RÖNESANS AVRUPASI

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Katoliklik, hıristiyanlığın doğuşundan beri Papayı ruhani önder tanıyanların bağlı olduğu temel hıristiyanlık mezhebidir. 1054’de hıristiyan kilisesinde ilk ayrılıklar ortaya çıkmış ve Doğu Kilisesinin din adamları Roma Piskopos’unun üstünlük ve yetkesine karşı çıkarak Ortodoks Kilisesini kurmuşlardır. Ortaçağda (11. yy dan 15. yy a kadar) mezhep sapkınlıkları artmış, engizisyon mahkemeleri kurulmuş, kilise adamları arasında ve manastırlarda yolsuzluk, düzensizlik ve kurallara aykırı davranışlar yaygınlaşmış, bunun sonocunda kuralları yeniden düzenlemeye çalışan ve yüksek din adamlarına baş kaldıran birçok "reformcu" ortaya çıkmıştır. Almanya (Luther’in etkisiyle), Fransa (Calvin’in etkisiyle) ve İsviçre’deki çok sayıda hıristiyan Roma Kilisesi’nden kopmuş ve 1517 de Protestan adı verilen topluluklar kurulmuştur. Protestanlığa göre, Kutsal Kitap Tanrı’nın yaşayan sesidir; her kişi (sevgiyle yaklaşmak koşuluyla) Kutsak Kitabı serbestce yorumlayabilir; dolayısıyla rahiplerin kutsal kitabı yorumlama konusunda özel bir yetkileri yoktur.
    Hıristiyan birliğindeki bu reformdan sonra 16. yy da kanlı mezhep çekişmeleri patlak vermiştir (30 yıl savaşları). 1618 ile 1648 yılları arasında yıkıma yol açan savaşlar, başlangıçda Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu sınırları içinde dinsel çatışma olarak, katolik ve protestanlar arasında başladı. Danimarka, İsveç, Fransa, Avusturya, Polonya, İspanya ve İtalya bu savaşın içinde rol alan ülkelerdir.
    RÖNESANS
    Fransızca "yeniden doğuş" anlamına gelen bu dönem öğrenimin, sanatın ve edebiyatın yeniden canlanışıdır; 1450-1600 yılları arasındaki dönemdir. Daha önceden keşfedilmiş ancak Avrupa’da yeni kullanılmaya başlanmış olan üç önemli buluş rönesans sürecinde etken olmuştur:
    Matbaa : (1450 / 1449) Baskı tekniğinin gelişmesiyle, kitap sadece varlıklı kimselerin sahip olacağı nesne olmaktan çıkmış, insanlara yepyeni bir dünyanın ufuklarını açmıştır.
    Pusula : Coğrafi keşiflerin başlamasına neden olmuştur, Avrupa toplumunun bazı alışkanlıklarının değişmesine neden olmuştur (yeryüzündeki uzun yolculukların bir nedeni; hıristiyanlığı geniş bir alana yayma; misyonerlik çabalarıdır – Marko Polo, K. Kolomb vd).
    Barut : Feodal düzenin yıkılıp özgürlükcü bir ortamın doğmasına neden olmuştur.
    Ortaçağda egemen olan hıristiyan anlayışı "bu dünyanın değeri insanların öbür dünyaya hazırlanması ile ölçümüne" dayanırken, rönesans anlayışında "insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmenin, cennet cehennem bir kenara bırakılarak yaşanılan dünya sorunları ile ilgilenilmesinin" gerekliği ön plana geçmiştir.
    Rönesans da bilime yapılan katkılar, seçkin insanlardan değil daha çok sanatcılardan gelmiştir. Bu dönemde yine yer yer bilime karşı bazı eğilimlere rastlamak mümkündür. Matbaa ve keşifler bilime karşı ilgi uyandırmak yerine kuşku ve yadırgama doğmasını da sağlamıştır. Batlamyus modelinin yanlış olduğu hakkında kuşkuların olmasına rağmen, bu döneme kadar geçerliğini koruması şu nedenlere bağlanabilir;
    1. Aristo’nun, Yer’i evrenin merkezinde kabul eden fiziği, Batlamyus modelinin temelidir. (Yer’in evrende hareket etmesi mümkün değildir).
    2. Cebir ve trigonometrideki gelişmelere karşın matematik, Yer’i merkezden kaldıracak fiziği geliştirecek düzeye erişmemişti.
