; varlık var mıdır? gibi problemleri tartışmaya başlamıştır. Thales’in; “Varlığın ana maddesi su’dur” diyerek başlattığı bu problem, Aristoteles ile bir felsefi disiplin halini alarak
    sistemleşmiştir. Felsefe tarihinde varlık çeşitli şekillerde tanımlanmıştır:

    • Bütün var olanları içine alan en genel kavram
    • Yokluğun karşıtı olan
    • Gelip geçici olmayan
    • Görüntüde değil hakikatte varolan…vb.
    Genel olarak bakıldığında ise;
    1. Varlığı insandan bağımsız olarak gerçekleşmiş olan somut varlıklar,

    2. Varlığı ancak insan zihninde tasarlanabilen soyut varlıklar olarak iki başlık altında çıkartılabilir;
    Somut varlıklar: Yer kaplar, maddidir, nesnel gerçekliği vardır, duyu ile bilinir, deneylenebilir, tekildir.
    Soyut varlıklar: Yer kaplamaz, maddesel özelliği yoktur, nesnel gerçekliği yoktur, deneylenemez, genel ve tümeldir, ancak akıl ile bilinebilir.

    • Somut
    • insan
    • Ağrı dağı
    • Su
    • Soyut
    • insanlık
    • Kaf dağı
    • Su perisi
    • Bilime Göre Varlık
    Bilime göre varlık açık ve seçik olarak ortadadır. Bilimler, varlığı felsefe gibi sorgulamaz. Varlığın var olduğundan şüphe etmez. Varlığı hem maddi hem de ideal yapılar olarak kabul eder. Hem teorik hem de pratik açıklamaların öznesi olan bir varlık anlayışını savunur. Örneğin; fizik doğadaki hareket kanunlarını, biyoloji canlıları, coğrafya yer küreyi vs. inceler.
    Ama aynı zamanda hukuk; adaleti, insan özgürlüklerini; sosyoloji toplumsal ilişkileri yani soyut gibi görünen konuları da inceler ve bunu somut toplumsal gerçekliğe dayanarak yapar.
    Diğer yandan geometri, matematik ve mantık gibi bilimler varlığı sembolize ederek birtakım sonuçlara ulaşır.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...


    Felsefede varlık konusunda birçok görüş ortaya atılmıştır. Varlık hakkında genel olarak, somut var olanlardan akıl yoluyla elde edilmiş birtakım tümel, değişmeyen, özsel soyutlamalar şeklinde bahsedilebilir. Ancak, varlığı yalnızca olgusal nesneler olarak ifade eden ya da varlığın varlığını hiç kabul etmeyen filozoflar da olmuştur.

    Metafizik — Ontoloji
    Varlığı sistemli bir şekilde inceleyen Aristoteles, kurduğu okulda varlığı fizik ve metafizik olarak bir sınıflandırmaya tabi tutmuştur. Bu sınıflandırmada fizik (Yunanca’da doğa anlamına gelir.) ile uğraşan düşünürler somut, duyulur, deneylenebilir varlık ile ilgilenmişlerdir. Böylece bilimsel bir çaba göstermiş oldular. Diğer yandan varlığın metafizik yani fizik ötesi(doğa ötesi) alanı ile uğraşmak; varlığı sorgulamak şeklinde felsefi bir disiplin haline geldi. Böylece metafizik, varlığın maddi olmayan, düşünsel, özsel yanını incelemek anlamında kullanılmaya başlandı. Metafizik, ortaçağda birtakım problemler üzerinde yoğunlaştı. Klasik metafizik olarak adlandırılabilecek olan bu dönemde; varlığın var olup olmadığı, tanrının varlığının kanıtlanması, dünyanın tanrı yaratısı olarak varlığının açıklanması, ruh ve ruhun ölümsüzlüğü, evrende bir değişme olup olmadığı ya da bu değişmenin kaynağı problemleri yoğun olarak
    tartışılmıştır.

