Röportaj Konu Anlatımı ve Örnekler

Konu 'Dil ve Anlatım Ders Notları' bölümünde Özel Üye Ahmet tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Özel Üye Ahmet

    Özel Üye Ahmet Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    14 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.009
    Beğenileri:
    315
    Ödül Puanları:
    36

    RÖPORTAJ


    (uur_ugur)
    Gazetecilerin bir yeri, bir kurumu ziyaret ederek, o yerin özelliklerini, orada gördüklerini kişisel düşünceleriyle bir*leştirip fotoğraflarla belgeleyerek kaleme aldıkları yazı türüdür.

    Röportaj, öğretici bir yazı türüdür. Bir olay, bir durum yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle konuşularak, soruşturularak yazılır. Röportaj, hem gezi yazılarının hem makalenin özelliklerini taşır. Maka*le gibi dayandığı sağlam bir düşüncesi, bir tezi vardır.

    Yazar; sorunu yerinde inceleyerek, gezip görerek, halkla, mağdurla (haksızlığa uğrayan) ve yetkili kişilerle konu*şarak fotoğraf, belge, istatistik bilgiler gibi verilerle destekleyerek okuyucunun bilgisine sunar. En çok kamuoyu toplayan gazete yazısıdır.

    Çok yönlü anlatım olanakları vardır. Bu yönüyle diğer düşünce yazılarından zengindir. Uzunluğu çoğu zaman ma*kaleden fazladır.

    Röportajlar, sunuş biçimi bakımından gruplandırılabilir. Her şeyi, röportajı yazanın gözünden "ben" ekseni etrafında anlatan röportajlarla; anlatılan konuyu en dikkat çekici yönünden başlayarak sunan röportaj birbirinden farklıdır.

    Konuları bakımından röportaj türleri şu şekilde gruplandırılır:

    Bir bölgeyi konu alan röportajlar
    Bir veya birkaç kişiyi konu alan röportajlar
    Bir eşyayı konu alan röportajlar







    Bir yeri veya bölgeyi konu alan röportajlarda, orada sürdürülen hayatın her yönüyle bilinmesi; alışılmıştan farklı yönlerin fotoğraf, film ve ses kayıtlarıyla belgelenmesi gerekir.

    Eşyayı konu alan röportajlarda da haber konusu olan eşyanın her yönüyle bilinmesi ve dikkat çekici yönleriyle an*latılması gerekmektedir.

    İnsanı konu alan röportajlar, okuyucunun dikkatini çekecek ve onları düşündürecek biçimde düzenlenir. Röportaj yazarı, röportaja konu olan kişiyi kendi düşünce ve kanaatleriyle birlikte anlatır.



    Özellikleri

    XX. yüzyılda gazete ve gazetecilik çevresinde gelişen bir türdür.
    Öğretici, açıklayıcı, kanıtlayıcı, betimleyici anlatım gibi anlatım türlerinden yararlanılır.
    Yazar, konuyla ilgili resim, fotoğraf, çizim ve grafiklerden yararlanarak eserine görsellik katar ve eserini zengin*leştirir.
    Röportaj, bir yaşam gerçeğinden yola çıkar ve olayları nesnel bir tutumla aktarır.
    Röportaj, tek bir yazı olabileceği gibi aynı konuyu işleyen bir yazı dizisi biçiminde de olabilir.


    Röportajın Diğer Türlerden Farkı

    Haber Yazıları ile Röportaj:

    Röportaj, gazete haberlerinin daha genişletilmiş ve yazarın kişisel görüşleriyle zenginleştirilmiş hâlidir. Röportajın da haber yazılarının da temel niteliği haber olmalarıdır. Ancak röportajın konusu olan habere, röportajı gerçekleş*tiren kişinin o konu veya yer ile ilgili düşünce ve görüşleri de ilave edilir. Röportajda önemli olan, birçok kişinin gör*düğü ve bildiği şeyleri ustaca dile getirmektir.



    Gezi Yazısı ile Röportaj:

    Röportaj, dil ve anlatım yapısıyla, öyküleme yönüyle gezi yazılarından ayrılır. Röportajın gerçeği arama, ülke ve in*sanların sorunlarını dile getirme yönü ve yönelimi vardır. Röportajda yazarın bir hedefi, iletmek istediği bir mesajı vardır. Gezi yazısında ise yalnızca gezilen yerlerle ilgili izlenimler dile getirilir.



    Biyografi ve Röportaj:

    Röportajda kişilerin, okuyucunun dikkatini çekecek ve onları bazı konularda düşündürecek özellikleri verilir. Yazar tespitleriyle, düşünce ve kanaatlerini birlikte ifade eder.



    Mülakat ve Röportaj:

    Mülakat (görüşme), herhangi bir alanda ün kazanmış bir kişiye sorular sorarak cevaplar alma biçiminde tanımla*nabilecek bir türdür. Röportajdaki gibi yazarın kendi tespit ve düşünceleri yoktur. Tek kişiyle olmak zorunda değil*dir. Çok kişiyle olabileceği gibi hiç kimseyle görüşme yapmadan da röportaj yapılabilir.



    Türk Edebiyatında Röportaj:

    Edebiyatımızda Ruşen Eşref Ünaydın, Hikmet Feridun Es, Tahir Kutsi Makal, Yaşar Nabi Nayır, Fikret Otyam, Mete Akyol, Yaşar Kemal ve Ömer Sami Coşar tanınmış röportaj yazarlarındandır.


    (Hilly)

    ŞEHRİ KONU ALAN RÖPORTAJ

    Hocam merhabalar. Öncelikle bize vakit ayırdığınız için teşekkürler. Sizin birçok farklı yönünüz olduğunu biliyoruz. Gezi Yorumları olarak daha çok gezginlik yönünüzle ilgileniyoruz haliyle ancak okuyucularımızın sizi daha iyi tanıması için, genel olarak kendinizden, gezginlik dışındaki yönlerinizden kısaca bahseder misiniz?


    Birincisi çevreci bir kimliğim var. Bugüne kadar 81 ilde, 45 ülkede 3200 konferans verdim. Bu bir dünya rekoru. Hemen her gün bir veya iki yerde konferans oluyor. Amacım her konferansta bir ya da birkaç kişiyi toplumsal sorumluluk adına kazanmak. Büyük bir mücadele veriyorum, bazen ayda 3.000 YTL gidiyor cebimden. Konferans verilenlerin içinde her kesim var, hastaneler, silahlı kuvvetler, müftülükler, okullar, tutukevleri,...Aklınıza gelecek her kesime ulaşmaya çalışıyorum. Hatta *******de bile verdik. O kadar geniş bir kesime ulaşmaya çalışıyorum.

    İkincisi, iki ülkenin fahri konsolosluk işleri var. Afrika’yı çok sevdiğim için Benin’i ve Gana’yı burada temsil ediyoruz, vize veriyoruz. Amacım Afrika’yla olan münasebetleri Türkiye adına arttırmak. Türkiye için istikbalin Afrika’da olduğunu düşünüyorum. Benin çok ufak bir ülke ama Gana’yla çok iyi bir duruma geldi ilişkiler.

    Üçüncü görevim üniversite. Üniversitede uzun yıllar idari görevde bulundum. Şu anda idari görevim yok ama ders vermeye devam ediyorum.

    Dördüncü bir görevim, apartman yöneticiliğini de yapıyorum. Onu da bana verdiler.


    Sonra radyo ve televizyon programlarım devam ediyor. Yön FM’de her Pazar, 21:00-22:00 arası, şu anda bayağı bir ses getiren, Abbas Yolcu isminde bir programım var. Expo Channel’da da her Pazar 17:00’de Yeşil Bir Dünya isminde bir çevre programım var. 9 televizyon kanalında ve 7 radyoda program yaptım bugüne kadar. 700’e yakın programa da konuk oldum. Amacım, daha geniş bir kitleye bunları anlatabilmek.

    Gezginler Derneği var. Orada başlı başına bütün yük benim üzerimde. O da ayrı bir iş.

    Bu arada köşe yazarlığım var. Değişik dergi ve gazetelere devamlı buradan yazı gidiyor. Sağolsun Mehmet yürütüyor o işleri. (Bilgisayar başında harıl harıl çalışmakta olan Mehmet’i gösteriyor)

    Bütün bu işler de yürüyor...

    Nasıl yürüyor peki? İnsanın aklına hemen o geliyor, bu kadar iş bir arada nasıl yürüyor?

    Nasıl yürüyor, birincisi az uyuyorum. Geceleri 3 saat. İkincisi çok sistematik çalışırım. Belki farkındasınız.(Odada sürekli evraklar oradan oraya gidiyor, notlar alınıp tasnif ediliyor.) Sonra tek başıma değilim, ekip meselesi. Sağolsun Mehmet var burada, Ekrem var, bir de evde İlhan var. Üçlü bir ekibim var, evde bir yandan, burada bir yandan işler devamlı yerine getiriliyor. Sonra matematiğim iyidir. Matematiği iyi olan insanın organizasyon yeteneği de otomatikman iyi olur. Bir de şu var, o yönümü pek bilmezler. Ben bugüne kadar hemen hemen 4000 öğrenciye özel matematik dersi verdim. Bunlar arasında Sertap Erener, Haluk Levent bile var. Benden özel ders almışlardır zamanında. Çok geniş bir kitleye matematik dersi verdim. Bu da tabi bana organizasyon yapma kabiliyeti verdi.

    Bir de çok okur, çok araştırırım. Bizim toplumun en büyük eksiği meraklı olmaması. Meraklı olan herşeyi başarır. Ben o gün aklımda olan herşeyi buraya yazarım, her gün bu gider gelir. (İçine evraklar konulmuş ve sürekli konmaya devam eden çantayı gösteriyor) Buraya işleri koyarım, evde yapar öyle gelirim ve işler biter. Tabi herkesden de aynı sistemli çalışmayı beklerim, olmazsa da kızarım. Çünkü madem bu iş yapılacak en iyi şekilde yapılmalı, herkes görevini yapmalı.

    Bugüne kadar birşey yapabildiysem bu sistemle yapabildim. Hayatımda bir defa futbol maçı seyretmedim, nefret ederim. Uyuşturucu olarak görüyorum. Futbol olmasa Türkiye çok daha ileride olurdu. Bir ülkeyi uyutmak için güzel bir yöntem. Hayatımda bilgisayarla chat yapmam. Onu da çok *****ca buluyorum, oturuyorlar ***** ***** şeyler yazıyorlar birbirlerine. Sigara tabi çok kötü bir uyuşturucu. Hiçbir mantık yok. İçenler bir zehri kullanıyorlar, etrafı kirletiyorlar, ağaçları yakıyorlar. İnsan kendine bu kadar zarar veremez, intihar etse daha iyi. Ondan sonra, hayatımda bir gün magazin programı, dizi seyretmedim. İçki masasında oturmam, sarhoş insana hiç tahammülüm yoktur. Mesela geçen gün konferans vermeye Güllük’e gittik. Akşam tabi TV ekibi de benimle beraberdi. A baktım içki içiliyor, ben yokum. Eskiden Füsun Önal ve Nasuh Mahruki’yle turneye çıkıyorduk. Her akşam bir yerde konuşuyorduk. Tabi konferans sonrası masalar kuruluyor... Bana bakardı bütün ekip, Orhan Bey ne zaman kaçacak diye. Yemeğimi bitirince biraz fazla durursam hepsi nasıl oluyor diye merak eder bakarlardı. Sonra ben başım ağrıyor, müsade ederseniz odama gidip kitap okuyacağım deyip pırrr. Dolaşırdım ara sokaklarda. Niye sarhoş insanların *****ca şeylerini dinleyeyim ben saatlerce, lüzumsuz. Boş bir vakit. Kıymetli birşey konuşulsa neyse, hele insanlar biraz içince iş iyice çığırından çıkıyor. Hiç hoşlanmadığım şey karşımda sarhoş insandır, hiç tahammül edemem. Onun için onlardan da uzak kalıyorum.

    Tabi bütün bunlar bana vakit kazandırıyor. Bir de dediğim gibi az uyurum. Geceleri 6’da filan yatarım, 9’da kalkarım. Bütün bu zamanı değerlendirdiğim için daha iyi oluyor.

    Çok fazla sayıda ülke gezdiğinizi biliyoruz. Sanırım 180’in üzerinde. Son rakam nedir acaba?

    194 oldu. Türkiye rekoru bende, dünya değil ama. Dünyada benden fazla ülke gezenler var.

    Onlar kaç ülke gezmiş?

    Bir İngiliz kalmıştı benim evimde misafir olarak, “3 ülke kaldı görmediğim.” dedi. Dünyada ülke sayısını belirlemek çok zor, adalar filan var, o da değişken tabi. Biz BM listesini baz almıyoruz, kendi özel listemiz var. O adamcağız bir Azarbeycan’a gidememişti, vize alamamış, bir Özbekistan dedi, bir de Kanada’nın kuzeyinde ufak bir ada varmış. Ben o kadar görmedim. O konuda dünyada iddialı değilim

    bu kadar çok ülke gezdiğinizi duyunca yılın ne kadarını gezilerde geçirdiğiniz sorusu geliyor akla.

