Rıfat ILGAZ

Konu 'Alıntı Şiirler' bölümünde by_firar tarafından paylaşıldı.

  1. by_firar

    by_firar Üye

    Katılım:
    22 Kasım 2008
    Mesajlar:
    224
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    19

    LEYLAKLARINI ANLATIYORUM

    Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün
    Onu saçlarından topladığın belli
    Bir leylak bahçesisin karşımda

    Böyle kucağında kalsa daha iyi
    Bir vazoya bırakıp gidiyorsun.
    Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki
    Önce renkleri gidiyor arkandan
    Nesi varsa gidiyor soyunarak

    Her vazoya baktıkça karşımdasın ne tuhaf
    Her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun
    Düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe
    Yaprak yaprak gelışiyorsun
    Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine
    Ölümsüz bir mevsim oluyorsun.

    GİDİŞİNİ ANLATIYORUM


    Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
    Saçlarını, gözlerini, ellerini
    Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
    Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
    Termometrede yükselen çizgi çizgi
    Kim bilir nerelerde soğuyorsun
    Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
    İnsan insan bakan gözbebeklerin
    Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
    Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder
    Ne gelirse onlardan gelir bana
    Çalışma gücü yaşama direnci
    Mutluluk gibi kazanılması zor
    Mutluluk gibi yitirilmesi kolay
    Bir açarsın ki mutluyum
    Bir kaparsın her şey elimden gitmiş.

    GEÇ AZİZİM GEÇ

    Biz de yaşarız azizim,
    Yaşamaya gelince, biz de yaşarız ama,
    Olmuyor cebimizden kattığımızla eğlenmek,
    Gönlümüzden katalım,
    Varlıklı kişileriz neşeden yana.
    Pazarımız hoş mu geçecek,
    Şart değil Büyükada, Heybeli;
    Çok bile gelir kayığı Hristo'nun:
    Sekiz arşın iki karış,
    Kız gibi Cibali yapısı.
    Bir işaretimize bakar
    Çikmazsa balığı alesta,
    Aylardan temmuz, günlerden pazar;
    Yenikapı açıklarındayız...
    Bırakın Hasan geçsin küreğe,
    Utandırmaz bu kollar sahibini.
    Kabarmaz bu avuçlar
    On ikisinden beri nasırlıdır.
    Fazla külfet istemez,
    Bol sigaramiz olsun,
    Köfte, ekmek, domates yeter.
    Karımız, sevgilimiz yanımızda
    Başaltında şarap testisi...
    Dedik ya bugün pazar
    Belki genç arkadası
    "İlk defa güneşe çıkardılar",
    İsteriz bütün dostlar aramızda olsun;
    Kiminin Hanya'dan gelir selamı,
    Kiminin Konya'dan
    Sandalımız geniş değil, ne çare,
    Gönlümüz kadar.
    Ne yapalım bol şarabımız var ya,
    Onların sağlığına içecek;
    Gün ola harman ola!..
    Anlarız biz de bu işlerden,
    Elimiz değdi de okşamadık mı,
    Su "pür hayal" saçları ?
    Kim istemez "yâr"i uyutmasını "sine" de
    Batan güne karşı,
    "Bâde" içmesini "Yâr eli"nden?
    Gözü kör olsun feleğin,
    Gelecekten umudumuzu kesmedik,
    Içimiz öylesine ferah...
    Son kadehlere doğru sorsun,
    Sesi en güzelimiz bizden:
    "Gam, keder ne imiş?"
    Yontulmamış sesimizle cevabı hazır:
    "Geç azizim, geç!"

    ŞİİRDE


    Önce şiirde sevdim kavgayı
    Özgürlüğü kelime kelime şiirde
    Mısra mısra sevdim yaşamayı
    Öfkeyi de sevinci de
    Senin ışıklı günlerin
    Benim iyimser dostlarım
    Hepsi hepsi şiirde
    Ne varsa yitirdiğim
    Bütün bulduklarım şiirde
    Kafiyeden önce gelen
    Sevgilerimiz mi sade
    Sürgün de var
    Hapis de

    KÖRÜZ BİZ
    Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan
    Tan yerinden söken umut ışığı
    Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim
    Aydınlıklar sizin olsun körüz biz

    Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara
    Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz
    Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda

    Bir bulut ne zamandır üstümüzde
    Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
    Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz
    Dolanır ayaklarımıza boğum boğum
    Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır
    Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz
    Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner
    Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden

    Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
    Ayak altında eziledursun karınca sürüleri
    Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
    Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi

    Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
    Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan
    Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta

    Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana
    Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan
    Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
    Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
    Tetikte kendi parmağımız yabancının değil

    GÜVERCİN UYUR MU?
    Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun
    O doyumsuz lapacı güvercinler
    Kurşun buğusu güvercinleri severim ben
    Kanat uçları çelik yeşili
    Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı
    Adaksız avlusuz şadırvansız
    Buluttan süzmeli suyunu
    Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli

    Benim güvercinim tunç gagalı
    Kimlerin bakışı kardeşçedir
    Kimlerin bakışı düşmanca
    Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir

    Tüneyip acımanın saçaklarına
    Miskin sevilerle bitlenmez
    Kanadından çok pençesine güvenir

    Barış taklaları süzülmeler
    Gagalarda zeytin dalı
    Perendeler maviliklerde
    Tüm gösteriler resimlerde kalmalı

    Güvercin dediğin uyanık olmalı
    Tüyler duman duman öfkeden
    Yanıp tutuyşmalı gözbebekleri
    Sevgiden tıpır tıpır bir yürek
    Özgürlüğünce dövüşken

    KULAĞIMIZ KİRİŞTE
    Yaşlılar adına konuşmanın tam zamanı
    Kütükte yaşı yetmişlerin arasındayım.
    Bir tekerlemenin çağrışımında
    İnanıvermeyin işimin bittiğine.
    Ne var ki dertlerimiz tasalarımız artıyor,
    Yaş ilerledikçe.

    Biz yaşlılar türlü nedenlerden
    Kuşlarla birlikte uyanmak zorundayız
    Saksıdakı karanfil bakım ister.
    Tüm çiçekler, ağaçlar, parklar,
    Yollar koprüler bakım ister.
    Balıkçı barınağı, barınaktaki gemiler,
    Gün doğmadan deniz fenerimiz,
    Kıyılarımız, gökyüzü, bulutlar,
    Bir uçtan bir uca esen rüzgar,
    Bütün gün gözümüz üzerlerinde olmalı.

    Bu arada torun torba çocuklarımız
    Martılarla birlikte çoğalan...
    Onlar da bakım ister kuşkusuz.
    Erken de kalksak alaca karanlıkta
    Hangi birine yetişebiliriz ki...

    Biz yaşlılar için en önemlisi
    Kuzeyden esen nemli rüzgarlar,
    Karayel de önemli, gündoğrusu da.
    Raporlar yazılmalı, hava raporları,
    Soğuk sıcak tüm dalgalar, akımlar,
    Alçak basınç radyolarda, yüksek basınç,
    Guneyden esen yellerle birlikte
    Sisli puslu havalarda durulmalı.

    Yaşlandıkca azıyor romatizmalarımız,
    Bir günümüz bir günümüze uymuyor,
    Artıyor ağrılarımız, sızılarımız,
    Kapıyı kim vuracak belli olmaz,
    Kulağımız kirişte olmalı!

    SULARDA GÜNEŞ OLMAK


    Kıyıda kum çakıl yosun. Gidenlerden
    Boşuna değil martıların hırçınlığı
    Köprülerin altından geçen sular var ya
    Kürsülerde lafını ettiğimiz
    Biraz da köprülerin üstünden akmalı

    II

    Yeşilin sarıya dönüşü korkutmasın seni
    Morarıp silinmesin maviliklerin
    Kırmızının akıp gitmesi damarlarından
    İşimiz kolay değil o denli
    Kargaların içgdüsel ölmezliğine inat
    İnsanca ölebilmeli

    III

    Ne ilkyaz bulutlarında yıkanan
    Bir mezar taşının uzun ömürlü
    Ne kış güneşinde silkinen selvisin
    Bir mezarlık değilsin anıların gömüldüğü
    Yeşilin bitkiselliğini sürdürmeye gelmedin

    IV

    En güzel sarılara düşsel
    Bir ayçiçeği güneşte tek başına
    Bir de karanlık
    sularda güneş olmak
    Bu daha güzel
  2. celda

    celda Üye

    Katılım:
    11 Mart 2012
    Mesajlar:
    29
    Beğenileri:
    9
    Ödül Puanları:
    0
    Önce şiirde sevdim kavgayı
    Özgürlüğü kelime kelime şiirde
    Mısra mısra sevdim yaşamayı
    Öfkeyi de sevinci de
    Senin ışıklı günlerin
    Benim iyimser dostlarım
    Hepsi hepsi şiirde
    Ne varsa yitirdiğim
    Bütün bulduklarım şiirde
    Kafiyeden önce gelen
    Sevgilerimiz mi sade
    Sürgün de var
    Hapis de[/QUOTE]
    bu kısım gayet iyi devam şiir yazmaya:330:
  3. by_firar

    by_firar Üye

    Katılım:
    22 Kasım 2008
    Mesajlar:
    224
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    19
    Alişim