    Metafiziğin Varlıkla İlgili Soruları
    Metafizik problemlerinin başlıca özellikleri
    • Çözülmesinin mümkün olmaması
    • Birçok çözüm yolu önerilebilmesi
    • Çözülemediği için daima yeni baştan ele alınalabilmesidir.
    Metafiziğin temel problemleri;
    • Varlık var mıdır?
    • Ruh ölümsüz müdür?
    • Evrende özgürlük var mıdır?
    • insanı insan yapan nedir?
    Ontoloji Açısından Varlık
    1. Varlığın var olup olmadığım problemi
    a. Varlık yoktur görüşünü savunan nihilizm ve taoculuk’ tur.
    b. Varlık vardır görüşünü savunan realizmdir.

    a. Nihilizm (Hiççilik)
    Kendisinden kuşku duyulamayan hiçbir şeyin olmadığını ileri süren ve maddesel gerçekliğin varlığını reddeden bir görüştür, Latince’de hiç anlamına gelen “nihil” kelimesinden
    türetilmiştir, Nihilizm, var olan bir şeyin bulunmadığını öne sürer. Ünlü sofist Gorgias nihilizin temellerini atımış bir düşünürdür.

    Gorgias (483-375)
    Aslında bir sofist olan Gorgias, “Hiçbir şey yoktur, Bir şey olsaydı da bilinemezdi. Bilinse de başkasına bildirilemezdi.” diyerek her türlü varlığı ve onun bilgisini reddetmiştir. Varlığın olmadığını savunan başka bir akım da taoculuktur.
    Taoculuk
    Bu yaklaşımın kurucusu Lao Tse adlı düşünürdür. Lao Tse’ye göre duyu verileri ve buna dayanan düşüncelerle Tao yani mutlak varlık bilinemez. Lao Tse yazdığı kitapta Tao’yu yani yaratcı bir ilkeyi anlatmıştır. Taoculuğun kaynağı bu kitaptır. Bu görüşe göre, tao görülemez, işitilemez, ne olduğu anlaşılamaz; o ancak hissedilir. Tao, evrenin düzenidir; bütün olayların kendisinden çıktığı “sonsuz öz”dür. Dış dünyada varlıklar ve nesneler gerçekte var olmayan ve varlıktan yoksun şeylerdir.

    b. Realizm (Gerçekçilik)
    Realizm, dış dünyanın bizden bağımsız ve nesnel olarak var olduğunu ileri süren öğretidir. Varlıklar, real varlıklar ve ideal varlıklar olmak üzere iki türdür. Bu ayrımdan dolayı, iki tür realizmden söz edileli bilir.Kavram realizmine göre, tümeller insan zihninden bağımsız olarak vardırlar. örneğin güzel diye nitelendirdiğimiz tüm şeyler değişirler ve zamanı gelince de yok olurlar. Bundan dolayı tüm bu şeyler gerçekte var değillerdir. Oysa güzelliğin kendisi, yani güzellik ideası her zaman güzeldir, değişmez. Bundan dolayı gerçekten var olan kavramlardır.

    Epistemolojik realizmde ise dış dünyadaki şeylerin insan zihninden bağımsız olarak var oldukları kabul edilir. “Şu çiçek”, “şu insan” gerçek varlıklardır. Değişik yaklaşımlara rağmen, realistlerin savunduğu ana düşünce şöyledir. Bir gerçek dünya vardır. Bu gerçek dünyadaki varlıklar insan zihninden bağımsız olarak vardır.

    2.Varlığın Ne Olduğunu Problemi

    Düşünürlerin varlığın ne olduğu problemine verdikleri farklı cevaplar şu şekilde sıralanabilir.

    • Varlık oluştur.
    • Varlık ideadır.
    • Varlık maddedir.
    • Varlık hem idea hem maddedir.
    • Varlık fenomendir.
    a. Varlığın oluş olarak kabul edilmesi
    Varlığı oluş olarak kabul edenler, varlığın statik bir biçimde görülmeyeceği, onun sürekli bir değişmeye oluş halinde olduğunu savunurlar. Bu yaklaşımın iki önemli temsilcisi vardır. Bunlar Herakleitos ve Whitehead’ dır.

    Herakleitos (540-480)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Herakleitos’a göre evrenin ana maddesi ateştir. Doğadaki değişmenin ve oluşan temelinde varlıkların ilk maddesi ateş vardır. Ateşten olan her şey yine ateşe dönüşerek, ama ateş yeniden herşeyi yaratacaktır. Herakleitos’a göre doğada süreklilik ve değişmezlik yoktur. Doğadaki her şeyin temelinde başka bir şeyin ölümü ve yok oluşu vardır.