    Değişiyor ama genelde senede 5-6 geziye gidiyorum. 2-3’ü yaz tatilinde oluyor, bayramlarda oluyor, bazen haftasonları oluyor. Mesela Bulgaristan’a gittik geçenlerde, o kısa bir geziydi.

    Peki ilk gezim dediğiniz gezi hangisidir?

    İlk gezimi iyi hatırlıyorum. İlk olarak annemlerle Avrupa’ya gitmiştik, Kapıkule’den çıkarak. O zamanlar öyleydi, Avrupa’ya gidilirdi, arabayla gidilirdi. Bulgaristan, Yugoslavya... Oraya her yaz giderdik. Dayım, kendisi şimdi hayatta değil, avcıydı. Avcı olduğu için de erken öldü, hayvanların ahını aldı. Dayım, ben, kardeşim, kardeşim de hayatta değil, annem, babam arabaya eşyaları yükler giderdik. Her seferinde değişik bir rotadan giderdik. Romanya üzerinden, Macaristan üzerinden. 20-25 gün gezerdik, gelirdik. Hatta ben ilkokulda okurken anneme şöyle demişim, “Anne, bu yaşıma geldim doğru dürüst Avrupa’yı görmedim.” O kadar meraklıydım. Sokağa çıkmak ayrı bir zevk...

    Şimdiki gençlere acıyorum. Efendim paramız yok, gezemiyoruz diyorlar. Çok saçma, paraya ihtiyaç yok gezmek için. Heves önemli, birşey görmeye hevesleri yok. İstanbul’da bile gezgin olur. Soruyorum mesela, Küçükpazar diye bir semti vardır İstanbul’un. Eminönü’nın altıdır, Unkapanı’nın. Orada herşey ucuzdur, hırsızlar filan vardır. Yemek 4 milyondur ve tazedir, tüketim çok olduğu için. Berber 3 milyondur. Ben sık sık oraya giderim, orada otururum, berbere giderim. Hırsızlar vardır genellikle. Arada bir konuşurlar kapının önünde. Mesela bir tanesi, “Geçen gün 4 tane cep telefonu çaldım futbol maçında” diyor ben de “Ooh iyi yapmışsın, git daha fazla çal o *****ların telefonlarını” diyorum şaşırıyorlar. Çalsın tabi, o *****lar gidiyorlarsa maça, çocuk çalsın.

    Ben oralara giderim. Şimdi soruyorum, Küçükpazar’ı kimse bilmiyor. İstanbul’da yaşıyorlar, belki burada doğmuşlar ama bilmiyorlar. Ama Akmerkez’i, o işe yaramaz pahalı yerleri biliyorlar. Bu meraktır. Ben çok iyi hatırlarım, o kadar meraklıydım ki mesela Taksim’e gittiğimda baktım Taksim-Gültepe otobüs hattı başlıyor, yeni koymuşlar. Hemen atladım Gültepe’ye gittim, Gültepe neresidir diye. Gidip döndüm, merak için, ne oluyor ne bitiyor diye. Hatta benim çocukluğumda 67 vilayet vardı, bir Muş’a gitmemiştim. Vallahi özel olarak otobüse bindim, Muş’a gittim. Anneme söylemedim, kızar diye. Sırf Muş’u görmek için, 67 vilayeti tamamlamak için.

    İşte bu merak, merak çok önemli birşey. Meraklı olmayan insanın başarılı olmasına imkan yok zaten. O zaman Banu Alkan’ın göğüs ölçülerini bilir, Hakan Şükür’ün doğumgününü bilir. Ondan ileri gidemez. Eski köyde yeni adet yaratmadığın müddetçe kendini kabul ettiremezsin toplumda. Senle konuşmaz, bilgi akışı olmaz. Niye konuşsun ki? Yeni birşey sana vermiyor, dedikodu yapacaksın, bilmem ne yapacaksın. Bunu anlatmaya çalışıyorum gençlere. Kendiniz kabul ettirmeniz için okumanız, araştırma yapmanız ve konuşurken birşeyler sağlamanız lazım. Aksi halde dikkate almaz seni kimse. İki dakika sonra sıkılır, yanından kalkar.

    Ben üniversiteye yeni girmiştim. Yıl 1972 O zaman Bizim Maçka Maden fakültesi var. Ben de Amerika’dan döndüm. Amerika’da tuvalet bile temizledim, 3 işte birden çalışıyordum. Bayağı bir parayla döndüm. 10.000 dolarla filan. Odamı da güzelce yaptım. O zaman televizyon başlamış. Bizim kuledeydi. Benim odam da oraya yakın. Gelirdi ünlü sanatçılar, Behiye Aksoy, Sevim Tuna, Gönül Yazar, Sezen Cumhur Önal filan program yaparlardı. Tabi benim odama bakarlardı, imrenirlerdi. Orada uydurma bir iskemlede oturuyorlar. Ben de bakarım o gün kim var, aksıyor da tabi programlar, beklemeler oluyor. Aralarında bir tek sevdiğim vardı, Zeki Müren. Çok espriliydi, kültürlüydü, ne dediğini bilen bir adamdı. Eğer oradaysa onu davet ederdim, konuşurduk.

    Bir gün futbol üzerine konuştuk, a bir baktım benim gibi düşünüyor. General Franco 44 yıl İspanya’yı yönetti. Yaşlanınca basın filan gittiler, “Nasıl başardınız?” dediler. “Üç tane 50 bin kişilik beşik yaptırdım.” dedi. Salazar’da “3F formülüyle halkımı uyuttum.” dedi Portekiz’de. Bunları konuştuk filan. Ben “Bunları basına da söyleyin ki insanlar hiç değilse duymaya alışsınlar.” dedim. Sonra Zeki Müren bunları açıkladı. Birkaç gün sonra beni aradı, Allah rahmet eylesin, “Orhaaan, koş Milliyet al” dedi, “Başıma gelenlere bak.” “Senin yüzünden oldu.” dedi bana. Koştum gittim aldım, bir baktım manşette şöyle yazmışlar: “Zeki Müren erkek değil ki futboldan ne anlar” demişler...Adamı da susturdular. Kimse futbol sektörüne karşı çıkamaz Türkiye’de.

    Çok üzülüyorum, bu ülkenin futbola bu kadar değer vermesine. Bu sistem böyle olmasa futbol bu kadar yaygın olamaz. Maç seyreden maç üzerine konuşan herkes bu sistemin böyle olmasına katkıda bulunuyor. Onun sayesinde vergi vermeden bu insanlar başımıza geliyor, bir sürü mafya babası gelip kulüplerin başına geçip paralarını aklıyorlar. 7 milyon euro Apiah gibi bir adama veriliyor. Vergi bile vermiyorlar. (8 milyon diye düzeltiyor odada bekleyen öğrenci) Biz 10 bin yıl çalışsak o parayı alamayız. Bunların hepsi bu sistemin bir parçası tabi.

    Peki çocuklar nasıl daha ufak yaşta gezmeye nasıl yönlendirilebilir veya genel olarak Türkiye’de böyle bir merak nasıl yaratılabilir?

    Türk halkı bir zamanlar göçmenmiş. Yerleşik düzene sonradan geçmişiz. Tabi göçmen, biliyorsunuz bir yerde kalır bir süre, oradaki bütün imkanları kullanır, hayvanını avlar, suyunu kullanır filan sonra göçer. Bizim zaten bu yüzden bir çevre bilincimiz yok. Yani insanların dışarıya birşey atması ondan, gideceğiz zannediyorlar.

    Toplum olarak malesef o dönemler yola çıkmamıza rağmen gezginliğimizi kaybetmişiz. Osmanlı zamanında gidilmiş, tabi gidilmiş ama vergi almak için, bağlamak için gitmişiz. Orası hakkında bilgi toplamamışız. Hatta ilk Fransa’ya elçi gittiği zaman, Osmanlı biliyorsunuz ilk defa Paris’e bir büyükelçi atamıştır, adam şöyle demiş: “Bana ne yaptınız, ben ne suç işledim ki yolluyorsunuz.” demiş. O kadar istemeyerek gitmiş. Meşhurdur o lafı. Yani biz yola çıkmaya hevesli bir toplum değiliz, malesef. Bundan dolayı da kapalı kalmışız. Gidenler de daha çok savaş için gitmiş, para için gitmiş, futbol için gitmiş, hastane için gitmiş... Fakat gezmek, gezmek ayrı bir iş. Tek başına bir iş. Yani diğer sebepler için gidenleri ben saymıyorum. Bir de bayi gezileri var, gidiyorlar, tamemen seks amaçlı. Onların hepsini ayrı tutarsak hakiki gezginin sayısı az. İşte Gezginler Kulübü o yüzden kuruldu. Hakiki gezginlerin sayısını arttırmak için.

    Aslında sanki nereye gidilse bir Türk oluyor orada ama dediğiniz gibi başka bir sebep için gitmiş oluyor.

    Gezmek başlı başına bir iştir. Gezgin bir görev yapıyordur bence, gezginlerin sayısı arttıkça dünya barışına da hizmet edecektir. Kültürler birbirlerini iyi tanırsa savaşlar çıkmaz. Birbirimizi tanımadığımız için savaşlar çıkıyor.

    Belki yapay düşmanlıklar, söylenegelmiş ama doğru olmayan şeyler insanlar arasında sorun yaratıyor.

    Öyle değil mi, zamanında da işte “Türkler geliyor, Türkler geliyor” diye Türkleri canavar olarak tanıtmışlar bütün Avrupa’ya. Eğer o zaman birçok insan Osmanlı’ya gelseydi, insanları tanısaydı, iyi niyetini görseydi, bu söylevle insanları korkutamazlardı. Komunistler için de dediler. Bütün Amerika’da komünizm o zaman bir canavar gibi tanıtıldı. Halbuki Rusya’nın insanları sakin ve aklı başındadır. İşte bütün bunlar gezmemenin, görmemenin sonucu.

    Gören insan tanır sonuçta.

    Tabi tanır ve “Bu insan benim düşmanım olamaz.” der. “Sen niye beni düşman yapıyorsun.” der. Politika insanları düşman yapıyor.

    En azından o ikisini ayırt edebilir, politikayla insanların arasındaki farkı...Bir gezginin sahip olması gereken belli özellikler var mıdır diye soracaktım, bir kısmını zatan saydınız...

    Gezgin bence yola çıkmayı zevk edinen insandır. Hep yola çıkmalı ve şu soruyu sormamalıdır: “Ben burada ne arıyorum?” Herşeyden zevk almalıdır. Turistle gezgin arasında çok büyük bir fark var. Turistler, deniz kum güneş dedikleri, hiç sevmediğim üçlüye gidiyorlar. Bu tip insanları biz Gezginler Kulübü’nde istemiyoruz. Öyle birkaç kadın vardı çıkardık. Çünkü onlar bizim dışımızdalar. Türklerden de var yabancılardan da.

    Geliyorlar Türkiye’ye bir hafta tatil köyünden çıkmıyorlar, kertenkele gibi güneşte yatıyorlar, biralarını içiyorlar, dedikodu yapıyorlar, akşam da kız ya da erkek arkadaş bulmak için diskoteğe gidiyorlar. Bunlar turist. Bunların Türkiye’ye faydası da yok. Türkiye’yi sadece kirletiyorlar. Sürdükleri kremlerle denizi kirletiyorlar, kanalizasyonları zaten biliyorsun 3125 belediyenin ancak onunda, onbeşinde arıtma tesisi var. Hepsi denize boşaltılıyor. Geliyor Türkiye’ye, Londra’daki iki akşam yemeği fiyatını bir hafta kalıyor, Türkiye’yi kirletiyor. Bir kuruş alışveriş de etmiyor, su bile içmiyor, bir tane de yastık çalıyor gidiyor. Bunların zararı var Türkiye’ye, bence. Bunlardan ne fayda bekliyorlar? Gezgin para bırakır, çünkü gezgin hareket halindedir. Ama bu turist grubu para bırakmaz. Onların bir tek amacı var. Geliyorlar, yatıyorlar, akşam biralarını içiyorlar, belki bir tek biraya para veriyorlardır, onu bilemem. Ve dönüyorlar. Şimdi bunun hiç gezginlikle ilgisi yok. Hakiki gezgin devamlı hareket içinde olur.