    Kasnağından fırlayan kayışa
    kaptırdın mı kolunu Alişim!
    Daha dün öğle paydosundan önce
    Zileli'nin gitti ayakları.
    Yazıldı onun da raporu:
    "İhmalden!"
    Gidenler gitti Alişim,
    boş kaldı ceketin sağ kolu...
    Hadi köyüne döndün diyelim,
    tek elle sabanı kavrasan bile
    sarı öküz gün görmüştür,
    anlar işin içyüzünü!
    Üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün
    Ağanın davarlarına geçer...
    Kim görecek kepenek altında eksiğini
    kapılanırsın boğaz tokluğuna.
    Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
    beklesin mızrabını.
    Sağ yanın yastık ister Alişim,
    sol yanın sevdiğini.
    Ama kızlar da, emektar sazın gibi,
    çifte kol ister saracak!

    Aydın Mısın?

    kilim gibi dokumada mutsuzluğu
    Gidip gelen kara kuşlar havada
    Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
    Tabanında depremi kara güllelerin
    Duymuyor musun

    kaldır başını kan uykulardan
    Böyle yürek böyle atardamar
    Atmaz olsun
    Ses ol ışık ol yumruk ol
    Karayeller başına indirmeden çatını
    Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
    Alıp götürmeden büyük denizlere
    Çabuk ol

    Tam çağı işe başlamanın doğan günle
    Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
    Her satırında buram buram alınteri
    Her sayfası günlük güneşlik
    Utanma suçun tümü senin değil
    Yırt otuzunda aldığın diplomayı
    Alfabelik çocuk ol

    Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
    Tel örgüler çevirmiş yöreni
    Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
    Benden geçti mi demek istiyorsun
    Aç iki kolunu iki yanına
    Korkuluk ol

    Biraz Daha Sabır

    Gözünü yıldırmasın karakış,
    Altında sağlama yatağın,
    Hastanede sıran var.
    Ne kaldı ki şurada,
    Ekim, Kasım, derken Aralık
    Sabrın tükenmezse eğer,
    Heybelide'sin bahara doğru.
    Bilirsin can boğazdan gelir,
    Senin neyine şu bakır mangal,
    Çıksın çadırcılara...
    Bilmem işine yarar mı artık,
    Şu duvardaki palto,
    Yok işte çalışmaya dermanın!
    Hele otursun şu barış yerine,
    Sık dişini!
    Her şey düzelecek yakında,
    Her şey yoluna girecek;
    Doktor kapına gelecek,
    İlaçlar ayağına.
    Bakma kesildiğine terkosun
    Şerbet akacak çesmelerden!
    Bu sicaga kar mı dayanır,
    Dirilirsin bayrama varmadan,
    Kalkarsın ayağa.
    Sıtmalı kızının
    Doya doya öpersin yanaklarını.
    Biraz daha sabır, aslanım,
    Biraz daha sabır!


