RÖNESANS’IN TANIMI

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Rönesans “Yeniden Doğuş”, Avrupa tarihinde,14. yüzyılın sonuyla 15. ve 16. yüzyılları kapsayan ve en belirgin özelliği Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan dönem. Aynı zamanda bir serüven ve keşifler çağı olan Rönesans boyunca, astronomide Ptolemaios sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kâğıt, matbaa, pusula ve barut gibi yeni ürünler ve teknolojiler yaygın uygulama alanı bulmuştur.
    “Ortaçağ” kavramını 15. yüzyıl bilginleri, Eski Yunan ve Roma dünyasının yıkılmasıyla bu dünyanın kendi yüzyıllarında yeniden keşfedilmesi arasındaki dönemi belirtmek için ortaya atmışlardı. Ama Rönesans’ın kökleri ortaçağın sonlarında, 12. yüzyılda başlayan bir dizi siyasal, toplumsal ve düşünsel dönüşümde yatıyordu. Bu gelişmelerin başında Rönesans’ın anayurdu sayılan İtalyan kentlerinin gelişmesi geliyordu. Bu kentlerde soylular, tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar bir arada yaşayıp çalışıyor, aynı milislerde çarpışıyor, evlilik yoluyla ilişki kuruyor, özellikle Kilise’nin otoritesine karşı ortaklaşa direniyorlardı. Ortak bir düşmana karşı siyasal eylem birliği bu kentlerin halklarında bir topluluk bilinci ve yurttaş bağlılığı yaratmaya başlamıştı. Kentsel bütünleşme hem kent toplumu içinde yeni iktidar organlarının oluşmasına, hem de kentler arasında, çevrelerindeki alanlara sahip olma mücadelesinin doğmasına yol açtı.
    Daha 13. yüzyılda İtalyan kentlerine özgü bir halk egemenliği kavramı gelişti. İvedi kararların gerektiği durumlarda bir parlamento toplantıya çağırılıyordu. Ama 14. yüzyılda bu kentlerden bazıları kent içindeki iktidar kavgaları nedeniyle demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak tek adam yönetimine (signoria) yönelmeye başladı; yüzyıl sonuna gelindiğinde signoria yaygın yönetim biçimi olmuştu. Bu nedenle bir yandan feodalizmin kurumsal yapısı yıkılırken, bir yandan da feodalizme özgü değerler yeni biçimler altında canlanıyor, böylece Rönesans Döneminin karakteristik devlet anlayışı ortaya çıkıyordu.
    Sonunda kent devleti, daha önce tek tek yurttaşların bir araya gelmesiyle sağlanan işlevlerin çoğunu üstlendi; bireyler artık hiçbir aracı olmaksızın doğrudan devletle karşı karşıyaydı. Rönesans insanı hem bir birey olarak kendisinin, hem de yetki alanı içindeki herkes için bir baba, bir anne ve aile olan devletin varlığının bilincindeydi. Öte yandan kent topluluğu içinde okuryazar oranın artması ve bir tür yeni edebiyat beğenisinin gelişmesi daha önce yalnızca din adamlarının elinde olan kültür tekeline son verdi. Yeni meslekler, din adamları olmayanlar arasında okuryazarlığın artmasının ve uzmanlaşmanın bir yansımasıydı.

    ORTAÇAĞ ve YENİÇAĞ’IN ÖZELLİKLERİ

    Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir.
    Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır.
    Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur.
    Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur.

    AnaBritannica 18 Cilt Pir/Sak Rönesans

    Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir...
    Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var.

    1. Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen Hıristiyan dini ve onun yöneticisi olan Katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolâstik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır.

    Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır.

    2. Ortaçağ skolâstik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün Hıristiyan âlemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu âlem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması Hıristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca Hıristiyan âlemi vardır.

    Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir.
    Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.

    3. Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani Hıristiyan kilisesinin hizmetkârlarıdır.
    Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir

    4. Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individüalisttir.
    5. Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-Germen yelpazesinin bir eseridir.

    Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.





    RÖNESANS’I OLUŞTURAN TARİHSEL SÜREÇ
    Bu dönemde, Ortaçağın sonlarına doğru yüzyıllardır Avrupa’yı ezen istila tehlikesi savuşturulmuştur.
    Feodal toplum, kökleri daha öncelere giden bir yenileniş içine girer. Tarımda yeni ulaşılan teknikler kırsal kesimde hızla yayılır ve daha az emekle daha çok üretmenin yolları açılır. Bu da ekonomik yaşamın dengelerini değiştirir. Yolların yeniden canlanması ve ulaşım araçlarının gelişerek artması ile Ticari alışverişteki yenilikler de buna eklenir.
    Üniversitelerin ortaya çıkışı, laik düşüncenin doğuşu, roman sanatın boy atışı bu döneme rastlar. Düşünce ve edebi yaşamdaki gelişme kolaylıkla anlaşılır. Daha inançlı bir yaşam, maddi kaygılardan uzak ve dünyevi tutkulardan giderek kurtulmuş bir ruhban takımına düşünsel etkinliğin kapılarını daha da açmış olur
    Ayrıca, batı şövalyeliğinin yayılışı, doğu uygarlıkları ile teması destekler. Suriye ve Anadolu’dan Arapça ve Yunanca el yazmaları gelmektedir. İspanya’da Teledo’da, İtalya’da Pisa’da, Roma’da, Sicilya’da Latinliğin ileri karakolu olan Mont-Cassin manastırında toplanan çevirmenler bu antik eserleri ve düşünce ürünlerini Latince bilen rahiplerin yararlanmasına sunarlar.
    Bu döneme kadar etkin düşünce üretme merkezleri manastırlardı. Ancak bu dönemde Liege’de, Tours’da, Angers’de, Le Mans’da ve Chatres’da son olarak Paris’te ki okullar kırsal kesimde izole yaşayan manastırlardan kentlere doğru bu merkezlerin kaydığını göstermektedir.
    Ortaçağın sonuna doğru, yeni bir Rönesans adına ilk çağ kültürünün en yetkin eserleri üzerine derinliğine çalışmalar yapılarak yeniden canlandırma gayreti içersine girilmiştir. Virgilius, Ovidus, Lucanus, Horatius’a derin bir hayranlıkla yanaşılmaktadır. Eskiden olduğu gibi pagan yazarlara gösterilen sağırlık yoktur. Manevi sorunların çözümünde yaralanılmaktadır onlardan. Bunun yanı sıra hümanist eğilimlerde gözlenmektedir. XI. Yüzyılın sonlarından başlayarak hızla gelişen kültür dalları görülür. Bir yandan ilahiyat ve ilahiyattan giderek bağımsızlığını kazanmaya başlayan felsefe, diğer yandan da Arap dünyası ile daha içtenlikli ilişkiler sonucunda gelişen ve soyut bir bilim olan matematik ile teknik bir dal olan tıp, bu dalları oluşturur. Ayrıca, feodal adetlerin üstesinden gelemeyeceği uyuşmazlıkları çözmek için hukuk araştırmaları kendisini gösterir. Ne var ki ortaçağın son döneminde en dikkat çekici gelişmeler mantık ve ilahiyat alanındadır.
    Bu dönemde sanatta da değişime rastlanır. XI. Yüzyılın son çeyreğinde mimarların ve süslemecilerin araştırmaları büyük bir biçemin doğuşuna varır sonunda. Aslında bu arayışları istilalar tam kesintiye uğratamamışlardı, ancak her meslekle ilgili formüllerin ve tekniklerin hızla yayılmasına ve ustaların sık, sık karşılaşmasına olanak sağlayan, ulaşımdaki kolaylıklar olmuştur. Matematik deki ilerlemenin de payı vardır bu gelişmede. Bir de dinsel büyük yapıların zenginleştirilmek istemesinin. Ürün fazlasının satışından, aşardan ve kesenekçilerin ödentilerinden gelen paralar yapı malzemelerine ve taşeronlara akar. Para dolaşımının hızlanması, uzmanlaşmış sanat atölyelerinin doğuşuna yol açar. Ancak sanatsal hizmet bu dönemde tek yönde kalır: Tanrıya hizmet ve onu yüceltmek. Bunun içinde kutsal kitabı ve tapınağı süslemek en önde gelen faaliyetlerdir. Mimarlıkta edebiyatta olduğu gibi laik müşteri topluluklarının desteklediği sanatçılar görülmez. En dev yapılar manastırlardır. Çok derin ve ince bir süsleme ve taş işçiliği hakimdir. Bu sanatı niteleyen başlıca öğeler mimarlıkta kubbenin genelleştirilmesi ve süslemede de insancıl ve anıtsal heykelin dirilişidir.
    Güneyli bir sanat olan Roman sanatının XII. Yüzyılda kuzeye doğru kaydığını görürüz. XII. yüzyıl ile 1320 yılı arasında kalan yıllar Batı ortaçağının klasik dönemi olarak adlandırılır. 1000 yılında başlayan iktisadi gelişmenin hızlandırdığı gelişmeler sonucu Avrupa uygarlığı bir düzene ve dengeye ulaşır. Bu dönem büyük buluşmaların zamanıdır. İlahiyatçıların dogmatik önerilerini karşılaştırdıkları, “özetler”, yargılama ve vahyi uzlaştırma çabalarının yoğunlaştığı zamanlardır.