    Herakleitos, evrendeki değişmeyi nehre benzeterek: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız” demektedir. Ona göre ikinci defasında girdiğinde nehir aynı nehir değildir. Çünkü nehrin suları her an değişmektedir. Bize karşıtların çalışması olarak görünen değişim kuralsız değildir. Bu değişimi ve oluşu yöneten evrensel akıl, yani logos vardır. Logos, evrendeki her şeyi düzenleyen, evreni kaostan kurtaran bir akıldır.

    Alfred North Whitehead (1861-1947)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Whitehead, statik ve durgun bir varlık anlayışına karşı çıkmıştır. Whitehead’e göre evren sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş içinde her olay başka bir olayla ilişkilidir. Her varlık var olmak için başka bir varlığa muhtaçtır. Whitehead’e göre doğada birbirini tamamlayan iki karşıt güç vardır. Bunlardan birincisi doğaya yaratıcılık, ikincisi süreklilik verir. Ona göre Tanrı evrendeki yaratıcılığı ve sürekliliği sağlayan ilkedir. Evrendeki değişimi ve oluşu Tanrı belirler.

    b. Varlığın idea olarak kabul edilmesi
    Varlığın gelip geçici bir nesne olamayacağı, değişmeyen, bozulmayan, yok olmayan bir öz olduğu fikrini savunan düşünürler, varlığı idea olarak kabul eden düşünürlerdir. İdea maddesel, olmayan ancak zihinsel olarak tasarlanabilen anlamına gelir. İdealist düşünürler maddi olanın sürekli değişime, farklılaşmaya, eskimeye, bozulmaya tabi olduğunu bu yüzden maddi olanın bir gerçeklik ifade edemeyeceğini savunurlar. İdealist felsefenin bu en saf hali karşımıza Platon’da çıkar.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    İdealist felsefenin kurucusu olan Platon, öğretmeni Sokrates’in, bilgilerin kaynağını dış dünya değil kendi aklımız olarak gören öğretisini kabul eder. Bu rasyonalist anlayışa göre bilgilerimiz bizde doğuştan vardır. Platon buradan hareketle İdealar kuramını ortaya koymuştur. Platon’un varlık felsefesinde iki evren anlayışı vardır.

    I. İdealar evreni
    Gerçek varlıkların bulunduğu idealar evreni, bu dünyanın dışındadır. Bizler zihnimizde doğuştan bulunan bu dünyaya ait bilgileri bilinç düzeyine çıkardıkça gerçeği biliriz. Çünkü bilgilerimizi dış dünyadan almayız. Bilgilerimiz ancak zihinsel olarak kavranabilecek olan idealar kaynaklıdır ve onları ancak doğru düşünme yöntemiyle hatırlayabilir, bilebiliriz. İdealar evreninde bulunan idealar değişmeyen, bozulmayan ve kopya olmayanlardır.

    II. Duyular evreni
    Platon, içinde yaşadığımız fiziksel dünyaya duyular evreni der. Duyular evreni, idealar evrinin bir görüntüsü, bir kopyası olmaktan ileri gidemez. Ancak idelardan pay aldıkça varolur. Değişime tabidir, yani gelip geçicidir. Bu yüzden bir gerçeklik taşımaz ve bu sebeple de bilgilerimizin kaynağı olmaz.

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Aristoteles (384-322)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Platon’un öğrencisi olan Aristoteles de varlığın özü olarak idaları kabul eder. Fakat, Aristoteles Platon’dan farklı olarak idealar bu dünyanın dışında farklı bir evrende kabul etmez. Aristoteles’e göre bu dünyada, her bir nesnenin ideası o nesnenin içindedir.
    Aristoteles varlığı incelerken

    • Madde
    • Form
    • Kuvvet
    • Amaç
    kavramlarını kullanır.
    Aristoteles’e göre madde; somut nesne, form, kuvvet ve amaç ise ideal olanı ifade eder. Yani madde ve idea birlikte bu dünyada bulunurlar. Maddenin gerçekliğe kavuşmasını form kazanmasını idea sağlar.