    Biz Taşra Memurları

    Kamyondan indiğim gün,
    Tanıttılar kahve arkadaşlarımı,
    İlk çayı kaymakamdan içtim
    İlk sigarayı tapucudan
    Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diye,
    O akşam oynadık ilk prafayı,
    Kapıgı beş kuruştan
    Yemekten sonra çalındı
    En güzel plak şerefime!
    Dert yanarken gazetelerden
    Dört günlük diye en yenisi,
    Almaz oluverdik elimize.
    Bir kasabanın da bulunur kendine göre
    Taze havadisi;
    Akşama doğru,
    Selami Efendiyi dinle yetişir!
    Çok geçmeden bizim de karıştı
    Dedikoduya adımız
    Benim de merhabasını kolladıklarım oluyor
    Yer gösterip kahve ısmarladıklarım.
    Bile bile yenildiğim de oluyor
    Bizim muhasebeciye;
    Maaşımız vilayet bütçesinden,
    Pamuk ipliğine bağli mesken bedelimiz
    Geçinmeye geldik !
    Girince Ihsan Efendi,
    Şöyle bir doğrulacaksın ister istemez
    Biz seçmezsek de mutemedizdir.
    Defter açmışız dükkânında
    O bilir tutarını maaşımızın,
    Başkandır yüzde yüz bu seçimde
    Arkası dağ gibi kaymakama dayalı.
    Kapı bir komşumuzdur,
    Kurtarır bizim sokağı çamurdan
    Hiç olmazsa köşe başına
    İki fener olsun astırır
    Kaymakam hoş sohbet adam
    İyi bektaşi fıkraları bilir.
    Hoşlanmasak da güldürür bizi,
    Karışmaz girdisine çıktısına kimsenin,
    Bayılır horoz dövüşüne
    Cami avlusunda kazanılmış
    Ne ünlü dövüşler biliriz!
    Kendi havasında Burhan Bey
    Dayanamaz peynirli pideye;
    Kimin yoğurdu kaymaklı
    Kimin yağı kekik kokar,
    Ona sor!
    İşinin ehli adamdır severiz
    Esnafa yıkım olmadan,
    Ayırır akla karayı...
    Şunun şurasında kaç kişiyiz ki,
    İste geldik gidiyoruz,
    Ne çıkar kötülükten!
    Gördün mü sorgu hakimini,
    Dünya umurunda değil,
    Nesine gerek elin beş keçisi.
    Piket tam meslek oyunu
    Kim demiş dut yemiş bülbül diye
    İste çözüldü dilinin bağı,
    Yüzlük kagıt var elinde...
    Bu kahvede geldi Bekir Efendi'nin
    Emeklilik emri...
    Çok iş var daha onda.
    Kim ne derse desin, aznifte yok üstüne
    Bayılır dört koluna bu oyunun.
    Nargilenin marpuçu bir elinde,
    İşte öbüründe domino taşları
    Sor, eliyle koymuş gibi bilir,
    Düşeş kimdedir...
    Hele bak, bir domuzluğu var,
    Hem dübese yirmi beş yazdıracak.
    Hem bağlayacak dört başı
    Kolayına mı usta oldu
    Tavlada ormancımız;
    Altınla ödedi her pulunu teker teker,
    Kendi kapısından iyi bilir, Se-yek kapısını
    Plaka tutmasına
    Hesab-ı cariden fazla yatar aklı
    Banka müdürü'nün.
    Hani Veznedar da yabana atılmaz
    Bakma para sayarken
    İki de bir süngere yapıştığına,
    Sen hüneri kağıt düzerken gör!..
    Kahveden yönetir nüfusçu'muz
    Doğumla ölümü.
    Can ciğerdir Doktor'la;
    Şüphelidir yediklerinin ayrı gittiği.
    Başkâtibin çayı kıtlamadır,
    Kaymakam'ın gözünün önünde,
    Çay bardağında çeker konyağı,
    Yudum yudum çaktırmadan;
    Küçük yer söz olur!
    Hacizde olsa gerek icracı,
    Bugünde bulunmadı yoklamada,
    Hesabına çek iki çizgi daha,
    Kaldırır
    Köylere çiımış olacak,
    Havalar da soğudu
    Hayvanı çift heybelidir,
    Benzinsiz çıkılmaz yola.
    Hele dönsün, bir âlem yaparız
    Komutan'ın evinde;
    Yeni plaklarımız da var.
    Heybeler boş dönecek değil ya,
    Kızarmış iki tavuk olsun bulunur,
    Arpalıktan dönüyor!

    Bizim Kasabamız

    Ortasındayız memleketin,
    Uzak değiliz Ankara'dan
    Yakınız yakın olmasına;
    Gelen olmaz,
    Halimizi gören olmaz.
    Asfaltmış yolları boydan boya,
    Lambalar yanarmış dizi dizi.
    Büyük laflar eden
    Büyük adamları varmış.
    Dayalı döşeli apartmanlarında
    Seçme insanlar yaşarmış,
    Yaşarmış yaşamasına.
    Ama sokaklarında bizim kasabanın
    İdare lambası yanmaz,
    Göz gözü görmez, tozdan dumandan
    Oysa ki belediyemiz vardır
    Kavga dövüş seçtiğimiz
    Belediyesinde meclisimiz vardır,
    Vardır var olmasına.
    Ker***tir evlerimiz,
    Yatarız ahır sekisinde
    Bir yanımızda karımız, çocuğumuz
    Bir yanımızda çiftimiz, çubuğumuz
    Tezek yakarız odun yerine;
    Saç üstüne saman yakarız,
    Gaz yerine.
    Düğün olur, dernek olur,
    Kazım'ın gırnatasında aynı hava:
    "Ankara'nın taşına bak" ...
    Bir toprağımız vardır bize dost
    İki ağız buğday verir,
    Ama ne buğday
    Ambarlar almaz, gömeriz.
    Yıl olur tohumluk kalmaz elimizde,
    Tarla gider tapu gider.
    Ugraş didin altımızda hasır yok,
    Sen gelde işin çık içinden:
    "Tarla mı kesekli, biz mi kaçamıyok?"
    Fakılı'ya tren gelir Kayseri'den,
    Biner gider işsiz kalan köylümüz.
    Bulgur gider, pekmez gider elimizden,
    Ankara'dan emir gelir,
    Nutuk gelir.
    "Nevürek, hemşerim, nevürek.
    Ağlayak da gözden mi olak,
    Dövünek de dizden mi olak."

