Roman tahlilleri

Konu 'Kitap Özetleri' bölümünde Moderatör Güleda tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0

    ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR
    Yazarı: Ernest HEMINGWAY
    Basım yeri ve tarihi: İSTANBUL/Mayıs 1996
    Konu: İspanyol iç savaşı
    Eserin Belli Başlı Kahramanları : Roberto Jordan, General Golz, Pablo, Pilar, ,
    Roberto Jordan El Sordo,Maria, Anselmo
    Olay nerede geçiyor?
    İspanya

    KİTABIN ÖZETİ :

    Roberto Jordan; sarı saçlı, rüzgar ve güneşle yanmış yüzü, ince yapılıydı. Çok zor bir göreve seçilmişti. Gerçi daha önce birçok defa yaptığı işlerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmişti. General Golz, Roberto Jordan ‘ın şimdiye kadar çalıştığı en iyi general olmasına rağmen, tümeninin taarruza başlamasıyla beraber köprüyü uçurması gerekecekti. Uçakların bomba sesleri duyulunca köprü uçmuş olacaktı.
    Aşağıda yaşlı adam onu arabada beklemekteydi. 68 yaşına rağmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardı. Dağda Amerikalıya yardım edecek çetelerin hepsini tanıyordu. Gerçi çoğu işe yaramaz adamlardı ama tren işini iyi yapmışlardı. Kashlein görevini çok iyi yapmış, treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmuştu. Daha sonrada başka bir iş esnasında ölmüştü.
    Yaşlı adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yanında iki nöbetçi vardı ve biraz uzağında 7 askerin kaldığı bir karakol vardı. Dinamitleri, yarım saatlik uzaklıkta bir tepede olan Pablo’ nun yerine götürdüler. Ağaçların arasında olan bu yerde Pablonun dört atı vardı. Pablo 50 yaşını geçmişti, çok akıllı ve tecrübeli bir adamdı. Tren işinde o da vardı. Çingene, Fernando, eşi Pilar ‘da. Tren işi esnasında kurtardıkları Maria’ yı hepsi de taşımışlardı.
    Pablo Cumhuriyetçiydi, çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü işini öğrendiğinde Pablo ‘nun hoşuna gitmedi bu iş. Tren işi daha mantıklı idi. Onun kadar kampta sözü geçen Pilar, Roberto ‘yu destekleyince diğerleri de desteklediler. Pilar başkanlığı Pablo ’nun elinden aldı ve köprü için Roberto ‘ya yardım edeceğini söyledi. El Sordo (diğer çete reisi) ‘nun da yardım edeceğinden şüphe yoktu. Dağlarda yüzlerce adam olmasına rağmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kişi bulabilmişlerdi. Diğerleri güvenilir değildi. Köprünün imha edilmesinden dolayı Pilar ve Sordo adamlarıyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. O akşam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber, Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanına gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygın halde kurtulmuştu. O zamanlar saçı tamamen kesilmiş olmasına rağmen, büyüdükçe Maria güzelleşmişti. Daha tamşah bir gün olmasına rağmen Maria ve Roberto birbirlerini sevmişlerdi. Pilar, Roberto ‘dan bu iş bitince kızı götürmesini istemiş, Roberto ‘da kabul etmişti.
    El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu dağlarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan, El Sordo ‘nun kendisine yardım edeceğinden emin olmuştu. Altı at vardı. El Sordo, daha sonraki kaçış için gereken atları bulmak için gayret göstereceğini söyledi. Ne de olsa köprü işinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacaktı.
    Roberto, Maria ve Pilar akşama doğru barınaklarına döndüler. Pablo köprü işinden yana değildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda olduğunu biliyordu. Diğer adamların hepsi de onun ölmesini istiyorlardı. Köprü işini bozabilirdi Pablo. Bir an mağaradan dışarı çıkan Pablo ‘nun kaçtığını düşündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüştü.
    Roberto dışarıda yatmaya alışkındı. Gece bayağı ilerlemiş ve Maria ‘nın güzelliği onu büyülüyordu. Maria sıcacıktı. Bir ses üzerine arkaya dönünce Faşist Süvarilerden birini karanlıkların arasından zorda olsa seçebildi. Tabancasıyla onu vurdu. Tam kalbine gelmişti mermi. Diğer süvarilerinde gelmesi yakındı. Adamlarıyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini beklediği diğer süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onları farketmemişlerdi, ama ilerlemelerine devam edip gittiler.
    Silah sesleri Sordo ‘nun barınağından geliyordu. Atları satan Sordo ’nun yerini bulmuşlardı. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiğinde Sordo ve adamları ölmüştü.
    Artık yalnızdılar. Andreas ‘ı, Roberto ‘nun verdiği notu götürmek için General Golz ‘un yanına gönderdi. Köprü sabaha uçurulacaktı.
    Pablo gece yarısı beş abamla geldi. Pablo kaçamamıştı. İhaneti kendine yedirememişti. Roberto Pabloyu karşısında görünce ümitlendi. Köprü işi olabilirdi.
    Pilar ve yanındakiler üstteki karakolu, Pablo yeni getirdiği beş atlı ile alttaki karakolu imha edecekti.
    Uçakların bombaları sabaha karşı duyuldu, Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerleştirirken acele edemezdi. Neredeyse başarmak üzereydi. Diğer iki karakoldan silah sesleri ardı ardına geliyordu. Dinamitleri yerleştirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklaştılar. Pilar ve yanındakiler karakolu halletmişlerdi ama iki adamı ölmüştü Pilar‘ın. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrıldı. Gökden yağan demir parçalarından biri Anselmo ‘yu öldürmüştü. Yaşlı adam çok küçük gözüküyordu.
    Pablo tek başına kurtulmuştu tanktan. Karakolu imha edememişlerdi ama Pablo tek başına kurtulmuştu. Artık herkese yetecek kadar at vardı. Maria çok seviniyordu, Roberto yaşıyordu. Atlarla hızla ilerliyorlardı. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planları olsa gerekti.
    Bayırı çıktıkça Roberto ‘nun atı yavaşlıyordu. Zavallı hayvanın nefesleri bile hızlanmıştı. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayağı, düşen atın altında kalmıştı. Ayağı kırılmış ve kırık kemik Roberto ‘nun kaslarını yırtmıştı. Daha fazla ilerleyemezdi. Yardıma gelenlerle vedalaşıp, orda kalmak istediğini söyledi. Diğerleri giderlerken, biliyordu. Daha General Golz ‘dan emir alırken böyle olacağını biliyordu.

    Yazar Hakkında Bilgi

    Kısa öykünün ustası sayılan Amerikalı yazar Ernest Hemingway, izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yazarın yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir. Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını, sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti. Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway’in çok boyutlu bir ilgi alanı olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını düşündürür.
    Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak 21 Temmuz 1899'da Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Hemingway, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. 18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.
  2. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    AĞRIDAĞI EFSANESİ

    Yazarı : Yaşar Kemal

    Basım Yeri ve Tarihi : Adam Yayınları. 1970

    Kaçıncı Baskı Olduğu : 12. Basım Mart 2002

    Konu : Çoban Ahmet ile padişah kızı Gülbaharın aşkı.

    Ana Olay : Gülbaharın babasının atı yüzünden zindana atılan Ahmeti kurtarma çabası.

    Yazar nasıl bir ana düşünceye ulaşmaktadır?
    Yazar hiç bir gücün aşk karşısında duramayacağını, aşkın her engeli aşabileceğini anlatıyor.

    Eserin Çeşidi : Romantik roman.

    Eserin Belli Başlı Kahramanları : Gülbahar, Ahmet, Mahmut Han, Sofi.

    Ruhsal Ve Fiziksel Özellikleri :
    Gülbahar : 22 yaşında orta boylu, dolgun, duru, açık tenli,buğday benizli bir kızdı. Zeki, az konuşup inceden gülen biri.
    Ahmet : Sarışın, mavi gözlü, uzun, dalgalı sarı sakallı .Yüz ifadesi kederli özlemli biri gibi.
    Mahmut Han : Beyazıt Paşası, Gülbaharın babası. Zalim, başa çıkılmaz, hep kendi dediğini yapan gaddar bir insan.
    Sofi : Uzun ak sakallı, yaşlı bir insan. Ahmetin ustası, akıl danıştığı kişi diyebiliriz.

    Kahramanlar arası bağlantı : AHMET-SOFİ aynı bölgenin insanları, komşular. Aralarında yaş farkı olmasına rağmen çok iyi dostlar. Mahmut Han-Gülbahar baba, kız. Babasıyla
    anlaşamıyor ama birbirlerini seviyorlar. Ahmet-Gülbahar aralarında aşk var.

    Kahramanların yaşadığı sosyal tabaka : Ahmet ile Sofi köylü. Mahmut Han ve Gülbahar sarayda yaşıyorlar.
    Olaylar karşısında kahramanların durumu : Ahmet ve Sofi davalarından vazgeçmiyorlar, direniyorlar. Mahmut Handa inatçı, zalim kişiliğiyle onları vazgeçirmeye çalışıyor. Gülbahar ise bu olaylardan çok etkileniyor, üzülüyor, onları kurtarmak için çare arıyor.

    Olay nerede geçiyor? Belli başlı özellikleri?
    Ağrıdağının yamacında, Küp Gölü kenarında geçiyor
    .
    Özellikleri : Göle kuyu deniyor. Gölün dört tarafı kırmızı, keskin kayalarla çevrili. Yer yer çimenler var. Çiçeklerin renkleri alabildiğine parlak. Çobanlar sürülerini bu bölgeye getirip otlatıyor ve bir yandan Ağrıdağı türküsünü çalıyorlar.

    Yer nasıl ele alınıyor ?
    Yer abartılarak çok güzel bir şekilde adeta bir cennet gibi anlatılıyor.
    Olayların akışında kırılma yok. Zaman belli bir düzen içinde, sıralı bir şekilde sunuluyor.
    Dil anlaşılır bir nitelikte, kolayca anlaşılıyor, sade bir dil var.
    Dil akıcı, efsanevi bir şekilde anlatılmış.
    Anlatım III. kişi ağzından.
    Anlatımda akıcılık sağlanmıştır. Eser ilerledikçe merak
    uyandırıyor.

    Yazar Hakkında Bilgi

    YAŞAR KEMAL


    Asıl adı Kemal Sadık Gögceli olan Yasar Kemal, 1923 yılında Ad*****n Osmaniye ilçesine bagliı Hemite köyünde doğdu. Henüz ortaokul sıralarındayken halk yazınına duyduğu ilgi onu folklor derlemeleri yapmaya yöneltti. O dönemde şiirleri Adana Halkevinin yayını olan "Görüsler Dergisi"nde yayımlandı. Ortaokulun son sınıfindayken okulu bırakmak zorunda kalarak ırgatlık, amelebasılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcılık, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Bu arada "Ülke", "Kovan", "Millet", "Beşpınar" dergilerinde siirleri görüldü.
    1951 yılında İstanbula yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi nde fıkra ile röportaj yazarlıgı yapmaya başladı. "Dünyanin En Büyük Çiftliginde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanını kazandı. O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının 1952 yılında "Sarı Sıcak" adlı öykü kitabi yayımlandı. İlk romanı "Ince Memed" 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayımlandı.
    Yasar Kemal, ilk romanı "Ince Memed" ile 1955 yilinda Varlik Roman Armağanı nı kazandı. 1974 yılında "Demirciler Çarşısı Cinayeti" adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü nü aldı. "Yer Demir Gök Bakır" Fransada 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. "Binboğalar Efsanesi" 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü ne değer görülen Yasar Kemal, 1984 yılında Fransa nın Légion D Honneur nişanını aldı.
    Yapıtlarında Torosları, Çukurovayı, Çukurova insanının acı yasamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalik ile toprak sorununu çarpıcı bir biçimde ortaya koyan yazarın eşsiz betimlemeleri yapıtlarının en önemli özelliğidir.
  3. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU’NUN
    “KİRALIK KONAK” ADLI ROMANININ İNCELENMESİ



    A) DIŞ YAPI İNCELEMESİ :

    Eserin adı: Kiralık Konak
    Yazarı: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Basım yeri ve tarihi: Klodfarer Cad. İletişim Han
    No:7 Cağaloğlu /İSTANBUL 2001


    Kaçıncı baskı olduğu: 24. baskı



    B) İÇ YAPI İNCELEMESİ :

    1) Konu yönünden

    Eserde hangi konu incelenmiştir?


    Kiralık Konakta Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir. İlk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve Tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri, buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler, ahlak, kısacası kültürel değişim ve bu ortamda kuşaklar arasındaki değişen değer yargıları, yaşam biçimlerinin çelişkisi karakterler üzerinden anlatılır.



    Yazarın konuya bakış açıları nelerdir?

    Kiralık Konak, yazarın bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk romandır. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir, bireyin değil, toplumun önemli olduğunu anlar ve "milli ideal" denen bir sevdaya tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Ona göre geleceğin Türkiye'sinde ne geçmişin Osmanlı'sının, ne Batı hayranlarının, ne de yurt sorunlarından habersiz yalnızca sanata tapan bireyci aydınların yeri vardır. Romanın baş kişileri gerçi belli tiplere örnek olarak sunulmuşlardır, ama Karaosmanoğlu bunları çok yönlü bireyler olarak yaşatmayı amaçlar.
    Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır.


    Eserin ana olayı nedir?

    Seniha – Faik – Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Konağın dağılıp satılığa çıkarılması ve Hakkı Celis’in ölümü ile biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.


    Yazar nasıl bir ana düşünceye ulaşmaktadır?