    3. Yer merkezli evren, hıristiyan dininin kozmolojisi olarak kabul ediliyordu.
    Rönesans dönemi süresince de üniversiteler kilise öğretisini korumak zorundaydı, hala Batlamyus modeli öğretiliyor ve savunuluyordu. Bunun dışındaki görüşlerin (ya da yeniliklerin) gelişmesi üniversite dışındaki bilim kurumlarında tartışılıp ortaya çıkma imkanı buldu. Bilimsel etkinliklerin ekonomik yapı ile çok yakın ilişkili oldukları görülmektedir. Rönesans sonrası İtalya çok zengin bir ülkeydi. 1560 da Napoli’de bir bilim akademisi kuruldu, bunu sırasıyla Roma (1603-1630) Floransa (1651) akademileri takip etti. Ticaret ve sanayi Atlantik kıyılarına kaymasıyla, bilimin de İngiltere, Fransa ve Hollanda’da boy gösterdiği görülüyor. 1645 de İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisi (The Royal Society) kurulduktan sonra bunu 1666 da Fransa Bilimler Akademisi (Academie des Sciences) takip etti. Bilimsel akademilerin kurulduğu dönemde uluslararası ticaret hareketli bir düzeyde idi. Ayrıca, bilim akademileri üyeleri arasında işadamları, mimarlar, kaşifler, bilim adamları ve sanatçıların olması, endüstri ile bilimin etkileşmesini de sağlamıştır.
    KOPERNİK (1473-1543)
    Polonya’da doğmuş, çeşitli üniversitelerde ilahiyat, matematik, ekonomi, tıp, hukuk eğitimi görmüştür. Eğitiminin sonunda papaz olarak görev yaptı. İtalya’da tanıştığı astronomlardan ders aldı, yeni-Platoncu görüşü benimseyen hocası Dominico Novara Batlamyus modelini karmaşıklığı nedeniyle eleştirmekteydi (Pisagorcular evrenin basit ve ahenkli olması gerektiğine inanıyorlardı).
    Kopernik, kökeni Aristarkus’a ve pisagorculara uzanan "yer merkezli" sistem önermiştir. Ölümüne yakın bir tarihde basılan "Gök Kürelerin Hareketi" (1543) isimli kitabında Yer’in ve gezegenlerin Güneş etrafında dairesel yörüngelerde sabit hızlarla dolandıklarını savundu. Ay ise dolanmasını yer çevresinde sürdürmekteydi. (Bu eserin hazırlanmasında –dolayısıyla sistemin kurulmasında- takvimdeki reform gerekliliği etkin olmuş olabilir). Modelde Satürn gezegeninden sonra, tüm gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan bir sabit yıldızlar küresi mevcuttur. Gece ve gündüz Yer’in kendi etrafında dönüşünden, mevsimler ise Güneş çevresindeki dolanımından meydana gelmektedir.
    Bu eser Avrupa’da (astronomlar dahil) büyük bir heyecan yaratmamış ve ilgi çekmemişti. Kopernik döneminde geniş bir hoşgörüye sahip olan kilise ve dini çevreler bile bu düşüncelere ses çıkarmamıştır. Kopernik de modeline İncil’den bazı cümlelerle dayanak arıyordu. Ayrıca kolay anlaşılabilir olmaması da 16. yy boyunca tepki görmemesini sağladı. Bunların yanında Kopernik modeli merkeze Yer’in alınması dışında Batlamyus modelini (Aristo fiziğini) içeriyordu: her ikisinde de evren küresel ve sınırlıydı, yörüngeler dairesel ve gök cisimleri küreseldi (mükemmel geometrik şekiller), gezegen hareketleri ortak merkezli küreler üzerindeydi ve yıldızlar Satürn küresinin dışında sabittiler. Üstelik güneş merkezli model kürelerin sayısını 70 den 36 ya indirmişti ama Batlamyus’un karmaşıklığından kurtaramamıştı.
    İlerleyen yıllarda Kopernik’e ilk ve sert tepkiler protestanlardan gelmeye başladı. Kopernik’den az sonra yaşamış olan Giordano Bruno (1548-1600) biraz daha ileriye giderek Güneş’in bir dönme hareketi yaptığını ve bu nedenle kutuplarından daha basık olabileceğini, sabit yıldızların da birer güneş olabileceğini ve evrenin sonsuz olduğunu ileri sürdü. Bruno, Aristo ve Batlamyus kozmolojisine karşı görüşleri nedeniyle dinsizlikle suçlanıp 1610 da yakıldı. Bundan sonra kilise 1616 yılında, Kopernik’e karşı höşgörüyü de bir kenara bırakarak Onun dinsiz olduğuna inanarak sistemini ve kitaplarını 1882’ye kadar yasakladı.