    Mesela Japonlar çok sever gezmeyi. Japonları hiç görmezsin sahilde. İspanyol, İtalyanlar’da sever genellikle hareket halinde olmayı. Biz gezilerimizde devamlı hareket halindeyizdir. Ben hayatımda bir gün, bu kadar ödül falan da kazandım, bir tatil köyüne gidip 3 gün kalmadım. Sıkılırım, sıkıntı basar. ***** ***** kadınlar, boyalı, 90-60-90 Türkçesi noksan kadınları seyrediyorlar, Alem okuyorlar. Ben o tiplerin arasında duramıyorum. Bodrum uçağında bile rahatsız oldum o tipleri gördüğüm için. Afakanlar bastı yani...O tip insanlar benden çok uzak dursun. Boş insanlar. Eline kocaman Alem almış, gözlüğünü takmış, en son marka kıyafet üzerinde...İşte gezgin böyle değildir. Gezgin en ufak detaydan zevk alır, bir yolun kıvrımından, bir çocuğun tebessümünden, ... Sokağa çıkar, ara sokaklarda dolaşır. Çünkü ara sokaklar şehrin esas kimliğidir. Ana cadde birşey vermez, çünkü o boyadır, esas şehrin kimliği iç organlardır, arka sokaklardır. Gezgin oralara gider, insanlarla konuşur, kültürünü tanır. Mc Donalds’a gitmez. Mc Donalds’ı hiç sevmiyoruz, kapansın namussuzlar. 22 tanesi kapandı İstanbul’da. Ne kadar kapanırsa o kadar mutlu olacağım. Büyük savaş veriyorum. Bunlar Türk yemek kültürünü öldürüyorlar, sağlıksız gıda satıyorlar...

    Bir de şuna **** oluyorum, mesela gidiyoruz bir yere seyahatin 3. gününde, “Hocam Türk lokantası bulalım”. Ne Türk lokantası diyorum, biz geldik Macaristan’a. Allah aşkına bırakın Macar yemeğini yiyelim. Ne yiyorlar, ne içiyorlar...Öyle insanlar var. İki dakika sonra “Türk yemeği nerede var.” Ya sen niye geziyorsun o zaman, otur Türkiye’de, ne işin var. Amaç yurtdışında olduğun zaman yeni birşeyler görmek, yeni şeyler denemek...

    Bazı insanlarda belki meraktan çok bir rahatlık duygusu mu hakim oluyor acaba?

    Rahatlık, bir de aynı şeyi devam ettirme...Bazı İngilizler’de de var, kendi publarına giderler, Almanlar hep bira içmek isterler...Halbuki gezgin hep farklı şey yapmak ister. Ben vejeteryan olmamın tek üzüntüsüsünü yaşıyorum, tadamıyorum. 4 yıl öncesine kadar vejeteryan degildim. Mesela burada hiç aramıyorum, et, balık ama yurtdışına gidince çok farklı bir yemek oluyor, balık oluyor. Mesela bir gezide çok imrendim, yiyemedim. Lena Nehri’ne gittik, Yakutistan’a. 10 gün gemideydik. Orda her akşam değişik bir balık yakalıyorlar, büyük törenlerle geçiriyorlar, pişiriyorlar, kesiyorlar, herkese veriyorlar, ben izliyorum.

    Merak da ediyorsunuz tabi?

    Merak ediyorum, tadını merak ediyorum. O ayrı birşey, balık yemiş olmak için değil de nedir bu diye merak ediyorum. İşte orada kötü oluyor. Ama ne yapayim, bir kere karar vermiştim, onu uygulamak zorundayım.

    Yani evet, gezginle turist arasında çok fark var aslında...

    Türkiye için de belki bu gezginlerin sayısını arttırmak lazım.

    Tabi amacımız bunları bir araya getirmek, birbirlerinin tecrübelerinden istifade ettirmek ki ediyorlar. Geziler organize ediyoruz biliyorsunuz. Bilhassa olmayan gezileri yapıyoruz, klasik gezilerin ötesinde. Türkiye gezileri yapıyoruz. İstanbul gezileri yapıyoruz, toplantılar yapıyoruz, yol filmleri gösteriyoruz. Mesela Benim Küçük Gün Işığım diye bir film var, güzel bir yol filmi, mesela onu Gazi Sineması’nda özel gösteriyoruz. Tiyatrolara gidiyoruz, müzelere gidiyoruz sık sık. Amaç insanları bir araya getirmek. Derneğin amacı o zaten ve iyi gidiyoruz, şu anda rekor sayıda üyemiz oldu. 200’ü aştık. Birçok Gezginler Kulübü başkanları Türkiye’ye geldiklerinde 5-6 yıl içinde bu kadar üyeye ulaşan dernek görmedik diyorlar. Mesela en son Marsilya Gezginler Kulübü’nden geldiler, şaşırdılar başarımıza. İşte Türkiye’yi böylece tanıtmış oluyoruz. Diğerleri de şaşırdılar hep, bu kadar zamanda binanız var, bu kadar üyeniz var, kalabalık, nasıl oluyor diye hep soruyorlar.

    Sizin çok katkınız var herhalde bunda?

    E tabi benim var, bu duruma gelmesinde. Kolay değil çünkü, Türkiye’de dernekçilik zor. İnanın şurda telefon ediyoruz, 100 YTL verecekler yılda, bütün gelirimiz bu. Bazen Mehmet arıyor, karşıdaki kişi “Ben istifade edemiyorum ayrılmak istiyorum.” diyor. Madem öyle neden bu saate kadar bekliyorsun. Halbuki dernek yasasına göre onun bize haber vermesi lazım, ayrılıyorum diye. Bu liste o, (üye listesini gösteriyor) ödemeyenler var. Tek tek telefon ediyoruz, zor iş. Mayıs ayına kadar bekliyorlar, ondan sonra 3. defa arayınca, “Ben zaten ayrılacaktım.” **** olursunuz yani. Tabi aralarında muntazaman ödeyenler var ama bir kesim de böyle malesef. Her toplantıda söylüyorum, kalacaksanız üye olun, biz üye aramıyoruz, zorla kimseye üye olun demiyoruz, istemiyorsanız olmayın. Ama bizi üzmeyin, üzenler ayrılsın falan. Söylememe rağmen yine de oluyor. Ki biliyorlar hassas olduğumuzu, birkaç telefondan sonra üyelikten çıkardığımızı. Ona rağmen yine de tam istediğimiz gibi olmuyor malesef.

    İnsanların tecrübelerini paylaşmaları, yaptığı şeyleri görmeleri önemli bir faktör değil mi. Başkalarının yapabildiğini görmeleri, örnek alabilmelerı için...

    Evet çok önemli. Mesela öyle bir zamanda İzlanda’ya gidersiniz ki hiçbir şey göremezsiniz, sis olur. Grönland’a gidersiniz, uçaklar çalışmayabilir. Orta Hindistan’a gidersiniz, muson yağmurları olur, otelinizden dışarı çıkamazsınız. Bütün bunlar tecrübe. O bakımdan bu çok önemli. Sık sık saydam gösterileri yapıyoruz, insanlar tecrübelerini anlatıyorlar. Sonra üyelerimiz, çok başarılı gitmese de, nereye gittiklerini yazıyorlar ki diğer üyelerimiz de onların tecrübelerinden istifade etsin. Öyle bir köşemiz var **b sitesinde, birbirlerine sorular soruyorlar. Kitaplar vasıtasıyla da oluyor. Üyelerimizin kitaplarını tanıtıyoruz. Sık sık onları bir araya getiriyoruz, konuşsunlar daha çok tecrübe paylaşımı olsun diye...Bütün bunları yapmaya çalışıyoruz.

    Peki hiç aklınıza farklı bir ülkeye yerleşmek geldi mi? Yoksa gezmek için gitmeyi mi tercih ettiniz her zaman?

    Eğer bir ülkeye yerleşeceksem bu Venezüela olur. Venezüela’yı düşündüm hakikaten, bir süre de kaldım, bir 15-20 gün. En kafama uygun ülke orası geldi, hem yaşantı bakımından hem insanların iyi niyeti bakımından. Avrupa’yı sevmiyorum, Avrupa bana birşey ifade etmiyor, kalmam Avrupa’da. Bir süre almanya’da yaşadım zaten, 1 sene kadar. Ama benim için kültür önemli, insanların yakınlığı önemli, kendime en yakın Venezüela’yı buldum. Öyle birşey olursa oraya giderim. Amerika’da oturma iznim olduğu halde iptal ettim, hiç düşünmedim. Çünkü Amerikan toplumu aşırı tüketen bir toplum, bana tamamen zıt bir toplum. Onun için daha çok Venezüela’yı düşündüm...

    En takdir ettiğim ülke, yaşamayı düşünmem ama Butan’dır. Kral çocuğuna bıraktı tahtı, yeni öğrendim. Oğlu geçti başa ama kral ölmedi. Daha çok yaşlı değil. Sanıyorum oğlunu deniyor...

    Benim örnek aldığım bir insandır Butan Kralı. Bir defa televizyonu bile sokmadı ülkesine, turist sayısını kısıtladı. Benim düşündüğüm gibi düşünüyor, fazla turist gelip benim kültürümü bozmasın, az turist gelsin, zengin turist gelsin, çok harcasın diyor. Sonra sigarayı yasaklayan tek ülke dünyada. Bunu başardı Butan Kralı. Geleneksel kıyafetlerle dolaşma zorunluluğu var. Kendi halkı kot filan giyerse hemen 10 gün manastırda hapse atıyor. Futbolu yasakladı, uyuşturucu olduğu için. Bir tek okçuluk ve diğer spor dallarına ağırlık verdi. Eski araba sokmuyor. Diyor ki “Benim hidrolik elektrik gücüm var, Hindistan’a satarım, o para da bana yeter, halkımın fazla paraya ihtiyacı yok, şımarırlar.” İdare ettirtiyor.

    Onun için çok seviyorum. Sindrella ülkesi gibi, hiçbir şekilde yeni binaya izin vermiyor. Bütün binalar geleneksel binalar, üzerinde süslemeleriyle. Gidiyorsunuz sanki hayal alemi gibi, şaşırıyorsunuz. Peri masalındasınız. Benim çok hoşuma gidiyor tabi. Kendisiyle çok iyi de dost olduk. Geçen gün oğluna da mektup yazdım, Baban çok güzeldi sakın ha babandan sonra bozma dedim...Futbolu, sigarayı sokma Butan’a dedim. Yeni gitti mektup, bilmiyorum ne cevap verecek...

    Bilgi artık çok hızlı yayılıyor, Butan biraz daha izole olabilir ama Türkiye’de, istense bile o kadar korumacı olma şansı yok herhalde.

    Tabi Türkiye kaybetti şansını. Türkiye’de de belli şeyler korunabilir. Mühim olan turist gelsin değil, fiyatlarını daha pahalı yapıp kaliteli turist gelmesini sağlamak lazım. Amaç çok insan gelsin değil, kalite. Ben insanları dil, din, ırka göre sınıflandırmam, ayrımcılık kötü birşey ama şöyle sınıflandırma yaparım. O adam elinde sigarasıyla maç seyrediyorsa, küfür ediyorsa, bağırıyorsa, çağırıyorsa, aldığı yemeğin yarısını tabağında bırakıyorsa bence beşinci sınıftır. Hangi ülkeden olursa olsun. İnsanlara ayrımcılıkta bence önemli olan budur. Onun için mesela bize gelen o İngilizler filan 5. sınıf. Gittim gördüm, hiçbir şeyle ilgileri yok. Bağıran çağıran, beş para etmez İngilizler. Alıyorlar açık büfelerden, bu kadar aç insan varken, **** oluyorum, boşa gidiyor. Bütün yemekler çöpe gidiyor.

    Geçen gün bir yere gittik, Ümraniye Kız Meslek mi. Oradan çıktık Ikea’ya uğradık. Orada yemek yiyoruz. Hayatımda bir gün bir pirinç bile bırakmadım. Bir gün bir yerde bir yemek verdiler, çok kötü bir yemek, beklemiş, onu bile bitirdim. Soğumuş soğumuş, kimse yemez o yemeği benden başka. Onu bile yedim ki tabağımda bırakmayayım diye...Neyse Ikea’da baktım kadın almış eline cep telefonunu, yemeğini de itmiş. %80’i tabağında. Gittim yanına, “Hanımefendi, bitirdiniz mi?” dedim. “Evet” dedi, “Yememişsiniz” dedim. “Size ne oluyor, parasını ödedim ya” dedi. “Ama” dedim “bugün 2000 çocuk açlıktan öldü”. “E ne yapayım verdiler” dedi. “Hayır vermediler, açık büfeydi istediğiniz kadar alabilirdiniz, orada kalırlardı onları değerlendiriyorlar” dedim. Tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Ondan sonra “Herhalde sigara içe içe düşünme kabiliyetiniz de kalmamıştır” dedim. Kadın ayağa kalktı, ben oradan pırrr. Şimdi kavga çıkacak...(Gülerek anlatıyor Orhan Bey) Daha geçen hafta oldu. Burada da iniyorum aşağıya kafeteryaya, hala çocuklardan ekmek atanlar var, hala var...Ben alıyorum kuşlara veriyorum. Şurada kuşlar var, şimdi su koydum yemek koydum. Aç onlar çünkü, kimse onları düşünmüyor...