    Klasik ortaçağda gördüğümüz bu denge sağlam değildir. Görünen ahengin altında derinlerde bütün değerlerde bir alt oluş, bozulma vardır. Para ve ticaret bugüne kadar bütünüyle tarımsal kalmış bir dünyada her geçen gün daha önem kazanmaktadır ve sosyal düzenin temelleri sarsılmıştır. Monarşilerin güçlenişi, laik düşüncenin doğuşu ve birden gelişimi Hıristiyanlığın iç bağlılığını tehlikeye sokmaktadır. İktisadi sıkıntıların, siyasi huzursuzlukların sıkıntıları şimdiden görülmektedir.
    Tarım ekonomisindeki gelişme, tarıma yönelik yeni arazilerin kazanılamaması veya yeni ulaşılan arazilerin verimsiz kalması ve de tarım arazilerinin sınırlarının ormanlara dayanması gibi nedenlerle durmuştur.
    Kuzeydeki odağın gitgide önem kazanmasının nedeni kumaş üretiminin artışı olmuştur. Güneyde İtalya'da ki odağın başlıca dayanağı ise deniz ticareti olmuştur. Özellikle iki liman kenti öne çıkar: Venedik ve Cenova.
    İtalyan iş adamları doğuda acente kurmak ve kimi iktisadi ayrıcalıklar için donanma desteği alırlar. Kutsal savaş düşüncesinin hızını kaybetmesi ile de Müslüman prensler ile ticaret anlaşmaları yaparlar. Dev kadırgalar kullanılmaya başlanır, ve deniz haritaları yapılır. XIII. yüzyıl başlarında, Bizans egemenliğinde olan Karadeniz’e kadar açılırlar. Uzak doğu ile doğrudan temas kurarlar. Hindistan'a Çin denizine, Güney Asya yarımadalarına kadar giderler. XIII. Yüzyıl sonlarında İtalyan denizciliği kolonilerle bütün Akdeniz’i kuşatmıştı. Bu dönemde başta Venedik olmak üzere bütün İtalyan şehirleri zenginleşir.
    İktisadi gelişme, bazı istisnalar dışında soylu sınıfının zararına gelişti. Özellikle soylu sınıfın ve şövalyelerin yeni bir yaşam tarzı ile lüks tüketime yönelmesi ve toplanan vergilerin yetersiz kalması ile bu sınıflar sıkıntı içine düştüler. Soylular yaşam düzeylerini sürdürmek için dinsel kuruluşlara, burjuvalara ve prenslere el açmak zorunda kaldılar. Kredi imkanları tükendiğinde mal varlıklarını parça, parça satmaya başladılar. Bu iktisadi sıkıntı, soylu sınıfta topraklarını korumak adına bir korunma tepkisine yol açtı.
    Toprak varlıklarını korumak amacıyla, mirasçılar arasında eşit bölüştürme geleneğinden vazgeçildi. Toprakların önemli bir parçası ailenin büyük oğluna bırakılmaya başlandı. Diğer kardeşlerin dinsel yaşama adanmasına karar verildi. Sınıf bilincindeki yoğunlaşmanın sonucu olarak soyluluk, özellikle Fransa'da XIII. yüzyıldan itibaren askerlikte uzmanlaşmış olmaktan, şövalyelikten, yani zenginlikten ayrı, "kanla geçen" bir nitelik olarak görülmeye başlandı. Şövalyelerin çocuklarının ve torunlarının sosyal üstünlüğünü göstermek üzere, yeni unvanlar ortaya çıktı.
    Fransa krallığı, İngiltere krallığı güçlendi. Frederich Barborossa'nın kişiliğinde güç bulan Roma Germen imparatorluğu kurumsal olarak dağıldı. Sadece imparatorluk düşü geriye kaldı. Almanya ve İtalya ayrıldı. İtalya'da kendi içinde bölünmelere uğradı.
    Papalık bağımsız bir yapıya bürünüp, merkezi güçlü bir monarşik yapıya dönüştü. Ancak kilisenin bu güçlü yapısı ve maddi gücü diğer krallık ve prensliklerin tepkisine yol açarken halkın da kiliseye olan inancı sarsılmaya başladı.
    Papalık okullardaki düşünsel hareketin de kontrolünü ele geçirmeye çabaladı. XII. yüzyıla değin eğitim ya manastır okullarında ya da katedral okullarında yapılırdı. Daha sonra XIII. yüzyılda Papa III. Innocentus önderliğinde kilisenin öğretisini yaymak üzere üniversiteler kurdular. Bologna gibi daha önceki imparatorlukların kurmuş olduğu üniversiteler bu papalık etkisine karşı oldularsa da, Paris teki hocalar ve öğrenciler krala karşı bu desteği istediler. Papalık İtalya'da başta Roma olmak
    üzere yeni üniversiteler kurdu. Montepeiller okulunu korudu. Kathar sapkınlıklarına karşı kilise öğretisini yaymak için Touluse üniversitesini kurdu. Paris teki eğitimi benimseyen Oxford üniversitesini destekledi. Okullar, yoksul öğrencilerin bakımı için zengin insanların bağışları ile yurtlar (College'ler) kuruldular.