    TYCHO BRAHE (1546-1601)
    Kopernik ile, çıkış noktalarındaki "tutucu"lukları dışında tamamen aksi düşüncede olan bir araştırmacı. Kopernik’in yeni-Platoncu eğilimleri nedeniyle başlangıçtan beri yer merkezli modeli pekiştirmeye çalışması (ki sonunda ister istemez böyle olmadığını görüyor), Tycho’nun Aristo fiziğini koruma çabasındaki uğraşları benzerdir. Bir benzerlik de her ikisinin korumaya çalıştıkları sistemin yıkılmasında büyük paya sahip olmalarıdır: Kopernik; Yer ile Güneş’in yerini değiştirerek, Tycho; gözlediği bir süpernova ve kuyrukluyıldızı yorumlayarak Ay-üstü evrenin o kadar da değişmez olduğunu görerek..
    Kopernik’in çok iyi bir matematikci ve teorisyen olmasına karşın, Tycho eşsiz bir gözlemci olarak karşımıza çıkmaktadır. Tycho’nun gençliğinde izlediği bir Güneş tutlması, astronomiye merak salmasına neden oldu. Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde matematik ve astronomi dersleri aldıktan sonra ülkesine döndü ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Rudolf’un desteği ile 1576’da Prag Gözlemevi’ni kurdu (Rudolf, Brahe’yi imparator matematikcisi ünvanı ile onurlandırdı). Burada kullanılmak üzere büyük boyutlu ve duyarlı gözlem araçları tasarladı. Aristo fiziğini savunarak, "ağır bir kütleye sahip olan Yer’in hareket etmesi fizik ve kutsal kitap yönünden mümkün değildir" düşüncesi ile Kopernik sistemini reddeder. Yıldızların göreceli konumlarını korumaları, Dünya’nın dolanmadığını gösteriyordu, aksi taktirde yıldızlar, yüzyıllardır bulundukları "takım"larındaki yerlerini zamanla değiştirirlerdi.
    Ancak, 1577 yılında Güneş’e yaklaşmakta olan bir kuyrukluyıldızın uzaklığını saptamaya çalıştığında onun Ay’dan da daha uzakta ve gezegenleri kapsayan geçilmez sanılan kristal küreleri aşarak gelmiş -olduğunu gördü, o güne kadar (Aristo fiziğine dayanarak) kuyrukluyıldızların Yer atmosferinde meydana gelen olgular olduğuna inanılmaktaydı. Ardından, daha önceden görülmeyen ve 1572 de Cassiopeia (Koltuk) takımyıldızında aniden ortaya çıkan bir yıldız (süpernova) Tycho’nun şimdiye kadar ki görüşlerini sarstı. Satürn küresinin de dışında olan bu cisim bir yıldızdı (diğer sabit yıldızlara göre konumunu gezegenler gibi değiştirmiyordu), ve kusursuz, yetkin, mükemmel, değişmez olan Ay üstü evrende böyle bir şeyin olması (yine Aristo’ya göre burada yeni bir şey meydana gelmeyeceği gibi var olan da yok olamazdı) imkansızdı.
    Tycho ve ekibi ısrarlı bir şekilde 35 yılı aşkın bir sürede saat gibi düzenli ve dakik çalışan evrenin ölçümlerini bulabilmek için gözlemlerini sürdürdüler. Çok iyi aletlerle yaptığı gözlemleri gerçekten duyarlıydı. Mars’ın ve diğer gezegenlerin, takımyıldızlarına göre olan hareketlerini izledi. Artık Tycho, Kopernik modelini savunmamakla birlikte, Batlamyus sistemini de yeterli bulmamaya başladı. Bu iki sistemi uzlaştıran, yıldızların yer değiştirmesini gerekli kılmayan bir sistem geliştirdi. Bu modelde Ay ve Güneş, merkezde bulunan Yer etrafında dolanma hareketi yaparken, diğer gezegenler Güneş’i merkez kabul eden yörüngelerde hareket etmekteydi. Yıldızlar ise yine bunların tümünü çevreleyen bir sabit küre üzerinde bulunmaktaydı. Bu sistem, Kopernik sisteminin matematiksel basitliği yanında kilise resmi görüşü olan Aristo kozmolojisini de koruyordu. Ancak çekiciliğini kısa sürede yitirdi.