    Cenaze

    Omuzlanınca tabutun
    İlk defa kurtuldu ayakların topraktan
    Muhteşem oldu medreseden çıkışın

    Dikildiler yol üstüne
    Bir dilim ekmeği çok görenler
    Yüzüne bakmıyanlar sağlığında
    Bir selamla ödediler bütün borçlarını

    Üzülme gelmiyor diye çelenkler peşinden
    Mevsimsiz oldu ölümün
    Ne olurdu bir kış daha bekleseydin
    Bahar gelir çiçekler açardı

    Ölümün kimseyi sevindirmedi
    Atsız arabasız kalktı cenazen
    Alçak gönüllü adamdın
    Herkesten uzak yaşadın
    Cami avlusunda
    Ölümün de gürültüsüz olsun

    Çocuklarım

    Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
    Haylaz çocuklarım
    Sınıfın en devamsızını
    Bir sinema dönüşü tanıdım
    Koltuğunda satılmamış gazeteler
    Dumanlı bir salonda
    Kendime göre karşılarken akşamı
    Nane şekeri uzattı en tembeliniz
    Götürmek istedi küfesinde
    Elimdeki ıspanak demetini
    En dalgını sınıfın
    Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
    Palto ayakkabı yüzünden
    Kiminiz limon satar Balıkpazarı'nda
    Kiminiz Tahtakale'de çaycılık eder
    Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
    Tereyağındaki vit*****
    Kalorisini taze yumurtanın
    Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
    Çevresini ölçtük dünyanın
    Hesapladık yıldızların uzaklığını
    Orta Asya'dan konuştuk
    Laf kıtlığında
    Birlikte neler düşünmedik
    Burnumuzun dibindekini görmeden
    Bulutlara mı karışmadık
    Güz rüzgarlarında dökülmüş
    Hasta yapraklara mı üzülmedik
    Serçelere mi acımadık kış günlerinde
    Kendimizi unutarak


    Çocuklarınız İçin

    Savaş sonrası sayımlarda
    Şu kadar ölü, şu kadar yaralı
    Kadın, erkek sayısız kayıp...
    Elden ayaktan düşmüş
    Geride bir o kadar da sakat,
    O kadar günleri anımsayalım diye...

    Zorumuz ne, insan kardeşlerim,
    Amacınız kökümüzü kurutmaksa,
    Yetmiyor mu tayfunlar, taşkınlar,
    Bunca aç, bunca sayrı, kırım, kıyım,
    Sayısız işkence kurbanları...
    En kötüsü,
    Güngünden başımıza inen bu gökyüzü!

    Bu toplanıp dağılmalar ne oluyor
    Yüksek düzeylerde?
    Neden alçakgönüllü değilsiniz,
    Sözünüz mü geçmiyor birbirinize,
    Hangi dilden konuşuyorsunuz?

    Barışsa eğer istediğiniz
    Uçaklardan başlayın işe
    Önce çirkinleşen savaş uçaklarından...
    Ya insanları bir yana bırakıp
    Sivrisineklerin kökünü kurutun
    Ya da bataklıkları!

    Sonra geçin kara sineklere!
    Ne kadar da çoğaldılar son sıcaklarda
    Yer gök tüm karasinek,
    Yaşamımızı karartmak için.
    Bir güç denemesi yapsanız da,
    Onların yaşamını siz karartsanız!
    Yoksa siz de mi barıştan yanasınız,
    Onların özgürlüğünden yana?

    Kolay değil, barıştan yana olmak
    Özveri gerek yüksek düzeylerde.
    Gene de bir nedeni olmalı, diyorum.
    Bu toplanıp toplanıp dağılmaların.
    Phantom'ların pazarlanması değilse
    Denizaltıların sığınmasıdır
    Dost limanlara
    Ya sağcı gerillaların barındırılması...