    Çok kolay yapılabilecek birşey aslında.

    Çok kolay, herkes yapabilir ama yapmıyorlar. Toplum şu anda uyutuluyor. Toplum şu anda beş şeyle uyutuluyor bence. 1 chat, 2 futbol, 3 diziler, 4 magazin 5 Formula 1 denen canavar. O da şu anda mahvediyor. Bir kaç tane zengin çocuğu babalarının arabasıyla geceleri kaçıp kaç kişiyi öldürüyorlar, herhalde çok mutlu oluyordur Formula1’i Türkiye’ye getirenler. Bütün ekosistem gitti Pendik’in ve 150 bin dolar da kaybetti, İTO. Güya Türkiye’ye döviz gelecekti, para gelecekti. O zamanlar söyledik, gelmez dedik, bu *****ca birşey dedik, dinlemediler. Yine ben haklı çıktım.

    Venezuela ve Butan’dan bahsettiniz ama onun dışında gezginlere görmeleri açısından tavsiye ettiğiniz, mutlaka görülmesi gerekir dediğini yerler var mı?

    Coca Cola’nın, Mc Donalds’ın, arabanın, turistin az olduğu, kültürünü koruyan ülkelere gitmelerini tavsiye ederim. Mesela Yemen benim çok sevdiğim, çok güzel bir ülke. 3 defa gittim 3 defa daha giderim. Hindistan... Her köşesi bir sürpriz ve ben Hindistan’ı çok seviyorum, çünkü onlar da benim gibi vejeteryan, hayvanlara çok saygılılar. Dinleri Hinduizm diyor ki tanrılar her an bir hayvan formatında olabilir. Yerleri bile süpürerek yürüyorlar, karıncalar ölebilir diye. Böyle bir toplumu seviyorum ben tabi...Fakir olabiirler ama gayet saygılılar doğaya. Hndistan’ı çok seviyorum. Oraya da 5 defa gittim, bir 5 defa daha giderim. Her köşesini görmek istiyorum, benim için çok farklı bir ülke. Hem din mozaiği, hem dil mozaiği, hem insan mozaiği.

    O zaman belli özellikleri taşıyan yerlere gitmelerini öneriyorsunuz. Ya da ülkelerin de belli bölümlerine...

    Evet, tabi...

    Hocam çok teşekkürler bu güzel sohbet ve bize ayırdığınız vakit için. Size çalışmalarınızda kolay gelsin diyoruz...

    (Orhan Bey bizi kapıya kadar uğurluyor ve vakit kaybetmeden işlerine dönüyor.)


    (uur_ugur)


    Bu ay sizlere İlab Holding ve Sigortam.net’in kurucusu Sn. Mustafa Say’ı tanıtmak istedik.

    Sn. Mustafa Say Amerika’da üst düzey yöneticilik yapmış ve daha sonra Türkiye’ye dönerek, e-ticaret alanında ülkemizde önemli yatırımlar gerçekleştirmiştir.

    Kendinizi biraz tanıtabilir misiniz ? İnternet’te yatırım yapmaya nasıl karar verdiniz?

    İTÜ Makina Mühendisliğinden mezun olduktan sonra Türk Eğitim Vakfı bursu ile 1978′de Amerika’da University of Columbia’da MBA yaptım. 1983-1989 yılları arasında, ABD merkezli General Electric şirketinin bir yan kuruluşu olan GE Trading (NYC) kuruluşunda çeşitli görevlerde bulundum. Bu kuruluşta son olarak Kimya Ticaret Bölümü Genel Müdürlüğü görevini yürüttüm. Daha sonra ABD Houston merkezli Vinmar International’da 1989-1999 yılları arasında Petrokimya Ürünleri Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştım ve bu şirketin kimyasal ürün ticareti bölümünü kurarak yöneticiliğini yaptım. Bu süreç sonunda da Türkiye’ye dönerek İlab Holding’i kurduk ve yatırımlarımıza başladık.

    iLab’ın kuruluş hikayesini anlatır mısınız?

    iLab Holding A.Ş, Nisan 2000 tarihinde internet teknolojileriyle artı değer yaratan şirketlere yatırım yapmak üzere kurulan ve interneti çalışmalarının odağına alan bir “yatırım holding” şirketidir. iLab Holding, ekonomideki; sermaye, emek ve girişim girdilerine bilgiyi de ekleyerek daha sistematik bir yol takip ediyor. 1999 yılının ikinci yarısında tüm dünyada “internet-mania” denebilecek düzeyde bir internet akımı vardı. İnternetin bu rüzgarla Türkiye’de de yeni fırsatlar yaratacağı, şirketçilik anlayışını değiştireceği gibi beklentilerimiz vardı. Yine o dönemin şartları ile bakıldığında, interneti gereği gibi değerlendiremeyen şirketler için ciddi riskler söz konusuydu. Tam bu noktada internet yatırımını ciddi bir fırsat olarak görüp, gerekli özelliklere sahip olduğumuza inandık. Bu nedenle de bu girişime karar verdik.

    Alanında bir ilk olan iLab nasıl bir büyüme politikası izledi?

    İlk olarak dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmeye gayret gösterdik. Bunun paralelinde “Türkiye’de internette ne tür fırsatlar var?” sorusunun cevabını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda mevcut ekonomik koşulları ve yatırım ortamını gözlemledik. Bu ve bunlar gibi bir çok parametreyi bir araya getirdiğimizde, kontrollü olarak değer yaratan iş fırsatlarına yatırım yapma stratejimiz oluştu. Ilk bir yıl boyunca bu felsefe ışığında yatırımlarımızı yaptıktan sonra 2001 yılından itibaren mevcut yatırımlarımızın büyümesine odaklandık ve şu anda bu konuda doğru bir strateji izlediğimizi düşünüyoruz.

    Yatırım alanlarınızı seçerken aradığınız özellikler nelerdir..? Sizin rolünüz ne olmaktadır..?

    Öncelikle üretilen servisin müşteriler için gerçekten bir artı değer yaratması koşulunu arıyoruz. Ayrıca yapılacak yatırımla geniş bir sektörü kapsayacak fırsatları değerlendirebilmeliyiz. Bunun yanında tabii ki girişimci kadronun konusunda bilgili ve yeterince tecrübeli olması gereği sözkonusudur.

    Yeni projeler geliştiren ve iştiraklerinin büyümesi için ihtiyaç duydukları sermayeyi sağlayan iLab Holding, iştirak ettiği şirketler bünyesinde operasyonel anlamda bir rol oynamayı değil, güvenilir ve eşit bir iş ortağı olmayı hedeflemektedir. İlab Holding ortağı olduğu kuruluşlara, yönetim, strateji ve pazarlama gibi alanlardaki birikim ve deneyimlerini aktarmaktadır.

    iLab Holding bünyesindeki diğer şirketler hangileri ? Gelecek vizyonu nasıl çiziliyor? Vizyon çerçevesinde firmalarınızın hangi alanlara odaklanması planlandı?

    iLab Holding A.Ş. bünyesinde, Sigortam.net yanında e-iş projelerinde uzmanlaşan Treda, kimya-plastik e-pazaryeri ChemOrbis ve demir-çelik sektörü e-pazaryeri Steelorbis şirketleri bulunmaktadır. Kariyer.net ve Kariyerakademi.net de iLab Holding iştirakleridir.

    Bir şirket için başarılı bir yatırımın anahtarının insan kaynağı olduğuna inanıyoruz. Şirketlerimiz öncelikli olarak gelişen yüksek teknoloji imkanlarını kullanarak, müşteri istek ve beklentilerini karşılamak suretiyle % 100 müşteri memnuniyetini hedeflemektedir. Bilgi birikimimiz ve holding içindeki tecrübelerimiz bizim vizyonumuzu oluşturmaktadır. Bu vizyon doğrultusunda amacımız hem çalışanlarımız, hem iş ortaklarımız, hem de bizim için çok değerli olan müşterilerimizle, zaman içinde karşılıklı güven ve saygıya dayalı güçlü ilişkiler kurmaktır.

    Verdiğiniz bu bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.


    (playboy_91)