    Tycho Brahe’nin asıl önemi gözlemsel çalışmalarıdır. Mars’ın gözlenmiş 10 tane ilmek (geriye doğru) hareketinin iki tanesi, dairesel yörüngeye ilişkin beklentilere uymuyordu (8 açı dakikası kadar fark vardı). Daha sonra Kepler’e bu gezegenin hareketini incelemesini önermesi üzerine (ki Kepler’e göre Brahe’nin çalışmalarında bu kadar bir gözlemsel yanılgı olamazdı), bunun nedeni ortaya çıktı.
    GALİLE (1564-1642)
    Pisa (İtalya) doğumlu Galile, müzik ve matematik ile uğraşan bir babanın oğlu, soylu ama yoksul bir ailenin üyesiydi. Kepler ile zamandaştır. Yetişmesi skolastik (ya da Aristocu) gelenek içindeki eğitim ile olmuştur. Ancak düşüncelerinde bağımsız, sözünü esirgemeyen kişiliği öne geçmiştir. Tıp eğitimi sırasında geometri konusunda dinlediği bir konferans ilgisini matematiğe çekmiştir. Newton’da tamamlanacak olan, Aristo fiziğinden modern fiziğe geçiş için bilimsel devrimi başlattı. Fizik, matematik ve astronomi konularında çığır açmış, ilgisi daha çok "hareket" üzerine yoğunlaşmıştır. Bu nedenle, klasik fiziğin temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir.
    • Aristo’ya göre; hareket her zaman bir kuvvete (hareket ettiriciye) gereksinim duyar. Cisim, kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket eder.
    • Galile’nin görüşü; kendi haline bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece, durumunu korur (hareket ediyorsa hareketini sürdürür, durgun ise hareketsizliğini korur), bu "eylemsizlik kuralı"dır.
    Galile Aristo fiziğini bu eylemsizlik kuramı ile yıkmıştır. Hareket cisim için bir noktadan başka bir noktaya geometrik geçiştir, cisimde bir değişiklik yapmaz. Bu nedenle tek bir cisim birden fazla harekete sahip olabilir. Bu şekilde cismin izleyeceği yol bu hareketlerin birleşimi ile belirlenir. Atılan bir merminin, düzgün doğrusal hareket ile serbest düşme hareketinin bileşkesi olan parabol bir yol izlediğini föstermiştir. Galile’ye göre hareketin hızın değiştirebilmek için bir kuvvet gerekir (daha sonra Newton mekaniğinde hareketin birinci yasası oldu; F=m*a).
    Onun için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyasıydı. Deney ve matematiksel düşünmeyi birleştirerek modern sentez yöntemine ulaşmıştır. Cisimlerin serbest düşme olayını ele aldı, atmosferde serbest bırakılan aynı büyüklükteki iki cisimden daha yoğun olanı Yer’e daha erken ulaşır (ki bu Aristo’nun da bildiği gözlediği olaydır). (Ancak ideal durumda (düşmeyi engelleyen atmosfer direncinin olmadığı tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme yüksekliğini aynı sürede tamamlarlar). Gözlemler düşmenin düşmenin sabit hızla değil ivmeli olduğunu göstermiştir. Galile yaptığı deneylerle "serbest düşme yasası"nı ifade etti; serbest düşen bir cismin aldığı yol, düşme süresinin karesi ile orantılı olarak değişir: s = (1/2) g t2 (g:yerçekimi ivmesi)
    Katedralin tavanındaki bronz lambaların hareketini izleyerek /tüm salınımların aynı sürede devam ettiğini gözleyerek) sarkaç yasasını buldu. Buradan da salınımın, saatlerde kullanılabileceğini düşündü.
    Fizikteki bulguları teorik yönden olduğu kadar uygulama yönünden de etkisini göstermiştir. Brahe ve zamandaşı Kepler’in tersine daha baştan Kopernik’in Güneş merkezli teorisini benimsemiş ve bunu doğrulamak için araştırmalar yapmıştır.