    Ah uzak görüşlü yetkililer,
    Bıraksanız da büyük sorunları bir yana,
    Biraz da ulusunuz için...
    Halkınız için konuşsanız
    Çocuklarınız için...
    Kökleri kuruyup gitmeden!

    Gül ile Gönlüm

    Aşkın dergâhında kaynadım, taştım;
    Beni bir deryâya saldı bu gönlüm!..
    Âlem-i ervâhta bir sırra düştüm;
    Ahdine vefâyı bildi bu gönlüm!..

    Derdime tanıktır doğan, batan gün;
    Ömrüme damladı, gül renkli hüzün!..
    Hızır’dan, Musa’ya bir ilm-i ledün;
    Kandıkça can buldu, doldu bu gönlüm!..

    Bahtıma ışık mı, bu levh-ü kalem?..
    Bir sonsuz huzur mu bunca dert, elem?..
    Şu küçük tohumda, binlerce âlem;
    İbretten, ibretler aldı bu gönlüm!..

    Mesih nefesinde göze nûr doldu;
    Süleyman, aşk ile gökleri buldu!..
    Ateş, güle döndü gülistân oldu!..
    Gül ile boyandı, oldu bu gönlüm!..

    Yükümde, sonsuza yüklü günüm var;
    Umudum, çilede nazlı bir bahar!..
    Beni böyle sardı bu ince efkâr;
    Bir özge menzile, daldı bu gönlüm!..

    Acıya ‘can’ dedim, aşka dayandım;
    Secdede tutuştum, duâda yandım!..
    Ashâb-ı Kehf gibi tevhîde kandım;
    Zamanın elinde kaldı bu gönlüm!..

    İçelim

    İşte bir aradayız!
    Sağlığından haber beklediklerimiz yanımızda;
    Ve aramızda uzun zamandır
    Yüzünü görmediklerimiz!
    Kimimiz mahpustan dönmüşüz
    Kimimiz sürgünden!
    Bu akşam keyfimiz yerinde,
    Günlük dertlerimizden sıyrılmışız,
    Nasıl kazanıldığını unutmuşuz paranın
    Elimiz o kadar açık;
    Harcayalım neşemiz için!
    İyisi gelsin şarabın,
    Yüklü olsun mezeler!
    Nöbetçisiz geçiyor akşamımız demek,
    Kilitsiz, demir parmaklıksız;
    İstersek burda keser konuşmamızı,
    Çıkarız kol kola, kelepçesiz.
    Dolaşırız canımızın çektiği sokakta.
    Özlemini çekmişiz uzun zaman
    Dostların ve aydınlığın.
    Duymuşuz her çeşit yalnızlığı
    Tek başımıza.
    İki çift laf etmenin karşılıklı,
    Ne demek olduğunu öğrenmişiz.
    Konuşalım,
    Bir suç olduğunu bilerek her sözümüzün
    Güzel günlerin yaklaştığını söyleyelim,
    Dört yanımızı kollayarak.
    Ne olacak, bilir miyiz birazdan?
    Belki hesabı sorulacak neşemizin.
    Kaldıralım son kadehleri,
    Ayrılalım arkadaşlar,
    Ayrılırken öpüşelim!

    İçimizden Biri

    Eli değnek tutar tutmaz
    Çoban oldu;
    Sardılar sırtına bazlamayı
    Onaltı yıl güne verdi karnını,
    Onaltı yıl koyun güttü, kavalsız
    İnsanlardan ağayı tanır,
    Adını bilmez sorarsan,
    Hayvanlardan Karabaş'ı
    Günü yetti, bıyığı bitti,
    Okundu künyesi,
    Gitti, davulsuz zurnasız.