    Samimi olmayan şarkı kalıcı olmaz] Hepimizin hayatında bir Fikret Şeneş şarkısı muhakkak vardır. Kimi zaman “Haykıracak nefesim kalmasa bile” kimi zaman “Yeniden başlasın, burada kalmasın” kimi zaman “Kimler geldi kimler geçti hayatımdan” kimi zaman “Hoşgörsen affet gitsin aldırma” kimi zaman “Gel de gör beni bambaşka biri” kimi zaman da “Bana yalan söylediler kaderden söz etmediler” demişizdir. Bunları söylemediğinizi düşünüyorsanız muhakkak “Bir başkadır benim memleketim” demişsinizdir. Gördünüz mü muhakkak hepimizin bir Fikret Şeneş şarkısı varmış.
    Söyleşi: Hakan Eren / AKORT dergisinde yayınlanmıştır.
    Türk Popu’nun ilk kadın söz yazarı Fikret Şeneş en son 1996 yılında Ajda Pekkan için “Bir Hata” adlı şarkıyı yazmış. Ondan beri söz yazmıyor. Türk Popu’na 290′a yakın eser bırakmış. Başta Ajda Pekkan olmak üzere Semiramis Pekkan, Sevda Karaca, Işıl Yücesoy, Zerrin Özer, Nilüfer, Semiha Yankı, Ayla Dikmen, Neco, Zaliha, Tanju Okan, Sibel Egemen, Şenay, Ayten Alpman, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Gökhan gibi birçok önemli yorumcu Fikret Şeneş’in yazdığı şarkı sözlerini plak yapmışlar. Yazdığı tüm şarkılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala dillerde ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Kalıcı olmanın en önemli örneği Fikret Şeneş bakın neler söyledi…
    Şimdiki yazılan şarkı sözlerini nasıl buluyorsunuz?
    Şimdi yazılan şarkı sözlerinin uygunsuz olmalarının sebebini TRT’ye yüklüyorum. Çünkü eskide TRT bizim en ufak bir Türkçe hatası olan veya sakıncalı bir mana ifade edecek sözleri içeren şarkıları hemen durdurur denetimden geçirmezdi. Ama şimdi önüne gelen her türlü kelimeden her türlü argo sözlerden şarkı yapıyor. Yani Türkçe’mizi rezil etmek için ne lazımsa yapıyorlar. Ama müstehcen olsun ama argo olsun ama Türkçe’si yanlış olsun veya cümle tersinden söylenmiş mühim değil yeter ki orada bir “Salla” bulunacak, ya “Mucck” ya da “Şaka Şuka” diyecek. “Şak Şuka” çok güzel aslında çünkü bir çingenenin yaptığı şarkı ve bir çingene gecesinde söylendiği zaman veya bir göbek atarken fevkalade uygun. Ama bir TV için uygun olduğunu düşünemiyorum. Sadece müzikalite açısından yoksa ben bile bayılıyorum. O kadar güzel çalışmışlar ki hakikaten dans show görüyorsun.
    Bir şarkının kalıcı olması için ne yapılması gerekir? Sizin yazdığınız şarkılar hala her yerde söyleniyor. Şarkılarınız bu kadar kalıcı olacağını hissetmiş miydiniz?
    Tabii kalıcı olacağını hissettim çünkü onlar bir hayatın yaşanmışları. Ben kırkımdan sonra başladım. O yaşa kadar gelen hislerin bir süzülmesidir tüm bu sözler. Bunları yaşayacaksın ki ayna gibi her insan kendinden bir parça bulabilsin şarkının içinde. Ya acılarını bulur, ya sevgisini, ya aşkından ya da özleminden bir şeyler bulur. “Aaaa tıpkı bak bu benim için yazılmış” diyebildiği zaman o şarkı artık kalıcıdır. Bir şarkının kalıcı olması için şarkı sözünün çok samimi ve hakikaten yaşanmış olması lazım. Yaşamamış olan şarkı sözü yazamaz ama şiir yazar. Şarkı sözü yazamaz çünkü müzikten etkilenmesi lazım. Bugün müzikten daha önemlidir söz.
    Yıllar önce yazdığınız şarkılarınız yeniden başka yorumcular tarafından cover yapılarak albümlere konuluyor. Bunları nasıl karşılıyorsunuz? Beğeniyor musunuz?
    Beğeniyorum ama zavallılar zamana uyacağım diye onlara ne verilirse onu okuyorlar. Ben zamanında bu şarkıyı yazarken uygun yorumcuya vermişimdir şarkıyı mesela bir “Ne de Olsa Karın”ı Ayla Algan okumuştur niye Ajda Pekkan’a vermemişimdir? Ona uymaz diye. Şimdi başkası okuduğunda dinlemem lazım iyi okuyor mu diye. Hakikaten hissederek okumak lazım. Buyursun okusun.
    Siz hep anlatırsınız bir şarkınızın yazılmasının aylar sürdüğünü oysa şimdi şarkılar daha çabuk yazılıyor gibi. Sizin şarkılarınızın farkı burada galiba…
    Hayır beste yok ki ortada. Do’yu oradan re’yi oradan çalacak nasıl kelimeleri oradan buradan aşırıyorlarsa onlar da müzikleri laylaylom işte Arap müziği Avrupa müziğini takip ediyorlar. Benim bir çok şarkımın kelimelerinden şarkı yapmışlardır. Şimdi aradaki fark nedir biliyor musun? Benim müziği çok iyi bilmem. Sesimin çok güzel olmasından dolayı bir konservatuar okumuş, bir özel ders almış olmam ki hakikaten çok değerli bir konservatuar hocasından ders aldım. O zamanki Amerikalı müzik hocamız bize müzikal olmayan bir kelimenin şarkıya girmeyeceğini öğretmişti. Eğer her kelime şarkıya girebilseydi o zaman şairlerden bizlere lüzum kalmazdı ki. O kadar başarılı şairlerimiz var ama öyle kelimeler var ki şarkıya uymayabilir. En yüksek tonda çıkamayabilirsin o kelimeyle. Hiç farkında olmadan Amerikalı müzik hocama çok şeyler borçluyum. Çünkü söz yazarlığının bir okulu yok ama ben bu eğitimi almışım İngilizce olarak. Ahenkli kelimeler olması lazım diyor şarkıda. “Kalbinden beni at” o T harfini düşünebiliyor musun? T harfinin sona gelmemesi lazım. Ya G harfinden başlayan herhangi bir cümle “Göö” diye giriyor. “Gööözlerinin”… Ne kadar çirkin, olabilir mi böyle bir şey?
    Türk popuna baktığımız zaman en büyük hitleri çıkaran söz yazarlarının kadın olduğunu görüyoruz. Tesadüf müdür bu, yoksa kadınlar daha iyi söz yazıyor mu demeliyiz?
    Çünkü aşka kadınlar daha çok değer veriyor. İki Fransız şair var birbirlerine çok aşıklar ve şiirlerle yazışıyorlar. Kadından aşkın tarifi çıkıyor. Diyor ki “Aşk bir kadının bütün hayatıdır, erkeğin varlığının bir parçasıdır.” Düşünebiliyor musunuz bir kadının bütün hayatı, bütün dünyası. Erkek herhangi bir şekilde dışarıda bir şey yaptığında asıl aşık olan kadına nelerin tesir ettiğinin farkında bile değil. Lalettayin dışarıda yaptığı bir şey gibi addediyor kendini. Bu demektir ki , kadının daha iyi mi söz yazarlığının dışında kadının haleti ruhiyesinin daha ince, daha kırılgan, daha sadık olduğudur. Ama bu dediğin Türk popundaki tesadüftür yoksa başarılı erkek söz yazarları da var.
    Erkek söz yazarlarını nasıl buluyorsunuz?
    Benim çok beğendiğim daha Almanyalar da iken şiirlerini kestiğim Ahmet Selçuk İlkan var ki ne şahane bir şairdi geldi buraya arabeskçi oldu. Hadi buradan buyurun. Yazık oldu. Kayahan da dikkatimi çeker ama Kayahan hiçbir zaman bana samimi gelmemiştir. Sanki biraz zorlamalı gibi. Normal bir hayatın gidişatı gibi gözükmez bana hayatı her nedense. Sahnede de ömrümde bir kere izledim o zaman ismi bile yoktu ortada. Arnavutköy’de aralık bir sokakta 2.katta bir yerde şarkı söylüyordu oraya gittiydim. Orada da itti beni samimi gelseydi çekecekti belki. Barış Manço da aynı şekilde samimi gelmedi bana. Kenan Doğulu çok tabii geliyor bana biliyor musunuz? Hakikaten hisseder hissetmez hemen yazıyor ama parçalıyor kendini onu sana da sevdirsin diye. Hep aynı şey hatta bugün Şenay Düdek’te de okudum diyor ki “Yorgun düşüyorum Kenan’ı dinlerken. Adam kendini parçalıyor”. Bana da sordu bir gün “Nasıl buldun Fikret abla” diye. Oğlum niye paralıyorsun kendini. Bak millet doldurmuş burayı seni dinlemeye zaten gelmiş. Ehh şarkıların da güzel niye kendini bu kadar parçalıyorsun dedim.
    Peki sizce şarkı söylemek bağırmak demek midir?
    Hayır. Hayır. Hayır… Fısıldamak demek, konuşmak demek. Biraz da Rap türü bundan çıktı. Konuşuyor diyorlar ya. Nereden çıktı buradan çıktı. Bağırmadan küçük sesle şarkı söylemek dünyanın en güç işidir. Şarkı söylemek zaten sanatın en güç dalıdır. Şarkıyı söyletmiyorlar bağırttırıyorlar aslında. Zerrin Özer’i sesini işte öyle yıktılar, mahvettiler. Zerrin Özer’in sesi Türkiye’ye az gelmiş seslerdendir. Batı olarak da diğer seçtiği dallar olarak da. Fakat bağırtırlar kızı illa ki. Nilüfer’i de bağırtmışlardır fakat “Ben Seni Seven Kadın”da bağırtmadan söylettim. O zamanki kocası Yeşil Giresunlu “Fikret hanım tebrik ederim sizi bana bir şarkıcı kazandırdınız” dedi. Çünkü ilk defa bağırtıp çağırtmadan Nilüfer’e şarkı söylettim. İşte bunları bağırtanlar müzik yapımcıları. Bağırsın da sesi çıksın ki satacak. Olmaz böyle şey.
    Sizin zamanınızda klip yoktu. Acaba şarkılarınıza nasıl klip çekilirdi düşündünüz mü?
    Valla bilemiyorum ama bir siyahlı kadın herhalde oturacaktı böyle elinde bir kırmızı gül. Oturduğu yerde hani ilk Zuhal Olcay’ın çıktığı gibi sahnenin ortasında durup şarkılarını icra edecekti. Ve ne kadar güzel dinlenecekti. Zuhal Olcay ilk çıktığı zaman “Yalnızlığım”ı söylediği zaman mest olmuştum. Hep öyle dümdüz siyah bir elbise ile çıktı sahnenin ortasında durdu. Tüm şarkılarını söyledi ve çıktı. Biz böyle aşılanmış falan gibi kaldık. Benim için Zuhal Olcay iyi tiyatro sanatçısı olmasının yanında iyi de bir şarkıcıdır.
    Şimdi eskiden haklarınızı koruyacak bir MESAM bir MSG gibi meslek kuruluşları yoktu. Haklarınızı sanatçılardan mı alırdınız? Nereden alırdınız?
    Sanatçılardan değil şirketlerden alırdık. Konuşurduk şirketten alırdık 250 Lira. Sonradan 3.000 Liraya çıktı çok pahalandı dediler. Şimdi konserlerde de almaya başladık. “Memleketim” şarkısı bile yeterdi aslında. Düşünsenize önüne gelen herkes söyledi. Şimdi de okullara vermişler. Okullarda okutuluyor ezberletiliyor ve hükümet benden izin almadığı gibi ne de bir teşekkür etti. Sadece kullanıyorlar güzel güzel. Ondan sonra da uyduruyorlar. Geçtiğimiz yıllarda TRT’de bir konserde “Memleketim” söylendikten sonra altına Mehmet Akif Ersoy yazdılar. Tam çıldırıyordum onun için hemen aradım TRT’yi “Bu İsrail halk şarkısıdır sözlerini de ben yazdım” diye.
    Gençlerin iyi söz yazabilmeleri için ne gibi tavsiyelerde bulunacaksınız?
    Gençler iyi söz yazamaz. Çünkü yazması için yaşaması lazım. Nasıl bir meyve olgunlaşmadan düşüp yenmiyorsa gençler de hissedemez daha. Ancak idealist laflar ederler o da sakıncalı bulunur zülfüyare dokundu diye. Onun hissettikleri orta yaşın hissettiklerine uymaz. Hayatı bilmiyor daha yaşaması lazım.,

    (starahmet_1905)

    öyleşi: Hakan Eren / AKORT dergisinde yayınlanmıştır.

    Türk Popu’nun ilk kadın söz yazarı Fikret Şeneş en son 1996 yılında Ajda Pekkan için “Bir Hata” adlı şarkıyı yazmış. Ondan beri söz yazmıyor. Türk Popu’na 290′a yakın eser bırakmış. Başta Ajda Pekkan olmak üzere Semiramis Pekkan, Sevda Karaca, Işıl Yücesoy, Zerrin Özer, Nilüfer, Semiha Yankı, Ayla Dikmen, Neco, Zaliha, Tanju Okan, Sibel Egemen, Şenay, Ayten Alpman, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Gökhan gibi birçok önemli yorumcu Fikret Şeneş’in yazdığı şarkı sözlerini plak yapmışlar. Yazdığı tüm şarkılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala dillerde ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Kalıcı olmanın en önemli örneği Fikret Şeneş bakın neler söyledi…

    Şimdiki yazılan şarkı sözlerini nasıl buluyorsunuz?

    Şimdi yazılan şarkı sözlerinin uygunsuz olmalarının sebebini TRT’ye yüklüyorum. Çünkü eskide TRT bizim en ufak bir Türkçe hatası olan veya sakıncalı bir mana ifade edecek sözleri içeren şarkıları hemen durdurur denetimden geçirmezdi. Ama şimdi önüne gelen her türlü kelimeden her türlü argo sözlerden şarkı yapıyor. Yani Türkçe’mizi rezil etmek için ne lazımsa yapıyorlar. Ama müstehcen olsun ama argo olsun ama Türkçe’si yanlış olsun veya cümle tersinden söylenmiş mühim değil yeter ki orada bir “Salla” bulunacak, ya “Mucck” ya da “Şaka Şuka” diyecek. “Şak Şuka” çok güzel aslında çünkü bir çingenenin yaptığı şarkı ve bir çingene gecesinde söylendiği zaman veya bir göbek atarken fevkalade uygun. Ama bir TV için uygun olduğunu düşünemiyorum. Sadece müzikalite açısından yoksa ben bile bayılıyorum. O kadar güzel çalışmışlar ki hakikaten dans show görüyorsun.

    Bir şarkının kalıcı olması için ne yapılması gerekir? Sizin yazdığınız şarkılar hala her yerde söyleniyor. Şarkılarınız bu kadar kalıcı olacağını hissetmiş miydiniz?

    Tabii kalıcı olacağını hissettim çünkü onlar bir hayatın yaşanmışları. Ben kırkımdan sonra başladım. O yaşa kadar gelen hislerin bir süzülmesidir tüm bu sözler. Bunları yaşayacaksın ki ayna gibi her insan kendinden bir parça bulabilsin şarkının içinde. Ya acılarını bulur, ya sevgisini, ya aşkından ya da özleminden bir şeyler bulur. “Aaaa tıpkı bak bu benim için yazılmış” diyebildiği zaman o şarkı artık kalıcıdır. Bir şarkının kalıcı olması için şarkı sözünün çok samimi ve hakikaten yaşanmış olması lazım. Yaşamamış olan şarkı sözü yazamaz ama şiir yazar. Şarkı sözü yazamaz çünkü müzikten etkilenmesi lazım. Bugün müzikten daha önemlidir söz.

    Yıllar önce yazdığınız şarkılarınız yeniden başka yorumcular tarafından cover yapılarak albümlere konuluyor. Bunları nasıl karşılıyorsunuz? Beğeniyor musunuz?

    Beğeniyorum ama zavallılar zamana uyacağım diye onlara ne verilirse onu okuyorlar. Ben zamanında bu şarkıyı yazarken uygun yorumcuya vermişimdir şarkıyı mesela bir “Ne de Olsa Karın”ı Ayla Algan okumuştur niye Ajda Pekkan’a vermemişimdir? Ona uymaz diye. Şimdi başkası okuduğunda dinlemem lazım iyi okuyor mu diye. Hakikaten hissederek okumak lazım. Buyursun okusun.