    Hegel (1770-1818)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Hegel’e göre idea varlığın bir amaca doğru gelişimindeki temel ilkedir. Hegel, düşüncesini ortaya koyarken idea o kavramı yerine Geist kavramını kullanır. Hegel felsefesinde mutlak idea olan Geist kendi başına bir özdür. Geist’ın kendinden taşması ile doğa ortaya çıkar ve doğanın bu ayrılmayı, özgürleşmeyi fark etmesiyle özgürlük bilince çıkar.

    Geist, dinamik bir varlıktır. Platon ve Farabi’de değişmeyen, idea ve zorunlu varlık, Hegel’de sürekli oluş içinde olan bir varlık haline gelmiştir. Geist’ın bu değişimi diyalektik bir sürekle kendisini gerçekleştirmesini sağlayacaktır.
    1. Tez aşaması: Geist potansiyel halde olan gücünü henüz gerçekleştirmemiştir. Yani geist bu aşamada kendindedir.
    2. Antitez aşaması: Başlangıçta soyut olan geist kendine yabancılaşarak somut hale gelmiş olur. Doğanın ortaya çıkmasıyla, geist, kendisine yabancılaşmış, kendi özü ile çelişik bir duruma gelmiştir.
    3. Sentez aşaması: Son aşamada geist, tekrar kendine döner. ikinci aşamadaki çelişki sentez aşamasında yeni kültür dünyasında ortadan kalkar. insan aklının sanat, din ve felsefe üretmesiyle oluşan kültür dünyasındaki çelişki yerine özdeşliğe bırakır. Doğada iken çelişik olan varlık kültür dünyasında kendini mutlak Geist olarak tanır.

    Farabi (870 – 950)
    Platon’un idealar kuramının İslam düşüncesiyle büyük ölçüde örtüşmesini İslam felsefesi tarihinde yer almasını, taraftar bulmasını sağlamış bir filozoftur. Farabi varlığı ikiye ayırır.
    Zorunlu varlık: Tanrı’dır. Tanrı var oluşunu, başka varlıklara borçlu değildir. Kendi kendinin nedeni olan varlıktır. Zorunlu varlık, birdir, öncesiz ve sonrasıdır.
    Mümkün varlıklar: içinde yaşadığımız bu dünyadaki varlıklar var olmaları veya olmamaları mümkün olan mümkün varlıklardır. Bu varlıklar kendi kendilerine var olamazlar. Var olmak için başka bir varlığa muhtaçtırlar. Bir önceki varlık türü olan zorunlu varlık, mümkün varlıklara var oluş verir.

    c. Varlığın Madde Olarak Kabul Edilmesi(Materyalizm)
    Varlığı yalnızca madde olarak kabul eden görüş felsefe tarihinde materyalizm (maddecilik) olarak adlandırılır. Maddeci görüş, evrende metafizik bazı unsurların bulunduğunu, ruh gibi, tanrı gibi varlıkların, öte dünya gibi alemlerin bulunduğunu kabul eden görüşlere karşıt bir fikir olarak ortaya çıkmıştır. Maddeciliğe göre evrenin yapısını belirleyen tek bir unsur vardır ki o da maddedir. Madde dışında bir varlık anlayışını reddeden maddeciliğin kökleri ilkçağa kadar uzanır. ilkçağ filozoflarından Demokritos ve Epikuros ilk maddeci filozoflar olarak kabul
    edilir. Maddeci felsefe özellikle bilimlerin gelişmelerinin hız kazandığı yeniçağ ile birlikte gelişmiş bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan Sanayi Devrimi ile birlikte dünyanın biçimlenmesinde büyük rol oynamış bir felsefe akımı, bir dünya görüşüdür.
    Materyalizme göre, madde değilmiş gibi görünen şeyler de aslında maddeye geri döndürülebilir veya ona indirgenebilir. Öte yandan materyalist filozofların maddeden anladıkları
    şey belli ölçüde birbirinden farklıdır. Bundan dolayı materyalizmin iki türünden söz etmek mümkündür.
    1. Mekanik Materyalizm
    Mekanik materyalizm hiçbir şekilde maddi olmayan unsurları ve varlığı kabul etmez. Bu görüşe göre gerçek varlık maddedir. Maddesel varlığın oluştuğu evren, maddenin mekanik hareketleri ve değişimi ile açıklanır.
    2. Diyalektik Metaryalizm
    Diyalektik materyalizm de gerçek varlığın madde olduğunu savunur. Fakat maddesel varlığın hareket ettiğini, değiştiğini ve her şeyi meydana getirdiğini savunur. Maddenin mekanik değil, diyalektik yasalara göre ortaya çıktığını kabul eder.
    Diyalektik materyalizm beş ilkeye dayanır:

    • Bütünsellik ilkesi
    • Değişme ilkesi
    • Nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi ilkesi
    • Gelişme ilkesi
    ilk çağda ana maddeye, Thales “su”, Anaximenes “hava”,Herakleitos “ateş” derken aynı zamanda materyalizm “ yaklaşımının da ilk temsilcileriydi. Fakat maddeciliği (maoteryalizm) bir sistem haline getiren Demokritos’ tur. Maddeciliğin diğer önemli temsilcileri Hobbes, Lamettrie ve Marx’tır.

    Demokritos (460-370)
    ilk filozoflardan olan Demokritos’a göre:

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Varlık vardır, bundan şüphe edilemez. Varlık atomlardan oluşur. Atomlar yaratılmamış, her zaman varolan ve her zaman varolacak maddelerdir. Atomlar her zaman aynı kalan, değişmeyen küçük maddi yapılardır. Aralarında büyüklük farkı olsa da, hiçbiri daha da küçük bir parçaya bölünemez. Atomlar boşlukta hareket ederek, çarpışıp, birleşerek farklı nesneleri oluştururlar. Tüm bu hareket bir doğa yasası ile gerçekleşir, evrende tesadüf ve rastlantıya yer yoktur.

    Thomas Hobbes (1588 – 1679)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Tüm doğanın mekanik yasalarla işleyen maddi bir sistem olduğunu savunan Hobbes bu görüşüyle mekanisist (evrende mekanik bir sistem olduğunu, tüm evren yasalarının mekanik bir yapıda bulunduğunu, metafizik hiçbir unsurun bulunmadığını kabul eden görüştür), materyalist bir filozof olarak adlandırılabilir. Ona göre tüm varlık alanı maddeseldir ve varlık değişmeyen kurallara bağlıdır; soyut ve tümel kavramlar dahi (örneğin devlet) Hobbes’un düşüncesinde, birer cisim olarak kabul edilirler.

    Lamettrie (1709 -1751)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    O da tıpkı diğer materyalistler gibi, evrenin yapısının maddi nitelikte olduğunu savunmaktadır. Varlık maddidir. insana dair olan tüm konular da maddidir. Düşünce ya da ruh olarak adlandırılan tüm kavramlar beynin ve sinirlerin maddesel özellikleridir. insanların, insan hayatının metafizik unsurları olarak görüp böyle adlandırdıkları her şeyin temelinde maddi nedenler bulunmaktadır. Örneğin korkularımız, aşklarımız, sevinçlerimiz ya da heyecanlarımız hep maddi yapımızın bir sonucudur. Doğanın yasaları tüm varlıklar için aynıdır. insan da ruhu olmayan bir makinedir. Ona göre insan, makine gibi işleyen doğa bütünlüğünün parçasıdır. insan, hayvan sadece düşünebilme özelliği ile ayrılır insanı Tanrı yaratmamıştır.
    insan basit organizmalardan daha karmaşık organizmalara giden evrimsel sürecin bir parçasıdır.