    Kiralık Konaktaki kahramanlar, toplumsal rüzgarların savurduğu birer yaprak gibi uçuşuyorlar, hiç toprağa düşmüyorlar. Düşündükleri dünya ile gerçek yaşamları arasında bağlantısızlıklar vardır.
    Yakup Kadri Seniha karakteriyle, değişen yargı değerlerini, yozlaşmayı, batılılaşmaya çalışırken yitirilen değerleri gözler önüne serer. Yakup Kadri’nin yapmak istediği, eleştirel boyutta yaklaştığı Doğu-Batı, eski-yeni sorunsallarını ve dönemin yaşayış tarzıyla batılılaşmak adına değerleri yozlaşmış olanları göstermektir. Onun karşı olduğu aslında Batı’nın kendisi olmamakla birlikte, Hakkı Celis’in askere gitmesiyle ilgili bölümlerde çok radikal olmayan milliyetçilik izlerine rastlanır, ve Naim Efendi’nin tasvir edildiği ilk bölümde geçmişe bir özlem duygusu sezilir.


    Eserin planı nasıldır?

    Giriş bölümünde, eski ve yeni devirler arasındaki farklılıkları sıralanır: “ zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti (...) “ . “ İstanbul’da iki devri oldu: Biri İstanbulin, diğeri redingot devri... Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar (...) “ . Yazar romanın ilk bölümünde olayların baş kahramanı Seniha’nın dedesi olan Naim Efendi, damadı Servet Bey ve kızı Sakine Hanım’ın birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini eski-yeni karşılaştırması dahilinde anlatarak İstanbul’un sözü edilen bu iki devrini okuyucuya anlatır. Daha sonra baş karakterler kısaca anlatılır.
    Gelişme bölümünde Seniha’nın Faik Bey’le ilişkisi, Hakkı Celis’in ona olan aşkı, Seniha’nın bulunduğu hayattan, konaktan sıkılması, Avrupa’ya gitmek istemesi, Naim Efendi’nin gitgide çöküşü, Seniha’nın Avrupa’ya kaçışı, bundan sonraki değişimleri ve konağın dağılışı anlatılır.
    Sonuç bölümünde ise, Seniha’nın Avrupa’dan dönüşü, bundan sonra yaşadığı hayat, Naim Efendi’nin tamamen çöküşü, Hakkı Celis’in Seniha aşkının vatan aşkına dönüşmesi, askere gitmesi konu edilir. Ve sonunda Hakkı Celis’in ölüm haberinin gelmesine rağmen Seniha’nın kayıtsız kalışı ile roman sona erer.



    2) Yazılış tekniği yönünden :

    Eserin yazılış tekniği nasıldır?


    Bu roman, basit anlaşılır bir dille yazılmıştır. Kişilik tahlilleri iyi yapılmıştır. Ancak romanın sonlarına doğru hep olumsuz gelişmelerin olması, okuyucuyu karamsarlığa sürüklemektedir.


    Çeşidi ne olabilir?

    Realist (gerçekçi) romandır. Realist roman; gerçeği olduğu gibi, gözleme dayalı olarak anlatan romandır. Bu tür eserlerde olan ya da olma ihtimali olan olaylar anlatılır; yani, anlatılan şeylerin gerçeğe uygun olmasına ya da okuyucuda gerçek sanısını uyandırmasına önem verilir. Yazarlar sadece olayları anlatmakla yetinir, kendi duygu ve görüşlerini söylemez, böylece, eserlerinde kendi kişiliklerini gizlerler.
    Thema Larouuse’ye göre ise bu roman, ırmak-roman türüne sokulabilir. Irmak-roman; Osmanlı-Türk toplumunun Tanzimat’tan 1950’li yıllara kadar geçirdiği tarihsel, toplumsal dönüşümleri irdeler.



    3) Kahramanları yönünden :

    Eserin belli başlı kahramanları kimlerdir?


    Naim Efendi, Seniha, Faik Bey, Hakkı Celis, Servet Bey, Sakine Hanım ve Cemil romanın baş kahramanlarıdır. Belkıs Hanım, Neyyire Hanım, Nuriye Hanım, Selma Hanım, Necibe Hanım, Madam Kronski, Kasım Paşa, Ragıp Efendi de romanın yan kahramanlarıdır.



    Bu kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?

    Naim Efendi: Çok zengin, zengin olduğu kadar da hesaplı, iyi yürekli, sevimli fakat “eski kafalı” bir ihtiyardır. Eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok sever. Eski dönemden gelen alışkanlıkları, terbiye ve görgüsü dolayısıyla yenilikler karşısında şaşıran, eski-yeni arasındaki çelişkinin o dönemde yaşayan kişiler üzerindeki etkisini kanıtlayan bir kişiliktir.
    Faik Bey: Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençtir. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış ve oralarda oturmuş olduğu için hareketlerinde bir frenk zarafeti vardır. Buna rağmen aslında işe yaramaz, çapkın, tutkulu ve maceraperesttir.
    Seniha: Yeşil gözlü, kızıl saçlı, ince zarif bir kızdır. Uzaklara, görülmemiş, işitilmemiş şeylere doğru gitmek isteyen, Avrupa hayranı, alaycı, hareketli bir genç kızdır.
    Hakkı Celis: Romantik Batılı şairlere tutkun, duyarlı bir gençtir. Duygusal yapıda, anlayışlı, büyüklerine saygılı bir karakter olarak verilmiştir.
    Servet Bey: Züppe, tatlı su Frenkleriyle düşüp kalkan, yabani ve perişan bir sesle bir takım opera parçaları terennüm eden bir kişilik olarak tasvir edilmiştir.
    Cemil: Henüz yirmi yaşında olmasına rağmen Beyoğlu gecelerine düşkün, Batı hayranı bir gençtir.
    Sakine Hanım: Çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındır; kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece önem verir.
    Selma Hanım: Genç kızlığından beri ailenin içinde kendine hürmet ettiren ağır, haşmetli, amirane bir kadındır. Naim Efendi’yi genç yaşından beri hem yakından hem uzaktan sevk ve idare eder..


    Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir?

    Naim Efendi, Seniha’nın dedesidir. Servet Bey, Seniha’nın babası, Naim efendinin damadıdır. Sakine Hanım ise, Seniha’nın annesi, Naim Efendi’nin kızıdır. Cemil, Seniha’nın kardeşidir. Faik Bey, Seniha’nın sevdiği kişidir. Kasım Paşa da onun babasıdır. Hakkı Celis, Seniha’nın kuzenidir. Selma Hanım ise Naim Efendi’nin kardeşidir. Nuriye ve Neyyibe Hanımlar, Belkıs Hanım, vb Seniha’nın arkadaşlarıdır. Necibe Hanım ise Seniha’nın halasıdır.


    Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar?

    Naim Efendi, devletin yüksek mevkilerinde de bulunmuş, yüksek tabakadandır. Dolayısıyla torunları, kızı ve damadı da öyledir. Ancak zaman içerisinde damadı ve torunlarının Avrupai tarzda yaşama isteği giderek durumlarının kötüleşmesine neden olur. Faik Bey de yüksek tabakadandır. Romandaki çoğu karakter yüksek sınıftandır.


    Yazar, kahramanları seçerken nelere dikkat etmiştir?

    Üslup özellikleri bakımından Yakup Kadri’nin 1910'dan 1974'e dek verdiği eserler Türkçe'nin geçirdiği bütün evreleri yansıtır. Eserlerinin konu ve fikir zenginliği de dil özelliklerinin çeşitliliğinden aşağı kalmaz. Yakup Kadri'nin Fransız edebiyatı etkisinde başlayan yazarlığı, 1920'lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara, tarihe dönem çatışmalarına ve birey psikolojisi irdelemelerine yönelir. Fecr-i Ati'den yetişmiş, “sanat sanat içindir” görüşünü benimseyen bir yazarken, Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için birkaç tanesi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı (Örneğin Kiralık Konak, 1.Dünya Savaşı öncesi döneminin işlendiği bir romandır). Bu değişimini izleyen elli yıl boyunca toplumsal koşullar, tarihi süreçler ve bireysel portreleri romanın dokusuna işlemek için roman tekniğiyle de boğuşmuştur. Romanlarında Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal gerçekliğini sergilemiştir. Kiralık Konak’ta da Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski yaşam biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu karakterler üzerinden sergiler. Bu romanda her karakter eskiyi ya da yeniyi temsil etmektedir.


    Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır?

    Naim Efendi, duygusal ve kırılgan yapıda olduğu için olaylardan çok etkilenir ve hastalanır. Seniha her şeyi abartan alaycı yapısıyla hiçbir şeyden hoşnut olmaz. Faik Bey de önceleri alaycı bir yapıdayken Seniha’nın aşkı onu duygusal biri haline getirir. Sakine Hanım da olaylara üzülür ama bunu sadece babası ile paylaşmaktadır. Servet Bey, hiçbir şeyi umursamaz bir tavır sergiler. Hakkı Celis ise her olayda düşünceleri arasında gidip gelir, bocalar, ne hissettiğine bir türlü kesin olarak karar veremez.


    4) Yer ve Zaman Yönünden:

    Olay nerede veya nerelerde geçmektedir? Buranın belli başlı özellikleri nelerdir?


    Olay 2. Meşrutiyet dönemi Osmanlısında, Cihangir’de bir konakta ve sonra da Şişlide bir apartman dairesinde geçmektedir.


    Olay ortaya konulurken yer nasıl ele alınmaktadır?


    Cihangirde bir konak ele alınmıştır. Zaman zaman konak tasvir edilmektedir. Bazen Büyük Ada ve İstanbul’un değişik semtlerinin isimleri de geçmektedir.


    Olayın akışında zaman kırımları var mıdır? Zaman belli bir düzenlilik içerisinde mi sunulmaktadır?

    Zaman kırımları bazı yerlerde vardır. Bazen –dili geçmiş zaman kullanılırken, bazen şimdiki zaman kullanılmıştır. Ancak bence bu, eserin bugünkü Türkçe’ye çevrilişinden kaynaklanan bir sorundur. Kronolojik olarak zaman ise belli bir düzenlilik içinde, sırasıyla sunulmaktadır.


    5) Dil ve Anlatım Yönünden:

    Eserin dili anlaşılır nitelikte midir?


    Zaman zaman eski Türkçe ve Fransızca kelimeler kullanılmasına rağmen bunların çoğunun açıklaması ya yanında parantez içinde ya da dipnot olarak sayfa sonunda verilmiştir.


    Yazar sözcükleri kullanırken seçici davranmış mıdır?

    Evet, seçici davranmıştır. Pek çok Eski Türkçe kelime bulunmaktadır.


    Yazar, konuşmalarda ve anlatımlarda dili nasıl kullanmaktadır?

    Eski Türkçe kelimeler dışında dil akıcıdır, kolayca anlaşılabilir.


    Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır?

    Anlatım yazar tarafından yapılmıştır.


    Yazarın dil ve anlatımı, yaşadığı dönemle uygunluk göstermekte midir?

    Evet orijinali yaşadığı döneme uygunluk gösterir. Ancak 24. baskıya gelene kadar bazı kelimeler Türkçeleştirilmiştir ve bunlar parantez içerisinde verilmiştir.


    Anlatımda akıcılık nasıl sağlanmıştır?

    Romanın kısımlara ayrılması, kişilik tasvirlerinin baştan yapılması, olayların kronolojik sıraya göre gitmesi akıcılık sağlamıştır.


    6) Yazarın Kişiliği Yönünden?

    Yazar hangi edebiyat anlayışını benimsemiştir?


    Başlangıçta Fecr-i Âticiler’e katılmış, “sanat şahsi ve muhteremdir” görüşünü benimser. Sonra ise “sanat önce bir toplumun, bir milletin malıdır; sonra da bir devrin ifadesidir” düşüncesini benimser. Bu tarihten itibaren çalışmalarını roman türünde yoğunlaştırır.


    Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik nedir?
    Karakterlerin o dönemin gerçekliğini olduğu gibi yansıtıyor olmasıdır.

    Yazarın romanlarında işlediği belirgin bir konu var mıdır?

    Yazar genelde dönem çatışmaları ve birey psikolojisi irdelemeleri içeren, Batı hayranlığını eleştiren romanlar yazmıştır.


    Yazarın önemli eserleri nelerdir?
    Tiyatro
    :
    Nirvana (1909), Veda (1909), Sağanak (İst. Şehir Tiy. Ktp., Tarihsiz), Mağara (1934)

    Roman:
    Kiralık Konak (1921), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panaroma, 2 cilt (1950-1954), Hep O Şarkı (1956)

    Öykü:
    Bir Serencam (1913), Rahmet, 1923, Milli Savaş Hikâyeleri (1947)

    Anı:
    Zoraki Diplomat (1954), Anamın Kitabı (1957), Vatan Yolunda (1958), Politikada 45 Yıl (1968), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

    Mensur Şiirler:
    Erenlerin Bağından (1918-1922), Okun Ucundan (1922)

    Monografi:
    Ahmet Haşim (1934), Atatürk (1946)

    Çeşitli Yazılar:
    Kadınlık ve Kadınlarımız (1923), Ergenekon, 2 cilt (1929), Alp Dağlarından ve Miss Chalfrin’in Albümünden (1942)

    Çevirileri:
    Horatius (1931), Swanların Semtinden (1942)


    Kiralık Konak Romanının Özeti:

    Öncelikle bazı karakterlerin tasviri yapılmıştır.
    Naim Efendi konakta sözü hala sayılan bir ihtiyardır. Ama bu görünüşte böyledir. Çünkü torunları, kızı, ve damadı Batılı tarzda yaşamak istemektedirler ve Naim Efendi’ye ters gelen bazı davranışlarda bulunmaktadırlar. Naim Efendi ise torunlarını çok sevdiği ve onları üzmek kırmak istemediği için yaptıklarına ses çıkarmamaktadır. Seniha ve Cemil Naim Efendi’nin torunlarıdır.
    Seniha her Pazartesi evde çay toplantısı düzenler, arkadaşlarını çağırır. Bu toplantılarda Hakkı Celis (Seniha’nın kuzeni) şiir okur ancak Seniha bununla ilgilenmemekte, onu hala küçük bir çocuk olarak görmektedir. Çünkü Seniha alaycı bir kızdır ve Hakkı Celis’in kendisine duyduğu aşkla da dalga geçmektedir. Seniha’nın gözü yükseklerde, Avrupa’dadır. Konaktan, etrafındaki tüm insanlardan sıkılmaktadır. Seniha, abisi Cemil’in arkadaşlarından Faik Bey’i sevmiş gözükür ancak onu asıl çeken Faik Bey’in Avrupai havasıdır. Faik Bey’e duyduğu aşk sonucunda Seniha’da değişimler gözlenir; “ (...) evvelden rengi yanaklarının uçlarına doğru hafifçe pembe olan bu yüze sıcak bir solukluk ve narin bir uzunluk geldi. Bakışlarına sert bir süzgünlük ve yürüyüşüne, oturuşuna, kalkışına lâtif bir perişanlık geldi; rüzgârda sallanan dallar gibiydi (...)”.
    Faik Bey kızlar tarafından çok beğenilen, yakışıklı, şakacı bir gençtir. Faik Bey önceleri Seniha’yı istemez. Seniha içinde bulunduğu sıkıntıdan dolayı sinir krizleri geçirir ve onu halasının yanına Büyük Ada’ya gönderirler. Seniha orada da çok sıkılır ancak halasının istemiyle arkadaşları da Büyük Ada’ya gelir. Orada geçirdikleri günler içinde Faik Bey’le yaklaşırlar ve Faik Bey de Seniha’ya aşık olur. Ancak daha sonra onları görenler dedikodu çıkarırlar ve bu İstanbul’a Seniha’nın ailesine, gerek tanıdıklar aracılığıyla gerekse imzasız mektuplarla ulaşır. Dedesi Naim Efendi buna çok üzülmektedir ancak torununa olan sevgisinden dolayı bir şey söylemez. Seniha’nın babası ve annesi ise bu olayı çok normal karşılarlar. Sonra Seniha konağa geri döner. Bu arada Naim Efendi’nin parasal durumu bozulmuştur, bazı mülklerini satışa çıkarır. Ama onu o sırada para değil torununun durumu, kimlerle arkadaşlık ettiği ilgilendirmektedir.
    Bu aşk Seniha’yı değiştirmiştir. Hakkı Celis, artık Seniha’nın eskisi gibi onunla alay etmemesini, hatta ona çok iyi davranmasını sahte bulur, eski Seniha’yı geri istemektedir. Faik Bey de aslında Seniha’yı sevmektedir ama kumarı da çok sever. Bir gün Faik kumarda 350 lira kaybeder ve bu parayı nasıl ödeyeceğini bilememesi üzerine Cemil’e gelir. O sırada Faik Bey çok bakımsız, kir içinde görünmektedir ve Seniha nasıl böyle birini sevdiğine anlam veremez. Cemil Faik’i bu durumdan kurtarmak için Seniha’dan elmaslarını ister, Seniha da verir. Ancak biran içinde hayatı olduğu gibi görmesine neden olur ve Seniha bir gerçeği fark eder; Faik Bey’e bahşettiği aşk bu taşlardan daha mı az kıymetlidir ki, Faik Bey bu taşlara sahip olmak için daha çok yalvarmıştır? Zerafetin, asaletin insanın üzerindeki bir maske olduğunu, bir sevgiyi alışverişe çevirmek için bir paket iskambil kağıdının yeterli olduğunu görür. Bu andan sonra Seniha, aşktan önceki alaycı haline ve eski dostlarına geri döner. Buna rağmen Faik Bey’den ayrılmamıştır. Ancak ona çok kötü davranmaktadır. Sonraları Faik Bey’le münasebeti devam eder.
    Naim Efendi üzülerek de olsa, dedikoduları önlemek için Faik Bey’in babasını görmeye gider. Seniha ise, Faik Bey’le olan ilişkisine karıştığı için ona kızar: “ (...) Herkesin kendine mahsus bir hayatı vardır. Siz zannediyorsunuz ki, herkes, herkes gibi yaşayabilir. Annem nasıl sizin gibi bu konakta yaşayıp ihtiyarladıysa ben de onun gibi yaşayıp ihtiyarlamaya razı olacağım. Halbuki ben mutlaka kendi hayatımı yaşamak istiyorum.(...)
    Seniha’nın Faik Bey’le ilişkisinin çevrede duyulup ayıplanması ve artık konağın kendisine dar gelmesi üzerine, Seniha sinir krizleri geçirir, ve kimseye haber vermeden bir gün Avrupa’ya kaçar. Dedesi bütün bu olanlardan sonra bir hastalanır, bir iyileşir. Seniha Avrupa’ya kaçtığında Faik Bey ile Hakkı Celis dost olurlar. Gerçi önceleri Hakkı Celis Faik Bey’i sevmez, onu kıskanır; ama ikisinin ortak noktaları olan Seniha’ya duydukları sevgi bir şekilde onları bir araya getirir. Ancak Seniha’nın Faik Bey’e mektup yazdığını öğrenen Hakkı Celis yine Faik’ten nefret etmeye başlar. Faik de sonra Seniha’nın yanına Avrupa’ya gider.
    Bir süre sonra Seniha, İstanbul’a dönmek istediğini fakat yol parasının olmadığını dedesine yazar ve ondan para ister. Gönderirler. Naim Efendi Seniha’nın yüzünü görmek istemediği için, ve Servet Bey de Şişli’deki apartmanlardan birinde yaşama meraklısı olduğu için konağı terk ederler. Naim Efendi koskoca konakta yalnız kalır. Tek dostu Hakkı Celis olur. Seniha birkaç kez daha yol parası ister ancak hiçbirinde İstanbul’a dönmez. Naim Efendi’nin parasal durumu gitgide kötüleşmektedir. Sonunda Seniha döner. Seniha’nın Avrupa’dan dönüşünden sonra ise gece hayatı ve erkeklerle ilişkileri, bunlara müdahale edemeyen Naim Efendi’yi günden güne çökertmeye devam eder. Hakkı Celis ise askere yazılmıştır ve Seniha’nın yeni hali, çeşitli erkeklerle münasebetleri, ona olan aşkını anlamsız kılmıştır. Naim Efendi ise yalnızlıktan, sıkıntıdan hastadır onun bu haline çok üzülen kardeşi Selma Hanım ısrarla konağı satıp veya kiraya verip kendisinin yanına taşınması için iknaya çalışmaktadır.
    Naim Efendi günden güne huysuz aksi bir ihtiyar olmuştur, ve bu nedenle tamamen yalnız kalmıştır. Konakla beraber kendisi de çökmektedir. Seniha ise bir mebusla evlenmek üzereyken evliliği bozulur.
    Faik Beyle ilişkisinin noktalanmasından sonra Hakkı Celis ile Seniha’nın sohbetleri sırasında “...Seniha abla, bizi pişiren ıstıraptır; gezip görmek değildir. Sizden evvel kaç kişi Avrupa’ya gitti geldi. Bunların bazılarının kıyafetlerinde epeyce değişiklik gördüm, fakat ruhlarında ne değişti; bilmiyorum. Bunlar bize oradan, başlarında bir acaip sarhoşluk ve gözlerinde safiyane bir hayretle avdet ettiler. Seniha abla, siz de bunlardan biri misiniz?” diyen Hakkı Celis’e Seniha’nın cevabı ise şu olur: “Ooo, daima felsefe! Sen hiçbir zaman hayat adamı olamayacaksın, hiçbir zaman, zavallı Hakkı!”. Bunun üzerine Hakkı Celis yarı ciddi, yarı şaka ‘Öyleyse ölüm adamı olurum.” diye cevap verir. Hakkı Celis, bu sözü söyledikten sonra, Çanakkale Cephesi’ne giden askerler arasına katılmaya karar verir. Seniha’ya olan aşkı, eski memleket aşkına dönüşür. Ona göre bu, çok daha anlamlı bir duygudur. Sonraları birkaç günlüğüne izne geldiğinde Seniha’yı görür ve Seniha ona aslında kendini tek seven kişinin Hakkı Celis olduğunu bildiğini söyler. Hakkı Celis de aslında hala Seniha’yı sevdiğinin farkına varır ama sevdiği Seniha eskiden tanıdığı Seniha’dır, Avrupa’dan döndüğünde değişmiş olan değil. Vatan aşkı daha üstün gelir ve ertesi gün tekrar cepheye döner. Seniha daha sonra resmi olarak olmasa da, nişanlanır.
    Sonunda Hakkı Celis ölür ve Seniha bunu bir akşam yemeğinde nişanlısının arkadaşından ayrıntılarıyla öğrenir. Herkes üzülür, Seniha ise yaş***** kaldığı yerden, aynı şekilde devam eder, hatta Hakkı Celis’in öldüğünü öğrendiği eğlence sofrasında aldığı haberden bir an için rahatsızlık duysa da, eğlenmeye, ya da eğleniyor gözükmeye devam eder.



    Yazarın Hayatı:

    27 Mart 1889´da Kahire´de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa´da başladı. 1903´te İzmir İdadisi´ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır´a döndü, öğrenimini İskenderiye´deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908´de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi´ni bitirmedi. 1909´da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916´da tedavi olmak için gittiği İsviçre´de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında “İkdam” gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı´nı destekledi. 1921´de Ankara´ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
    1923´te Mardin, 1931´de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932´de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte “Kadro” dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için “Kadro” dergisinin 1934´te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935´te Prag, 1939´da La Haye, 1942´de Bern, 1949´da Tahran ve 1951´de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960´tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974´te Ankara´da öldü.

    Yazı Hayatı:

    Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, “Servet-i Fünun”, “Resimli Kitap” gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler´in “sanat şahsî ve muhteremdir” görüşünü paylaştığı ve “sanat için sanat” yaptığı bu ilk döneminde “Nirvana” adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet´in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet´in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920´lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955´ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban´dır. Nur Baba Nur Baba, Karaosmanoğlu´nun ilk romanıdır. 1922´de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu´nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca´daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba´yı Euripides´in Bakkhalar´ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır


    Kiralık Konak Romanı İçin Ne Dediler:

    Atilla Özkırımlı, Dr. Niyazi Akı gibi Kiralık Konak’taki Seniha karakteri ile Madam Bovary’deki Emma karakterinin benzerliklerinden söz etmiştir. Ancak şu cümlesiyle bu benzerliğin üzerinde fazla durmaya gerek görmediğini belirtmiştir; “ Araştırmacılarla örnekleriyle kanıtlandığı gibi Seniha tipinin Madame Bovary’den alınmış olması da değerini eksiltmez. Nereden, nasıl esinlenilmiş olunursa olunsun, önemli olan Türk toplumunun tarihsel gelişiminde yaşanan, bugün de etkilerini sürdüren bir gerçekliğin yansıtılması değil midir?”.
    Yine Atilla Özkırımlı’ya göre; batılılaşma sürecinde özentilik ve aşırılığa kaçıp, bu yozlaşmayı yaşayan karakterlerde romanın sonlarına doğru hep olumsuz gelişmeler görülürken, Faik Bey ve Seniha’daki bu kötüye gidiş, bu çöküş, eski değerleri hiçe sayarak bildiklerini okuyan, tutkularının esiri olan batı hayranlarının da ortak çöküşlerini temsil eder.
  4. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Dede Korkut