    Siz hep anlatırsınız bir şarkınızın yazılmasının aylar sürdüğünü oysa şimdi şarkılar daha çabuk yazılıyor gibi. Sizin şarkılarınızın farkı burada galiba…

    Hayır beste yok ki ortada. Do’yu oradan re’yi oradan çalacak nasıl kelimeleri oradan buradan aşırıyorlarsa onlar da müzikleri laylaylom işte Arap müziği Avrupa müziğini takip ediyorlar. Benim bir çok şarkımın kelimelerinden şarkı yapmışlardır. Şimdi aradaki fark nedir biliyor musun? Benim müziği çok iyi bilmem. Sesimin çok güzel olmasından dolayı bir konservatuar okumuş, bir özel ders almış olmam ki hakikaten çok değerli bir konservatuar hocasından ders aldım. O zamanki Amerikalı müzik hocamız bize müzikal olmayan bir kelimenin şarkıya girmeyeceğini öğretmişti. Eğer her kelime şarkıya girebilseydi o zaman şairlerden bizlere lüzum kalmazdı ki. O kadar başarılı şairlerimiz var ama öyle kelimeler var ki şarkıya uymayabilir. En yüksek tonda çıkamayabilirsin o kelimeyle. Hiç farkında olmadan Amerikalı müzik hocama çok şeyler borçluyum. Çünkü söz yazarlığının bir okulu yok ama ben bu eğitimi almışım İngilizce olarak. Ahenkli kelimeler olması lazım diyor şarkıda. “Kalbinden beni at” o T harfini düşünebiliyor musun? T harfinin sona gelmemesi lazım. Ya G harfinden başlayan herhangi bir cümle “Göö” diye giriyor. “Gööözlerinin”… Ne kadar çirkin, olabilir mi böyle bir şey?

    Türk popuna baktığımız zaman en büyük hitleri çıkaran söz yazarlarının kadın olduğunu görüyoruz. Tesadüf müdür bu, yoksa kadınlar daha iyi söz yazıyor mu demeliyiz?

    Çünkü aşka kadınlar daha çok değer veriyor. İki Fransız şair var birbirlerine çok aşıklar ve şiirlerle yazışıyorlar. Kadından aşkın tarifi çıkıyor. Diyor ki “Aşk bir kadının bütün hayatıdır, erkeğin varlığının bir parçasıdır.” Düşünebiliyor musunuz bir kadının bütün hayatı, bütün dünyası. Erkek herhangi bir şekilde dışarıda bir şey yaptığında asıl aşık olan kadına nelerin tesir ettiğinin farkında bile değil. Lalettayin dışarıda yaptığı bir şey gibi addediyor kendini. Bu demektir ki , kadının daha iyi mi söz yazarlığının dışında kadının haleti ruhiyesinin daha ince, daha kırılgan, daha sadık olduğudur. Ama bu dediğin Türk popundaki tesadüftür yoksa başarılı erkek söz yazarları da var.

    Erkek söz yazarlarını nasıl buluyorsunuz?

    Benim çok beğendiğim daha Almanyalar da iken şiirlerini kestiğim Ahmet Selçuk İlkan var ki ne şahane bir şairdi geldi buraya arabeskçi oldu. Hadi buradan buyurun. Yazık oldu. Kayahan da dikkatimi çeker ama Kayahan hiçbir zaman bana samimi gelmemiştir. Sanki biraz zorlamalı gibi. Normal bir hayatın gidişatı gibi gözükmez bana hayatı her nedense. Sahnede de ömrümde bir kere izledim o zaman ismi bile yoktu ortada. Arnavutköy’de aralık bir sokakta 2.katta bir yerde şarkı söylüyordu oraya gittiydim. Orada da itti beni samimi gelseydi çekecekti belki. Barış Manço da aynı şekilde samimi gelmedi bana. Kenan Doğulu çok tabii geliyor bana biliyor musunuz? Hakikaten hisseder hissetmez hemen yazıyor ama parçalıyor kendini onu sana da sevdirsin diye. Hep aynı şey hatta bugün Şenay Düdek’te de okudum diyor ki “Yorgun düşüyorum Kenan’ı dinlerken. Adam kendini parçalıyor”. Bana da sordu bir gün “Nasıl buldun Fikret abla” diye. Oğlum niye paralıyorsun kendini. Bak millet doldurmuş burayı seni dinlemeye zaten gelmiş. Ehh şarkıların da güzel niye kendini bu kadar parçalıyorsun dedim.

    Peki sizce şarkı söylemek bağırmak demek midir?

    Hayır. Hayır. Hayır… Fısıldamak demek, konuşmak demek. Biraz da Rap türü bundan çıktı. Konuşuyor diyorlar ya. Nereden çıktı buradan çıktı. Bağırmadan küçük sesle şarkı söylemek dünyanın en güç işidir. Şarkı söylemek zaten sanatın en güç dalıdır. Şarkıyı söyletmiyorlar bağırttırıyorlar aslında. Zerrin Özer’i sesini işte öyle yıktılar, mahvettiler. Zerrin Özer’in sesi Türkiye’ye az gelmiş seslerdendir. Batı olarak da diğer seçtiği dallar olarak da. Fakat bağırtırlar kızı illa ki. Nilüfer’i de bağırtmışlardır fakat “Ben Seni Seven Kadın”da bağırtmadan söylettim. O zamanki kocası Yeşil Giresunlu “Fikret hanım tebrik ederim sizi bana bir şarkıcı kazandırdınız” dedi. Çünkü ilk defa bağırtıp çağırtmadan Nilüfer’e şarkı söylettim. İşte bunları bağırtanlar müzik yapımcıları. Bağırsın da sesi çıksın ki satacak. Olmaz böyle şey.

    Sizin zamanınızda klip yoktu. Acaba şarkılarınıza nasıl klip çekilirdi düşündünüz mü?

    Valla bilemiyorum ama bir siyahlı kadın herhalde oturacaktı böyle elinde bir kırmızı gül. Oturduğu yerde hani ilk Zuhal Olcay’ın çıktığı gibi sahnenin ortasında durup şarkılarını icra edecekti. Ve ne kadar güzel dinlenecekti. Zuhal Olcay ilk çıktığı zaman “Yalnızlığım”ı söylediği zaman mest olmuştum. Hep öyle dümdüz siyah bir elbise ile çıktı sahnenin ortasında durdu. Tüm şarkılarını söyledi ve çıktı. Biz böyle aşılanmış falan gibi kaldık. Benim için Zuhal Olcay iyi tiyatro sanatçısı olmasının yanında iyi de bir şarkıcıdır.

    Şimdi eskiden haklarınızı koruyacak bir MESAM bir MSG gibi meslek kuruluşları yoktu. Haklarınızı sanatçılardan mı alırdınız? Nereden alırdınız?

    Sanatçılardan değil şirketlerden alırdık. Konuşurduk şirketten alırdık 250 Lira. Sonradan 3.000 Liraya çıktı çok pahalandı dediler. Şimdi konserlerde de almaya başladık. “Memleketim” şarkısı bile yeterdi aslında. Düşünsenize önüne gelen herkes söyledi. Şimdi de okullara vermişler. Okullarda okutuluyor ezberletiliyor ve hükümet benden izin almadığı gibi ne de bir teşekkür etti. Sadece kullanıyorlar güzel güzel. Ondan sonra da uyduruyorlar. Geçtiğimiz yıllarda TRT’de bir konserde “Memleketim” söylendikten sonra altına Mehmet Akif Ersoy yazdılar. Tam çıldırıyordum onun için hemen aradım TRT’yi “Bu İsrail halk şarkısıdır sözlerini de ben yazdım” diye.

    Gençlerin iyi söz yazabilmeleri için ne gibi tavsiyelerde bulunacaksınız?

    Gençler iyi söz yazamaz. Çünkü yazması için yaşaması lazım. Nasıl bir meyve olgunlaşmadan düşüp yenmiyorsa gençler de hissedemez daha. Ancak idealist laflar ederler o da sakıncalı bulunur zülfüyare dokundu diye. Onun hissettikleri orta yaşın hissettiklerine uymaz. Hayatı bilmiyor daha yaşaması lazım.

    (sivaslı hicran)

    Söyleşi: Hakan Eren / AKORT dergisinde yayınlanmıştır.

    Türk Popu'nun ilk kadın söz yazarı Fikret Şeneş en son 1996 yılında Ajda Pekkan için "Bir Hata" adlı şarkıyı yazmış. Ondan beri söz yazmıyor. Türk Popu'na 290'a yakın eser bırakmış. Başta Ajda Pekkan olmak üzere Semiramis Pekkan, Sevda Karaca, Işıl Yücesoy, Zerrin Özer, Nilüfer, Semiha Yankı, Ayla Dikmen, Neco, Zaliha, Tanju Okan, Sibel Egemen, Şenay, Ayten Alpman, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Gökhan gibi birçok önemli yorumcu Fikret Şeneş'in yazdığı şarkı sözlerini plak yapmışlar. Yazdığı tüm şarkılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala dillerde ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Kalıcı olmanın en önemli örneği Fikret Şeneş bakın neler söyledi...

    Şimdiki yazılan şarkı sözlerini nasıl buluyorsunuz?

    Şimdi yazılan şarkı sözlerinin uygunsuz olmalarının sebebini TRT'ye yüklüyorum. Çünkü eskide TRT bizim en ufak bir Türkçe hatası olan veya sakıncalı bir mana ifade edecek sözleri içeren şarkıları hemen durdurur denetimden geçirmezdi. Ama şimdi önüne gelen her türlü kelimeden her türlü argo sözlerden şarkı yapıyor. Yani Türkçe'mizi rezil etmek için ne lazımsa yapıyorlar. Ama müstehcen olsun ama argo olsun ama Türkçe'si yanlış olsun veya cümle tersinden söylenmiş mühim değil yeter ki orada bir "Salla" bulunacak, ya "Mucck" ya da "Şaka Şuka" diyecek. "Şak Şuka" çok güzel aslında çünkü bir çingenenin yaptığı şarkı ve bir çingene gecesinde söylendiği zaman veya bir göbek atarken fevkalade uygun. Ama bir TV için uygun olduğunu düşünemiyorum. Sadece müzikalite açısından yoksa ben bile bayılıyorum. O kadar güzel çalışmışlar ki hakikaten dans show görüyorsun.

    Bir şarkının kalıcı olması için ne yapılması gerekir? Sizin yazdığınız şarkılar hala her yerde söyleniyor. Şarkılarınız bu kadar kalıcı olacağını hissetmiş miydiniz?

    Tabii kalıcı olacağını hissettim çünkü onlar bir hayatın yaşanmışları. Ben kırkımdan sonra başladım. O yaşa kadar gelen hislerin bir süzülmesidir tüm bu sözler. Bunları yaşayacaksın ki ayna gibi her insan kendinden bir parça bulabilsin şarkının içinde. Ya acılarını bulur, ya sevgisini, ya aşkından ya da özleminden bir şeyler bulur. "Aaaa tıpkı bak bu benim için yazılmış" diyebildiği zaman o şarkı artık kalıcıdır. Bir şarkının kalıcı olması için şarkı sözünün çok samimi ve hakikaten yaşanmış olması lazım. Yaşamamış olan şarkı sözü yazamaz ama şiir yazar. Şarkı sözü yazamaz çünkü müzikten etkilenmesi lazım. Bugün müzikten daha önemlidir söz.

    Yıllar önce yazdığınız şarkılarınız yeniden başka yorumcular tarafından cover yapılarak albümlere konuluyor. Bunları nasıl karşılıyorsunuz? Beğeniyor musunuz?

    Beğeniyorum ama zavallılar zamana uyacağım diye onlara ne verilirse onu okuyorlar. Ben zamanında bu şarkıyı yazarken uygun yorumcuya vermişimdir şarkıyı mesela bir "Ne de Olsa Karın"ı Ayla Algan okumuştur niye Ajda Pekkan'a vermemişimdir? Ona uymaz diye. Şimdi başkası okuduğunda dinlemem lazım iyi okuyor mu diye. Hakikaten hissederek okumak lazım. Buyursun okusun.

    Siz hep anlatırsınız bir şarkınızın yazılmasının aylar sürdüğünü oysa şimdi şarkılar daha çabuk yazılıyor gibi. Sizin şarkılarınızın farkı burada galiba...

    Hayır beste yok ki ortada. Do'yu oradan re'yi oradan çalacak nasıl kelimeleri oradan buradan aşırıyorlarsa onlar da müzikleri laylaylom işte Arap müziği Avrupa müziğini takip ediyorlar. Benim bir çok şarkımın kelimelerinden şarkı yapmışlardır. Şimdi aradaki fark nedir biliyor musun? Benim müziği çok iyi bilmem. Sesimin çok güzel olmasından dolayı bir konservatuar okumuş, bir özel ders almış olmam ki hakikaten çok değerli bir konservatuar hocasından ders aldım. O zamanki Amerikalı müzik hocamız bize müzikal olmayan bir kelimenin şarkıya girmeyeceğini öğretmişti. Eğer her kelime şarkıya girebilseydi o zaman şairlerden bizlere lüzum kalmazdı ki. O kadar başarılı şairlerimiz var ama öyle kelimeler var ki şarkıya uymayabilir. En yüksek tonda çıkamayabilirsin o kelimeyle. Hiç farkında olmadan Amerikalı müzik hocama çok şeyler borçluyum. Çünkü söz yazarlığının bir okulu yok ama ben bu eğitimi almışım İngilizce olarak. Ahenkli kelimeler olması lazım diyor şarkıda. "Kalbinden beni at" o T harfini düşünebiliyor musun? T harfinin sona gelmemesi lazım. Ya G harfinden başlayan herhangi bir cümle "Göö" diye giriyor. "Gööözlerinin"... Ne kadar çirkin, olabilir mi böyle bir şey?