    Üniversiteler dört ayrı fakülteye ayrıldı. Başta hazırlayıcı bilgi veren sanatlar fakültesi olmak üzere, İlahiyat, Hukuk ve Tıp fakülteleri . Sanatlar fakültesi ana dillere göre dört ulusa bölündü ve başlarına seçtikleri rektör bütün üniversitelerin sözcüsü oldu.
    Papalık bu şekilde özerk olan okulların denetimini ele geçirmek için tarikatları üniversitelere soktu. İlahiyat fakültesinde öğretim tamamen tarikatların eline geçti. Burada Yunan düşüncesi ile oluşmaya başlayan düşünce akımlarına müdahale ederek, sonunda güç bir bireşimi gerçekleştirdiler: Kimi, akli mantıktan kuşkulanıp Platoncu düşünceye yönelirken kimi si de Aristoteles felsefesini Hıristiyan dogmasına uydurdu. Aquiono'lu Thomas bu sonuncular arasındadır.
    Kilise bütün bu gelişmelere rağmen iktisadi, sosyal, siyasal giderek duygusal değişimlerin sarstığı durumunu tam düzeltemedi. XIII. yüzyılın sonunda inananların manevi gereksinimleri ile kilisenin giderek sertleşen ve ağırlaşan yapısı arasında mesafe arttı.
    Bu gelişme laik düşüncenin yararına oldu. Kilise dışında kalanlar ile ruhban sınıfı arasındaki zıtlıklar daha belirginleşti. Halk İncili okuyarak arayış içersine girerken kilise adamlarına karşı alaycı bir tepki ile yaklaşmaya başladı. Buna karşı kilise ve rahipler mali yükümlülüklerden uzak imkanlarını sonuna kadar kullanarak zenginleşmeye devam ediyordu.
    Tarım ekonomisinin, feodal dünyanın ve Hıristiyanlığının temellerinin çatırdadığı bu dönemde, özellikle Fransız uygarlığını yükselişi, siyasetin yanı sıra sanatta da kendini gösterdi. Edebiyat ve edebi kültür laik çevrelerde git gide yayıldı. Latin edebiyatı geriledi. Bu dönemde Kuzey Fransa’da ortaçağın en büyük sanatı Gotik sanat doğar. Roman sanat kadar kutsal, ama ondan çok daha insancıl, daha gerçekçi ve öyle olduğu için düşüncelerdeki genel gelişime yanıt veren bir sanattır bu. Burjuvazinin yükselişine, kentlerdeki kiliselerin parlayışına, kırsal kesimdeki manastırların silinişine tanıklık eder bu sanat.
    Gotik biçem XII. Yüzyıl ikinci yarısında, Roman biçemlerinden ağır, ağır çıkmıştır. Mimarlıkta sivri kuleler kullanılmasıyla kiliseler daha da yüceltilir. Örtünmeden kapı şekillerine, sütunlara, ve dekordaki heykellere kadar her şey değişir. Yükseğe doğru git gide tırmanan yapılar oluşur. Kubbe alabildiğince yüceltilmiştir. Heykellerde temalar yine kutsaldır. Ama sanatçı ifadelerde tanrının kutsallığından daha çok iyilikseverliğini dile getirir ve bundan dolayı bakışlarda ve yüzlerde bir sıcaklık oluşmuştur. Heykel duvardan bağımsızlık kazanır ve insana yönelişi bakımdan antik heykele yaklaşır.
    Gotik estetik başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa’ya yayıldı. Ancak Roman biçeminin beşiği ve gözde toprakları olan güney ülkelerinde bu etki sınırlı kalır. Bunlar Bizans ve İtalya’dır. İtalya kendi özgün sanatsal eğilimlerinden vazgeçmez.
    O tarihe kadar uzun süreli istilalar ve yabancı vesayetler altında yaşamış olan İtalya, mesajı tek başına bütün bir Ortaçağ Hıristiyanlığını yenileştirmeye yetecek olan Asiseli ermiş François’yı başka ülkelerden daha çok içine sindirmiş olan bu ülke, denizlere canlılık getirmiş ticaret ile onarılmış olarak manevi bağımsızlığını ve yaratıcı gücünü yeniden bulmaktadır.
    Batının taşınır büyük servetlerinin gelip yığıldığı İtalya kentlerinde, doğuyla temas sonucu zenginleşmiş ve Roma kültürünün gençleşmiş kalıntılarıyla git gide bağlar kuran özgün bir kültür oluşmaktadır. Fransa’nın edebi mirasına konan ve türlere yeni yaşam veren bu İtalya idi. Şövalye romanı geleneği Capetlerin krallığında çekiciliğini yitirmiş bir şekilde çoğalırken XIV. yüzyıl başlarında Lombardiya tiranlarının saraylarında kendine yer bulur. Önce Sicilyalı, sonra Toskana ve Bolonyalı olan şair ve trubadurların kurumuş lirizmine "dolce still nuovada" yeni bir soluk katar.
    Son olarak hem skolastik hem mistik olan klasik Ortaçağ kültürü, yine aynı anda Dante’nin (1265-1321) içindeki iman ile Papalık monarşisinin acı eleştirisinin, Virgilius ve Asristotales’e hayranlıkla İbni Rüşt bilgisinin ve son olarak da saray aşkının yüceltmenin birbirine karıştığı ilahi komedyasında en görkemli sonucuna varır.


    Antik usullere bağlılık, dışarıdan gelen heykel anlayışını da değiştirir ve Roma geçmişine çevirir yüzünü. Sicilya XIII. yüzyıl sonunda antik heykelin yeniden doğuşuna tanık olur. Toscana’da bir grup sanatçı Fransa’dan gelme ikonografik konuları doğrudan doğruya oyma taş sandukalardaki figürlerden esinlenerek yorumlarlar. XIII. Yüzyıl sonlarındaki bu hareket resme de sıçrar. İtalya’nın karanlık kiliselerinde yer bulamamış olan vitray sanatından bağımsız olan resim, Bizans’ın etkisi altındaydı ve kimi mozaikler hala doğudaki örneklerine öykünme içindeydiler. Ne var ki Roma’da kimi sanatçılar Grek doğunun yavan ve donmuş suretlerini kopya etmekten vazgeçerek antik figürlerdeki hareketi ve hacmi yeniden bulurlar. Bunlar Giotto’nun habercileridir.
    Başta iktisadi ve sosyal güçlükler gelmektedir. Kıtlık, savaş, ve veba insanları tehdit eden üç tehlikedir. İktisadi dengesizlik ve sınıf çekişmeleri kentlerdeki esnafın, kırsal kesimde köylülerin başkaldırısına yol açar. Bu durgunluk ve bunalımın yıkıntıları ülkeden ülkeye değişse de savaş daha da yoğunlaşmaktadır. Silahlı çatışma bütün Hıristiyan Batıda görülür. Diplomasi yetersizlikler içindedir. Siyasal plandaki kopuşlar zıtlıkları ve çatışmaları kilise ve üniversitelere kadar yayar. Kilise büyük güçlükler içindedir. Çeşitli nedenlerle saygınlığını yitirmiştir. Papalığın zora başvurup engizisyonu işletmesi çözüm getirmez. Kilisede reform düşüncesi kafaları meşgul etmektedir.
    XIV. Yüzyıl başlarında Hıristiyan dünyasının geçici dengesi bozulduğunda Avrupa uzun bir karışıklık dönemine girer. Yüzyıl savaşları, nüfus felaketleri, Osmanlı karşısında geri çekiliş, Roma kilisesindeki parçalanma, yeniden doğuşun olumsuz görünüşleridir. Bu dönem devletlerin kilise karşısında bağımsızlığa kavuşmalarını hızlandırır. Feodal rejimden gelen bağların gevşediği ve yok olduğu toplumda prenslerin mali ve askeri kaynaklar ile yönetim araçları arasındaki oransızlık ortaya çıkar. Sosyal düzenin, kırsal kesimin felaketi söz konusudur. Kentlerdeki sıradan insanlar, zenginlere karşı kızgınlık içersindedirler. Bunlar her yanda duyulan ekonomik sıkıntıların sonuçlarıdır. Beslenme maddelerindeki üretim düşüşü, zanaatlardaki yarışma, nakit kıtlığı ve fiyatlarda dengesiz yükselme.
    Ne var ki bu güçlükler düşüncede ve yaratıcılıkta bir tükenişi beraberinde getirmez. İnsanlar kısa ömür sürelerinde ne umutsuzlardır, ne de çok heyecanlı ve mutlu. Bu süre, Avrupa’nın güçlüklerin bilincine vardığı dönemdir. Feodal Avrupa’nın boyutları ve siyasi sınırları daralmaktadır. Akdeniz’de önemli bölgeler kaybedilmektedir. Türk korsanlar nedeniyle batının doğu ile ilişkisi zayıflar.
    Ufukları sınırlanan Avrupa’da tacirler, bilginler, ve yöneticiler aralarındaki yakınlığın bilincine varırlar. Cesaret verici teknik gelişmeler ve düşünsel eğilimler vardır. Boylam ve enlemler daha sağlıklı hesaplanır, pusulanın kullanımı yaygınlaşır.
    Ancak bu dönemde kıtlık ve hastalıklar sonucu Avrupa’da büyük bir nüfus sıkıntısı yaşanmaktadır. Ekonomik bunalımın sonuçları savaşlardan daha yıkıcıdır. Siyasi mücadele ve yarış giderek bölünmelerin artmasına yol açar. Yurt ve Ulus kelimeleri bu dönemde anlam kazanır. Her halk, komşularına karşı, kendini tanımlamaya çalışır. XIV. Yüzyıl ulusçuluğu ortak dil etrafında yoğunlaşır. Bu dönemde sınırların ötesine geçmek, izin belgesine bağlanır, ayakbastı parasının yanına gümrük daireleri de eklenmiştir. Bu gelişme Avrupa için daha önce görülmemiş bir yeniliktir. Bölgesel ekonomiler de ulusal çerçeveleri içine yerleşmektedir.
    Bu dönemde özellikle İtalya’da yaşamın dış görünüşünde de değişiklikler vardır. Meskende, mobilyada, dekorda yeni bir rahatlık, bir konfor arayışı, süsleme zevki, şehirciliğin başlangıçları, yaşama sevincini dile getirirler. Başka yerlerde olduğundan daha çok İtalya’da boş vakit duygusu kendini belli eder.
    Floransa’da Medicilerin, Albertilerin, Rucelailerin Pittilerin, Strozzilerin sarayları, Venedik’te Ca d’Oro yükselmektedir. Bu yapılar XV. Yüzyıl ortalarında mekanlardaki yeniliklerin birer göstergesidir.


    Kalın duvarlı şatoların yerini saraylar almaktadır. Yapıların cephelerinde, süslü ve büyük pencereler yer almaya başlar, kentte yaşayan soylu burjuvaların evlerinde teraslar ve balkonlar görülür. Evler ahşapken taşa ve tuğlaya dönüşür. Konuk odaları ve toplantı odaları ilave olur ve heykeller ile süslenir. Ağır, ağır yeni bir yaşama biçimi kendini belli etmektedir. Bu, daha iyi yaşam düşü henüz halka ulaşmamıştır. Halk, dar sokaklarda ve kapalı yerlerde topluca yaşama alışkanlığını sürdürmektedir.
    Bu dönemde şehircilik ilk adımlarını atmaktadır. Tasarlanan büyük değişiklikler için eski Roma’nın mimarlık ilkeleri ve sırları incelenerek önerilerde bulunulur.
    Rönesans’ı bir bütün olarak kabul edebilirsek şu temel anlayışlara dayandığı, ve onlarla anlam kazandığı görülür:
    • Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.
    • İnsan güçlüdür ve bu gücü ile büyük başarılar elde edebilir.
    • İnsanın sürekli faal olması onurlu bir şeydir.
    • Gerçek güzeldir.
    RÖNESANS ve YENİÇAĞ FELSEFESİ
    Yeniçağ felsefesi, İlk ve Ortaçağ’da varılan sonuçların yeni bir biçimde ortaya çıkmasıdır. Rönesans bu ikisi arasındaki geçiş dönemidir ve yeni bir dünya görüşü sunar.
    Rönesans dönemi genel özellikleri:
    1. Ortaçağ felsefesi, sınırlarını Hıristiyanlığın çizdiği dinsel bir görünümdeydi. Rönesans da ise düşüncenin her türlü otoriteden kurtarılması, akla ve deneye önem verilmesi ön plana çıkmıştır.
    2. Ortaçağ, içe kapalı bir sistemdi ve dili Latinceydi. Ama Yeniçağ’a basamak olan Rönesans, çok tarzların ve yolların olduğu bir dönemdir. Bu dönemde milli diller doğmuştur.
    3. Ortaçağ’da felsefeciler, din adamlarıydı. Rönesans’ta ise yazarlar, araştırmacılar v.s. de felsefe yapmışlardır. Ortaçağ filozofu doğrunun bulunmuş olduğuna inanıyordu, Rönesans filozofu ise kendini yeni ilkeler getiren bir dönemin temsilcisi sayar.
    4. Ortaçağ’ın yolu ve düşüncesi birdir. Rönesans’ta ise bu birlik bozulmuştur. Artık doğruya ulaşmak için pek çok yol vardır.

    Rönesans’ın yolunu çizen ana akımlar, iradecilik ve isimciliktir. Ortaçağdan sonra artık tümel gerçekler yoktur. Bilginin kaynağının deney olduğu ve doğa üzerinde insanın egemen olması gerektiği savunulmuştur. Bu gibi fikirler Modernizmin doğuşuna temel teşkil eder.
    Rönesans kendinden doğmuş bir hareket değildir. Tekelci kilise otoritesinin kırılması, doğudan yapılan çeviriler bu hareketin doğmasına etki etmişlerdir.
    Rönesans’ın yeni din anlayışı ise reformisttir. “Hıristiyanlığın öğretileri bozulmuştur ve asıl doğrulara dönülmelidir” fikri Protestanlığı doğurmuştur. Bunun yanında kökleri Stao’ya kadar uzanan doğal din anlayışı yani akıl dini ortaya çıkmıştır.
    Rönesans felsefesinin temel dayanağı ve çıkış noktası İlk çağ Antik felsefesidir.
    Rönesans, orta çağ boyunca olduğu gibi bırakılıp, dondurulmuş olan bu felsefeyi yeniden ele alıp işlemeye başlamıştır. Oluşan özgürlük havası içinde bu felsefenin öz kaynaklarına inmiş, orta çağ boyunca oluşmuş olan engelleri kaldırarak ona gelişme yolları açmıştır. Bu felsefeleri iyice işleyip, kendini geliştirdikten sonra da, öğrencisi olduğu bu felsefeye kendine özgü eleştiriler ve ekler ile gelişmeler ve yenilikler kazandırmıştır.



    Belki Antik çağ etkisi ve belki de din baskısı nedeni ile Rönesans felsefesi öncelikle insan sorunu üzerine yönelmiş, insanı incelemiştir. Hümanizma akımı olarak isimlendirilmiş bu akımda öncelikle Antik çağ eserlerinin taranması ve tercümeleri yapılmıştır. Bu filolojik çalışmaların sonunda doğal olarak insanın ne olduğu sorusu (İnsan nedir? Ne olacaktır?) sorgulanmaya başlanmıştır.
    Hümanizma akımının baş mimari Francesco PETRARCA’dır. Petrarca Hıristiyan skolastik görüşlerinden sıyrılıp, bu dünyanın zenginlik ve coşkuları ile ilgilenir, daha iyi yaşamak için yaşama sanatının kurallarını araştırır. Bireyin devamlı ödevinin kendisini geliştirmek olduğuna ve bunun için de devamlı çalışması gerektiğine inanır De Vita Solitaria adlı yapıtında kendini geliştirmek ve erdemlere ulaşabilmek için insanın hatta tek başına yaşayıp, yalnızca kendisini geliştirmek için çalışması gerektiğini savunur.
    Petrarca bir anlamda Antik Roma stoa filozoflarının ruhun özgürlük ve mutluluk ideallerini çağının insanına taşımıştır.
    Giovanni BOCCACCİO da, kilise ve töre baskılarının ötesinde, insanın bu dünyada yaşamakta olduğunu, bu dünya ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar.
    Rönesans’ın ileriki yıllarındaki düşünürlerden Niccolo MACCHIAVELLI insanın ne olduğu, ne ve nasıl yapması gerektiği üzerinde çalışmıştır. Ona göre insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kütlesidir. Böyle bir yaratık, Hıristiyanlığın alçakgönüllülük ve gönül tokluğunun en yüksek erdem olarak gösteren öğütlerinin içine sığamaz. Hatta eski çok tanrılı pagan dinlerini Hıristiyanlıktan daha üstün görür. Çünkü bu dinler, ona göre insana bu dünyada iyi yaşamayı öğütleyerek onu hayata bağlamışlardır.
    Çağın sonlarına doğru yaşamış olan Michelde MONTAIGNE de indivudualist
    Ve Hümanisttir. İnsan yaşamı ve insan doğasının yapısı onun da çalıştığı başlıca konudur. “Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum. Benim fiziğim de metafiziğim de bu.” der. ”İçimizde bir doğa kımıldıyor, ona kulak verir, yasalarını kavrarsak, erdeme, dolayası ile de mutluluğa giden yolu bulmuş oluruz.” diye devam eder. Dogmatizmin tam düşmanıdır. Doğruyu nerede bulmak gerektiğini sorunu onu sonraları Antik çağ şüpheciliğine götürmüştür. Yalnız o bu akıma klasik öğretisine ek olarak bir yenilik kazandırmıştır. Antik şüphecilik “hiçbir şey bilmiyorum, öyle ise bilginin hiçbir önemi yok” yargısına varır. Montaigne ise böyle pesimist değil, o son sözün “hiçbir şey bilmiyorum değil, ne biliyorum sorusu“ olmalıdır iddiasındadır.
    Rönesans felsefesi içinde PLATONİZM ve ARİSTOTELİZM adları altında oluşmuş olan iki akım üzerinde de durmak gereklidir.
    Ortaçağ, skolastik felsefesini direkt olarak Antikçağ otoritesi Aristoteles’e dayandırır. Bu felsefenin karşısında olan Rönesans’ın da Aristo’ya karşı tepki göstermesi doğaldır.
    Rönesans, Aristo karşısında Platon’a derin bir sevgi ve saygı ile bağlıdır. Platonun yaptıklarını inceler, adına sevgi dernekleri ve hatta bir Akademi (Floransa’ da ki Platon Akademisi) bile kurulur.
    Platon’ a karşı duyulan sevginin İstanbul’un işgalini takiben Bizans’tan göçen
    bilginler tarafından başlatıldığı yaygın olarak iddia edilir.
    Platonizm’in yanında Aristoteles felsefesinin özüne inip, onu ortaçağ doğmalarından arındırıp yeniden incelemeyi amaçlayan bir Aristo çığırı da Rönesans felsefe akımları içinde var olmuştur.



    17.y.y. felsefesinde Descartes, yeni düşüncenin oluşmasında temel teşkil eder:

    • Kartezyen felsefenin kurucusudur.

    • Matematiği bütün bilimlerin ortaya çıkmasında bir yöntem olarak ortaya koymuştur.

    • Yeni matematik ve doğa bilimlerinin kurucuları arasındadır.

    • Matematiğin formüllerini geometriye uygulayarak analitik geometriyi de bulmuştur.

    Spinoza ise Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” önermesi gibi tek bir bilgiyi Tanrı öğretisinde çıkış noktası olarak alır ve geri kalan bütün bilgileri tümden gelimli bir yol olan geometrik yöntemle bu temelden türetir.
    Lomettrie, Fransız aydınlanması içindeki materyalist akımın önderidir. O’na göre; insanla hayvan arasında yalnızca bir aşamalık ayrım vardır, özce bir ayrılık yoktur.
    Leibnich, Yeniçağ alman felsefesinin ilk büyük düşünürüdür. Matematiğin yöntemini felsefeye aktarmak ister. Evrenin sonsuz sayıda monadlardan (cevher) oluştuğunu bunların birbirlerini etkileyemediğini söyler. Monadların en üst sırasında Tanrı vardır, tektir. Tanrı monadların sistemini bir amaca göre düzenlemiştir. Olayların meydana gelişlerinde bu amaçlar rol oynar. Monadlar maddi değildir.

    18 y.y. Aydınlanma felsefesi:

    Aydınlanma Felsefesi’nin temel özellikleri, akla duyulan güven ve laik dünya görüşüdür.

    - John Locke, İngiliz aydınlanma hareketiyle birlikte, Avrupa’daki aydınlatmayı başlatan düşünürdür. Araştırmalarının ağırlık merkezi insandır. Doğuştan düşüncenin olmadığını söyler.

    - David Hume ise İngiliz emperyalizmini son haline getiren düşünürdür. Bilginin eleştirilmesi bu felsefede doruğa ulaşır. Bilinci, ideler ve izlenimler olarak ikiye ayırır.

    - Candillac, Fransız aydınlanma felsefesinin başlıca düşüncelerini İngiliz aydınlanma felsefesinden devşirmiştir. Fransız aydınlanma felsefesinin kuramsal temellerini kurmuştur. Dış deneyi bilginin tek, mutlak kaynağı yapmıştır.

    - İmmanuel Kant öğretisindeki baş özellik, eleştiri felsefesi olmasıdır. Kant, aydınlanmanın bütün yaşama kılavuz yapmak istediği her bilgi alanında başarısına güvendiği aklın başarabildikleri ve başaramadıklarını birbirinden ayırt etmeyi bu bakımdan bir eleme yapmayı amaçlar.

    - Alman idealizmi felsefesinin son büyük düşünürü Hegel’in felsefesi, Kant’tan sonraki usçuluğun en yüksek doruğudur. Kant, güvenilir bilginin en çok duyarlık ve düşünmenin işbirliği ile sağlanacağını ileri sürmüştü. Hegel ise; “gerçeğin özüne, deneye başvurmadan yalnız düşüncenin sınırları içinde kalınarak varılabilir” der.

    Fransız aydınlanmasının asıl önderi Voltaire’dir. İngiliz deneyciliği ile yaradancılığını (deizm), Newton’un yeni doğa anlayışını Avrupa’ya özellikle o taşımıştır.




    RÖNESANS’DA DİN ANLAYIŞI

    Rönesans döneminde dini inanç ve düşünceler de değişime uğramış, bağnaz kilise otoritesine karşı çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Bu akımların en önemlisi Reformation hareketidir. Bu hareketi 1517 yılında Wüttenberg kilisesinin kapısına astığı bildiri ile başlatan Alman rahibi Martin LUTHER, böylece Hıristiyanlıkta Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yanı sıra Protestanlık mezhebini de kurmuş oluyordu.
    Reformation kilisenin bağnaz ve katı tutumuna karşı bir baş kaldırış hareketidir. Para karşılığı günah çıkarma belgeleri dağıtımı, politika ile içli dışlı olma, entrikalara bulaşma ve engizisyon müessesinin gaddarlığı sonucu halk kütlelerinde oluşan hoşnutsuzluk Reformation'u hazırlayan önde gelen nedenlerdir.
    Reformatıon'un özünde, hiç olmazsa başlangıç safhalarında, mistisizm anlayışı yatar. Kiliseye karşı güvenini yitirmiş olan halk tabakaları zaten daha orta çağ devrinde tanrı ile bağlantısını ve aradığı teselliyi kendi içinde ve kimsenin aracılığı olmadan kendi kendine bulma çabasındaydı.
    Reformatıon hareketi çabucak yayılmış ve büyük halk kitlelerini etkisi altına almıştır. Etki o kadar geniş ve köklü olmuştur ki, Katolik kilisesi bile bu akım karşısında kendine çeki düzen vermek ve kendini düzeltmek ihtiyacı duymuştur. Katolik kilisesinin uyguladığı kendi içindeki bu reform hareketine karşı-reformasyon adı verilir.
    Rönesans din kültüründe karşılaşılan bir diğer akımda DOĞAL DİN akımıdır. Bu akım tam olarak Rönesans’ ın özüne uygun bir akımdır. Her türlü dış formdan, töre ve doğmalardan uzak olan bu dinsel yaklaşımda tüm din doğrularının kökeni vahiyde değil, insan aklında aranır.
    Din tanrının açılması (Vahiy) değil, insan aklının ürünüdür.
    Bu akımın tipik düşünür ve savunucuları Fransız Jean BODIN ile İngiliz Herbert of CHERBURY’dir.

    RÖNESANS’DA DOĞA FELSEFESİ

    Rönesans insanı doğa bilgisi ve doğa felsefesi üzerine de Ortaçağ anlayışından bambaşka ve yepyeni bir görüş ve çalışmalar dizisi ortaya koymuş ve bu çalışmalar sonunda da bugünkü modern doğa bilimimizi yaratmıştır. Rönesans doğa biliminin getirdiği yenilikleri iyi kavrayabilmek için bu yeniliklerin tam karşıtı olan orta çağ doğa anlayışını anımsamada fayda var.
    ARİSTOTELES – PTOLEMAİOS sisteminde; yeryüzü ortada ve sabit olarak durduğu ve diğer bütün gökyüzü cisimlerinin onun etrafında döndüğü kabul edilmekle Hıristiyanlık inançlarına tam bir uyum sağlanmakta idi. Bundan dolayı da Katolik kilisesince coşku ile kabul edilmiş, savunulmuş ve hatta kilisenin resmi doğa felsefesi olarak halk kitlelerine dikte ettirilmiştir.
    Bu sisteme karşı ilk düşüncelerin görüldüğü filozof Alman Nicolaus CUSANUS’ dır. Doğa üzerine çok çarpıcı görüşleri var. Doğayı bir evrim süreci olarak kabul ediyor. (oysa skolâstiğe göre doğa olmuş bitmiş, değerce yüksek bir olgudur.) Karşıtların sürekli olan geçitlerle ortadan kalkacağını düşünüyor, yani bilgilerin göreceli olduğu gerçeğini buluyor. İnsan nerede bulunursa bulunsun, ister yeryüzünde, ister güneşte, ister yıldızlarda bulunsun kendini hep merkezde sanacaktır. Evrendeki her nokta hem bir merkez hem de çevrede bir

    nokta kabul edilebilir. Bu da yeryüzünün evrenin merkezi olmadığını gösterir. Bunlar hep Cusanus‘un düşünceleri. Cusanus daha da ileri giderek, yer ile gök cisimlerinin aynı maddelerden oluştuğunu ve aynı yasalara bağlı olduğunu söylüyor. Bunları ortaya koymakla da bugünkü doğa anlayışımıza giden ve artık pek uzun olmayan yolun ilk adımlarını atıyor.
    PARACELSUS da bir alman hekimi Tıpta kazandığı bilgileri doğa fenomenini çözmek için kullanıyor. Simya ile uğraşıyor ve olayları fantezileri ile çözmeye çalışıyor. Önemli yönü bu yolda ki çalışmaları sonucu bazı kimya esas ve kurallarını geliştirmiş olmasıdır.
    İtalyan TELSIUS da fantezileri ile çözümlere gitmek isteyen bir bilgin. Olumlu yanı deneye tam ve mutlak öncelik vermesidir. Empirizmin baş temsilcisi olarak tanınır.
    Bugünkü doğa anlayışımızın temelini kuran KOPERNIKUS da bir alman bilgini. Gökbilimleri üzerine yazdığı “Gökcisimlerinin dönmesi üzerine” adlı yapıtı uzun yıllar bekletilip, ancak ömrünün son yıllarında yayınlanıyor. O da “bu yapıt ve bilgilerin fazla ciddiye alınmaması gerektiği bu çalışmanın bir fantezi ürünü olduğu“ önsözü ilave edilerek . Böylece kilisenin hışmından kurtuluyor fakat bu önemli yapıt daha uzun yıllar saklı kalmış oluyordu.
    Kopernikus’un yeni öğretisi çok tehlikeli bir öğreti idi. Çünkü yüzlerce yıllık ve bütün Hıristiyan aleminin inandığı, taptığı saçma ve boş bir hayal olduğunu ispatlıyordu. Koskoca Katolik kilisesinin haşmet ve otoritesi bir anda yok oluyordu.
    Kopernıkus sisteminde geliştirilmesi gerekli bazı noktalar ve güçlükler daha sonraları bilginlerce işlenecek ve çözülecektir. Bu bilginlerden biri de Danimarka'lı Taycho BRAHE’dir. BRAHE’nin asıl amacı yeni öğreti ile kilise görüşlerini bir yolunu bulup uzlaştırmak. Tabii ki bunda pek başarılı olamıyor. Kurduğu rasathanelerde gökyüzünü gözlemliyor ve bu gözlemleri kayıt altına alıyor. Bu notların ileride Kopernikus sistemini bilimsel temellendirmek yolunda Keppler'e büyük yararı olacaktır.
    TAYCHO BRACHE, nin uzlaştırmacı tutumuna karşın Kopernıkus öğretisini bütün kalbi ile ve coşku ile savunan ve yayılmasına çalışan ve bunun karşılığında hayatını veren bir bilgin var ki o devrin belki en öndeki isimlerinden biri. O da hepimizin yakından tanıdığı Guardino BRUNO. 1600 yılında kilise engizisyon meclisi tarafından yakılarak ölüme mahkum edilmiş ve cezası infaz edilmiştir.
    Kopernikus sistemini matematiksel olarak formüllendiren Alman bilgini KEPPLER bu başarısını büyük oranla Taycho Brahe’den kendisine miras kalan gözlem notlarına borçludur. Bu notların da yardımı ile Keppler kendi adını taşıyan 3 adet denklemi ortaya koymuştur. Böylece de matematiksel doğa biliminin temeli atılmıştır.
    Matematiksel doğa bilimini Keppler’ den sonra daha da geliştiren Galileo GALILEI ‘dir. Kopernikus sistemine tamamen inanmasına karşın, profesörlük yaptığı Pisa ve Padua üniversitelerinde uzun yıllar Aristo-Ptolemaios sistemini okutmuştur. Engizisyon dan kurtulmak için kardinaline yeni sistemi yaymayacağını eğer yayanı görürse onu derhal ihbar edeceğine söz veriyor. Ama diğer taraftan da kendi yaptığı teleskopu ile Jüpiter’in uydularını keşfediyor, güneşin lekelerini buluyor. Venüs’ün yörüngesinde ki evreleri ortaya koyuyor. Fizik üzerine çalışmaları ile hareket öğretisini, düşme teorisini kurarak bugünkü modern fiziğin temellerini oluşturuyor.
    Galile’ nin yasası matematik oranlardır. Her şeyi ölçmek veya ölçülmeyeni ölçülür hale getirmek onun ana ilkesidir. Doğa artık bir takım mistik etkilerle değil, fizik hareketleri ile açıklanmaktadır. Yani ruhun yerini kuvvet almaktadır.
    Rönesans devrinin son filozofu Francis BACON’ dur. Bacon kendisinden önce gelen bütün bilgileri derleyip, toplamış, bu bilgileri yaşamın kullanımına sunmuştur. Dünya nimetlerinden faydalanmak için doğaya egemen olmak gerektiğine, fakat daha öncede ona itaat edip, onun yasalarını öğrenmek gerektiğine inanır. Bu öğretisini kısaca “Bilmek egemen olmaktır” sözü ile özetlemiştir.

    RÖNESANS’DA SANAT

    Yeni dünya görüşünün bir özelliği, insanın kendi dünyevi güçlerini anlamasıdır. Bilindiği gibi ortaçağda halk, sanatçılar, bilim ve din adamları kilisenin inancına paralel bir tanrı görüşüne sahipti. Ancak daha gotik dönemde bile ortaçağda kilise ile aynı görüşü paylaşmayan insanların ortaya çıktığını biliyoruz. İşte bu farklılaşma dinin insanın akıl terazisinde ölçülüp değerlendirildiğini göstermektedir.
    Bu hareket gittikçe büyümüş ve insanın kendi eleştirisine de önem vermesi ile sonuçlanmıştı. Bu eleştiri ortaçağ anlayışını da yargılayacak ve dinin Rönesans çağında zayıflamasına neden olacaktı. Başta Hıristiyanlığı eleştiren bazı felsefe okullarının ve bazı filozof kralların ortaya çıkması ile ve diğer etkiler ile din kurumu dünyevi ilişkilerinden gittikçe uzaklaşmıştır.
    Bu yeni görüşleri yansıtan biçimlemeler, insanın kendi yorum ve düşüncelerine dogmalardan daha fazla önem verdiğini göstermektedir. Bu yeni görüş ortaçağın gotik katedrali karşısında, Rönesans’ın merkezi planlı yapısıyla da biçimlenmiş olmaktadır. Bu farkı en iyi 1400 yıllarında Regensburg’da yapılan ve tanrıya doğru sonsuzluğa yükselir şekilde inşa edilmek istenen Dom ile yüzyıl sonra 1502 de mimar Bramante tarafından Roma’da yapılan St.Pietro Kilisesi arasında görülür. St. Pietro kilisesinin
    kubbesi bir yarım küre iken ön cephesinde yarım daire planlara yer veriliyordu.St.Pietro Kilisesi 1502
    Çember ve küre antikçağda mutluluk sembolü olarak kabul ediliyordu. Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Ortaçağ dogmalarının yerini yeniçağda bilgi,
    St.Pietro Kilisesi 1502
    dünyevi güzellik, kişisel başarı, mal, mülk alıyordu. Ortaçağda eserini altına imza atamayan sanatçı, bu çağda artık kendi yaratış gücüne inandığından eserin altına imzasını atacaktı.

    RESİM ve HEYKEL
    Yeniçağın mantığı önce resim sanatında biçimlenmeye başladı. Öbür dünyanın mekansız, temsili biçimlenmesine, Rönesans’ta mekan anlatımında kullanılan perspektifin gereği yoktu. Çünkü yeniçağda bakış, insanın görüş açısıydı ve bu bir noktadan bakış, optik görüntüyü zorlayan perspektife gereksinim duyuyordu. Böylece doğa görüntüsü biçimlenecek nesne oluyordu. Rönesans bu nedenle yeni dünya görünüşüne paralel olarak bilimsel perspektifi ortaya koyacaktı.
    Ortaçağın dikey Gotik biçimi yerine yatay biçimi, sonsuzluk yerine ölçü, çok parçalılık yerine sakin, dünyevi yapı tarzı ortaya çıkıyordu. Yeniçağın amacı bu dünya sorunlarının çözülmesi idi. Doğa bilginleri, keşiflere çıkan cesur kaptanlar ve mucitler hep bu dünyanın kazanılması görüşünde idiler. İnsan anatomisinin keşfedilmeye başlanması, yeni bilim dallarının ortaya çıkışı hep bu döneme rastlamaktadır.




    Mimar ve heykelci Bruneleschi (1377-1446) ilk kez bilimsel bakış noktasına göre perspektif bilimini ortaya koyuyordu. Gerçi antik çağda Pompei’de paralel perspektif bilinmekte idi ve kaçış noktaları keşfedilmişti. Ancak bu buluşlar resimde kullanılmamış idi.
    14. Yüzyılda matematikte bir hamle yapılıyordu ve bakış noktası araştırmanın merkezi oluyordu. Resimde kaçış noktasını bulan ilk ressam Ambrogio Lorenzetti Tebliğ adlı resminde (1344) zemini kaçış noktasına göre belirliyordu.
    Gerçi perspektif olarak mekanı anlatmak için ilk öneriler ressam Giotto’dan 1300 yıllarında geliyordu ama artık perspektifin bilimsel olarak kuralları oluşmaya başlamıştı. Bu dönemde boya teknikleri de gelişme yolunda idi.
    Yeni ve kararlı renkler resme girmeye başladı. İtalyan ressamlarının çağdaşları Hollandalı bir ressam olan Van Eyck hem perspektif kullanımında hem de renklerin kullanımında önemli eserler veriyordu. Ancak Kuzey Avrupa’da perspektifin etkisi 1500’li yıllarda görülmeye başlanacaktır. Van Eyck, o güne kadar hep profilden yapılan portre resmine, ilk defa yarım yandan görünüşü getirmiştir. İtalya’da profilden portre yapma geleneği 15. Yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir.
    Kuzey Avrupalı ressamlardan Albert Dürer, resimlerindeki mekan hatasını kaldırmak amacıyla perspektifi öğrenmek üzere gizlice İtalya’ya gitmişti. Bu sıralarda perspektifin dilden dile ulaşan, gizli bir bilim ve sır olarak saklandığı anlaşılıyor.
    Doğa gözlemine dayanarak figürün optik hacmini yakalama, Rönesans sanatçılarının tümünde görülmektedir. Dünyada ilk kez insan figürü optik görüntülü bir mekanda resmedilmişti. (Optik görüntü: Gözümüzün gördüğü gerçekliğin resme aktarılmasıdır)
    Yeni figür, Ortaçağın kutsal öte dünyası yerine, bu dünyanın gözleme dayalı bir mekan dünyasında ele alınmaktadır. Ortaçağın gerçeği Vahyi İlahiye dayanıyordu. Yeni çağın yöntemi ise bilgi idi. Böylece insanı tanıma felsefesindeki gerçeklik, ortaçağın felsefesi olan nominalizm ile çatışma halindedir.
    Resimdeki unsurlar belli şeyleri temsil ederdi. Örneğin kadın figürü Meryem’i, çocuk figürü İsa’yı, ev ise İsa’nın doğduğu ahırı temsil eder. Bu resimlerde görülen kule ise Kudüs’ü temsil eder. Rönesans resminde bu kavramsal işaretler kalkmıştır.
    Rönesans’ta gördüğümüz bir başka yenilik ise portre resimleridir. Bu resimlerde ortaçağın idealize edilmiş figürünün yerini, gerçekçi ve insan anatomisini dışa yansıtan hacim kazanmış resimler almıştır.
    Rönesans’ın bir başka yeniliği ise tuvalin yani bez üzerine yapılan resmin bulunması idi. Ve ilk olarak Rönesans’ta sanatçı eserlerini kilisenin dışında zengin müşterilerine sunuyordu. Bu çağda ilgi duyulan bir başka resim dalı ise ağaç baskı ve bakır üzerine oyma teknikleri ile çoğaltılan resimlerdi. Özellikle bu yöntemler ile üretilen resimler kitap baskı sanatının gelişmesine ve sanatın daha geniş bir halk kitlelerine ulaşmasını sağlamışlardır.
    15. Yüzyıl Rönesans heykelinin en önemli yaratıcısı Donatello dur. (1386-1466) Donetallo heykelde bir hat ve çizgi zarafetini değil iyi algılanan karakterleri yakalamaya çalıştı. Donatello ilk dönem heykellerinin niteliklerini geç antikitenin sarkofajlarından almıştır. Eserlerinin birçoğu tanınmış kişilerin veya muzaffer kumandanların heykelleri idi.



    Sanat tarihçileri :
    1350-1500 arasını Proto Rönesans,
    1500-1550 arasını Olgun Rönesans
    1550-1600 yılları arasına Geç Rönesans veya Manierist dönem derler.
    16. yüzyılın ilk yarısında Rönesans olgunluk dönemine ulaşmıştır. Bu dönemin büyük sanatçıları Leonardo, Raphael, Michalengelo ve Tiziano dur.
    Raphael tanrısal güzelliğin en yüksek temsilcisi olarak kabul edilir. Onun resminde figürler form ve estetik olarak belli bir olgunluğa erişmiş iken ulvi duygularda da çok üstün bir ifade şekli var idi. Raphael resimdeki gerçekliğin yanı sıra, ifadelerde dini değerleri de önemsemiştir. Raphael kendinden önce gelen ressamların bütün fizyonomi ve anatomi bilgisine sahipti ve bunların sentezini başarı ile yapmıştı. Fakat o bu dünyaya ait bilgi ve yeteneğini, kutsal olanın emrinde
    kullanıyordu. O gerçeğin üstünde olanı gerçeği inkâr etmeden oluşturuyordu.

    Floransa’lı bir noterin gayri meşru çocuğu olarak dünyaya gelen Leonardo Da Vinci (1452-1519) baba evinde büyüdükten sonra 1466 yılında Andrea Del Verochio adlı bir ressam ve heykelcinin atölyesine çırak olarak girer. 1472 de usta olarak esnaf locasına alınır. İlk eseri Verochio’nun İsa’nın vaftizi adlı yapıtındaki melek figürü idi. 1482 de Floransa’da bir çok eserini yarım bırakarak Milano’da Lodovico Sforza’nın himayesine girer. Kendini kale mühendisi, çeşitli savaş aletlerinin, bombalarının, kurşun geçirmez gemilerin, tankların mucidi ve tasarımcısı olarak takdim eder. Hatta geliştirmiş olduğu bir müzik aleti ile o ana kadar hiç duyulmamış kompozisyonlar çalar. Yeni ortamında ilk olarak Sforza’nın babası için bir atlı heykel taslağı hazırlar. Ancak Leonardo’ya ününü kazandıran ünlü Akşam yemeği tablosudur. Milano’da Santa Maria delle Grazia kilisesinde bir duvar panosu olarak yapılan resimde İsa ve havarileri son akşam yemeğinde tasvir edilirler. Konu, İsa'nın "İçinizden biri bana ihanet edecek" sözüne dayanmaktadır. Kompozisyon, yerleştirme ve detaylar açısından tam bir ustalık ürünüdür. Ancak bu resim teknik olarak bir fresko sulu boyası değil de, kuru sıva üzerine yağlı tempera olarak boyandığından kısa zamanda bozulmuştur. Aslında bu resimdeki İsa figürü Leonardo tarafından tamamlanmadan bırakılmıştı.
    Gerçekte de Leonardo çok az resim tamamlayabilmişti. Bazı eserlerini de öğrencileri çalışmıştı. Kendi elinde çıktığı bilinen üç eseri: Kayalıklarda Meryem, Evliya Ana ve Mona Lisadır



    1507 de İtalya’yı işgal eden Fransa kıralı XII. Louis’nin hizmetine girer. Anatomi, hidrolik, kanatla uçuş ve helikopter projeleri ile uğraşır. 1513-1516 tarihlerinde Roma Vatikan’da çalıştıktan sonra 1517 de Fransa’ya gider ve 1519 da orada ölür.
    Olgun Rönesans’ın yetiştirdiği bir başka sanatçı da Michelangelo’dur. Bütün dünyası yalnızca sanat olan bu insan gerçekten ölümsüz biçimlere varma olanağını yakalamış resim ve mimarlık alanında büyük eserler vermiştir. Ancak Michelangelo usta her şeyden önce bir heykelci olarak tanımıştır.
    Michelangelo'nun Sixtine kilisesi tavanlarına işlediği muazzam fresk figürleri bile heykelleşmiş insanların figürleridir. Figürlerdeki anatomik detaylar ve dinamizm ile tam bir heykelci niteliği gösterir Floransalı bir aileden gelen sanatçı 1488'de ressam Domenico Ghirlandionun yanına çırak olarak girdi. Öte yandan bir heykelci olarak da Lorenzo Magnifico’nun kendi evinde açtığı akademisinde yetişiyordu. 1496 da Roma’ya geçti ve papa II. Julius le X. Leo’nun hizmetine girdi. Roma’da ihtiraslı hareketlerin büyük formlarında aranan detayların öncülüğünü yaptı.
    Bir sürü heykel ve tavan resmi siparişi aldı. Michelangelo’nun resimlerinde portre ve büste rastlanmaz. Onun konuları hep Musa gibi ölümsüz tarihi kişilikler ile ilgili idi. Michelangelo Sixtine kilisesi tavanında yer alan bütün kompozisyonlarında, bir anatomi gösterisi sunmuştur. Luca Signorelli'den sonra görülen en büyük anatomi ustasıdır.
    İtalya’da Venedik şehri önemli bir sanat merkezi olarak 1500 yıllarından sonra gelişmiştir ve İtalya’da rengin resme girişi bu yıllarda Venedikli ressamlar tarafından sağlanmıştır. Venedik’te Carpaccio ve Giovani Bellini’nin öğrencisi olan Giorgione yavaş, yavaş eserleri ile hayatı renklendiriyorlardı. Özellikle Venedik okulunun yetiştirdiği sanatçılar renk ve ışığa çok yeni tatlar ve canlılık katmışlardı. Rönesans'ın bu döneminde Tinterotto ve Tizaono eserleri ile Venedik kentinin renkçi sanatçıları arasına katılıyorlardı.
    Tiziano, Giovani Bellini ve Giovani'nin etkisi altında yetişti. Yaklaşık yüzyıl kadar yaşadı ve vebadan öldü. Onun eserlerinde genellikle klasik duruşlar gözlemlenir. Eserleri belli bir geometrik kompozisyon üzerine yapılmıştır. Meryem ve çocuklar bir üçgen meydana getirirler. Uzun yaşamı süresince çok eser vermiş verimli bir sanatçıdır. Tiziano'nun resimlerinde anları yakalama çabası vardır. Bu nedenle bazı resimlerinde dondurulmuş hareketler görülür. O da Giorgione gibi yatan kadın figürünü kullanmıştır.
    Floransa ve Roma yeni formun güzelliğini bulmuşlardı. Venedik ise resmin renk, ışık ve gölge içinde değerlendirilmesini sanata getirmişti. Tiziano, Rembrandt ve El Greco'dan önce resimdeki fırça dokunuşlarının güzelliğini keşfetmiştir.
    Coreggio (1489-1534) anlatım şekli ile ve kompozisyonlarındaki geometrik yerleşim ile barok dönemin habercisidir. Ressam duvar freskleri ve tavan süslemelerinde İsa’nın doğuşu, göğe yükselişi gibi konuları muhteşem bir ustalık ve yorum yeteneği ile anlatıyordu. Ancak resimlerinde el kol hareketlerinde abartıya kaçmış ve mantıksızlığa doğru gitmiştir.




    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...




    MİMARİ
    Geç Gotik, Orta Avrupa’da 15. Yüzyılda eserlerini vermeye başladığında İtalya’da Floransa’da erken Rönesans’ın ürünleri görülmeye başlamıştı. İtalyanlar Gotiği bir barbar sanatı olarak kabul ettikleri için önce Floransa’da bir karşı sanat hareketi başlamış ve Roma 1500’li yıllardan başlayarak bu yeni anlayışı en üst düzeye çıkarmıştı.
    Rönesans mimarisinin kurucusu olarak Florensa’lı Flippo Bruneleschi kabul edilir. Kırk yaşına kadar heykelci olan sanatçının ilk eseri Floransa Domudur.
    Burada kaburgalı kubbe yapısında Gotik etkisi görülür. Sanatçının 1421 de yaptığı
    St. Lorenzo kilisesinde Gotik etki tamamen kaybolmuştur. Bu kilise daha sonra Michelangelo’nun yapacağı Medici ailesinin mezar kilisesi için de bir örnek teşkil edecektir.
    Bu hareketin ikinci temsilcisi Leon Battista Alberti idi. Şair, kompozitör, hukukçu ve sporcu olan sanatçı Bologna üniversitesini bitirip papaz olmuştu. Ancak sanat, matematik, felsefe ve yapı sanatı üzerine yazılar yazmıştı. Mimar Alberti, Hıristiyan kutsal yapısı ile Roman yapısını birleştirme yolunu tutmuştu.
    Bu sentezini Rimini’de S.Fransesco kilisesinde uygulamak istemiş ancak eser yarım kalmıştı. Alberti’nin bir diğer yapısı da Mantua’da ki S.Andrea kilisesi idi.
    Çapraz geminin kesiştiği yeri de bir kubbe kapatıyordu. Uzun salonu ise taştan bir tonoz örtüyordu. Bu yapı Gotik’den ayrılıyordu. Gotik’te her yöneliş derine ve yukarı doğru hareket halinde olduğu halde, burada mekan hareketi, yerinde duran bir etkide idi. Gotik’te duvarlar, ayaklar, ve tonozlar silme ve kaburgalarla hareket eden ve bir yöne yönelen etki içersinde düzenlenmişlerdi. Rönesans, kaburgayı ve kaburgalı haç tonozu, dinamik etkileri nedeniyle ret ediyordu. Bunun yerine klasik tonoz ile kubbeyi ele alıyordu. Çünkü bu unsurlarda hareket özelliği bulunmuyordu. Çatı örtüsü için eski Roma’nın saray ve hamamları
    örnek alınmıştı. Buradaki formlar Rönesans sanatçısına daha ağır başlı sakin ve ölçülü geliyordu. Bu yapılarda insan yeniden ana ölçü birimi olmuştur. Ve bu şekilde sanatçı gotikte mantıklı olmayan oranlar ve dini düşünce ile ilişkisini tamamen keser. Bu klasik anlayışta Floransa dışında yalnız Alberti yapılar inşa eder. Kuzey İtalya’da 16. Yüzyıla kadar karışık bir üslup hakim olur. Bu karışık üslup geç Gotik ile antik unsurları birleştirmeye çalışır. Yukarı İtalya’da klasik üsluba dönüş, bir fresk ressamı olan Donato Bramante ile başlar (1444-1514) Milano’da Santa Maria Grazia kilisesini yapan sanatçı daha sonra merkezi planlı yapıların en güzel örneği olan St. Pietro klisesini gerçekleştirmişti. Bramante’nin daha sonraki görevi Papaların Avignon’dan dönmesini takiben yaşadıkları yer olan Vatikan’ın yeniden düzenlenmesi idi.
    Rönesan’ın dini ve sivil yapıları aynı unsur ve özellikleri göstermektedir. Sivil mimarinin en önemli sonucu Palazzo yani sarayların kazanılması idi. Yeniçağ, kral ve prensler için şato yerine sarayları uygun görüyordu. Bu yapılarda toplum içinde kendini kabul ettirmiş, tüccar, bankacı zihniyeti olan kral oturuyor, kudreti ve hümanist kültürü ile çevresindekilerden üstün olduğu kabul ediliyordu. Plazzo’da Helenistik sütunları ile avlu önemli bir unsurdu .Muhteşem bir temsil gücü olması gereken yapının, özellikle cephesi gösterişli idi. Konsollu frizler ve rustik tarzı yer, yer heroik etki yaratıyordu.
  2. 2αн!_∂3

    2αн!_∂3 Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    8 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.350
    Beğenileri:
    454
    Ödül Puanları:
    36
    Paylaşımın için sağol ;)

Sayfayı Paylaş