    Karl Marx (1818 – 1883)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Diyalektik materyalizm kavramını ortaya koymuştur. Herakleitos’un temellerini attığı bu yöntemi daha sonra idealist bir tarzda kullanan Hegel’in tersine Marx önceliği maddeye vererek düşüncesini geliştirmiştir. O da tıpkı Hegel gibi Herakleitos’tan büyük ölçüde etkilenmiş bir filozoftur. Ama Hegel’in tersine, o, evrenin yapisini belirleyen şeyin idea değil, madde olduğunu söylüyordu. Ona göre temelde madde vardır ve her şey gibi o da bir süre sonra kendisine yabancılaşarak kendi içinden kendi zıddını meydana getirir. Böylece ideaya yönelen madde kendi zıddı ile yeni bir sentez oluşturarak yeniden maddeye yönelir ve bu süreç böylece devam eder.Daha açık örneklendirecek (E olursak: önce madde vardı. Yani evren maddi bir yapı olarak vardı. Evren, kendi içinden maddi yapının zıddı olan ideayı ortaya çıkardı ki bu da insan düşüncesi idi. insan kendi varlığını sürdürebilmek için akıl ile, maddi olan dış dünyaya yönelerek onu kendi istekleri doğrultusunda eylemleriyle değiştirmeye başladı yani yeniden maddeye yöneldi. Marx’ın düşünce sistemini şematize edecek olursak;
    Hegel’de diyalektik tez – antitez – santez formülüne göre, İdea (düşünce) – doğa (madde) ve tekrar idea şeklinde gerçekleşir. Karl Marx ise bunu tersine çevirerek; Madde – düşünce – madde şeklinde bir varlık açıklaması ortaya koymuştur. Diyalektik yönteminin bu şekilde kullanılması ile maddenin kendi özünde taşıdığı temel nitelik olan değişim, maddeci felsefenin de temeli haline gelmiştir. Marx’ın felsefesinde; madde bilinçten bağımsız ve öncül olarak kendi başına vardır. Hareket, maddenin ve evrenin temelidir. Böylece madde diyalektik bir sürece tabidir. Yani evrende kendisiyle aynı kalan hiçbir şey yoktur. insanoğlu da evrenin bir parçası olduğuna göre, onun da bu sisteme göre hareket etmesi gerekmektedir. Doğadaki değişimin, doğadaki sistemin dışında varolmaya çalışan her insan ya da insan sistemi de eninde sonunda doğanın bu değişiminden payını alacaktır.

    d. Varlığın hem madde hem ideal olarak kabul edilmesi (Düalizm)
    Rene Descartes (1596 – 1650)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Varlığın hem madde hem de ruh olduğunu savunan Descartes,bu iki temel ilkenin birbirinden kesin olarak farklı ve ayrı olan iki ilke olduklarını; ancak, buna karşın, birlikte bulunduklarını savunur. Varlıkta birlikte bulunan madde ve ruh birbirine dönüştürülemeyen ancak varlığın varolması için gereken iki cevherdir. Bunların dışında bir ilk hareket ettirici olarak tanrıda bir cevher olarak vardır. Descartes maddenin; yer kaplayan fiziğin ve matematiğin yasalarına uygun işleyen bir yapı olduğunu, ruhun ise insanda düşünmeyi sağlayan yapı, ruh olduğunu savunur. Descartes’ın varlık felsefesi bu iki ilkeyi bir arada kullanmasından ötürü odüalist (ikici) bir özellik taşır.

    e. Varlığın fenomen olarak kabul edilmesi (Fenomenoloji)
    Edmund Husserl (1859 – 1938)

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...



    Bilimdeki ilerlemeler özellikle 19. yüzyıldan itibaren metafizik (fizik ötesi) açıklamaların terk edildiği, bilimselliği savunan düşünce sistemlerinin öne çıktığı, özellikle bilimcilik
    denilen, her türlü sorunun tek çözümünün bilimden geleceği düşüncesinin egemen olduğu dönemde oldu. Bu yaklaşımlara tepki olarak 20. yüzyıl düşünce iklimini önemli ölçüde etkileyen; metafiziğe kaybettiği itibarını yeniden kazandırmayı hedefleyen yeni ontoloji ile beraber, varoluşçuluk düşüncesinin felsefi temellerini de oluşturan Husserl’in fenomenolojik felsefesi gelmektedir. Husserl fenomen kavramını basit, tek tek olayların dışında bir öz olarak görmek gerektiği fikrini savundu. Husserl’e göre fenomen maddi bir gerçekliğin gerisinde bulunan bir özdür.
    Varlık bu özün kendisiydi. Maddi gerçekliği varlık olarak bizi yanıltacak bu yüzden fenomeni görmek varlığı bilmek için tek yol olacaktı. Husserl Kant’ın ileri sürdüğü numenler alanının kabul etmez. Varlığı kesin olan ve bilincimizle farkında olduğumuz bir şey olarak kabul eder. Ona göre fenomen, bilincin onun hakkındaki bilgisiyle ilişki olarak ortaya çıkar.

Sayfayı Paylaş