    1609’da Hollandalı bir gözlükcünün uzak cisimleri büyüten mercek icat ettiğini duyduğunda (ışığın yansıma ve kırılma bilgilerinden de yararlanarak) araştırmalara girerek ilk teleskobu üretdi. Bu sayede Batlamyus astronomisini temelden çökerten buluşlar yapılmaya başladı. Gözlem sonuçlarını Siderius Nuntius (Yıldızların Habercisi) adlı kitabında yayınlamıştır:
    1. Jüpiter gezegeninin etrafında dolanan 4 tane uydu saptadı (Io, Europa, Ganymade ve Callisto). Geleneksel öğreti; yıldızlar dışında gökcisimlerinin sayısının 7 den fazla olamayacağını varsayıyordu. Kepler yasaları bu uydular için de geçerliydi, o halde bunlar minyatür bir Güneş sistemidir. Bu uyduların dolanmaları da gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketlerine (Kopernik sistemi) benziyordu.
    2. Teleskobu ile, Venüs’ün Ay gibi evreler gösterdiğini ortaya çıkardı. Bu gözlemi ile Kopernik’in varsayımını doğrulamaktadır, Batlamyus modelinde ise Venüs’ün dolun evresinde de görülmesi gerekir. (Bunlar, yüzyıllardır süren önyargılara ters düştüğü için, şeytanca bir araç olan teleskopla gökyüzünü incelemeye pek iyi gözle bakılmıyordu).
    3. Ay yüzeyinde krater, dağ ve vadilerin bulunduğunu saptamıştır. Dolayısiyle Ay ile Yer aynı maddeden yapılmıştır (yine Aristo görüşüne ters).
    4. Güneş üzerinde bulunan "siyahlıklar"ın, yüzeyindeki lekeler olduğuna inandı. Uzun ömürlü lekeleri takip ederek Güneş’in  26 günlük bir dönme dönemi olduğunu buldu. O zamana kadar bu koyuluklarla ilgili iki görüş vardı:
    i) Bunlar Merkür’ün Güneş önünden geçerken oluşan gölgelerdir. Galile; Merkür’ün Güneş önünden geçişinin  7 saat sürdüğünü hesapladı, ama lekeler daha uzun süreli gözlenebiliyordu.
    ii) Bu koyuluklar, Güneş ile Yer arasında bulunan küçük gök cisimlerine aittir. Güneş üzerindeki olay böyle olsaydı, farklı gözlem noktalarından bakıldığında benekler Güneş’de farklı konumlarda olacaktı.
    5.Samanyolu’nun bir bulut değil, çok sayıda yıldızdan oluştuğunu gözledi.
    6. Satürn’ün etrafında gezegene yapışık iki parça ya da uydu gördü. Bir süre sonra bunların ortada olmadığını izlediğinde "galiba Satürn çocuklarını yedi" şeklinde şaşkınlığını belirtti. Teleskobu güçlü olmadığı için Satürn’ün halka yapısını tam anlayamamıştır. Yer ve Satürn’ün yörünge hareketi sırasında, halka düzlemi bakış doğrultusuna geldiğinde seçilmesi zor olur.
    1616 yılında kilise Galile’ye Kopernik modelini kabul etmeyi, öğretmeyi ve savunmayı yasakladı. Ancak O 1632 de "İki Dünya Sistemi Arasında Konuşma" adlı eserini yayınladı ve bu hareketin kaçınılmaz sonucu geldi çattı. 1630 da Roma’da engizisyon mahkemesine çıkarıldı.
    Galile hakkında, kilisenin verdiği kararın bozulması için (346 yıl önceki mahkumiyetini kaldırmak için) Papa II. John Paul 1979 yılında bir öneri verdi Bu olay 12 yıl görüşüldükten sonra 1992’de Galile affedildi. İlginç olan, doğruluğu artık kimse tarafından inkar edilemeyecek olayın 12 görüşülmesidir.
    Kopernik ve Kepler’den sonra gezegen hareketlerinin matematiksel olarak ifade edilebileceği aşikardı. Galile yer yüzündeki cisim hareketlerinin de matematiksel bağıntı ile saptanabileceğini gösterdi. Galile, doğayı, Aristo geleneğinde olduğu gibi, insan imajı ile düşünmedi, ancak sayılara da Pisagorcu gelenekteki gibi mistik ya da tanrısal özellik vermedi. Anlatmak istediği, "insanın dışında ve onun isteklerinden bağımsız olan dünya matematiksel yöntemlerle anlaşılabilir".