    Kahveler Gazeteler

    Kimini vurguncu yaptı 39 harbi
    Kimini karaborsacı
    Laf olur diye dost çayı içmeyenler
    Mahkemelik oldu rüşvet yüzünden
    Gaz fişi, ekmek karnesi derken
    Kimler karışmadı ki piyasaya
    "Kimini sefil etti 39 harbi,
    kimini şair etti."
    Beni de gazete tiryakisi.
    Dadandık kahvelere ajans yüzünden,
    Bir bardak ıhlamur bedeline
    Yeni nizamdan dem vuran yazılar okuduk
    Düştuk eli kalem tutup da
    Eli silah tutmayanların peşine,
    Cenk meydanlarını dolaştık,
    Denizler geçtik dağlar aştık,
    Gün oldu kırıldı kanadımız
    Kaldık çöllerde.
    Gün oldu Urallar'dan vurup
    Ulaşmak istedik Kızilelma'ya
    Yürüdük şehir şehir,
    bir de ne görelim
    Arpa boyu yol gitmişiz!
    Düşenin dostu mu olur,
    Zafer nerde, biz orda:
    "Meserret" de kurtardık Sivastopol'u
    "İkbal" de girdik Berlin'e
    Atikali kahvesinde patladı
    Atom bombası
    Pes dediler, bir yaz akşamı
    Şehzadebaşı'nda Japonlar,
    Çektik zafer bayrağını kapıya!

    Kasabamız

    Martıların düşürdüğü tohumdan
    Filizlendiğine inandığım kasabamız
    Yosun kokardı evleri
    Çarşıları midye kokardı
    Çekirdeği çölden gelen mescitin
    Boy attığına şaşardım
    Bu deniz yüklü havada
    Nedense gelişemedi bir türlü
    En şirin yerine dikilen
    İrili ufaklı mezar taşları

    Belki de ölüler böyle istiyor.

    Mıstabey

    Kaşın gözün mü oynuyor,
    A Mıstabey,
    Bana mı öyle geliyor ?
    Nevrin döndü, süzülüverdin.
    Gözümüz yok işlerin yolunda doğrusu,
    Çıkmadı senin gibisi Safranbolu'dan
    Bugüne bugün
    İki fırın sahibisin,
    Senin düşünmek neyine ?
    Haramiler mi çevirdi kervanını,
    Gemilerin mi battı Karadeniz'de ?
    Hele bak,
    Fiy yemiş güvercin gibisin.
    Senin ne derdin olur, a Mıstabey,
    Ceza kestilerse Çemberlitaş'taki fırına,
    Hacı ne güne duruyor tezgahta,
    Bilirsin postu vermez ele...
    Hele düşündüğün şeye bak,
    İpe cekmezler ya adamı
    Ekmeğe kul karıştırdı diye;
    Şükür bulduğumuza bu kadar...
    Yoksa küreğin sapı yüzünden
    Başı belaya mı girdi
    Saraçhane'deki Rıza'nın ?
    Kolay değil fırın işletmesi
    Cadde üstünde...
    Kesersin bir karış küreğin ucundan
    Olur biter...
    Rıza mı çekecek eziyeti,
    Çeksin kerata,
    Şeytan azapta gerek...
    Bunlar gelir geçer, Mıstabey,
    Üzülmeye değmez.
    Çok düşkündün havadise eskiden,
    Kaçırmazdın ajansları...
    ne meydan muharebeleri vermedin,
    Şu kahvenin ortasında,
    Moskova'yı kaç kere fethettin.
    Sana ne oldu bugünlerde
    Radyoya kulak vermez oldun.
    Seninkiler ne hale gelmişler
    Taşı toprağı toplamışlar Bulgarya'dan
    Bırakmışlar Varşova'yı geride,
    topyekün kaçıyorlarmış!
    Boş oturmamışlar Mıstabey
    Ne fırınlar yapmış herifçioğulları
    Senin fırınlar halt etmiş yanında,
    Kapısından girilir
    Bacasından çıkılirmış...
    Yaşamadı Mıstabey,
    Sana dokunmayana yılan
    Bin yıl yaşamadı!
    Ne o dalıp gittin, Mıstabey,
    Nargilen kül bağlamış!
    Neden yorgunsun böyle,
    Neden kulakların böyle düşük ?
    Boş durduğun yok anlaşılan!
    Ne parçalar geldi geçti elinden
    Bu karne çıkalı;
    Sonunda düştün mü bu çirkefe ?
    Sen ne dersen de, Mıstabey,
    yaşın kemalini bulmuş,
    Bu senin dişine göre değil!
    Ama huy çıkar mı can çıkmayınca!
    Sakar ökuz titretirken kuyruğu
    Varıp başucuna sormuşlar,
    Nedir son sözün diye;
    Deri mi yüzün de demiş, atıverin
    Sarı ineğin üstüne...
    Biliriz eski kulağı kesiklerdensin,
    Ne söylesek fayda yok,
    Arpadan olacak anlaşılan
    Atın ölümü!
    Hem duşün, Mıstabey,
    Sen evli barklı adamsın,
    Dile düştün mü Safranbolu'da
    İki paralık olur itibarın!
    Hani ahbapların ağzında
    Bakla da ıslanmaz oldu.
    İt değil ki kapatasın ekmekle
    Şunun bunun çenesini.
    Söz de ele vermişsin sakalı,
    Doyurmuşsun gözünü
    kürkten bilezikten yana
    Şimdi de tutturmuş haspamız
    Başımı sokacak ev isterim diye...
    Tutkunsun, vereceksin ister istemez;
    Gülü seven katlanır dikenine...
    Ne yapalım,
    Taş attın da kolun mu yoruldu ,
    Bağışla gitsin Fatih'tekini!
    Amaaaan, Mıstabey,
    Bunlar kara kara düşünmeye değmez,
    Tazelensin hele nargilen,
    Bak keyfine!