    --------------------------------------------------------------------------------

    DEDE KORKUT


    Dede Korkut, Oğuz boylarının destanlaşmış hikayelerini derli toplu bir biçimde aktaran bir anlatıcıdır. Dede Korkutun anlattığı hikayeler ancak XV. yüzyılda yazıya geçirilebilmiştir. Türk edebiyatının ilk ürünlerinden olan Dede Korkut Hikayeleri, Türk boylarının Kafkasya ve Azerbaycan yörelerindeki yerleşme, yurt kurma uğraşlarını ve akınlarını konu alır. Oğuz boylarının çeşitli kahramanlık öyküleri, akıncıların töreleri ve gelenekleri doğal çevre içinde hikaye edilmektedir. Dede Korkut hikayeleri yer yer şiir biçiminde yer yer düzyazı biçiminde yazıya geçirilmiştir. Bu eşsiz değerdeki yazılar Almanyanın Dresden Kitaplığında bulunmuş ve Türkçe’ye ilk kez Kilisli Rifat Bilge tarafından kazandırılmıştır. Mahir Ünlü ve Seyit Kemal Karalioğlu, Dede Korkut adlı incelemelerinde tam metin ve konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler vermektedirler. Kitabın asıl adı Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan’dır. Anlamı Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı’dır. Kitap on iki destansı hikaye ve bir mukaddimeden oluşmuştur. Hikayeler Kuzeydoğu Anadolu dolaylarındaki müslüman Oğuzların hayatını anlatır. Fakat destanlar islamiyet öncesi dönemden de izler taşımaktadır. Bu yüzden destanların oluşmasının daha erken evrelerde olduğu tahmin edilmektedir. Kitapta, Salur Kazan ve Bayındır Han gibi kahramanların, mekanın ve zamanın ortak oluşuyla ve her hikayede Dede Kokut’un ortaya çıkışıyla on iki hikaye birbirine bağlanır. Bugün elimizdeki iki nüshanın Akkoyunlu Devleti’nin çökmeye başladığı dönemlerde yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Nüshalardan biri tamdır ve Almanya Dresten Kitaplığı’nda bulunmaktadır. Altı hikayenin bulunduğu eksik bir nüsha ise Vatikan’dadır. Nüshalar üzerine ilk incelemeyi Alman Türkiyatçı Fr. Von diez Tepegöz Destanı’nı Almanca’ya çevirerek yapmıştır. Kilisli Rıfat (1916, eski yazı ile), Orhan Şaik Gökyay (1938) ve Muharrem Ergin (1958) de kitabı yurdumuzda yayınlamışlardır.
    Elde bulunan iki yazma nüshanın biri Dresden’de, diğeri de Vatikan’dadır. Bu iki nüshanın ikisinde de bulunan bulunan ve besmele ile başlayan giriş yazısında, Dede Korkut veya Korkut Ata diye anılan bir şahsiyetten söz edilir, bunun ağzından deyişler ve atasözleri nakledilir. Sonra da zaman zaman Dede Korkut kimi olaylar içinde veya anlatılan şeylerin sonunda ortaya çıkar, olayları tatlıya bağlar, öğütler verir, dua eder, sözü bitirir. Bu yüzden de bu kitabın anlatıcısı olarak kabul edilir. Ama yazarı kimdir, bu iki yazma nüshasının aslı kim tarafından yazılmış, işte bu belli değildir. Bu belirsizlik de yine kimliği hakkında kesin bilgiler olmayan Dede Korkut’un menkıbelere karışmış kişiliği ile birleştirilerek açıklanmaya çalışılır. Akla en yatkın açıklama da budur.
    Dede Korkut hakkında verilen bilgilerin çoğu; onun Köroğlu, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Nasreddin Hoca gibi gerçekten yaşamış, halkımızın kültürüne ve değer yargılarına sözcülük etmiş, öldükten sonra da hayatı menkıbelere karışmış tarihî bir şahsiyet olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan Dede Korkut’un her hangi bir hikaye kahramanı veya ilden ile gezerek düğünlerde, şölenlerde kopuz çalıp deyiş söyleyen sade bir ozan olduğunu söylemek, onu yanlış değilse bile eksik tanıtmaktır. Daha doğrusu onun kimliğini ve kişiliğini tam tanımamaktır.
    Gerçekten bu tür yanlış anlamalara ve eksik tanımalara imkân verecek kadar belirsiz ve silik bir çehresi vardır Dede Korkut’un...Öteki büyük halk kahramanları gibi: Kim Yunus’a ait bir el yazısı, kim Nasreddin Hoca’ya ait tarihî bir belge gösterebilir. Ama bunların varlığını inkâr edebilir miyiz? Sözleri ortadayken bu mümkün değildir. Öyleyse bildiklerimizle yetinmek ve geride bıraktıklarına bakmak zorundayız.
    Kitabın başında Korkut Ata olarak da zikredilen Dede Korkut, Bazen Dedem Korkut şeklinde kullanılır. Bir kere de Dede Sultan olarak anıldığına rastladığımız şahsiyetin kimliği, kitabın özelliklerini belirleyen bir niteliğe sahiptir: Peygamberimizin zamanına yakın bir dönemde, Oğuz kavminin Bayat boyunda ortaya çıkmış, bir rivayete göre Peygamberimize gönderilmiş ve Selmân-ı Fârisî onu Oğuzlara şeyh yapmıştır. Bu yüzden Dede Korkut’a müslüman Oğuzların öncüsü gözüyle bakılmaktadır: Kerâmet sahibi velîdir, yiğittir, alperendir...
    Dede Korkut veya Korkut Dede ile ilgili menkıbelere, hemen hemen her Türk boyunda rastlamak mümkündür. Yunus gibi Dede Korkutun da birçok yerde mezarına rastlanmaktadır. Türkmen, Kazak, Karakalpak, Özbek boylarıyla, Şecere-i Terâkime, Câmiü’t-tevârih, Saltuknâme, Selçuknâme, Bahrü’lensâb, Nesâimü’l-muhabbe, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi bir kısım kaynaklarda Dede Korkut’la ilgili menkıbelere rastlanmaktadır.
    Adının da çeşitli manaları vardır: Korkut veya Horhut, “kork” kökünden gelmektedir. Doğumu ile ilgili menkıbelerde, çocukluğunda çevresine korku verecek bir heybeti olduğu söylenir. Bazı atasözlerinde adı, Kormış veya Kırmış olarak anılmaktadır. Ama kesin olan şu ki, kimliği ve kişiliği ile olduğu kadar adı ile de Dede Korkut önemli bir şahsiyettir. Adıyla ilgili yapılabilecek bütün açıklamaklar, etimolojik çalışmalar, onun çevresini etkileyen ve “Oğuz’un tam bilicisi” olduğunu ifade eden bilgi ve belgeleri doğrular niteliktedir. Her bakımdan olduğu gibi, adının yaygınlığıyla da Dede Korkut müslüman Türklerin atasıdır, öncüsüdür, kerâmet sahibi velîsidir. Kısaca sahibidir. Oğuz’un manevi ve kültürel değerlerine sahip çıkarak, onların varlığını korumalarını, güçlü bir topluluk halinde nesillerini devam ettirmelerini kendisine mesele edinmiş; belki böyle bir görevi üstlendiği için çeşitli yerlerde dolaşmış, iz bırakmış, adına bağlı değer yargılarının unutulmamasını sağlamıştır.
    Câmiü’t-tevârih’le Şecere-i Terâkime yazarlarına göre, Dede Korkut Peygamberimizin çağdaşı onuncu Oğuz hükümdarı Kayı İnal Han’ın müşaviridir. Babasının adı Kara Hoca’dır. 295 yıl yaşadığı söylenir. Bazı rivayetlerde bu rakam daha azdır. Köroğlu’nun babası olarak da anılır. Saltuknâme’ye göre, Osmanlılarla aynı soydandır ve İshak Peygamber oğlu Îs’in soyundandır. Evliya Çelebi de bu rivayetlere inanarak, Ahlat’taki türbesini ziyaret ettiğini yazar.
    Dede Korkut ad koyar, anlaşmazlıkları önler, öğüt verir, dua eder, deyiş söyler, büyük bir ihtimalle de boydan boya gezerek Dede Korkut “boy”larını anlatır. **ümü idrâki ve ondan kaçıp ona sığınışı ile ilgili menkıbeler, başlı başına destan olacak niteliktedir. Bu haliyle hikmet sahibi, herşeyi görmüş geçirmiş, olacakları önceden kestiren veya ilham ile bilen bir büyük şahsiyettir. Hanlar katında sözü geçen, herkese sözünü dinleten Dede Korkut’un, eski Türklerdeki ozan ve şamanlarla, velî ve alp tipinin bütün özelliklerine sahip olduğunu; bunlardan başka müşavirlik, şeyhlik ve uzun ömürlülük gibi vasıflarını taşıdığını görüyoruz.
    Dede Korkut daha sonraki dönemlerde örneğine çok rastladığımız şair evliyaların da ilkidir. Hepsinden farklı olarak, ata biner, kılıç kuşanır, düşmanla cenge gider. Hikaye ve macera anlamlarına da gelen “boy”ları ile büyük bir destancı kimliğine sahiptir. Açıktan açığa öğütler verdiği parçalar azdır. Sanki çok iyi bir anlatıcı olmanın bütün kurallarını bilmektedir. Çok dinamik bir örgüyle anlattığı olayların biricik vasfı, hareketlilik ve gerilimdir. Hiçbir destani hikaye bunlar kadar sağlam yapılı ve bu kadar az kusurlu değildir. Başkalarında haşviyyat, yani gereksiz söz haline gelen tekrarlar, Dede Korkut’un dilinde hoş bir havaya bürünür, âhenkli görünür.
    Dede Korkut’un kişiliği iki şekildedir:
    1- Kutsal Kişiliği
    2- Bilge Kişiliği.
    Başka kaynaklarda devlet adamı kişiliğinin de bulunduğu belirtilmektedir. Dede Korkut çok kişilikli olarak karşımıza çıkması farklı zaman, hatta farklı mekanda yaşamış benzer şahsiyetlerin destanlarda tek isim altında toplanmış olabileceğini düşündürüyor. Fakat bu kişiliklerin halkın eklentisi olma ihtimali de vardır.
    Destanlarda Dede Korkut keramet sahibi biridir. Doğa üstü bir manevi güce sahiptir. Destanlarda şu gibi kerametleri görülmüştür:
    1- Gelecekten Haber Verme: “ Korkut Ata söyledi: Ahir zamanda hanlık tekrar Kayı’ya geçecek. Kimse ellerinden alamayacak, ahir zaman olup kıyamet kopuncaya kadar. “ (Mukaddime) Destanda geçen örnekte de belirtildiği gibi Dede Korkut gelecekten haberler verirdi. Bu haberleri geçmişte yaşadığı deneyimlere dayanarak söylerdi.
    2- Halkın Onun Sözünü Tutması: “ Korkut Ata Oğuz kavminin müşgülün hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmadan yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabül ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi. “ (Mukaddime) Hanlardan çobana kadar herkes onun sözüne güvenirdi, ona danışırlardı.
    3- Duasının Allah Katında Kabul Olması: “… Ne derse olurdu. Gaipten haber söylerdi. Hak Taala onun gönlüne ilham ederdi. “ (Mukaddime) , “… Dede Korkut dedi: (Kılıç) Çalarsan elin kurusun dedi. Hak Taala’nın emri ile **** Karçar’ın eli yukarıda asılı kaldı. Zira Dede Korkut keramet sahibi idi, dileği kabul olundu. “ (Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı) Birinci örnekte geçen “Ne derse olurdu.” Cümlesi hem halkın onun sözünü dinlediği hem de duasının kabul edildiği anlamındadır. ikinci örnekte de duasının kabul olduğu belirtilmiştir. Dede Korkut’taki bu kerametlerin iki kaynaktan gelmiş olabileceği düşünülmektedir:
    1-İslam Tasavvufu
    2- Şamanist İnanç
    Dede Korkut’un destanlarda islam tasavvufuna uymayan davranışları bu ihtimali zayıflatıyor. Mutasavvıflardaki kamil insan olma hedefi, çile çekme, dergah… gibi unsurlar Dede Korkut’ta görülmüyor. Ermişlerinkine benzeyen olağan üstü olaylar yaşaması da yazıya geçirilene kadar uğramış olduğu değişiklikler olabilir. Çünkü Türkler’in islami henüz kabul ettiği ve değişim içerisinde olduğu 15-16. yy.larda yazıya geçirilmiştir. Dede Korkut’un kutsal kişiliğinin şamanist yaşantıdan gelmiş olabileceğini kabul edebiliriz. Ozan oluşu şamanistlerin özelliğini hatırlatmaktadır. Ayrıca kerametlerini gizlememesi de kutsal kişiliğinin şaman inancından geldiğini güçlendirmektedir.
    Dede Korkut’un boylardaki esas işlevi kopuz çalarak boy boylaması, soy soylamasıdır. Boyların anlatılmasına boy boylamak, boylar içindeki manzum kısımlara soy, soyları kopuz eşliğinde belli bir melodiyle okumaya ise soy soylamak denir. Dede Korkut her boyun sonunda boy boylar, soy soylar; kahramanlara dua eder ve bazen onlara ad verir. Dede Korkut’un birkaç boyda, müşkül işleri halletmek için ortaya çıktığı da olur. Şu hâlde Dede Korkut, 12 boyu birbirine bağlayan ve boyları düzenleyip anlatan ortak kahramandır. ( “Dede Korkut Mirası”, Ahmet Bican Ercilasun)
    DEDE KORKUT KİTABI

    “Dede Korkut kitabındaki giriş kısmında Oğuzların destan anlatıcısı ve bilge kişisi Dede Korkut figürü veya Korkut Ata tanıtılır ve daha sonra onun ağzından pek çok bilgece deyişler, atasözleri, düsturlar ve kadınlar hakkında çeşitli düşünceler söylenir. Dede Korkut bilge bir kişi ve danışman olarak tanıtılmasının yanında kitaptaki hikayelerin düzenleyicisi ve onları gelecek kuşaklara aktaran bir destan anlatıcısı ve bu destanları çalıp söyleyen önemli bir kişi olarak karşımıza çıkmakta ve bu görevleriyle hikayelerde önemli bir yere sahip olmaktadır.” ( Metin Ekici, Türk Boylarının Destanları, Ankara 2002)
    Dede Korkut Kitabı adıyla bilinen ve iki yazma nüshası bulunan eserin orijinali, bu iki nüshaya da örnek olan, ilk yazarı elinden çıkmış aslı elimizde yoktur. Dresden kütüphanesinde bulunan ve bir önsözle 12 “boy”dan meydana gelen metnin adı, “Kitab-ı Dede Korkut alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân”dır. Vatikan kitaplığında bulunan ve aynı önsözle altı hikayeden meydana gelen nüshanın adı da “Hikâye-i Oğuznâme-i Kazan Bey ve Gayri”dir. Kitapta 24 Oğuz beyinden söz edildiğini dikkate alan araştırıcılar, bu nüshaları kopya edenlerin, bir üçüncü ve muhtemelen de 24 “boy”u içine alan başka bir metinden faydalanmış olabilecekleri konusunda tahminler yürütüyorlar. Ama henüz kitapla ilgili bilgiler de bu metinlerin incelenmesinden ve kaynaklardaki rivâyetlerin derlenmesinden ibarettir.
    Bu kitabın varlığından 1815 yılına kadar kültür ve sanat çevrelerinin haberi yoktu. Kitaptaki **** Dumrul, Bamsı Beyrek ve Kan Turalı’ya ait çeşitli hikâyelerin Anadolu ağızlarında daha önce yaşadığı, düğün ve derneklerde anlatıldığı gerçeği bir yana, halk edebiyatı ve divan edebiyatı araştırmacıları ve hikâye derleyicileri, böyle bütünlük taşıyan bir kitaptan haberdar değildi.
    Bulunuşundan tam bir asır sonra 1916 yılında, Kilisli Muallim Rifat Bilge, Dresden nüshasını asıl alan bir kopyadan yayınladığı Kitab-ı Dede Korkut’la eseri kültür ve sanat çevrelerinin dikkatlerine sunmuş ve yalnız müsteşriklerin ilgi alanında kalan kitabın geniş okuyucu kitleleri tarafından da tanınmasını sağlamıştır. Bu yayından sonra kitap üzerinde pek çok inceleme yapılmış ve Vatikan kitaplığındaki ikinci nüsha da bulunmuştur (1950). İki nüshayı karşılaştırarak 15. Yy. Türkçesinin dil özelliklerine uygun yayınını Orhan Şaik Gökyay’la Prof. Muharrem Ergin yayınlamışlardır. Bu üç yayınla birlikte pek çok sadeleştirme denemeleri, manzum hikaye yayınları ve oyun haline getirme çalışmaları yapılmıştır.
    “Hikayelerde rastladığımız tipler, ilerileşmiş ve fertler arsındaki ilişkiler türlü yönlerden kol budak salmış olan toplumlarda gördüklerimize benzemez. Dede Korkut kitabında hikayelere bir mihver teşkil eden bu tipler, hikayelerin kahramanı olan kişiler, ötekilerden pek ayrılmaz. Bunu içinde yaşadıkları toplumun pek girintisi çıkıntısı olmayan hayatına yormalıyız. Bu kahramanların simaları gerçekçi ve düz hatlarla çizilmiştir. Erkeklerin yanında onlarla aynı işi yapan, varacağı ****kanlı ile güreşen, varmak için erkeğin kendisini yenmesini şart koşan, ata binen, savaşa giden, yağıya giren kadınların yanında onları kötü gören telâkkilere de kitap da rastlanmaktadır. Giriş bölümünde kadınların ayrıldığı dört sınıftan üçü, ataların dilinden hüküm geymiş bulunuyor. Bununla birlikte, yerlerini bu atasözlerinde değil, kitapta asıl yaşayan hikayelerden almış olan kadınlar, başka milletlerin destanlarındaki kadınlarla karşılaştırılabilirler. Bunlar, kahramanlıkları, sadakatları ve güzellikleri bakımından eşsizdirler. Doğunun birçok hikayelerinde ön sırada yer alan şehvetten burada hiçbir iz yoktur.
    Beylerle çobanın arasında, bugünün toplumunda görülen mesafe adeta silinmiştir. Kazan’ın evinin yağmalanmasıhikayesinde, bu göçebe toplumunda, çobanla hikayenin bu baş kahramanı senli benlidir. Bu çoban aynı zamanda, öteki destan kahramanlarının olağanüstü vasıflarıyla bezenmiştir. Günlük hayatta fertler arasındaki faaliyetlerde yadırganacak bir yan yoktur.
    Hikayelerde belli adlar altında görünmeyen yoksullar da geçer. Bunlar ya Bayundır Han ve Kazan Bey gibi kahramanların alkışlarında olduğu gibi “beze miskin umudu” diye, yahut da onların cömertliklerinden söz edilirken “kara donlu dervişlere nezirler verdim, aç görsem doyurdum, yalın görsem donattım” diye geçer. Bir savaş sonunda alınan çuldulardan bütün il doyum olur. Verilen büyük şölenlerde ve Hanlar Hanının yılda bir evini yağmalatmalarında yoksullar paylarını alırlar. Aslında toplumun, ihtiyaçlar bakımından dar bir sınır içinde bulunuşu da yoksul zengin farklarının belli bir çerçevenin dışına çıkmasına yol vermez.” (Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973.)
    Kitabın eldeki nüshalarının 15. Yy.da yazıya geçirildiği veya asıl nüshadan kopya edildiği sanılmaktadır. Kitaptaki olaylarla ifadeler gözden geçirilip tarihî kişilerle kahramanlar arasında benzerlikler kurulduğunda, kitabın iki ayrı tarih döneminden söz ettiği ortaya çıkmaktadır. Birincisi, Oğuzların Sir-Derya’nın kuzeyindeki komşuları olan Peçenek ve Kıpçaklarla ilişkileri ve savaşlarının yer aldığı hikayeler. Bunlar Salur Kazan boyu menkıbeleri şeklinde de değerlendirilmektedir. Salur Kazan’la ilgili boylar, bu tür hikayelerdir ve Şecere-i Terâkime’de de benzer şekilde anlatılır. Bu dönemin peygamberimizin yaşadığı döneme tekâbül ettiği sanılıyor. İkinci tarihî dönem ise, 13. Yy.’dan itibaren Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yerleşen Türkmen boylarının Gürcüler ve Trabzon Rumları ile savaşlarını anlatan boylarda ortaya çıkmaktadır. Bunlar Bayındır Han’ın bulunduğu Kazan Han’ın onun damadı olarak sunulduğu hikayelerdir. Aralarında 300 yıldan az olmayan bir zaman geçmesine, birini peygamberimiz, diğerinin de Abbasiler dönemine tekabül etmesine rağmen, iki dönemin de Dede Korkut kitabında birlikte anlatıldığını görüyoruz. Bütün bunlar, onun 295 yıla yakın bir zaman yaşadığı rivayetine mesnet olabileceği gibi bu kitabın Halk edebiyatının ortak verimlerinden biri sayılmasına da yol açmış olabilir. Bu geniş zaman, onun destan gibi sayılmasına zemin hazırlamıştır.
    Dilin işlekliği, bütün hikayelerde benzer ve terkipsiz bir anlatım kullanıldığı düşünülürse, ne kadar geniş bir dönemi ele alırsa alsın, bunun adı bilinmeyen bir sanatçı, belki de Dede Korkut ünvanını benimseyen bir kişi tarafından yazıldığı akla yakın görülmektedir. Bir çok hikayede aynı vasıfla anılan kahramanlar, değişik durumlarda farklı tavırlar ortaya koydukları halde hemen hemen aynı kelimelerle konuşur, aynı deyimleri kullanırlar.
    Anlatım o kadar canlı bir konuşma diliyle geliştirilmiş ki, okurken ya da dinlerken hiçbir ayrıntısını kaçırmak istemezsiniz. Olup bitenler, bir destan havasında başlar, gerçekçi bir hikaye dili ve çağdaş bir olay örgüsü ile gelişir ve okuyanlarla dinleyenlere iyimser duygular telkin ederek sona erer.
    Kahramanların kişiliğinde de bu canlılık sürdürülür. Buradaki tipler hiç değişmeyen, aynı tavırlarla hayata yönelen kişiler değildirler. Sever, sevilir, hatta hata eder, kızar, kin bağlar, öc alır, kurnazlık yapar, suç işleyince bağışlanma diler, amaçsız kavgalara giriştiği gibi din ve millet yolunda fedakarlıklara da koşar. Bir bakıma son derece beşeri, bir bakıma da son derece milli bir özleri vardır. Bize özgü tavırların, hala kırsal bölgede yaşayan insanlarımızda bulunan değer ve eksikliklerin temsilcileridir. Bazıları destan kahramanlarına özgü olağanüstü niteliklere sahip olsalar da beşeri duygular ve islami kaygılar bakımından ötekilerden farklı değildirler. Dede Korkut’la onun temsil ettiği değerler karşısında umursamaz tavırlar takınan **** Dumrul, **** Karçar ve Aruz Koca, sonunda ya tövbe eder, ya çok ağır belalara uğrarlar. Tepegöz ise büsbütün bir bela gibi gelir, Oğuz’a felaket getirir ve gözüm gözüm diyerek inler. Bunun hikayesi ötekilere göre semboliktir ve uygunsuz davranışların sonunu gösterir.
    Kadınlar da bu kitapta oldukça canlı ve göçebe hayatın bütün özelliklerini yansıtacak biçimde anlatılmıştır. Çoğu kez erkekleri gibi savaşçı ve onun imdadına yetişecek kadar cesaretlidir. Ata biner, kılıç sallar ve düşman kovalar. Erkeğin namusunu, şerefini kendi namusu bilir. Sadıktır, erkeğini yıllarca bekler. Fedakardır, canını bile kocasının şerefini korumak uğruna hiçe sayar. Tedbirlidir, devlete asi olmaktan alıkoyar kocasını... Çocuklar daha küçük yaştan yiğitlik ve savaşçılık konusunda yeterli bir hazırlıkla yetişirler. Ad kazanmak için yararlılıklar gösterirler, “baş kesmek, kan dökmek” hünerini kazanmaya can atarlar. Bazıları atı için, bazıları kardeşi için, bazıları da hem atı hem millet için savaşmayı, vuruşmayı tek başlarına da olsa göze alırlar. Bazıları da Begil oğlu Emren gibi bunlardan başka din için, devlet için savaşır; düşmanını dinine dolayısıyla devletine katar. Bütün bunları yapabilen oğul elbette övülür.
    İslami motiflerle ahlaki motiflere bu hikayelerde çokça rastlanır. Hemen her hikayenin sonunda edilen dualarla Dede Korkut, Allah ve Peygamber sevgisini dile getirir, temiz imanı över, iyi dileklerde bulunur, bu duaya amin diyenlerin “didâr” görmesini diler. Pek çok hikayede bulunan dini motiflerden çoğu, kitabın başlangıç kısmında deyiş halinde verilir. Bir çok hikayede Peygamberler tarihinden ve İslam büyüklerinden söz edilir. Düşman karşısında çaresiz kalanlar ya Allah’a sığınır ya da Hızır imdadına yetişir yol gösterir, yahut da meleklerden yardım görür. Tabi hepsi de niyetlerine göre karşılıklarını alırlar. Niyeti temiz olanlar, iyi karşılık görür. Azıp gelen belaya uğrayanlar, sırf savaşmak için savaşan ya da içki başına vurup da sefere çıkanlardır. Bunların kurtulması, arı sudan abdest alınarak çıkılan seferle mümkündür. Bu sefer sonunda kafir ordusu dağıtılır ve kilisesi cami yapılır. Oğlu kızı olmayanlar, bir ağzı dualının duasını almak için kurbanlar keser, ziyafetler tertiplerler.
    Kitapta İslâmi motifler yanında, bunlarla çatışmayan eski Türk kültürüne ait pek çok unsura da rastlanır. At sevgisi, oğul düşkünlüğü, misafirperverlik, ata-ana sevgisi, kardeş bağlılığı, hanlara ve beylere canı pahasına sadakat, su, dağ ve ağaç kültü, adak adama ve şükran ziyafetleri hep bu tür motiflerdir ve kitapta çok yer tutarlar. Bunların dışında bazı hikayelerde görülen içkili ziyafetlerin sonu mutlaka belalı biter ve acı dersler alınır.
    “Dede Korkut kitaplarında cihangirlik ihtirası yoktur. Kanaatimce bu onların kendileri kadar kuvvetli düşmanlarla karşılaşmış bulunmalarından ileri geliyor. Anadolu’nun istilası devirlerini aksettiren bu hikayelerde cihangirlik ihtirasının yerini, şerefini ve ailesini koruma ve kurtarma duyguları alıyor. Oğuzların tam bir birlik halinde bulunmadıkları, beyler hatta aile uzuvları arasında bile mücadele olduğu görülüyor. Dede Korkut hikayelerinde bahis konusu olan psikolojik ve sosyolojik hareket amillerini gözden geçirirsek, kahramanlığın akıncılık şeklinden çıkarak, başka duygularla birleştiğini görürüz. Hatta burada Alp tipinin bozulmaya, başka bir tipe kaymaya başladığından dahi bahsolunabilir.” ( Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar)
    Birinci hikayede, Dirse Han’ın koç yiğitleri, bir iftira ile oğlu Boğaç Han’ı, babasını öldürtmeye kalkıyorlar. Başaramayınca, Dirse Han’ı Kafirlere teslim ediyorlar.
    İkinci hikayede, Kazan Han, beyleri ile eğlenir ve avlanırken kafirler tarafından ordası basılıyor, annesi, karısı, oğlu esir götürülüyor. Kazan Han ve arkadaşları esirleri kurtarmaya çalışıyorlar.
    Üçüncü hikayede bir düğün esnasında kafirler Beyrek’i kaçırıyorlar.
    Dördüncü hikayede Kazan Han oğlu Uruz’a ücadele dersi verirken, Uruz esir düşüyor.
    Beşinci hikayede **** Dumrul, Azrail ile karşılaşıyor ve ona mağlup oluyor.
    Altıncı hikayede Kan Turalı Trabzon tekürünün kızını almak için üç canavarla güreşiyor, kızı alıp ordasına dönerken, kafirler tarafından baskına uğruyor.
    Yedinci hikayede Yigenek esir babasını kurtarmak için kafirlerle savaşıyor.
    Sekizinci hikayede Basat bir canavar-insan olan Tepegöz ile mücadele ediyor.
    Dokuzuncu hikayede Begil bir şeref meselesi yüzünden Kazan Han’a kızıyor, ona isyan etmek istiyor, bir av esnasında attan düşüyor, düşmanlar bunu haber alarak ordasına hücum ediyorlar,oğlu kafirlerle savaşıyor ve ancak Allah’ın yardımı ile galip geliyor.
    Onuncu hikayede Segrek esir olan kardeşini kurtarmak için mücadele ediyor.
    On birinci hikayede Kazan Han, uyurken düşmanlar tarafından esir ediliyor ve oğlu tarafından kurtarılıyor.
    On ikinci hikayede bir haysiyet meselesi yüzünden Dış Oğuzlar İç Oğuz’a isyan ediyorlar.
    Dede Korkut hikayelerinde eski Türk destanlarından bazı izler bulunduğu anlaşılmaktadır. Hikayeci aşıklar tarafından toplantılarda sazla, taklitler ve jestlerle anlatılan bu çeşit hikayeler, halkın ortak malıdır. “Millî destanın ilk vasfı müellifinin millet olmasıdır. Destan, bir ferdin, bir sanatkarın değil, bir milletin müşterek dehasının mahsulüdür. Yaratıcısı müşterek deha olduğu gibi, değerlendirilmesi de müşterek sosyal zevkin süzgecinden geçmiştir. Dede Korkut da bu şekilde Türk Milletinin müşterek dehasının ve zevkinin eseridir.
    Millî destanın ikinci vasfı muhtevasının millet hayatı olmasıdır. Bu bakımdan destan millî kültür değerlerinin bir hazinesi millî ve sosyal hayatın renkli ve teferruatlı bir tablosu demektir. Dede Korkut da bu şekilde Türklüğün milli hayatını aksettirmekte, Türk kültürünün zenginliklerini, renkli Türk folklorunun sayısız değerlerini, Türk Milletinin yüksek insani vasıflarını, duygularını, faziletlerini ve meziyetlerini dile getirmektedir.
    Millî destanın üçüncü vasfı büyük bir kahramanlık menkıbesi olmasıdır. Onda kahramanlık ruhu en yüksek insanî vasıf olarak işlenir. Dede Korkut’ta da tabii bu şekilde büyük bir kahramanlık hikayesi ile karşı karşıya kalır, Türklerin alp insan tipinin davranışlarının en yükseğini görürüz.” (Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara 1963.)
  5. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

    --------------------------------------------------------------------------------


    A - Eserin Kimliği
    1. Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    2. Yazarın Adı: Peyami Safa
    3. Yayın Evi: Ötüken Neşriyat A.Ş.
    4. Yayın Yeri ve Tarihi: Beyoğlu/İstanbul 1999
    5. Sayfa Sayısı: 109
    B – Eserin Konusu ve Özeti


    Birçok insan muayene odasının kapısı önünde bekleşmekte. Sıralarda oturacak yer olmadığı için yeni gelen anneler duvar diplerine çöker ve hasta çocukları dizlerine oturur. Hiç kimse düz oturamaz. Çoğunun bir yeri alçılı veya sarılıdır. Yeni gelenlere olan ilgi uzun sürmez. Başlarını kaldırır, bakarlar ve tekrar eski vaziyetlerine dönerler.
    Hasta gençte onların arasındadır ve yanında büyüğü de yoktur. Yalnız başına demir parmaklıklı kapılardan geçer ve dokuzuncu hariciye koğuşuna doğru ağaçların bile sıhhatini imrenerek yürürdü.
    Beyaz gömlekli, güçlü kuvvetli bir adam kapıdan çıkıp, parmağıyla onu gösterir ve yüksek sesle çağırır. Karanlık dehlizden aydınlık muayene odasına gider. Hep görmeye alıştığı manzara onu karşılar: Beyazlıklar ve madeni pırıltılar. Oturur ve ayağını hasta bakıcı kıza uzatır. Sargılar çözülmeye başlar. Her kat açıldığında daha da hafifler; sanki bütün sargı açıldığında kendini uçacakmış zanneder. Pansuman biter ve bacak tekrar sargıya alınır. İki yıl önce bir ameliyat olmuştur. Doktor, bacağı için tekrar bir ameliyat gerektiğini, bacağının kısalacağını ve yere basamayacağını söyler. Cevap yok bacağı sarıldığı halde kımıldayamaz...
    Genç, eve geri döner. Eve giden yolda, diğer evlerin hallerine bakar. Her yağmurda, her fırtınada kaplamalarının nasıl kabardığını, nasıl biraz daha öne eğildiklerini inceler. Genç bunların arasında kendi evini zor bulur. Çünkü, bütün evler kendi evi gibidir. Eve vardığında, kimsenin olmadığını görür. Her eve geldiğinde yaptığı gibi sofada uzun süre kalarak etrafına bakınır. Bu yaşlı sofa adeta onunla sohbet eder.
    Ve baktım: Minderde üst üste konmuş iki yastık ( Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış ). Masanın yanında, rafın önüne çekilmiş bir sandalye ( Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış ). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal ( demek annem bir fenalık geçirmiş ). Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil ( Demek annem ağlamış ). Benimde bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var. Ben de kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım. “Alıntı Paragraf (14)”
    Az sonra annesi gelir Annesi yorgun olduğu için konuşamaz. Genç ona



    birkaç tatlı yalanla annesine muayenede geçenleri anlatır. Ameliyatın olup olmayacağının
    daha belli olup olmadığını söyler. Akşama Erenköy’üne gideceğini, ertesi gün fakülteye
    muayeneye gideceğini de ekler. Annesi izin verir.
    Erenköy’üne gider . Paşa tanıdığı ve hatırladığı günden beri oturduğu tarafta oturmaktadır. Salon karanlıktır. Genç , Paşa’nın oldukça yakınında olduğu halde yüzünü göremez. Gencin hastalığından çok tahsiliyle ilgilenen Paşa, ona, imtihandan aldığı notları sorar.
    Hafif bir ayak sesi ve sıçrayışla, içeri, Paşa’nın kızı Nüzhet girer. Gayet ciddi bir konu hakkında konuşulduğunu anlayınca bir sıçrayışta balkona çıkar.
    Genç, Paşa’ya eğlenceli romanlar götürür gece olunca okurdu. Bu kez getirdiği roman çok uzun tasvirlerle başlamaktadır. O sırada Nüzhet içeri girer. Bir el işaretiyle onu yanına çağırır. Fakat genç okumayı bırakmak istemediği için, ilk önce gitmez. Daha sonra Nüzhetin uyarmasıyla Paşanın uyuduğunu fark eder. Merdivenlerden sessizce inerek, havuzun başındaki kanepeye otururlar.
    Havuz başında Nüzhet kendisini isteyen Dr. Ragıp adında birinden bahseder. Genç bu bahisten hoşlanmadığını söyleyince, Nüzhet onunla istedi diye hemen evlenmeyeceğini söyleyince, genç sevinçten Nüzhetin boynuna sarılmak ister. İlk önce bunun bir aşk teminatı olduğunu zanneder. Fakat biraz daha düşününce bunun bir teselli olabileceğini anlar ve biraz önceki kederi artar.
    Ertesi gün hasta haneye gider.Doktor o sırada teşrih sınıfında ders vermektedir. Yazarı sürekli gezdiren doktor onu hiç teşrihhaneye götürmemiştir ve bu kez oraya giderler. O gün acelesi olan Operatör, onunla ilgilenmez ve bir doktora, ona, koltuk değneği kullanmasını söylemesini ister.
    Doktorla birlikte, biraz yürüdükten sonra bir lokantaya giderler. Doktor yemesi için ısrar eder . Fakat etin kokusu ona teşrihhaneyi hatırlattığı için bir şey yiyemez.
    Eve geldiğinde büyük bir sessizlik onu karşılar. Hemen odadan çıkmak ister fakat bunu nasıl yapacağını bilemez. Sonra cesaretini toplar ve “Yukarı çıkayım” gibi bir şey mırıldanarak odayı terk eder. Nüzhet ile oturduğu divana gider. Fakat yaşında kuvvetli acıların ona verdiği geçici körlük ve sağırlık yüzünden bir şey yapamaz. Kafasını divana yaslayıp, otların içindeki bahçıvanı izlemeye çalışır.
    Birkaç gün sonra doktor Ragıp ziyarete gelmiştir. Hastalık hakkında uzun uzun konuşulur. Genç fakülteye gideceğini söyler. Doktor Ragıp, gencin, bu bahsin kesilmesini istediğini anlayınca, başka bir konuya geçer.
    Ertesi gün Paşa, Doktor Ragıp hakkında sorular sorar. Genç , Doktor Ragıp’ın Nüzhet’i mesut edemeyeceğini söyleyince, yengesi sinirlenerek , piyanonun





    üzerinden rasgele bir şey alıp odadan ayrılır. Paşa gence taraftarlığını gösterir gibi bir kahkaha attıktan sonra, Nüzhet’in onun kardeşi olduğunu , onunla beraber büyüdüklerini söyler. Genç şaşkınlık içinde kalmıştır.
    Ertesi gün Nüzhet ve annesinin kendisi hakkında ****** diyerek konuştuklarını duyunca ani bir kararla o akşam eve dönmek ister. Bunu Paşa’ya
    bildirdiğinde Paşa, emreder bir sesle “Yarın gidersin” der. Köşke ilk geldiği günü hatırlar ve o gün başlayan bir hikaye, bugün bitiyormuş gibi hisseder.
    Ertesi geceyi de orada geçirmesi için bir neden doğmuştu. Annesi gelmişti. Gece yemeğine Dr. Ragıp ve annesi de gelmişti. Sofrada Fransızca ve Türkçe hakkında bir tartışma yaşanır. Genç salondan erken çıkar ve yatar. Ama uyuyamaz. Ağrıları artmıştır. Fakat ruhi azabına karşın, sade ve saf olan et ıstırabını o gece sevmişti.
    Yengesinin ısrarı üzerine bir gece daha kalmaya mecbur olmuşlardı. Nüzhetle önceki gece yüzünden küs gibiydiler. Balkonda biraz sohbet ettiler, ama samimi değil.
    Eve dönerler. Bacağında büyük sancılar. Sabahı zor getirir. Fakülteye giderler. Operatör derstedir. Genci sedyeyle ikinci hariciye koğuşuna götürürler. Bacağın sargıları açılır. Operatör içeri girdiğinde, onu gördüğü halde, hiçbir şey söylemeden ellerini yıkar. Ona bir koltuk değneği getirtir. Mithat Beyle röntgen çektirmeye giderler. Daha sonra bir arkadaşı ve Mithat Beyle bahçede otururlar.
    Neredeyse bütün akrabaları onu hasta yatağında ziyaret etmişti. Askeri bir hasta hanede çalışan bir akrabası, pansuman için gerekli olan pamuk ve gazlı bezi getirir. Bir gün genci çalıştığı hasta haneye götürür. Alman bir doktor yanlış bir teşhis koyar. Yine aynı hasta hanede çalışan bir Türk doktor Türkiye’de bulunmayan bir ilaç tedavisi ile kurtulacağını söyler. Fakat oda bir işe yaramaz.
    Ertesi gün yine fakülteye giderler. Operatörü bulamadıkları için bahçeye çıkarlar. Mithat Bey genci yalnız bırakır. Uzun süre bahçede yalnız oturur.
    Mithat Bey gelir ve hariciye koğuşuna giderler. Operatör gelmiştir ve ameliyattadır. Genç, birinin bacağının kesildiğini öğrenir. Ameliyathaneye çıkarlar.
    Operatör röntgenlere ve bacağa baktıktan sonra, gence, bacağını kaybedeceğini söyler. Genç, o anda bayılır. Ayıldığında ameliyat masasının üzerinde yattığını fark eder. Bacağına pansuman yapılmıştır. Ayağa kalkar ve koşarak kaçar.
    Dokuzuncu hariciye koğuşuna bir dahaki gelişinde yalnız değildi. Polikliniğin önünde beklememişti. Dosdoğru operatörün odasına çıkmıştı. Operatör, bacağa baktıktan sonra, önceden verilen kararı doğrular. Bacak kesilecektir.
    - Fakat, dedi. “Amputation”lar bence tababete dahil bir iş değildir, bunu kasaplar de yaparlar ve bir balta vuruşta, bir uzvu uçururlar. Biz, biraz tentürdiyot




    süreriz ve biraz da kloroformla hastayı uyuturuz. Farkı budur. Doktorluk, bu bacağı ve bu gençliği kurtarmaktır. Kendisine sorun, bu hasta hanede aylarca kalırsa, üç beş ameliyata dayanırsa kurtarmaya çalışırız, yoksa… “Alıntı Paragraf (92)”
    Genç, bunu kabul eder.
    Artık koğuştadır ve yanında da kimse yoktur. Önceden olan her şeyi özlemeye başlar.
    Rüya gördüğünü sandığı bir anda doktorla aralarında şu konuşma geçer:
    1 Hah! Aferin, ağla, ağla!
    2 Hayır, hayır… korkuyorum.
    3 Sebep yok, yavrum, bak hasta hane adam dolu. Yalnız bu pavyonda on bir insan, yüzlerce çocuk var.
    4 Bilmiyorum, fenayım.
    5 Fena şeyler düşünüyorsun.
    6 Korkuyorum.
    7 Niçin? Burada her şey var. Zil bile. Korkarsan bas gelirler. Her taraf kapalı.
    8 Her taraf kapalı. Korkuyorum.
    9 Kapalı olduğu için mi?
    10 Bilmiyorum… Bu duvarlar…
    11 Ey?...
    12 Of!...
    13 Bir şey mi düşünüyorsun, birini mi düşünüyorsun?
    14 Hayır, bilmiyorum.
    15 Nüzhet’i mi görmek istiyorsun? Nüzhet kim? Kardeşin mi?
    16 Nüzhet kim? Kardeşim mi? Bilmiyorum.
    17 Nüzhet kim?
    18 Bilmiyorum.
    19 Biliyorsun, biliyorsun, haydi, söyle bana, Nüzhet kim? Bayıldığın zaman onu sayıklamışsın.
    20 Beni buradan çıkarınız!
    21 Haydi, söyle yavrum, söyle… Rahatlayacaksın.
    22 Ben bu gece burada kalamam.
    23 Söyle, çıkarırım.
    24 Şimdi.
    25 Şimdi. Fakat söyle.
    26 Of… Ben çocuk değilim.




    26 Biliyorum ki çocuk değilsin.
    27 Dizim ağrıyor.
    28 Geçer. Demin biz pansuman yaptık. Yere düşerken çarpmışsın, kanatmışsın.
    29 Yere düşerken mi? Kim?
    30 Hiç. Dizin çok mu ağrıyor?
    31 Dizim şimdi ağrımıyor, başım ağrıyor.
    32 Başın mı?
    33 Bilmem… Bir yerim çok ağrıyor ama. Başım mı, dizim mi?
    34 Düşün bakalım.
    35 Başım dönüyor, gözlerim kararıyor.
    36 Zararı yok, ben buradayım, korkma… Hah… Ağla. Açılırsın… Al bunu kokla… Başını yastığa koy… Hah… Aferin… Şimdi uyursun. Kapa gözlerini… Hah… Ben yanındayım, korkma, hiç yalnız kalmayacaksın, uyu!
    Yattığı yerden kolu sarılı bir çocuğun geçtiğini görür. Sonra, kapısında bir adam görür. Adam, gence, sıranın ona geldiğini söyler. Pansuman sırasıydı bu. Ertesi gün ilk ameliyat yapılacaktı.
    Öğleden sonra annesi, Mithat bey ve arkadaşları gelir. Fakat onlar odayı karanlık iken görmedikleri için, gencin halini anlayamazlar.
    Ameliyat günü gelmişti. Kapıda bir adam, ilk ameliyatın onunkinin olduğunu söyler. Ameliyathanede masaya uzatılır ve uyuşturulur.
    “Beş dakika sonra hasta haneden çıkıyorum. Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım ropdöşambr içinde ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta. ( Alıntı paragraf)
    C- Ana Fikir ve Yardımcı Fikirler
    Hastalığın vermiş olduğu ızdırap.
    D- Kişiler
    1. Hasta Genç: Roman kahramanı, öğrenci
    Paşa: Hasta gencin amcası, emekli
    Nüzhet: Paşanın kızı, öğrenci
    Nurefşân: Paşanın çalışanı, hizmetçi
    Paşanın Eşi: Hasta gencin yengesi, ev hanımı
    Mithat Bey: Gencin arkadaşı, doktor.
    2 . Hasta Genç: Küçüklüğünden beri dizinde olan rahatsızlıktan dolayı acı



    çekmektedir. Kitap okumayı seven bir kişi.
    Paşa: Ciddi bir insan. Gencin ona roman okumasından hoşlanıyor.
    Nüzhet: Hızlı yaşayan genç bir kız.
    E- Dil ve Anlatım Özellikleri
    Romanın anlatımı genel olarak sade fakat bazı paragraflarda çok ağır kelimeler kullanılmış.
    Ben, o zamanın fikirleriyle bu iki adamdan fazla mücehhez olduğumu anlamanın nefse itimadıyla, kuvvetli müdafaa ediyordum. Fakat sofrada en son hükmü
    verecek yüksek bir efkâr-ı umumîye yoktu. Benim mücerret nazariyelerime karşı muarızlarımın müptezel teşbihler ve müşahhas ****llerle müdafaa ettikleri tez, bu cahil efkâr-ı umumîyeti aldatabilirdi.
    F- Yazar Hakkında Bilgi
    (1899-1961) Türk edebiyatında ruh inceleyici roman tarzının kudretli
    ustası olan Peyami Safa İstanbul’da doğdu. Serveti Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın oğludur. Annesi Server Bedia Hanımın ismini, sonradan sırf geçim endişesi ile yazdığı eserlerinde, biraz değiştirerek mahlas olarak kullanmıştır.
    Sivas’ta sürgün bulunan babasını, iki yaşında kaybetti. 9 yaşında bütün ömrünce etkileri görünen bir hastalığa tutuldu. Hem bu hastalık hem de annesini geçindirmek zorunda olması, düzenli okul öğrenimine engel oldu. 13 yaşında ilk kalem denemelerine ve çalışmaya başladı 15-19 yaşları arasında öğretmenlik yaparken Fransızca da öğrendi.
    Edebiyat, Felsefe, Tarih, Psikoloji alanlarında o yaş için olağanüstü sayılacak bilgiler edindi. On dokuzuncu başladığı gazeteciliği ölümüne kadar sürdürdü. Belli başlı bütün gazetelerde fıkra ve makaleler, tefrika romanlar yazdı. Devlet kapısına bakmayıp, yalnız kalemiyle geçindi.
    Ufak seyahatler bir yana, bütün ömrü İstanbul’da geçti. Gazetecilik dolayısıyla birçok siyasi sarsıntılara uğramıştır. Vefatında 3 ay önce, oğlu Merve Safa’yı kaybetmesi, ona büyük bir darbe oldu. 15 Haziran 1961’de beyin kanaması sonucunda ölen Peyami Safa, Edirnekapı mezarlığına gömüldü.
    Eserleri :
    Bir Mekteplinin Hatıratı, Karanlıklar Kralı , Gençliğimiz, Siyah-Beyaz (hikayeler), Sözde kızlar, şimşek, İstanbul Hikayeleri, Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Atilla, Fatih Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar
  6. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    SİNEKLİ BAKKAL
    Sinekli bakkal bulunduğu semtin adını almış olan dar bir sokaktır. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istememesine rağmen Kız Tevfik denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik'le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, ve inadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızını dünyaya getirir . Emine'nin Babası Rabia'nın dedesi olan imam ise Rabia'yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: Selim Paşa Konağı. Bu konak başlı başına bir alemdir. Selim Paşa'nın hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise padişahın dostlarından ve zaptiye nazırıdır. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren - çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır.

    Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa Konağı'na kapılanır. Peregrini'yi orada tanır. Vehbi Dede'den musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik'i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia'ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik'in kadın kılığına girip Selim Paşa'nın Oğlu Hilmi için Fransa'dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde Göz Patlatan Hakkı adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi'nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın Oğlu Hilmi de Selim Paşa'nın emri ile sürgüne Şam'a sürülecektir.

    Tevfik yokken Rabia Rakım Amca'nın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim Paşa Konağı'na ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır.

    Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendi'nin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür . Bu Kanarya Hanım'dır. İki eski dost çığlık çığlığa birebirlilerinin boynuna atılırlar.

    Peregrini Rabia'nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda , tasarısını Vehbi Dede'ye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi Dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi...

    İmam da Emine de öldüğünden Osman'la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia'nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul'da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , mahallenin kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile padişah haini diye sille tokat İstanbul'dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer hürriyet kahramanı olarak dönmektedir.

    Tevfik'in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıp da sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik'in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal ****kanlıları şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik'in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu zaptiye dairesinde kendine işkence eden göz patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik'in koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.

    Kahramanlar

    Rabia:
    Romanın asıl kahramanı: İlhâmi İmam'ın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı Rabia'dır. Rabia, yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve ideal Türk kadını nasıl olmalı? sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia'nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi imam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia'nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak Batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. İki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman'la evlenmesi ile de bunu gösteriyor.

    Kız Tevfik: Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir kimlikte anlatılıyor.

    Vehbi Dede: Konakta Rabia'ya ders veren bir Mevlevî derviş olarak bize aktarılan Vehbi
    Dede, her zaman teselli edici teskin edici mizacı ile Rabia'nın dedesinden çok farklı olarak ruh okşayıcı bir alim olarak anlatılıyor.

    Peregrini (Osman): Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocası. Türkçe'yi çok iyi konuşan bu adam ****** olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.

    Selim Paşa: Eski Dahiliye Nazırı, padişaha son derece bağlı bir mizaç ortaya sürmüştür. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin ****l olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia'ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.

    Emine: Rabia'nın annesidir. Önceleri Rabia'yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince, elinden gelse Rabia'nın boğazına sarılmak istemiştir. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.

    İlhamî İmam: Rabia'nın büyük babası, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imam.

    Diğer tipler: Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç, Rıfat Amca; mahallenin cücesi, Pembe; Rabia'nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene, Hilmi; Selim Paşa'nın Jön Türk oğlu, Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı, Kanarya Hanım; köşkte ki bir Çerkez kızı.

    Çevre
    Daha romanın başında, ilk cümlelerle yazar bize olayın nerede geçtiğini söylüyor, Aynen okursak: "Bu dar arka sokak bulunduğu semtin adını almıştır: Sinekli bakkal." Romanın ileri ki bölümlerinde ise bu sokağın İstanbul'da olduğu söyleniyor.

    Zaman
    Zaman Osmanlı Devletinin 33. padişahı olan Abdülhamit Han devridir. Tevfik'in sürgünden dönüşü 2. Meşrutiyet Dönemi'nin başına yani 1908 ihtilâli'ne geldiğine göre zaman I. Meşrutiyet'ten sonra , 1908 öncesi diyebiliriz
  7. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Fatih-Harbiye

    --------------------------------------------------------------------------------

    Fatih-Harbiye/Peyami SAFA (Roman Özeti)

    Eserin baş kahramanı Neriman lise yıllarında tanıştığı ve yedi yıldır birlikte olduğu dostu Şinasi'den gittikçe uzaklaşmaya başlar. Artık o Şinasi'nin ve çevresindekilerin tanıdığı Neriman değildir. Giyimi, zevkleri, derslerine ve çevresine karşı tavırları değişmiştir. Doğu medeniyeti ve ona ait her şeyden nefret etmekte, buna karşılık Batı medeniyeti ve ona ait her şeye sevgi duymaktadır. Bu yüzden İstanbul'da Batı'nın etkilerini en çok üzerinde taşıyan Beyoğlu semtine karşı aşırı bir sevgi duyar ve her fırsatta evlerinin bulunduğu Fatih'ten tramvaya binerek oraya dolaşmaya gider. Bu arada konservatuarın Batı Müziği Bölümü ve Beyoğlu'ndan tanıştığı zengin aile çocuğu Macit ile arkadaş olur. Macit onun gözünde Batı'yı ve medeniliği temsil eden bir gençtir. Bu yüzden ona karşı bir sevgi duyar. Hatta Neriman bir gün Şinasi'ye yalan söyleyerek Macit ile buluşmaya gider. Fakat Şinasi bu yalanın farkına varır ve araları iyice bozulur.
    Bir gün Macit Neriman'ı zengin insanların katılacağı büyük bir baloya davet eder. Neriman da bu baloya katılmayı çok istemektedir. Baloya gitmeye izin alabilmek ve gerekli parayı temin edebilmek için, son zamanlarda değişen tavırlarından dolayı kendisine kızmakta olan babası Faiz Bey'in gözüne girmeye çalışır. Uzun konuşmaların ardından Faiz Bey, Şinasi ile birlikte gitmeleri şartıyla baloya gitmesine izin verir.
    Bunun üzerine Neriman baloda giyeceği bir elbise almak için Beyoğlu'na gider. Dönüşte dayısının evine uğrar. Fakat burada dayısının kızlarından dinlediği bir olay Neriman'ın hayatini değiştirir. Olay sudur: "Fakir bir Rus gitaristle yasayan bir Rus kızı, az parayla yaşamak kendisine ağır geldiği için onu terk ederek, tanıştığı zengin bir Rum ile evlenir. Fakat bu zenginlik içindeki hayatta eskisinden çok daha mutsuz olur. Bu hayattaki her şeyi ve çevresindeki insanların davranışlarını basit ve yapmacık bulur. Pişman olarak tekrar fakir Rus gitariste döner. Fakat adam kendisini kabul etmez. Buna dayanamayan Rus kızı intihar eder."Neriman dinlediği bu olayla kendi hayati arasında büyük bir benzerlik bulur. Gittiği yolun yanlış olduğunu, mutlu olmak için sadece paranın ve medeniyetin yeterli olmadığını, iç huzurun da gerektiğini anlar. Balodan da, Macit'ten de vazgeçer. Doğu medeniyeti ürünü olduğunu düşünerek nefretle bir kenara bırakmış olduğu udunu tekrar eline alır. Şinasi ile de en kısa zamanda evlenmeyi kabul eder. Artık Neriman, babası Faiz Bey ve Şinasi mutsuz geçen günlerin ardından nihayet huzurlu günlerine dönmüşlerdir.


    FATiH HARBiYE (Tahlil)

    Yazar bu romanında Tanzimat'tan kopup gelen, Millî Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini incelemektedir
    (Fatih-Harbiye/1931)


    Peyami Safa'nın Hayatı ve Edebi Kişiliği :

    Peyami Safa (1899-1961) İstanbul'da doğmuştur. Şair İsmail Safa'nın oğludur. Küçük yaşta babasını kaybetmesi ve dokuz yaşında tutulduğu hastalık, düzenli bir öğrenim görmesini engellemiştir. Geçim sıkıntısı nedeniyle on üç yaşında çalışmaya başlamış, bu arada kendi kendisini yetiştirme gayreti içerisine girmiş ve Fransızca öğrenmiştir. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gazeteciliğe başlayan Peyami Safa, kendi çıkardığı "Yirminci Asır" gazetesinde yayınladığı "Asrın Hikayeleri" ile dikkati çekmiştir. Daha sonra yayınladığı hikaye ve romanları ile ününe ün katan yazar, çeşitli gazetelerde fıkra ve makaleler yazmıştır. Ayrıca, "Kültür Haftası" ve "Türk Düşüncesi" gibi dergiler de çıkarmıştır. Peyami Safa, eserlerinde, maddiyata karşı maneviyatı öne çıkaran konular işlemiştir. Yazar, "Sözde Kızlar", "Şimşek" gibi ilk romanlarından sonra asıl başarısını, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" ve buna benzer psikolojik romanlarıyla yakalamıştır. Konusunu genellikle II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk toplumunda ve ahlak anlayışında meydana gelen çöküşten alan Peyami Safa, bu konuyla ilgili düşüncelerini ortaya koyarken ; Doğu-Batı, eski-yeni, alafranga-alaturka gibi, çeşitli düşünce ayrılıklarını temel almış, bunlardan doğan ikiliklere, bunalımlara ve sosyal sarsıntıya dikkat çekmek istemiştir. Romanlarında ruh incelemelerine büyük önem veren yazar, olaylara değil kişiye, onun düşünce ve davranışlarına eğilmiş, dıştan çok içten gelen sesleri, insanın iç dünyasını yansıtmaya çalışmıştır. Gerek romanlarında gerek fıkra ve makalelerinde üslubunun mükemmelliği ile tanınan yazar, kelime seçimi ve cümle kuruluşlarında, Türkçe'nin bütün imkanlarını kullanmıştır. Peyami Safa, dildeki yenilik hareketlerinin dışında kalmış, geleneğe bağlı anlatımı sürdürmüştür. Peyami Safa, sanat endişesi gütmeden geçim sıkıntısıyla yazdığı yüz elliye yakın eserinde ise "Server Bedi" takma adını kullanarak, sanatçı kişiliği konusundaki titizliğini göstermiştir. Peyami Safa'nın hikaye, roman, fikir, biyografi ve tercüme dallarında eserleri vardır.
  8. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Kaçak/Orhan KEMAL (Roman Özeti)

    --------------------------------------------------------------------------------

    Kaçak/Orhan KEMAL (Roman Özeti)

    Kitabın baş karakteri olan Hacer'in oldukça kötü bir geçmişi vardır.Çok küçük yaşta annesini kaybetmiş ve üvey babası tarafından taciz edilmiştir ve bu olaydan sonra ev sahipleri olan iki yaşlı tarafından namuslu bir genç kız olarak yetiştirilmiştir. Genç yaşta evlenmiş ve kocası tarafından elinde bebeğiyle ortada bırakılmıştır.Kocası iş gerekçesiyle gittiği seyahatten bir daha dönmemiş ve tam yedi yıl boyunca arayıp sormamıştır.Kendiside geçimini sağlayabilmek için otellerdeki çamaşırları yıkamaktadır Mahallenin en zengini olan Habip Ağa'nın yeğeni ve sersreinin teki Topal Duran'ın Hacer'de gözü vardır ve onu hiç rahat bırakmaz.
    Bir gün Hacer'in kapısından içeri omuzundan yaralı, iri yarı bir adam girer.Hacer adamın yarasını sarar ve evine alır. Adam kanlıarından kaçtığını söyler halbuki kendi kasabasında Muzaffer adındaki ağanın yaptığı pisliklere dayanamamış, Muzaffer'i öldürmüş ve çiftliğinin yakılmasında ön ayak olmuştur.Hacer oğluna bu adamı babası olarak tanıtmış, mapustan kaçtığını uydurmuş ve evlerinde oduğunu kimseye söylememesini tembihlemiştir.Zamanla bu iki genç birbirlerinden hoşlanmışlar ve beraber olmuşlardır.
    Yine bir gün Topal Duran Hacer'e asılır ve Hacer şikayet etmek için jandarma karakoluna gittiği sırada habipin resmini görür ve kanlılar diye bir mevzunun olmadıgını ve gerçeği öğrenir ama onu ihpar etmez.Aksine ikisi geleceğe dair yapmaya başlarlar.Kasabadan ayrılmak ve büyük şehre gitmek gibi.Ertesi günlerde jandarmanın eline Muzaffer'i öldüren kaçağın kasabada saklandığına dair haber ulaşır. Bu haber kasaba içine yayılır ve Hacer'in kulağına kada ulaşır.Eve hemen dönecek ve bu haberi Habib'e ulaştıracaktır ama daha önce akşam için eve ormandan çalı çırpı, yakacak toplaması gerekir.Bu sırada Topal Duran Haceri sıkıştırır. Hacerle boğuşmaları sırasında Topal Duran'ı karnı ve kasığından bıçaklar.Bu olay tüm kasabanın diline dolanır ve Hacer bir anda kahraman olur.
    Bir süre sonra Hacer tutuklanır.Bu sırada tüm evler aranmış, tek Hacer'in evi kalmıştır. Kaçak tavan arasına saklanır.Evi arayan jandarmalar zifiri karanlık yüzünden adamı gözlerinden kaçırırlar.Hacerin suçsuzluğuda kanıtlanmış ve sebest bırakılmıştır.Başka şehre gitmek için evi satarlar ama Hacer'in oğlu Hüseyin kaçağın evlerinde olduğunu baş düşmanı Şerife'ye söyler.Komşuları Şerife hemen jandarmaya ihbar eder ama Habip artık kaçmıştır.
  9. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Araba Sevdası

    --------------------------------------------------------------------------------

    Araba Sevdası
    Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür. Alafrangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.

    Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca Tepesi'ne çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.

    Aradan günler geçer, Bihruz Bey'in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı'nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey'e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar. Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.

    Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul'un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat Edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Fünun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.
    Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı'nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul'un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem'in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.
    Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızcayı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.
    Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.
    Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer;den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel'in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.
    Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca'da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey'in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey'in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır..
    Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz'dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız ****kanlı ilk önce Bihruz'a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey'in sevgilisini Keşfi Bey'den ****ce kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz'un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım'ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz'da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.
    Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
    Bihruz'un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.
  10. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.662
    Beğenileri:
    4.569
    Ödül Puanları:
    0
    Dudaktan Kalbe

    --------------------------------------------------------------------------------

    Dudaktan Kalbe

    Saip Paşa, İzmir'in tanıdığı, sevdiği bir kimsedir. Zaman zamanda Belediye Başkanlığına seçilir. Bir yeğeni vardır: Hüseyin Kenan. Dayısının zoruyla mühendis çıkmıştır. Çocukluğunu Bozkaya bağlarında geçiren Hüseyin Kenan, annesinin dükkanını satıp Avrupa'ya gittikten sonra, müzikteki kabiliyetini önce Batı dünyasına , sonra, buradaki Batı hayranlarına kabul ettirmiştir. « Şark leyliyyeleri» diye çevrilen «nocturnes orientales» tarzındaki parçalarıyla şöhret yapmıştır. Güzel keman çalar. Dayısının ısrarlarına dayanamayarak birkaç ay için, çocukluğunun geçtiği şehre, İzmir'e gelir. Dayısı Saip Paşa, vaktiyle haylaz bir oğlan diye bildiği Hüseyin Kenan'la şimdi övünmekte, ziyafetler tertip ederek bu genç yaşta tanınmış besteciye yakınlığını göstermekten zevk duymaktadır. Bütün bu şatafatlı alemlerden sıkılan Hüseyin Kenan. Bozkaya'ya giderek dinlenmek ister. Artık eski sefalet günlerinin yerini nisbeten ferahlı bir hayat almıştır. Bozkaya'da, küçük «kınalı yapıncak»la tanışır. Lamia, hafif çilli yüzünden dolayı Hüseyin Kenan'ın kınalı yapıncak dediği kız, annesini, babasını kaybedence, oraya, amcasının yanına gelmiştir. Hüseyin Kenan, evli bir kadın olan Nimet Hanım'a kur yaparken dedikoducu ve dar bir çevre olan semt insanlarına karşı, Kınalı yapıncağın varlığından epey faydalanır. Her gittikleri yere onu da beraber götürürler ve böylece dedikoduları önlerler. Lamia bu macerayı bilir ve Nimet Hanım evli olduğu için de Hüseyin Kenan'a acır. Hayalinde çocukça, çok acıklı bir macera yaratır. Bunun alelade bir aşk hikayesi olduğunu anlayınca fena halde kırılır. İnsanlara, hele çok sevdiği ve gizli gizli kemanını dinlediği Hüseyin Kenan'a karşı bütün güvenini kaybederb bir gece yarısı Hüseyin Kenan, son eserine çalışırken bahçede bir hayal gördüğünü zanneder. Yakaladığı zaman bu beyaz hayaletin, gecelikle dolaşan Lamia olduğunu hayretle görür. Lamia, onun kemanını ****ce sevmektedir. Böylece, aralarında tuhaf, gizli bir gece arkadaşlığı başlar. Hüseyin Kenan onun gelip çalışmasını dinlemesine müsaade etmiştir.

    Yaz bitince, Kenan, İstanbul'a, Prens Vefik Paşa'nın Rumelihisarı'ndaki yalısına nakletmiştir. Niyeti kendisine pek bağlı görünen Prenses Cavidan'la evlenmektir. Prenses Mısırdayken, Hüseyin Kenan, yeniden İzmir'e döner. Kınalı yapıncakla, sıca bir yaz günü, havuz başında buluşurlar. Lamia çok güzel bir kız olmuştur. Kızın duygululuğu Hüseyin Kenan'a dokunur. Aralarında aşka benzer, sevdaya benzer bir yakınlık hasıl olur. Kınalı yapıncak, geceleri odasını içeriden kilitler, pencereden bahçeye atlayarak Hüseyin Kenan'ların bahçesine geçer, saatlerce dolaşırlar, uzun uzun konuşurlar. Fakat bir eğlenti gecesi, herkesin dışarıda olduğu bir sırada, bağ köşkünde, Hüseyin Kenan nihayet zayıf davranır, yenilir ve Lamia'yı elde eder. Ayrılırlarken ertesi gün annesinin resmen gelip kendisini isteyeceğini bilirdi. Ama ertesi gece, hayatını kendi elleriyle mahvettiğini düşünmekten gelen bir buhranla yatağa düşer.

    Birkaç gün kendini bilmeden yatar. Lamialarda İzmir'e inerler. Genç kız Kenan'ın vazife hissinden gelen evlenme teklifini kesin olarak reddeder.
    Hamileliği üç ayı bulunca artık durumunu gizleyemiyeceğini düşünerek eniştesinin tabancasını alıp intihara kalkışır. Lamia'yı ölümden kurtarırlar ve Kütahya'da bir akrabanın yanına yollarlar. Hayli ıstırap içinde geçen günlerden sonra, Mebrure adını verdiği kızını orada doğurur. Maceralı günlerden sonra bir binbaşıyla evlenir. Bu sırada kocasının yeğeni doktor Vedat sürgün olarak Kütahya'ya gelir. Kenan'ın Prenses Cavidan'la evlenişini Lamia ondan öğrenir. Vedat'la aynı odada bir kömür çarpmasına uğramak Lamia'ya yeni bir felaket getirir. Kocasından ayrılır. Vedat onu almak isterse de kız reddeder. Kızıyla İstanbul'a, Beylerbeyi'ne gelir. Kısa bir zaman sonra doktor Vedat da İstanbul'a döner. Bir gün muayenehanesinde Lamia'yla Hüseyin Kenan'ı birbirlerine tanıştırırken onların zaten tanıştıklarını hatırlar. Hüseyin Kenan, Lamia'yı sevdiğini geç farketmiş, evlilik hayatında mesut olmamıştır. Vedat'ta misafir olduğu bir gece bütün üzüntüsünü kemanına söyletir. Yine Vedat'ı muayenehanesinde ziyarete gittiği bir gün onun Lamia'yla evleneceğini öğrenir. Vedat Kınalı yapıncakla evlenir. Hüseyin Kenan da intihar eder.


    Kişiler ve Karakteristik Özellikleri:

    Kenan Bey: Duyguları ve istekleri hayatını yönlendirmiş bir kişi. Romantik değil. Müziğe karşı hevesli bir mühendis. Bir anlık zevk için genç bir kızın hayatını zehir edebilecek, onunla evlenmeyecek karakterde bir kişiliği var. Gerçekçi değil; acımasız, yüreksiz. Daha sonraları yaptığı hataları anlayarak kendine kahrediyor. Düşündüklerini de gerçekleştiremiyor. Çaresizliklerle hayatına son veriyor.
    Lamia Hanım: Romantik ve aşırı duygusal bir kişiliği var. Hayalperest. Hayatın gerçeklerini acı anılarla birlikte öğreniyor. Saf, temiz ve çok iyi yürekli bir kadın; Kenan'ı da çok seviyor. Annesini ve babasını kaybettikten sonra amcasının anında kalıyor. Hayatta yüzü hiç gülmemiş, gerektiğinde birçok acılara göz yummuş sevdiği insan için.
    Vedat Bey: Günlük hayatta rastladığımız iyi yürekli bir insan. Lamia'yı seviyor ve sonunda onunla evleniyor. Romantik sayılabilir. Ama gerçekçi değil. Mesleğinde başarılı bir doktor.

Sayfayı Paylaş