    KEPLER (1571-1630)
    Güney Almanya doğumlu Kepler küçük yaşlarda babasının (protestan orduya paralı asker olarak) gitmesi nedeniyle oldukca rahatsız bir dönem geçirmiştir. Katolik Roma’ya karşı din alanında eleman yetiştiren protestan okuluna gitti. Çok ileri şekilde dindar, ilahiyatcı ve içine kapanık, zeki, inatcı ve özgür ruhlu bir kişidir. Tanrıya astronomi ile uğraşması sonucu ulaştığını söylemiştir. Din eğitimi sırasında ilgi duyduğu matematik ve astronomi nedeniyle daha sonra matematik profesörü olmuştur. Tübingen’deki üniversitede derslerinde Batlamyus sistemini anlatmak zorunda kalan ama güneş merkezli Kopernik modelini benimseyen matematik öğretmeni Maestin’den etkilenmiştir. Kopernik Güneş’e hayran birisiydi, Kepler ise Güneş’e taparcasına bağlıdır (bu dinsel nitelikte bir tapınmadır, tanrı ile Güneş’i özdeş tutmaktadır). Kepler’in Kopernik sistemini benimsemesi de bu duygusal bağlılıkta aranabilir.
    Pisafordan sonraki eski Yunan matematikcilerince bilinen kenarları düzgün köşegenli, üç boyutlu 5 tane geometrik şekil vardı. Kepler Dünya’dan başka 5 adet gezegen olmasını bunlarla ilişkilendirmeye çalıştı. Gezegenlerin Güneş’e olan uzaklıklarını bu beş düzgün çok yüzlünün uygun biçimde içiçe yerleştirilmesi ile elde edilebileceği düşüncesine kapıldı. Benimsediği Kopernik sisteminin bu şekilde matematiksel ispatlanabileceğini düşünüyordu (Kopernik sistemini benimsemesi O’nun mistik ve estetik eğilimlerinden ileri gelmekteydi). Tanrının, evreni yaratırken basit bir sayı sistemine uyduğuna inanır (Pisagorcular gibi), gezegen yörüngelerinin yarıçapları arasında basit sayısal ilişkiler aramaya (Platon gibi) çabalar. Ancak yaptığı hesaplar ve bir takım orantılar sonucu tam başarılı olamaz, ama bunu kuramının değil gözlemlerin yanlış olabileceği olasılığına bağlar. Tüm bu çalışmalarını 1597’de yazdığı Cosmographical Mystery (Kozmik Sır) isimli ilk kitabında yayınlar. Bu buluşu ile "Tanrının sonsuz büyüklüğünü algılama imkanı" bulduğunu söyler. Bu kuramında Ay’a yer yoktu, ayrıca orantı hesaplarının öngördüğüne göre Mars’ın 2 tane, Satürn’ün 6 ya da 8 tane, Merkür ve Venüs’de ise belki birer tane uydu olmalıydı. Aynı yıllarda Galile’nin Jüpiter uydularını gözlemiş olması Kepler kuramına darbe indirdi.
    Kozmik Sır, çok etkili oldu ve İmparator II. Rudolf’un tavsiyesi üzerine, Tycho Brahe tarafından Prag’a, beraber çalışmaya davet edildi. 30 yıl savaşının belirtileri Kepler’in geleceğini de etkiledi. Protestanlara uygulanan ekonomik ve politik baskılar nedeniyle Graz’dan Prag’a gitmeye karar verdi. Brahe ile süren birlikteliği Kepler’i pek mutlu etmedi, yapılan gözlemlerden veri alamadığı için düşündüğü kuramları denetleyip doğrulamıyordu. Tycho’nun ölümünden sonra imparatorluk matematikcisi ünvanını alarak O’nun bıraktığı gözlemleri yorumlamaya çalıştı. Mars’ın gözlemlerinde bulunan 2 adet geri hareketin Kopernik sistemi ile uyuşmaması gözlemsel hatadan kaynaklanamazdı. Hesaplar sonucu kendi beklentisine ters olsa da Mars’ın Güneş etrafında dairesel değil eliptik bir yörüngede dolandığını gördü. 1609 yılında "Yeni Astronomi" adında ikinci eserini yayınladı. Kepler’in, gezegen hareketlerine ilişkin ünlü 3 yasasının ilk ikisi bu kitaptadır: (i) Gezegenler, odaklarından birinde Güneş bulunan elips yörüngelerde dolanırlar, (ii) Güneş’i gezegene birleştiren doğru eşit zamanlarda eşit yol alır (eşit alanlar teorisi, buna göre bir gezegen Güneş’e yaklaştığında daha hızlı, uzaklaştığında daha yavaş hareket etmelidir). 1618 yılında (30 yıl savaşından 8 gün önce) üçüncü yasayı (harmonik yasa) yayınladı; Güneş’e uzak olan gezegenlerin dolanma süreleri daha uzundur (a3/P2 = sabit).
    Kepler yasalarının ilk ikisi Platon ve Aristo’dan kaynaklanan geleneksel düşüncenin özüne terstir. Özellikle birinci yasa estetik eğilimli Kepler için zor olmuştur. Ancak bunu açıklarkende şunu düşündü; "Yer bir gezegendi ve üzerinde savaş, açlık, hastalık gibi mükemmel olmayan olaylar barındırabiliyordu, o halde diğer gezegenler de mükemmel olmayabilir, buna göre yörüngelerinin de mükemmel olan çember dışında bir geometrik şekil olma ihtimalleri olabilir". Ama üçüncü yasa, gezegenler arasındaki ilişkilerin matematiksel olarak ifade edilebileceğini göstermesi bakımından, kendini rahatlatacak niteliktedir.
    NEWTON (1642-1727)
    Galile’nin öldüğü yıl, küçük bir çiftlik evinde "prematüre" doğmuştur. Hasta ve zayıf bünyeli, içine kapanık ve kavgacı bir kişilik O’nu çoğunlukla toplumdan uzak yaşamaya itmiştir. Batıl inançlara karşı bağışıklığı olmadığından döneminin mistik düşüncelerinden etkilenmiştir. Buluşlarını açıklamamaya dikkat eder, rakipleriyle kıyasıya mücadele ederdi. Cambridge Üniversitesi’nde öğrenci iken 1666 yılındasalgın hastalık yüzünden okulu kapatıldı, iki yıllığına evine döndü. Bu süre içerisinde evrensel çekim yasasını biçimlendirme imkanı buldu. İçine kapanık ve gösterişten hoşlanmayan kişiliği nedeniyle bu buluşlarını yayınlamayı arzulamıyordu, ancak 20 yıl sonra Halley’in baskısı ile Principia bilim dünyasına çıkacaktır. Daha önceki dağınık ve kopuk haldeki çalışmalar Newton’un katkısıyla kuramsal bir sisteme oturmuştur. Fizik (evrensel çekim yasası ve optik), matematik (diferensiyel denklemler ve integral hesapları) ve astronomi (gökmekaniği) alanlarında çalışmştır. 26 yaşında matematik profesörü olmuştur.
    Çalışmalarının hareket ile ilgili bölümünü kısaca Principia olarak bilinen "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" (Philosphiae Naturalis Principia Mathematica) eserinde yayınladı. Evrensel çekim kanununu anlatan bu kitabını E. Halley’in ısrarı ile 1687 yılında bastırdı. Ancak bunu, matematik kafası basit kişilerin saldırılarından korunmak için Latince yazmış (ölümünden sonra 1729 da İngilizce çevirisi yapılmıştır) ve anlatımında anlaşılmasını güçleştirmek için klasik geometri yöntemini kullanmıştır.
    Galile eylemsizlik ilkesi ile Aristo görüşlerini kökten değiştirerek cisimlerin hareketini açıklamıştı. Ancak gökmekaniğini ilgilendiren bölüm hala tam açıklanamamıştı. Eylemsizlik kuralı gök cisimleri için de geçerli olmalıydı, ancak gezegenler doğrusal değil (Güneş’den uzaklaşıp gitmek yerine) eliptik hareket etmektedir. Dolayısiyle gezegenler için aynı yasayı kullanmanın ortaya problem çıkaracağı belliydi. Newton, bunun çözümünü, Galile’nin ölçtüğü "çekim" de bulur. Newton’a göre, Ay’ı Dünya’nın çevresinde yörüngede tutan kuvvet, bir taşın yere düşmesine neden olan kuvvettir.
    Gezegenlerin hareketleri hakkında daha önceden bulunmuş bilgilerde vardı; Fransız astronom Ismael Boullian tarafından 1645 de, iki cisim arasında, onları birleştiren çizgi boyunca bir çekme kuvvetinin olabileceği ve bunun da aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı öne sürülmüştü. Ayrıca 1666 da İtalyan Giovanni Borelli; bir uydunun merkezkaç kuvvetinin uyduyu gezegene doğru çeken kuvvetle eşit olduğunu söylemişti. Newton dağınık olan bu bilgileri yasalaştırdı ve çekim kuvvetinin matematiksel ifadesini, Kepler yasalarını da gözönüne alarak F = G ((M m)/r2) şeklinde verdi. Bu yasayı Kepler’in üçüncü yasasını açıklayabilmek için kullandığında O’nun diğer sonuçlarını da elde etti. Böylece tüm evrende geçerli olan bir tek hareket kanunu (evrensel çekim yasası) olduğunu kanıtlamıştır.