    Sen Bu Çerçevede

    Kim çekmişse çekmiş bu resmini.
    Kendinden de renkler katmış çekerken.
    Daha çok doğa koymuş içine,
    Deniz koymuş, yosun koymuş.
    Yüzün deniz mavisi,
    Gözlerin yosun yeşili!

    Hele bu dut ağacından çerçeve...
    Her bakışımda şaşırtan beni
    Becerisi değil de yapanın,
    Beğenisidir daha çok,
    Sana giden ağacı bilmesi...
    En dillisini seçmiş doğrusu,
    Dut da sözlü ağaçtır haaa!..
    Mavilerinle, yeşillerinle,
    Daha bir başka duruyorsun içinde...
    Çerçevene çok yakışıyorsun,
    Yalnızlığıma uyduğun gibi...

    Neresinden başlayayım,
    Çerçeveyle bütünleşen resminin?
    Senin güzelliğini mi öveyim önce,
    Esintili, deniz gibi değişkenliğini mi?
    Tutup bu kıyılarda resmini çekenin
    Sanatını mı dile getireyim,
    Yoksa yaratıcısını mı çerçevenin?
    Bakışlarımdadır diye anlamın tümü
    Yalnızlığımla mı övüneyim?

    Hep bu aylarda... Hava birden karardı da
    Bir poyraz koptu mu Balıkkayası'ndan,
    Sökülür gider içimdeki tüm ağrılar
    Poyraz da sağlam havadır haaa!..

    Hiç şaşmaz kardır arkası...
    Seni alır da karşıma, yosun yeşili
    Gözlerine dalar giderim.
    Yitirdiklerimi ararım maviliğinde.
    Yollar, beller kapalıdır artık,
    Deniz bile kar altındadır.
    Gemiler barınakta çifte demirli...
    Ne akım, ne yüksek gerilim,
    Kenti saran karanlık, kar altında...
    Bir tek mumdur seni diriltip yaşatan
    Yetiş benim düş gücüm, göster kendini!

    Çarmıha gerilmiş gibisin karşımda
    İsa mısın, Meryem mi, belli değil...
    Ben miyim, dört duvarla kuşatılan,
    Sen misin düşünen, Şevki Usta'nın çerçevesinde?
    Düşlerim mi, yaşamım mı,
    Şu eriyen mum ışığında!..

    Sen Gidince

    sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
    saçlarını, gözlerini, ellerini
    neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
    her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
    termometrede yükselen çizgi
    kimbilir nerelerde soğuyorsun

    senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
    insan insan bakan gözbebeklerin
    beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
    beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

    ne gelirse onlardan gelir bana
    çalışma gücü yaşama direnci
    mutluluk gibi kazanılması zor
    mutluluk gibi yitirilmesi kolay

    bir açarsın ki mutluyum
    bir kaparsın ki herşey elimden gitmiş

    Uçurtma

    Çocuklarımız neleri sevmiyorlar ki...
    Uçurtmayı seviyorlar söz gelişi,
    Bir havalandı mı uçurtmaları
    Daha da güzelleşiyorlar.
    Maviliklerde gözleri
    Özgürlüğü yaşıyorlar
    Uçurtmalarla birlikte.

    Koparıp da iplerini hele
    Bir kurtuldular mı ellerinden,
    öylesine seviniyorlar ki,
    Gidiş o gidiş, bile bile...

    Kızalım mı umursamayışlarına?
    Kendi yaşamlarını izliyorlar boşlukta.
    Onlar da birer uçurtma değil mi?

    Bizim de ne süslü uçurtmalarımız vardı,
    Alıp başlarını gitmediler mi?
    Gözümüzden bile esirgerdik
    Hangi birinin ipi kaldı elimizde?

Sayfayı Paylaş