    Türk popuna baktığımız zaman en büyük hitleri çıkaran söz yazarlarının kadın olduğunu görüyoruz. Tesadüf müdür bu, yoksa kadınlar daha iyi söz yazıyor mu demeliyiz?

    Çünkü aşka kadınlar daha çok değer veriyor. İki Fransız şair var birbirlerine çok aşıklar ve şiirlerle yazışıyorlar. Kadından aşkın tarifi çıkıyor. Diyor ki "Aşk bir kadının bütün hayatıdır, erkeğin varlığının bir parçasıdır." Düşünebiliyor musunuz bir kadının bütün hayatı, bütün dünyası. Erkek herhangi bir şekilde dışarıda bir şey yaptığında asıl aşık olan kadına nelerin tesir ettiğinin farkında bile değil. Lalettayin dışarıda yaptığı bir şey gibi addediyor kendini. Bu demektir ki , kadının daha iyi mi söz yazarlığının dışında kadının haleti ruhiyesinin daha ince, daha kırılgan, daha sadık olduğudur. Ama bu dediğin Türk popundaki tesadüftür yoksa başarılı erkek söz yazarları da var.

    Erkek söz yazarlarını nasıl buluyorsunuz?

    Benim çok beğendiğim daha Almanyalar da iken şiirlerini kestiğim Ahmet Selçuk İlkan var ki ne şahane bir şairdi geldi buraya arabeskçi oldu. Hadi buradan buyurun. Yazık oldu. Kayahan da dikkatimi çeker ama Kayahan hiçbir zaman bana samimi gelmemiştir. Sanki biraz zorlamalı gibi. Normal bir hayatın gidişatı gibi gözükmez bana hayatı her nedense. Sahnede de ömrümde bir kere izledim o zaman ismi bile yoktu ortada. Arnavutköy'de aralık bir sokakta 2.katta bir yerde şarkı söylüyordu oraya gittiydim. Orada da itti beni samimi gelseydi çekecekti belki. Barış Manço da aynı şekilde samimi gelmedi bana. Kenan Doğulu çok tabii geliyor bana biliyor musunuz? Hakikaten hisseder hissetmez hemen yazıyor ama parçalıyor kendini onu sana da sevdirsin diye. Hep aynı şey hatta bugün Şenay Düdek'te de okudum diyor ki "Yorgun düşüyorum Kenan'ı dinlerken. Adam kendini parçalıyor". Bana da sordu bir gün "Nasıl buldun Fikret abla" diye. Oğlum niye paralıyorsun kendini. Bak millet doldurmuş burayı seni dinlemeye zaten gelmiş. Ehh şarkıların da güzel niye kendini bu kadar parçalıyorsun dedim.

    Peki sizce şarkı söylemek bağırmak demek midir?

    Hayır. Hayır. Hayır... Fısıldamak demek, konuşmak demek. Biraz da Rap türü bundan çıktı. Konuşuyor diyorlar ya. Nereden çıktı buradan çıktı. Bağırmadan küçük sesle şarkı söylemek dünyanın en güç işidir. Şarkı söylemek zaten sanatın en güç dalıdır. Şarkıyı söyletmiyorlar bağırttırıyorlar aslında. Zerrin Özer'i sesini işte öyle yıktılar, mahvettiler. Zerrin Özer'in sesi Türkiye'ye az gelmiş seslerdendir. Batı olarak da diğer seçtiği dallar olarak da. Fakat bağırtırlar kızı illa ki. Nilüfer'i de bağırtmışlardır fakat "Ben Seni Seven Kadın"da bağırtmadan söylettim. O zamanki kocası Yeşil Giresunlu "Fikret hanım tebrik ederim sizi bana bir şarkıcı kazandırdınız" dedi. Çünkü ilk defa bağırtıp çağırtmadan Nilüfer'e şarkı söylettim. İşte bunları bağırtanlar müzik yapımcıları. Bağırsın da sesi çıksın ki satacak. Olmaz böyle şey.

    Sizin zamanınızda klip yoktu. Acaba şarkılarınıza nasıl klip çekilirdi düşündünüz mü?

    Valla bilemiyorum ama bir siyahlı kadın herhalde oturacaktı böyle elinde bir kırmızı gül. Oturduğu yerde hani ilk Zuhal Olcay'ın çıktığı gibi sahnenin ortasında durup şarkılarını icra edecekti. Ve ne kadar güzel dinlenecekti. Zuhal Olcay ilk çıktığı zaman "Yalnızlığım"ı söylediği zaman mest olmuştum. Hep öyle dümdüz siyah bir elbise ile çıktı sahnenin ortasında durdu. Tüm şarkılarını söyledi ve çıktı. Biz böyle aşılanmış falan gibi kaldık. Benim için Zuhal Olcay iyi tiyatro sanatçısı olmasının yanında iyi de bir şarkıcıdır.

    Şimdi eskiden haklarınızı koruyacak bir MESAM bir MSG gibi meslek kuruluşları yoktu. Haklarınızı sanatçılardan mı alırdınız? Nereden alırdınız?

    Sanatçılardan değil şirketlerden alırdık. Konuşurduk şirketten alırdık 250 Lira. Sonradan 3.000 Liraya çıktı çok pahalandı dediler. Şimdi konserlerde de almaya başladık. "Memleketim" şarkısı bile yeterdi aslında. Düşünsenize önüne gelen herkes söyledi. Şimdi de okullara vermişler. Okullarda okutuluyor ezberletiliyor ve hükümet benden izin almadığı gibi ne de bir teşekkür etti. Sadece kullanıyorlar güzel güzel. Ondan sonra da uyduruyorlar. Geçtiğimiz yıllarda TRT'de bir konserde "Memleketim" söylendikten sonra altına Mehmet Akif Ersoy yazdılar. Tam çıldırıyordum onun için hemen aradım TRT'yi "Bu İsrail halk şarkısıdır sözlerini de ben yazdım" diye.

    Gençlerin iyi söz yazabilmeleri için ne gibi tavsiyelerde bulunacaksınız?

    Gençler iyi söz yazamaz. Çünkü yazması için yaşaması lazım. Nasıl bir meyve olgunlaşmadan düşüp yenmiyorsa gençler de hissedemez daha. Ancak idealist laflar ederler o da sakıncalı bulunur zülfüyare dokundu diye. Onun hissettikleri orta yaşın hissettiklerine uymaz. Hayatı bilmiyor daha yaşaması lazım.

    FİKRET ŞENEŞ NE DEDİ?..

    AJDA PEKKAN

    Ajda Pekkan sahneler için yaratılmış. Hakikaten sahneleri dolduran yegane batı şarkıcımızdır benim için. Bunun yanı sıra dinleyicisine en çok saygısı olan , en mükemmel şekilde görünmek isteyen bir şarkıcıdır bir sanatçıdır daha doğrusu. Öylesine saygılıdır ki saçının bir teli kıvrılsa veya elbisenin bir tarafı ütüsüz olsa katiyen sahneye çıkmaz, şarkı söylemez. Bu ne demektir , dinleyicisine olan saygısından ileri gelen bir şeydir. Ve bunların mükemmel olması için elinden geleni yapar. Bunları yaparken de bazen şarkı sözlerini unutabilir. O kadar saçıyla başıyla meşguldür ki bir anda kayıverir şarkının sözü ama Ajda toparlar mühim değildir. Kendine de hep söylediğim gibi benim şarkılarımın en iyi vitrinidir. Çünkü o şarkılarımı alıp kendi mükemmeliyetçi kişiliği ile birleştirdiği zaman gayet tabii o şarkı nazar-ı dikkati cezbeder herkes tarafından tutulur ve sevilir. Ama bir başkası tarafından da söylense belki aynı alakayı görebilir de görmeyebilir de. Şarkıcın görüntüsü de çok mühim yoksa önünüze her gelen sesi güzel birileri de şarkıcı olabilirdi.

    SEZEN AKSU

    Tanrının hakikaten az insanlara nasip ettiği bir değer benim için. Fransızların nasıl bir Edith Piaf'ı varsa bizim için de Sezen Aksu aynı şeydir. O kadar güzel şeyler yaptı ki sonunda daha da tatmin olayım diye değişik yönlere saptı. O zaman da bizim sevip kabul ettiğimiz Sezen'i bu değişik türlerin çok azında gördüm. Mesela son şarkısı "Farkındayım" benim için dünyaya değer bir şarkısıdır. Yalnız şarkının A'sı ile B'sinin aralarında en ufak bir bağlantısı yok fakat bunu ancak müziği bilenler anlayabilir. Ama bunu o kadar iyi başarmış ki şarkıyı dinlerken başka dünyaya gidiyorsunuz.

    NÜKHET DURU

    Eskiden beri hep özgün besteler diye tutturdu. Fevkalade bir yorumcu fevkalade bir insandır. Özgün besteler diye tutturdu fakat bizim memleketimizde tam manasıyla batı müziğinde besteci olarak pek fazla bir insan göremiyorum. Avrupa mesela hem müziği hem sözü eşit tutar ama aslında bana sorarsanız söz daha mühimdir. Müzik ne kadar güzel olursa olsun sözler olmayınca melodi kayar kafanızdan fakat çok güzel bir söz kafanıza çakılır kalır. Melodisi aklınıza gelmese bile şu sözlü şarkı nedir diye sorarsınız. Sahnesine gelince kendini o kadar sebatla yetiştirdi ayrıca çok da hatırşinasdır. Çok severim ve her ne kadar beraber çalışma imkanımız olmasa bile yine de hep arar sorar ve ben aradığım zaman hep telefona kendisi çıkar ötekilerde bunu göremezsin.

    NİLÜFER

    Nilüfer'in sesi her ne kadar çağlayan gibi gürler gözükse de oktavı çok fazla geniş değildir. Ajda, hele ders aldıktan sonra çok daha iyi çıkabildi. Gırtlağı daha iyi kullanabilmek için şan dersi şarttır her zaman. Nilüfer çıkabildiği halde aynı oktavdan fazla dışarı çıkamaz ve o oktav içindeki şarkıları da çok güzel değerlendirir. Çünkü güzel bir sesi var temiz bir gırtlağı var. Kendine çok iyi bakar. Benim için değerlidir.

    (hilly)

    Ogün Sanlısoy


    İLK ALBÜMÜNÜZ KORKMA”YI YENİDEN MÜZİK MARKETLERE, BAZI EKLEMELERLE BİRLİKTE SUNDUNUZ. NEDEN TEKRAR İLK ALBÜMÜ ÇIKARDINIZ?

    1999 yılında çıkarmıştım ilk solo albümüm “Korkma”yı sizin de söylediğiniz gibi. 2004 yılında “O Gün” ve 2006 yılında “Üç” albümlerimden sonra dinleyicilerden gelen yoğun istek ve albüme ulaşamama durumlarını görünce bazı değişikliklerle birlikte yeniden çıkarmaya karar verdik. Yaklaşık 2 yıldır bunun sözünü zaten veriyordum ve 2007 yılında dinleyicilere ulaştırmış olduk. Bu albümün bir diğer özelliği de yeni kurmuş olduğumu şirketimiz “Yön” den çıkan ilk albüm olması.


    BU ALBÜMÜN İÇERİSİNDE DİNLEYİCİLER İÇİN SÜRPRİZLERİNİZDE VAR...

    Evet. Bu albümde 99 versiyonu orjinal olarak bulunuyor ama buna ek olarak 3 parçanın yeni düzenlemeleri de yer alıyor. Hayko Cepkin’le beraber “Korkma” şarkısını yeniden seslendirdik. Bunun dışında hem 99 yılında hem de 2007 yılında albüm hazırlıkları sırasında çektiğimiz görüntülerden oluşan bir belgeselimiz de bulunuyor.


    O ZAMAN DUYURAMADIĞINIZ ŞARKILARI ŞİMDİ YENİDEN GÜNDEME TAŞIYACAKSINIZ GİBİ GÖRÜNÜYOR. İLK KLİP HANGİ PARÇAYA ÇEKİLECEK?

    Albümün ilk klibini “Kaybettik Severken” isimli parçanın yeni versiyonuna çekmeye karar verdik. Ama bir konsept klibi olmayacak. Yine Dvd içinde bulunan görüntüler ve konserlerdeki özel görüntülerden oluşan bir klip tasarladık. Gökçe Pehlivanoğlu tarafından hazırlanan klip yakında ekranlarda olacak ve umarım herkes bizim kadar beğenir.