    Evrensel çekim yasası, çok güçlü ve kapsamlı bir teoridir. Kepler yasaları, Galile’nin serbest düşmesi gibi bilinenleri açıklayabiliyor, gezegenlerin görünen hareketlerini temsil ediyor, bununla kalmayıp bilinmeyen gezegenlerin etkisini bile bulup, onları ortaya çıkarabiliyordu (Uranüs ve Neptün). Halley, bu yasadan yararlanarak 1531, 1607 ve 1682 yıllarında görüne kuyrukluyıldızın aynı cisim olduğunu ve bunun aralık 1758 de tekrar görüneceğini söyledi.
    Kendi zamanına kadar bilimde gözlem/deney aşamasından yasaların elde edilmesi ile yetinilmişken, Newton (bilimin genelinde geçerli olan) kuramsallığa ulaşmayı başarmıştır. Böylece bilimin ne tür bir araştırmayla ilerleyebileceğini ortaya koymuştur; O’na göre bilim, gözlem ve deney sonuçlarını bir ana kavrama bağlama ve mantıksal sonuçlar çıkarma girişimidir.
    Mercekli teleskopların bir takım optik hatalarının yanında odak uzunluklarının büyük olması gibi sorunları da vardı. 1699 yılında, Newton yansımalı (aynalı) teleskobu tasarladı ve kullanmaya başladı. Bu çalışması nedeniyle, Kraliyet Bilimler Akademisi (İngiltere) üyeliğine alındı. Daha sonra (1703 yılında) bu kuruma başkan oldu (ölene kadar  25 yıl bu makamda kaldı), 1705 yılında da Kraliçe Anne tarafından ödüllendirildi (İngiltere’de bilimsel çalışmalarından dolayı onurlandırılan ilk kişidir).
    Güneş ışığının, piramit şeklindeki bir cam parçasından geçtikten sonra tüm renkleri sergilediğini gördü. Bu, beyaz ışığın, pek çok rengin karışımından meydana geldiğini kanıtlıyordu. Bu deneyini Bilimler Akademisinde anlattığında, ışık hakkındaki teorileri sarsılan Hollandalı Christian Huygens ve İngiliz Robert Hooke tarafından çok sert eleştirildi. Aslında bu eleştiriler zayıfdı ve cevaplanmsı kolaydı. Newton’un, ışık üzerine bir teori geliştirmemiş olması hakkındaki eleştirilerine karşılık, "ışığın değişik büyüklüklerdeki parçacıklardan oluşan bir akıntı olduğu" teorisini öne sürdü. O güne kadar ışığın bir dalga hareketi olduğu kabul ediliyordu. Tüm uzayı dolduran ince ve esnek bir "ortam" ışığın yayılma hareketi için gerekliydi. Işığın bu ortamda oluşturduğu küresel dalgalar her yöne yayılmaktadır. Dalga teorisi ışığın bir çok özelliklerini açıklayabilmekteydi, örneğin teoriye göre ışık daha yoğun ortamda daha yavaş ilerleyecekti (ki bu Snell’in kırılma yasasını açıklayabiliyordu). Newton’a göre ise, ışık dalga olsaydı küçük bir açıklık bulunan kapalı bir ortamı terk ettiğinde ses gibi yine her yöne dağılıp aydınlatırdı. Ayrıca ışık dalga olsaydı, hiç bir cismin asla keskin sınırlı gölgesi olmazdı. Işık hakkındaki bu iki görüş ancak 20. yy da ortak özellik olarak kabul edilecektir. Newton ışık hakkındaki çalışmalarını ancak (Hooke’un ölümünden sonra) 1704 yılında kitaplaştırdı: Optics.
    Optik çalışmaları deneyin ağırlık taşıdığı araştırmalarken gökmekaniği ile ilgili çalışmaları teorinin ağırlık kazandığı örneklerdir.
    Newton, tanrı kavramına başvurmaksızın evrenin açıklanamayacağı inancındadır, ne var ki formülleştirdiği yasa evrenin işleyişinin mekanik nitelikte olduğu varsayımını içermekteydi.

Sayfayı Paylaş