    “KORKMA ARTIK” PİYASADA OLDUĞUNA GÖRE OGÜN SANLISOY YENİ PROJELERE VE YENİ BİR ALBÜME BAŞLAYACAK MI ?

    Açıkcası “Korkm”a bizim için bir ara albüm niteliği taşıyor. Uzun zamandır bir akustik çalışma yapmak istiyordum. Heralde artık onun da zamanı geldi ve üzerinde çalışmaya başlamayı düşünüyorum


    -------------------------------------------------

    Ad, soyad, yaş, baş, memleket gibi bilgileri alalım önce. Ne kadar detay vermek istersen...
    Adım Banu. Yaşım nüfus cüzdanına göre 50 ise de ben hala kendimi yirmili yaşlarda hissediyorum. Zaten yaşin başın bir önemi de yok yoldan çıkmak için.Virüsün bulaşmasına bakar bu iş.

    Türkiyeliyim diyorum ama ben bunu dünyalıyım diye değiştirmek de istiyorum. Bildiğiniz bir nüfus memurluğu var mı baş vursam değiştirirler mi acaba?

    Burcunu da söyle bir zahmet, istatistiklerden ilginç bir sonuç çıkar belki
    Hahhaaa işin en komik yanı da bu. Uzun yıllar kova denmiş ve kendimi tam bir kovalığa adapte edip bütünleştirmişken sonra yapılan uzun araştırma ve tartışmalar sonucu birden kendimi balık olarak buldum.İşin iyi veya kötü tarafımı bilmem ama yükselenim de balık. Balık etindeyim de.Oradan uyanmam gerekirdi.

    Ne zaman yoldan çıktın?
    Ekim 2007 tarihinde düştüm yollara. Ekim 2008 de de döndüm kürkçü dükkanına. Keşke daha uzun olsaydı dönmeseydim diyorum.

    Yoldan çıkmadan önce ne yapıyordun?
    Aslında çok ciddi işler içinde çok kahkahalı çalışıyordum. Bir holdingde yöneticiydim. Bir aralar mali müşavirdim. Hep gayet ciddi işler ama sanırım ben bozuktum. Ciddiyet sadece iş kimliğimle kalıyordu. Eh çalışma hayatımdaki 31 yıl da iyi idare ettim sanırım.

    Yoldan çıkıp ne yaptın peki? Yani tası tarağı toplayıp yollara mı düştün, fıçı içinde Niyagara'dan mı atladın, ...?
    Ha bire yoldan çıkıyordum zaten. Fırsat buldukça kısa da olsa tatilleri değerlendirip gezmeye bakıyordum. Evde oturmak bana göre değil. Hiç de olmadı. Hatta dayım benim için hiç bir yere gidemezse muhtara ikamet çıkarttırmaya gider derdi.

    Piyangodan para çıkarsa bir dünya seyahati yaparım diye uzun süre kendimi oyaladıktan sonra hesapları yapınca bir yılda Türkiye’de harcadığım paradan daha ucuza gezebileceğimi fark ettim. Arabamı, laptopumu satıp işten de istifa edip düştüm yollara.

    Harika şeyler yaptım. Teleferiklerle yağmur ormanları üzerinde dolaştım. Okyanusta köpekbalıkları arasında daldım.Kocaman kaplumbağa ile yüzdüm. İlk defa denizdekı yunusları besledim. Manastırda kursa katıldım. Pirinç tarlaları arasında şehirler arası yolda saatlerce tek başıma yürüdüm. Niagara’ya da gittim ama valla fıçılı veya fıçısız atlamadım.

    Şimdi ne durumdasın?
    İyi diyelim iyi olalım vaziyetinde alışmaya çalışıyorum. Yaza doğru yerleşim yerimi değiştirmeye niyetliyim, bu nedenle de kendimce birşeyler yapmaya çalışıp gezdiklerimi bildiklerimi paylaşmaya uğraşıyorum.

    Hiç pişman oldun mu?
    Hayatta hiç pişman olmadım. Yaptığım herşey o andaki benim doğrum olduğunu kabul etmem uzun yıllar aldı ama sanırım artık başardım. Yoksa her an değişen değerlerimle yargılarımla geçmişteki her anımı sorgulamam gerekir. Bu da bana göre çok zor bir iş. Ben kolayı öğrenmeye çalıştım, hala da çalışıyorum. Şimdiyi yani anı yakalamaya çalışıyorum.

    Yolda gidenlere, yoldan çıkmayı düşünenlere, düşünmesini istediklerine veya başka herhangi birilerine son bir mesajın var mı?
    Kendimi buldum yoldan çıkınca. Neyi ne kadar yapabildiğimi ve gücümü gördüm, fark ettim.

    Sadece istemek ama gönülden istemek ve bunun içinde çaba sarfetmek yeterli. İstedikten sonra biraz da gayretle inanın her şey yardımcı oluyor.İşler tıkır tıkır gidiyor.

    Ben düşündüklerimi yaşadım hatta en sevdiğim insanı bile buldum.

    Daha ne olsun. Dünya evim ve ben de sadece odaları değiştirdim.

    Siz de bir deneyin bence, beklemeyin çok keyifli derim.

    Çok teşekkürler samimi cevapların ve bana katlandığın için

    GezerYazar'ın Notu: Aranıyor: İşi gücü bırakıp kendini yollara vurmuş yoldan çıkanlar aranıyor. İhbar edenlere ödül verilmeyecek, teşekkür edilecektir...




    Sayın ıhsan Deniz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Çocukluğunuz, okul hayatınız ve geldiğiniz nokta…

    1960 ınegöl doğumluyum. Çocukluğum, babamın memuriyeti dolayısıyla ıstanbul’da geçti. Ortaokul ve liseyi Bursa’da tamamladım. Tekrar ıstanbul’da üniversite hayatı ve tekrar Bursa.. Askerlik dönüşü, Bursa’da 12 yıl tekstil işiyle uğraştım. şimdi Bursa Araştırma Kütüphanesi’nde yöneticilik yapıyorum.

    şiire nasıl başladınız? Sizi en çok yoran şiiriniz hangisidir? Ve şiirlerinizin öyküleri var mıdır?

    şiire lise yıllarında başladım, ciddiyetini üniversite döneminde fark ettim. Hemen her şiirim beni az veya çok yormuştur. Kiminin öyküsü vardır, kiminin yoktur.

    Çağdaş Türk şiirinin bulunduğu yer neresidir? Bir tanım getirilmek istenirse günümüz şiirini nasıl tanımlarsınız? Örneğin seksen sonrası şiir tanımlamasına katılıyor musunuz?

    şiirin bulunduğu yer, biraz da kendisini görmek istediği yerle alâkalıdır. Benim herhangi bir tanımlama yapmam ne kadar doğru ve yerinde olur, doğrusu bilemiyorum. 1980’li yıllara ait farklı bir şiir çizgisi geliştiğine göre, bu ve benzeri tanımlamalar yapılabilir elbette. Bence bir mahzuru yok! Yeter ki, anlama/anlamlandırma ve ayırt etme saikiyle yola çıkılmış olsun.

    Sizce imge nedir? Türk şiirindeki imgenin yeri neresidir? Neresi olmalıdır?

    ımge, Türk şiirinin merkezinde olmalıdır ve aslında öyledir de…

    Öteden beri Türk şairleri, özellikle sözlü şiir geleneğimizde toplumsal olaylara karşı bir duyarlılık söz konusu idi. Örneğin, büyük bir göçten tutun bir gelinin suda boğulup ölmesine kadar birçok konuda şiirler, türküler yazıldı. Ama son yıllarda ülkemiz için büyük bir felaket olan on yedi Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde pek şiir ya da ağıt yazılmadı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin bir deprem şiiriniz var mı? Tüm bunlara hayır diyorsanız şiirin yükü var mıdır?

    Benim, herhangi bir ‘konu’da yazılmış şiirim yok! Yazanlara da sözüm yok.. Yeter ki ‘şiir’ olsun!

    Hz. Peygamberin “tefekkürü es geçen şiir mide gurultusudur” sözü hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Öyle bir söz duymadım!

    Son günlerde ödüllü şiir, hikâye yazma yarışmaları yapılmaktadır. Bu şekilde bir yönelimi şiirin yeniden gelişine, en azından okurun oluşmasına delalet ettiğini söyleyebilir miyiz?

    Hayır, sanmıyorum.

    şiirlerinizde mistizmin etkisini görmekteyiz. Bu noktada mistizmi imkân olarak görenlerin de varlığından haberdarız. Mistizmi şiirin ta kendisi olarak görenlerden misiniz? Ve bu açıdan kendinizi ıkinci Yeni’ye yakın buluyor musunuz? Buluyorsanız farkınız nedir? Bulmuyorsanız ortak yönünüz nedir?

    Mistisizmi şiir için bir ‘imkân’ olarak değerlendiriyorum

    şiirinizin doğal olarak evrimleştiğini/mükemmelleşmeye yöneldiğini görüyoruz. ılk şiirlerinizi Edip Cansever etkisinde gören bizlere, geldiğiniz noktayı söyleyebilir misiniz?

    Bunu benim ifade etmem ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Bunu başkaları ifade etmeli sanıyorum.

    Bir yerde sizin Diriliş Akımı’nın ( Yeni ıslamcı Akım) dâhil edilebileceğiniz söyleniyor. Sözün kabalığından affınıza sığınarak, şiirinizin böyle bir himaye içinde görüyor musunuz/ gelişebileceğini, kendiniz olabileceğini düşünüyor musunuz? devamında ise tüm bunların yanında, şiirlerinizin yaslandığı yer neresidir?

    Diriliş anlayışından etkilendim elbette. Bundan şeref de duyarım ayrıca. Ancak, bir şair ancak ‘kendisi’ olduğu ve kaldığı müddetçe sahihtir, sahicidir. Benim şiirimin yaslandığı yer, tüm bir şiir mîrasımızdır..

    Sizce, “Folklor şiire düşman” mıdır? Ya da değiştirerek soralım halk şiirinden modern şiiri bir kapı aralamak mümkün müdür?

    Günümüz dünyası içinde, Halk şiirinin modern şiire çaplı, hacimli bir katkıda bulunabileceğini hiç sanmıyorum. Bugün, Halk şiiri, olsa olsa ‘arabesk’ şiir için bir kapı aralayabilir!

    Sizi, “Esrarlı, büyülü ve özellikle şehirli bir şair” olarak tarif ediyorlar. Bu noktada taşrada şair olmak nasıl bir şeydir ve sizi nasıl etkiliyor? Kendinizi bu şekilde düşünenlerle, örneğin Necip Tosun’la paralel buluyor musunuz?

    Taşrada şair olmak ’berbat’ bir şey! Taşrada ‘şair kalmak’ ise, çok daha berbat bir şey!

    Saf şiir var mıdır? Aranmalı mıdır?

    şiir varsa, ‘saf’ı da, ‘katkılısı’ da olur değil mi?

    Sanat oturmuş toplumlarda mı daha üretkendir, çalkantılı toplumlarda mı? Devamında şiirin yeniden gelmesi ya da geri çekilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    şiir için, kaosun veya çalkantının varoluşu önemli elbette.

    Popüler kültür (tüketim kültürü de diyebiliriz) içerisinde çok tüketilen –yani sunulan- şiirlerin veya şairlerin daha ‘sahih’ olduğu sonucuna varabilir miyiz?

    Varamayız!

    Türk edebiyatında dergilerin önemi ve yeri tartışılmaz. Yani yukarıdan inme veya ilk eserleri herhangi bir edebi dergide yayınlanmadan isim yapmış kaç edebiyatçımız vardır ki... Ancak bugünün edebiyat dergilerine baktığımız zaman bir gazete gibi kadrolaştıklarını görüyoruz. Sizce bu durum bir zorunluluk mu, bir tasarruf hakkı mı veya çaresizlik mi?

    Dergilerin ‘kadrolaşması’ gayet doğaldır. Keşke daha fazla ‘kadro’laşabilseler! Estetik/poetik görüş ayrılıkları yüzünden oluşacak ‘kadrolaşma’ya diyecek sözümüz olamaz…

    Son olarak yeniedebiyat.com aracılığıyla şiir yazmaya başlayan, şiir yazmak isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz?

    Edebiyat/şiir dergilerini takip etsinler. Türk şiirinin belli başlı temsilcilerini tüm eserleriyle okusunlar. şiiri ciddiye alsınlar. Olmuyorsa, şiirde ısrar etmesinler. Kendilerini paralamasınlar, hayat daha güzel..

    Teşekkür ederiz.


    ARKADAŞLAR BEN SADECE DÜZENLEDIM ASIL EMEĞİ OLANLAR KIRMIZI OLARAK BELIRTILEN ISIMLERDIR SİZLER ADINA ONLARA
    TEŞEKKUR EDERIM UMARIM İŞİNİZE YARAR

    Son düzenleyen: Moderatör: 28 Temmuz 2009
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş