Şafak Şengün (Payanda)

Konu 'Alıntı Yazılar' bölümünde Hera. tarafından paylaşıldı.

  1. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.

    Bir Keresinde Kapıyı Kırmıştım



    Tenha bir yere gidelim. Orada Allah vardır, Ben Seni Allah Severim, sayarım
    Allah’tan, daha fazla çıkar memelerin. Bu yüzden ben yalnızca sana inanırım. kedileri gezdirirken, bakışlarından bir at kendini oyalar, sert bir toprak olur ağzım. Öpmek için seni suyu beklemem, dünya beklemem, gün beklemem. Yaralanırım. Sabahları ne kadar zormuş Cumhuriyet’i beklemek. Sen bana lâik ol. Ben Sana lâyığım Aşkım. Orada da okullar açıldı mı?

    Katlanalım, yeni bir bavul gibi dağılıyorken yüzümüz. Kapatmak için zorluyorken meselelerimizi. Kaygıysa, mor halkalı bir çim; kendimizi eskitmeye uzanıyoruz her gece. İçim, için. Çanlar çalıyorsa uyuyoruz, kapılar vuruyorsa duruyoruz bütün şehrin ortasında. Yalnız İkimiz.
    Şimdilik fazladan bir A’mız var. Söyle ben sigara almaya ölü çocuklarımı yollarım. Ki keşke derken, içinden kırılır saat, belli etmez. Cisim, yalnızca isimdir. Belki de bu yüzden ben seni asırlarca anlatırım. karşı karşıya gelen iki fincan gibi, aynı yalanı söyleme geldik; biraz içilmeye, biraz seçilmeye, biraz gezinmeye geldik kırık tabaklarda. Yoksa, insan yolu cebinden çıkartır. Tanrı, büyük argüman, tanrı büyük antre, tanrı büyük kumarbaz. bunu sadece sana söyleyebilirim, çünkü annem dahi inanmaz.

    Kenya’ya gidelim. Orada vardır. Sen varsan Allah da vardır, bilirim
    Hem nilgün marmara’da cenazesini erkenden gören kişidir. Neden sevişirken götlerini yumar mumlar. Neden cümlenin başında orgazm olur bu yaratıklar. Ah, desem kenevir anlayacaklar. Polisten de Allah’tan da kaçıyorum bir süredir zaten sevgilim. Çünkü beni, inanmayan görüp, inananların kıllarıyla asacaklar. Onlar ne anlar. Bırak tutulsun, ne tutulacaksa. El ise el, söz ise söz. Göz ise gözdür zaten derini bakıştır.
    Allah yanımda, Allah içimde, onlar lafta kalacaklar. Hem senden başka ayet inmediyse gözlerime, niye kör olayım. İnanırım, inanıyorum ve sancılarım. Sen en çok Perşembe günleri kutsalsın.

    Allah’tan daha fazla esner güzelliğin. Bu yüzden ben yalnızca sana uyurum. Çirkinliğimi sürgüne veriyorum, penisimin boyundan ara beni. Hattım açık. algım açık. Kabrim açık. vicdanım açık. ama yok mu şu ellerin, pazartesi günleri işsiz. Bir bana dokunmayan Yılan, bin ahlasın. Çünkü acı da kremdir insana, tendir, kehanettir. Susmak, anlatmanın tekil paradoksu. Üşendim bunu yazmaya, seni sevmekten doğrusu…



    Payanda
  2. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Bir Gecenin Anısı



    Dikdörtgen şeklinde kan kustum, buna şaşırdık. Aklımız almadı, hacimlerimizin almaması da cabası diye not ettik üzerine siyah tükürüğümle. Ağzım bir papağanın gagasının şekliyle çıkartıyor harfleri ve hesap etmeliyim sevişirken uyaklı konuşmayı. Kaç yanlışın peşinden giden çocukluğumuz var, ranzanın altında dişlerini saksıya eken, bileklerini kesip avuçlarında saklayan? Hayır ironi değil, inanın bana imge amacım yok şu hayatta! desem, saçlarına dokunmama izin verirler mi gerçeklerle? Hayat! Evet uzun bir suskunluğun ardından "hayat" dedim sana, hayat... Baktın, önünü eğdin, önün eğilmeye and içmişti, yüzünü ilikledin, savurdun düşüncelerini. Tuttum, yakaladım, kolundan bir yağmur şırıngaladım hüzünlü bakışlarımla birlikte, şiirler okudum. Alnına mors alfabesiyle kader yazdım, yaşattım. Ve tanrı oldum bilinmezciliğim ve gizemliliğimle, inanman bir farz, dokunman yeni bir âyetin habercisiydi.


    Yarın ilk iş ellerimizi değiştireceğiz, haberin olsun. Ölümüm duyulur, çiy taneleri başına vurur delirirsin, kırkımda bir şarkı yazarım sana mezarımda gitarla çalar okursun. Şeytan gülümsedi, "ölüm; tenin teni örttüğü bir Âzrail intiharıdır" dedi. Kilidi kırıp üstüme yürüdü kapı, sakin olmak bir güneşin pençesiydi artık. Saçların ne güzel gülümsüyor bir şeytan gibi. Ah ellerin, uçmayı yeni mi öğrendi sendeliyor da... Kılıcı ilk çeken bir duaya sokulsun. Türemiş gözlerden yaş aktıkça vitaminsiz kalır bir kelebek. Kırıcısın, acısın, yaranın tutmayan kabuğusun. Umutsun umut! Yani bir intihar aracı büsbütün, yani yalancı bir falcı, yani geceye sıkışmış bir mum. Sustuk. Evet, sadece sustuk uzun bir savaşın ardından. Yaklaştık önce kelimelerle, sonra birden çığlığımı duydun. Kulakların; kaç yıldır şarkısız yalnızlığı söylüyordu. Mevsim normallerin dışındaydı. Biz dışındaydık. Ben yanı sıra sana âşıktım, ben her şeye rağmen sana tapıyordum. Gizliydim, her an camı kırıp kaçacak gibi. Sıcaktın, terli ruhlardan patlayacak gibi. Tek gecede tek heceliydim, hemen bölünecek gibi. Katildin, bıçağı ilk kalbime saplayacak gibi.


    Bakışlarımı sordun, öyle ölüm gösterisi gibi diye açıkladın. Sana yalnızca bir not bıraktım, ormanın hemen ölü yağmurlar sokağına inince görecektin;
    "Ne kadar aklında tuttuysan bakışlarımı, o kadar yıldız beni bu gece öperek uyutacak.
    Çıldırmış bir şimşek gibi yayılacak içimizdeki umutsuzluk.
    Parmağını kalbime uzatarak bastırınca yalnızlık belirtileri ortaya çıkarken, dersi alınmamış bir ayrılığın hastalığıyla yayılmak için mikroplaşıp kanına karışacağım.
    Kanın; satranç takımında hiçbir işe yaramayan ağaç gibi yankı yapacak, gözlerimi verdiğim siyah peçeli ormanda..."
    Notu okuduğunda cesedimin üzerine 666 el ateş et!





    Payanda
  3. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Anne, Lütfen Dinle


    -Anne, beni biraz dinle...


    Karanlığın içinde büyütmeye çalışırken soldurduğum çiçeklerin kanamasından damlayan yoksunluklar gibi dinle. Peygamberin etrafında toplanmış meleklerin kollarına çiziklerle yazdığı âyetlere benzer, yokluğuna banıp şiirler dökmek dudağının ruletine. Vurulan iki genç şehir kedisi, içtiği süte köpeköldüren katıp içiyor. Hüzünlü damarlarım bu gece çok ağlamaklı, üzgünüm anne kanım bundan duramaz buralarda! Renkleri çaldım komşudan, hırsızlığım ilk defa, ikincisi sevdiğimin organlarını yürüttüm o başka yatağa kavisli uyurken. Gölgeler beni takip ediyordu dün, martıyla tartıştım kelebek olmayı; bir günde ölmeyi daha iyi bildiğimi, sevişmenin üstünde duran delişmenin inceliklerini. Gökkuşağına çay içmeye gittim, güneşi bekledik oturduk. Anne anlattığın bütün masal kitaplarını yırttım! Hayattan büyük bir iftira atılmış olamaz yalnızlığıma, çünkü anne! Çünkü anne, ölüyüm ben! Cesetlerden farkımı hesaplayacak bir trafik kazası biliyorsan söyle. Bıçakla her yerinden kanatılan bir canlıdan daha çok acı çektim ben. Eğer bir kalbe otopsi yapamayacak kadar dikiş tutturamazsam, sevdiğimin gülüşünü atamam! Beceriksizim anne, affet ocağın altında bileklerim var onları sıcak ümitlerde beklet! Beni o unuttuğun parkta beklet, ben orada öldüm! Dizimi yere çarpa çarpa büyümedim, kalbimi çarpa çarpa büyüdüm hep birilerine. Beni salıncağından it anne! Göğsün kum gibi yumuşak, biliyorum anne...

    Sen şimdi boşver bir plak koy, cesedimiz yerine gelsin...


    Adamlığın içinde öldürmeye çalışırken korkutup kaçırdığım kadınların yalanlarından saklanan düş kemiğim gibi dinle. İskeletlerin saçlarının yokluğuna çarpmış toprak kokusuna. Tütsülerle dokunduğu cennete benzer, varlığının koynuna cehennemin kapısında uyumak. Anne, babam dinlediğim müzikleri hiç beğenmiyor. Sanırım yan odada bu sebeple bileklerini kesiyor. Çaydanlığın üstüne cin oturttum, okşarsan tenimi ölüm çıkartacağım ruhumdan. "Jilet iste benden, ne bilersen..."
    Takvimlerin yolculuğu yaptığım gecelerde yargıladığım ümitlerim olur. Hep bir göz dikiyorum gözlerine, sanki çift gözüme spermle çoğaltır gibi. Çünkü sana çift gözle bakmak yetmiyor, bütün bedenimde gözlerimle sana doğru yitirmeliyim bakışlarımı. Anne, ben âşık oldum! Hiçbir canlının, bir canlıya olamayacağı şekilde. Tanrının meleklere sarılmaktan çekindiği, asosyâl bir biçimde değil. Bedenimi ve ruhumu çıkartıp verdim ona. Âyetlerim onun dedim, açık açık kutsal raflar arasında. Tozları silmedim anne, lekesi çıkmadı hüznümün kalbimden. Kalbimden hiç çıkmadı sesi, hiç dudaklarını alamadım ellerimden. Küçüktüm belki, bir mikrobun etkisinde küçük, yokluğa hazır. Anne, Tender Passion yasaklamıştın ya bana, Allah kahretsin kulaklarımda çaldılar onu her gece. Anne ölmem emirmiş, öyle dedi tanrıçam. Beni yalanlarla vurdular, namluyu göre göre sustum. Da Capo! Martılarla beraber karşıdan karşıya geçerken bağırdık.


    Sen şimdi boşver bir plak koy, cesedimiz yerine gelsin...


    İçerken şişeye değil, halıya doldurdum gözlerimle. Islandı her yer anne kızma n’olur! Başka bir intiharımda söz kan olmaz buralar, koltukta jiletimi unutmam bir daha yemin ederim! Müziği son ses açıp örgü iplerinle kendimi boğmam. Senden de asla caymam anne daha söz, şu yerde benzin ve çakmağın ateşine at beni, senden vazgeçmeyeceğim. Cehennemdeki zebânilere ver beni gidersem bu evden! Mor salyangoz ömürlerde iz kalan dudakları, çarpık sevgiler sokağında canımı aldı onca arı, bal bilinen kaldırım çiçeklerinden. Özledim ses tellerinde salınan o aciz ölüm bekleyişini, hapları. Anne ben hep uyku hapı verdim çiçeklerine, onlar artık uyuyorlar. Senin gibi, dinle beni! Gözkapaklarında titriyor, babamı gömdüm artık serbestsin. Bileklerine söyle kızıllığı geçsin. Damarların çatlayana dek dövme kendini, duvarlarda silüetimi çaktım, o en sevdiğin tabloyu da yaktım. Görmek istemiyorum ressamların tek bir rengini. Alfâbeyi öğrettim olur olmaz her nesneye. Evde her şeyle konuş, ama sus. Beni biraz dinle... Küvette cesedim de var, gözlerim çürüdü yalanlarınızdan. Ben, beni mahvettim, sen beni affet...



    Sen şimdi boşver bir plak koy, cesedimiz yerine gelsin...



    Mutluluğu biz öldürdük! Güneş doğar mı?! Güneş cehennemden mi yansır, cennetten mi? Yoksa karanlık benim cennetim ondan mı bu müebbet?!
    Anne uyan, geçti! Geçti tam buramdan, bitti öyküm
    Geçti hayat anne, gözlerini aç; son kez affet ve dinle beni!

    Sen şimdi boşver bir plak koy, cesedimiz yerine gelsin...



    Payanda
  4. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Tanrı Masalları



    Tanrı’m, bana masal okur musun?
    Bu güne kadar hiç uyumadım da...




    Çocuktum, aslında çocukluğumda bile bir adam taşırdım göğsümde. Çocuktum diyorum çünkü yaş itibariyle. Peki hiç yıldızlar yüz yaşındayken yaşlı der mi gökyüzü? Onları kucaklamaz mı artık? Kendini yüz yaşında nasıl kaldırır bir yıldız? Bunu çocukken düşünürdüm, çocuk diyorum çünkü o zamanlar sıfat ibâresiyle. Misketler peşinde koşmadı gözlerim, gözlerim hep sokağının oradaki lambanın sönmesini bekledi. Işıklar söndüğünde odana gelirdim, odana geldiğimi bütün duvarlar bilirdi. Sen uyuyan güzelden çok uyurdun, uyuturdun. Masanın üstündeki kitaplar iyi bilirdi, sabaha kadar okurdum. O boş defteri hep merak ederdin, aslında görmek isteseydin görürdün üstündeki şiirleri. Beni de görmek isteseydin yemin ederim bütün peygamber özelliklerimi gösterirdim bu konuda. Ya da melekler beni severdi o yaşta, dua edebilirdim kıyâmete kadar. Hep çevrende birşeyler olurdu; sana sokulamazdım. Arkamda sakladığım kutsal kitabı sana veremezdim, "al, tanrım sensin" diyemedim hiç. Çünkü hep etrafın dolu olurdu; yıldız, iklim, bulut, palyaço, sigara, eroin. Aslında bütün maddeler seni bana anlatırdı. Uyuştururdun bedenimi, ellerim tutmaz olurdu seni gördüğümde. İçim kan makyajını boşaltırken, palyaço olarak gülümserdim yüzüne. Yorganın altında bulut bekletir gibi ıslatırdım her tarafı. Annem kızardı, annem kızardı beni terk edeceğini bilse. Dumanlı gözyaşları bırakırdım pencerene, içine çek hafif esintilerle diye.



    Soğuktu, kutup dudaklarının üstünde buz kütleleri hâlinde seni beklemek. Seni bekledim, beklemenin artık beklemekten çıkıp sabitleşmesi gibi ayaklarım ağlardı çoğu zaman. Dünya hiç olmadığı yönlere bile giderdi, sen gelmezdin. Rıhtıma yaklaşıp elimdeki şişeyi bırakırdım. O zamanlar da düşünürdüm çok şeyi. "Acaba bu gemi kaç kez dünyayı dolaştı ve geri döndü, yaşlı amca bastonunu çok seviyor, o beni bu kadar olsun sevemez mi?" diye. Ölüler bile evime gelirdi, morg açılışlarına giderdim baş konuşmacı olarak. Kâtil sendin. Konuşmalarımda bile hep beni günden güne öldürmeni, her gece tâze tutmanı anlatırdım. "Mumyalıyor mu sen, nasıl ölüyken yine ölüyorsun ve tâze kalıyorsun?" derlerdi. Hayır, gözleriyle ateş ediyor, kalbimin dikişlerini zar zor tutturmuşken yırtıyor. Dokularım ibadet ederken kopuyor, damarlarımı jiletlerle şakalaşırken kesiyordum. Gökkuşağının çıktığı geceler nereden bilebilirdin ağladığımı. İmdat çağrılarını martılar yapmazdı, ben o buzdolabında gizlenip beni yemeni beklerdim. Ellerini tereyağ niyetine bıçakla olsa bile sürmeni üzerime, ne çok isterdim. Bayramlıkların olup üstünde gezmeyi, aslında gezmek değil, üstüne yakışmayı. Üstünde durabilip tenini usulca öpebilmeyi. Habersiz olacaktı, ama vallahi kötü bir niyetim olmazdı. Kirlensem de sorun olmazdı, kendi kendimi yıktığım her gece yıkanırdım. Saçlarını ören anneni kıskanırdım. Sihirbaz olma hayâlim sonucunda bütün numaraları bilirdim. Bir el çabukluğuyla hemen toka olurdum. Saçlarının arasında takılı dururdum. Tutardım seni, hiçbir gezegeni tanrının böyle havada tutamayacağı şekilde, güçlükte. Seni korkutacak her canlıyı öldürürdüm, kelebekleri dâhil. Sonbahar ayrılıkları anlatırdı. Bölünürdüm, dökülürdüm kucak kucağa geldiğin her insana uzaktan bakarken. Erirdim, asitli kaçamaklarında spermlerin erittiği düşleri gördükçe. Yeni Türkü’den şarkılar söylerdim kulağına, Cem Adrian’dan Yağmur şarkısını çığlıklarla okurdum. Kulağın benimle dans ederdi. Ama hoşnut etmezdi çünkü kulakların o an sana aitliğini yitirirdi. Yine seninle dans edememiş olurdum, vals şehirden kalkıp giderdi. Tango son şarkıyla intihar ederdi. Herkes ağlardı hâlime, sen çıplak tebessümler ederken yol şeritlerine.



    Kalabalıktım, aslında hâlâ insanlar beni çok seviyor gezegenimde. Hâlâ çok övgü aldığım oluyor, kahretsin sen beni attığın çöp kadar bile sevmezken. Küfür ederdim, insanları dışımda bırakarak kendi kendimi dışlardım hakikaten. Onlar da üzülürlerdi, "aramıza katıl, kutu kutu pense oynayalım" derdi cinler. Ben penselerle seni içimden sökmeye çalışırdım. Doğa kucağını açar "çimenlere otur iç içebildiğin kadar" derdi. Bütün çiçekleri kopartırdım, bütün güller sevinirdi. Papatyalar fal sâyesinde prim yapardı, "Seviyorum, o sevmiyor... Seviyorum, o hiç sevmiyor!" derdim. Yine de hep bir umutla bütün çiçekleri soldururdum "seviyor" çıkabilsin diye. Onlar hiç mi hiç sorun etmezlerdi, keşke sen beni sorun edebilsen diye matematik kitabında durur beklerdim. Çözmeni isterdim beni, bulmacaların üstünde kaybolmak da. Bilinmeyen bir kelime oldun, Payanda gibi. Kimse bilmedi, değerini korudum gözlerinin. Diyemiyorum, çünkü gözlerin bütün dağlara değdi, bütün yolculuklara, bütün canlılara. Hücrelerim hücrelerin için görev alırdı, yaşam fonksiyonlarım hep çökerdi. Sözlüklerde yokluğunun tanımını şöyle değiştirdim; "O’nsuzluğu en iyi ben bilirim, Yokluğu; yokluğumdur!" çevirisiyle beslerdim kanlı kelimeleri. Bütün dinlere tanrıça olarak geçerdin. Geceleri bütün siyah sayıklamalarımda ruhu canlanan, beni korkutan, gözlerimi ıslattıran. Kendinden çoktan aforoz etmiş bir tanrıça, zamanla değişen kitap... Kendini saklayan bir tanrıça, hiç yüzüme bile bakmayan...






    Tanrı’m, bana o olup, dokunur musun?
    Bu güne kadar hiç ürpermedim de...





    Payanda
  5. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Böyle


    Bulaşığını yıkadım hayatın. Dün geceye böyle başladım. Geçtim önümden, kendime bir gül gibi el salladım. İmgeler, ah imgeler düşünmeden konuşuyor olmanın yalınsızlığı yok mu, karmakarışık kafam, kafamın içinde deli gibi içen esrik bir kadın. Kırmızı kadın. Kıpkırmızı yanakları da var. Bir içimlik sigara gibi. Mis kokan günahları var, şaşırırsınız. İstanbul, emziğini ağzından çıkarıp yere tükürüyor gibi. Evet dün geceye böyle başladım. Terk edildim! Kendime beraber gittim gidelecek ne kadar yol edinmişsem. Ne kadar ağlamamam gerektiyse o kadar boşalttım gözlerimdeki sek bardağı. Tanrı, bizi tokuşturmadı dün gece! Çarpmadım alnına, kaderine değmedi çizgilerim. Avuç içine, beni unutma.. Yazarken neler planladığını da biliyordum. Gitmek isteyen gider, telefon numarasından adınızı çıkartmaya çalışmayın ey ölü dostlarım! Ey ölü dostlarım, hayatın içine içine karışmayın, sonra biri ittirir sizi, çıkamazsınız bardan. Kapılar neden bir esnemeye bile kapanmaya hazırdır? Hep bunu düşünün. Hep beni düşünün. Dün geceye böyle başladım. Kalktım bir kibrit suyu içtim. Yüzümü ve kalbimi tentürdiyotla yıkadım. Yaralarımın her birine ismini verdim. Onları da karıştırdım. Kafam karmakarışıktı, kafamın içinde deli gibi deliren ıslak bir çocuk. Bildiği duaları söyleye söyleye unutmuş gibi bakıyor bana. Bakış açılarımda acılarımın açıları, kesilmiş ve hep biçilmiş yalanlara yapışmış ağım. Bir örümceğin midesine gitmek belki daha iyiydi bir yalandan. Her neyse, dün geceye böyle başladım. Hatrım varsa benimle kal dedim, istifini bozmayan bir kelebek maketi gibiydin yine. Görevini yapıp gidecektin, aslında görev miydi bu tartışmalıydı. Kitabın ilk sayfasını açıp okudun. Sen hep kitabın ilk sayfalarını okudun. Bir insan taşındı içimden. Dün geceye böyle başladım. Uyanıp bir bardak dolusu aşk içtim. Çünkü. Ben her geceye böyle başlarım. Ah hataların savruk sebepleri. Beni son trene uğurlayın. Öldüm. Ve katilim bulunana dek ben de şüpheliyim. Her şey iyiydi. Her şey olması gerektiğinden fazla iyiydi. Tâ ki bir sebeplerden beni uçurumlara atana dek. Kuşlar kadar aklım kaldı. Dün geceye böyle başladım. Bir an ipler koptu dedin. Kopan, hiç bağlanmadığın bir aşkın teknesiydi. Belki. Belki yine yanılırım. Öyle sokulursun ki yanıma artık sonsuza dek uyumayız seninle. Bir kibritin sönüşünü tekrar tekrar izleriz. Parmaklarımızı aşılarız birbirimize. Birbirimize ihtiyaç duyarız. Sana son kez sormuştum. Dün geceye böyle başladım. Son bir kez kabullendim, sevmiyordun ne diyebilirdim. Susmak, eylemlerin en ağır sezgisidir. Kana bulanmıştı önlüğüm, hayat okulunu bırakalı çok oldu. Dün geceye böyle başladım. Bir Allah vardı içinde, indirdim. Saate baktım. Saat hep bana baktı. Dakikalar sayarken delirdim. Bütün bulaşığını yıkadım hayatın. Dün geceye böyle başladım. Bilmelisin aynalara kırık bir piyano gibi bakarken bütün notaları değil de gözlerinin içine bakıyorsan sen de üzgünsün. Beni üzmüşsün. Bunu yeni ölen biri söyledi. Bilmem. Belki. Dün geceye böyle başladım.


    Hap attım, tad attım, acıyla yattım. Günah kalktım. Avcumun içini öpmüştün, yıkamayalı sanırım binbeşyüzaltıbinsekizüçdörtmilyonyedimilyar yıl oldu. Öyle sanırım. Ben de sayamadım. Giderken hoşçakal dedin. Sen hep hoşçakal dedin, hep giderken hep gittin. Bıçakladın. Niye kanlandı diye bana kızdın. Oldu işte. İstediğin her şeye tamamım, bak fikrimin ince gülü şarkısı çalıyor. Bak mimoza çiçekleri tavrındayım. Gecemin ekranını kapattım yalnızca karanlıkla meşgulüm. Ve beni yerle bir eden o sert yalnızlığımla. Alışırım. Elbet telefon numaranı yazdığım her duvar santiminden tırnaklarımla silebilirim geçmişi. Ve senin için tuttuğum bütün notları elbet bir gün örümcek ağı sarar da göremem. Belki kör olurum. Belki gözlüğümden lahit yaparlar. Seni çağırırım. Ben hep seni çağırırım. Allah’ını arayan peygamber gibi. Sönük bir sigaranın yeniden yanması için kibrit aramak gibi. Söylemiş miydim, sokak adlarını kediler için sakladım hep. Çünkü ait olunca, kaybedilirmiş. Kaybetmişim. Anladım. Dün geceye böyle başladım. Bütün çöplerini karıştırdım. Tarağındaki saç tellerini aldım, ibadet ettim kıl çarpsın. Beni hep bir şeyler çarpsın. Kendime getirsin. Kendimi kendime götürmeyi bir türlü ikna edemedim ben. Annem mi. Annem öldüğümü görünce öldü. Başı sağ olsun. Başı hep sağ dursun görmesin yüzümü. Çünkü ben sana kalmak için hep soluma yattım. Dün geceye böyle başladım. İyiydik. Biz hep iyiydik aslında. Sen özgürlüğünü, yalnızlığını, hep başkalarını... Neyse. Belki. Belki de. Bilemiyorum. Saçmalıyorum diyelim yine. Ama yine de... Bilmiyorum. Yemin olsun. Tükenmişliğin kanlı tükürüğü olsun asılmış yüzümden gözyaşları. Şehla kılavuz gölgemi bile göremiyorum artık. Bir kuş uykusudur gidiyorum. Kimin yokluğu uzansa hemencecik uyanıyorum. Dün gece gittim sana güzel rüyalar aldım. Hani içinde bulutların geçtiği. Meleklerin bir zarf içinde nur getirdiği. O eski akşamları özlemeyeceğin. Çok içmeyeceğin geceler aldım sana. Kim diye sorma. Şey... Özür dilerim adımı unuttum. Dün geceye böyle başladım. Gittin! Sen yine ve hep yine yine yine yine gittin. Durdurmak istedim. Hani kolundan çekip seni bir gezegende bırakmak. Arada sana papatyalar alabilirdim. Vallahi. Bana inan. Bana son bir kez güven. Son bir kez görüş. Demiştim. Koparttın kendi ellerinle her ihtimali. Yine istedin vazgeçmeyi. Vazgeçtin. Vazgeçtim. Belki. Niye. Belki de. Bilemiyorum. Dün geceye böyle başladım. Evet yine bir yazıyı yeniledim. Yazları yeniledim. Kışlara geçtim. Düşten adamlar yaptım. Burunlarına acı koydum. Gözlerine ölüm. Ağızlarına sevap. Bana benzettim. Belki de. Kendimi kaybettim. Belki de bana benzemiştir. Kendimi binbeşyüzaltıbinsekizüçdörtmilyonyedimilyar yıldır hatırlamıyorum. Bir gangster gibi sızlıyor şimdi yaralarım. Ve bir veledin boş poşeti gibi uçuşuyorum. Saçlarından geçiyorum duramıyorum. İzin veren yok. İzin vermiyorsun. Son bir kez sarılsam, dünya mı yıkılır. Hem yıkılırsa kime ne. Başkası için yaşıyorsun. Hep. Başkaları. Belki. Başkası. Bilemiyorum. Neyse. Niyeyse. Dün geceye böyle başladım. Ondan önceki gece gülüyorduk. Anlamadım. Kıyamet kopuşuna koşamadım. Geç kaldım. Acı kaldım. Kime kaldım söyle kimsesizliğim. Yine yanlış davranışlara yalvardım. Sana yalvardım. Son kez sormuştum. Cevapladın. Bütün plakları da topladım gittim kendimi gramofonun içine attım. Bul bulabilirsen. Dna’mda yok artık. Kanımın pıhtısı. Ah sorma. Sen hep sor da. Neyse. Dün geceye böyle başlattın. Sağ ol hayat. Seni çok alkışladım. Son kez başkaladım. Afladım mı bilemem. Sakladım mı bulamam. Suçladım mı çözemem. Diyemem. Sustum. Sonsuza dek binbeşyüzaltıbinsekizüçdörtmilyonyedimilyar kez sustum. Son demeyi sevmem. Hoşça kal...






    Payanda
  6. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Çürük Plakadan Sahte Yaşlar


    İstanbul ağlıyor. İçimde bir tanrı yazgısı var acımasız, ellerine sağlık hüzün! Bir mola verip hayattan indim gece yarısı. Ellerimin aşağısı mor bir meleğin saçlarıyla örtülü, gözlerim birer çocuk militan; gözlerinden vuran. Yuvarlanan karanlığın altında kalma. Bak siyahla, beyaz fotoğraf çektiriyor, önlerine geçme. Silik bir ay gülümsemeli kadınsın. Şiir gibi kadınsın vesselam! Buradan tırnaklarını gece kesen cinlere sesleniyorum, aşka sesleniyorum, aynasını kıran kediye sesleniyorum, farlara sesleniyorum, ışığa sesleniyorum, sese sesleniyorum. Sevin beni! Hemde hemen. Bir notanın altında kalan keman sözcükleri, gri bir yaydan fırlıyor saat gibi. Ölüyorum! Geberiyorum! Tabirler caiz değil, sıfatlar belirsiz, kurallar kayıp, çökmüş omuzlarıyla tanrı geçiyor içimden. Gülümseme! Gülümsersen bir gülün alnı yarılır, birbirine hızla çarpışan iki misket gibi, o heyecan ve mutluluk ile sarılırken çarpışırız! Sönmüş umutların mumları yakılmıyor, hiçbir dilek ölüm günü mumlarını tatmin etmiyor. Ve ısrarcı değil yeniden yakılmaya hiçbir ateş. Kollarında kesikleriyle bir sabah doğuyor, dağların arasında güneş denen küçük bir kız uyanıyor. Yürüyorum, kilometrelerce dudaklarında. Dudakların ki; bir uçurumun en masum hatırası. Dişlerin; bir günah düşleri olabilir birisi için. Birisi seni öpmeden uyandırabilir. Geri gel! Geri dön! Yanlış yön, yanlış yol. Karanlığın busesine tutulan şemsiyeler, yağmuru gıdıklamak için burada, sen gitme! Geçtim pencerenin önüne, pencerenin çenesine doğru bir taş attım! Uyan! Çık tabutundan! Duymadın, sonra soluk bir taş alıp bu sefer pencerenin burnuna doğru attım, uyandı yalnızlığım. Kan ve ter içerisinde bütün cümleler, sana ait söylediklerim bir ölünün kalın günlüğünden alıntı. O ölü benim!

    Yağmurun gözlerinde çapaklarında ay parçaları kalmış, yeryüzüne inerken. Gökyüzüne gitmeyi marifet saymayan bir kuşum. Okyanusu özleyen bir balığım, hapiste yatan bir mektubum, özlemler duyuyorum sürekli. Duvarları duyuyorum, komşumu duyuyorum bir gece yarısı. Gidişini duyuyorum. Hunharca kaçışını! Sanki bir balonsun bir bebeğin uykusunda, yakalamaya çalışırken tanrının göğsünden aşağı düştüğü. Öyle haince adımlar atıyorsun, bilhassa koşuyorsun! Yorulursun. İklim bozulur, ben bozulurum buna, Allah bozulur. Kelebekler bozulur. Bir çiçeği suni teneffüsle hayata döndürdüğüm gibi ölüme sürükle bir süre beni ama geri çek nefesinle, buna râzıyım. Alasu bir gözyaşıyım, bahçemi suluyorum, vitaminsiz ve çürük gözlerimle. Bakışların çürüyor saatten haberin var mı. Aşk bir intihar mı. Beni duymuyor musun. Beni hiç sevemez misin, biraz da olsa. İntihar, ölüme konser vermiş dinledin mi. Ah sâhi unutuyorum, bir adını koyamadığımız duyguların orta yerine düşen korkuları kimse kaldırmadı yerden, elleri uzanmadı kimsenin. İstanbul ağlıyor. İstanbul ağlıyor ve rimelleri akıyor. Oturup ağlamak için ne bekliyoruz. Oturup biletimi kesmek için niye acele ettin. Gidiyorum işte. Gitmek niyetsizse gidilecek yol sonsuzluktur. Sonsuzluğu içen bir adım önde ölür, evini kaybeder, herkes neyse tanrı için, herkes kelimesini kaybeder, aklını kaybeder. İşte bir adım önde kaybettim seni hep, bir adım önde kaybediyorum herşeyi, geleceği. Tükür yukarıdan bir yazıt olsun bu, suratına doğru rüzgâr fısıldar nasılsa.
    Her ayrılık, erken ölümdür! Der sana, duymazsın yine. Pişman olacağın günler gelecek, çiçekleri yolarken veya dikerken, aniden ağlamaya başlayacaksın gitmek zorunda kaldığım gibi, bavulun elinde cehennem için bilet alacaksın sen de.


    Bir ölüye ölümü anlatmak gibi, gidişine ayrılığın acısını anlatırken masalları unuttum ben. Vidia Wesenlund dinlerdim yaz akşamı, kış akşamı, aşk akranı dinlemeden. Sigara yakardım hemde yıldızlar kadar sayısı, filtreyi ıslatmama çok kızardı ruh arkadaşım, filtre gözyaşlarımdan ıslanırdı haberi olmazdı. Öldüğümü mezarıma bile söylemedim sen giderken, senin saçlarına takılmış ben de sürüklenirken hiç çığlık atmadım. Kristal bir şişenin içine koyardın beni, hafif suyla dolu içerisinde ellerimi yukarı kaldırır sigara içerdim yine. Defalarca boğulma taklidi yapmış bir denizanasıydım, ahtapottum sana sarılırken. Papağandım gözlerini taklit ederken. Bir çıta gibi hızlıca koşuyorsun işte! Böyle koşmayı öğrensen öğrensen bir anarşist çocuktan öğrenmiş olabilirsin. Silahları bırakıp haydutların peşine çiçekle koşuyor rüzgâr. Peşinden koşuyor bütün cisimler. Ay yakın takibe almış olabilir seni. Ve bir meleğin ellerinde can buluyor robot resmin. Seni arıyorum! Seni sana bırakmamak için, kendime arıyorum. Jileti ağzına dayayıp ıslık çalabilen tek çocuğum ben! Keman çalmak istiyorum. Yaşlıyım, ihtiyaçlıyım. Aşkın damarlarına bağlı yaşıyorum. Kim bilir ölümüm bir haber değeri olmamıştır sen gidince. Sen gittin hava durumu bile değişti. İklim bozuldu, dedim ya ben bozuldum, Allah bozuldu, sancılar bozuldu, ciğer bozuldu, kalp bozuldu, düş bozuldu. Fal bozuldu! Gökyüzünün, yeryüzüne aldığı müzik kutusunda dönen balerindin. Sen gittin yarım kaldı tango, sen gittin müzik sustu. Ben Allah kadar sustum.



    Gidiyorsun! Koklaya koklaya bulurum ruhunu! Bu kanlı otobanda, ben sürünüyorum, sen koşuyorsun bir arabayla yarışırcasına.
    Anlamıyorum. Üzülmüyorum diye yalan söylemek istiyorum. Biliyorum ve soruyorum.




    Plakası kaçtı gözlerinin?! Hatalı ayrılık yaptın ve giderken çok hızlıydı bakışların.
    Kusura bakma sana ölüm kesmek zorundayım!






    Payanda.
  7. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    -Ölen Sokak Sâkinleri-


    İçimde ölen sokağın adını aldı; yine içimde ölen insanlar...


    Çırılçıplak bir buz kütlesi altında kalan periler görüyorum, saygıdan elini sihir değneğine götürmüyorlar. Hayatın altında can veren; kambur bir bedenden başkası değilim belki de, saygısızlık yapmaya bile kalksam elimle; kendimi yerden kaldırtmıyor hiçbir tanıdığım melek. Organlarımı hep sende unutsam, kapını çalsam "beni bana ver artık, tehditlerinde bulunsam..." kanıtım olmadan. Çocukluğumun aklına gelmişken; içinde o çocuğu öldürmeseydin keşke! O çocuğa masallar yazardım, şiirler yazardım; ki hâlâ yazıyorum yağmur, yağmur bizim çocukluk arkadaşımız! en iyi o bilir bunu.
    Bir gün beni terketmene hiç gerek yoktu, rüzgâr bunu hep yapardı ve sen rüzgârın saçlarını okşardın. Ona özenirdin, sana yıldızlar özenirdi, cennet haritası yüzündeki bir gülüşle çizilmişti. Peygamberler aslında şiir yazarlardı benim gibi, sana sana sana! Vahiy derdi içimizdeki tanrılar, yalnızlığımın önünü kesen o hüzünlü şarkılar akşamında! Gerçekten, beni denizlere gömmeni istedim. Derinine, pullu yüzeylerinde balıklara hayatımı anlatıp; simsiyah yapmak her yeri. Hep bunu, hep seni, hep bildiğimin gerçek olmamasını istedim! Çünkü bütün bildiğim; ellerinin bir balon gibi kayıp başka atmosferlere gidebileceğiydi, beni hiç sevmediğindi, elimdeki doğuştan jileti sana değdirip ölebilmendi. Ki hafızanda başka maddeler, başka varlıklara ait düşler şişirirken içinde bu bir çocuğun en içten intihar sebebiydi! Bunu hiç istemedim! Yağmur, yağmur o benim şafak arkadaşım! Bunu en iyi, güneş avuçlarımdan çekip silüetinde belirirken, her gün batı tarafında; günün bitişini, çöküşümü, ölümümü seyrederken başka şehirlerinde, yağmur bilirdi!



    Mayın tarlasında, mayın yapıldı; yine patlayan onca yaralı savaşsız yenilgilerim...


    Gözlerini doldurup getiren, o timsah akıntılı bakışlarınla; kanıp kanıp kanıp yörüngende oturdum yıllarca! Hiçbir senaryo tamamlanmaz sen olmadıkça; yönetilmez kesik güvenli aşk serüveni. Kafatasımın içinde onca hücre, onca böcek adını duvarlara yazıyor. Adına marşlar çalınıyor, hep saygı duruşunda ağlıyorum hayâletinin önünde. İklimlere kızıyorum, hava güzel olmasa bile geçmiş mezarlığında uyuyorum. Sesimi örtmek için nice çığlıklar besliyorum yalnızlığımla, su verdim sana; hayat verdim sana, ah çiçeğim! Solan her ihbar, bir korkunun tesellisi, gerçeğin ta kendisi bu, ayrılık deme! Çünkü gözlerini gözlerimde rehin bırakıyorum, mecburi bir istikâmet olmayı diliyorum yeryüzünde. Açabileceğim tek soruşturmam; ellerindir! Bunu hep yağmur bilir, ellerini kıskandığım. Ellerini sardığım, vücuduma dolan, ben ağlarken beni kıskanıp görevinden ayrılan! O yağmur bilir. Yağmur; beni terk eden her izin, tek ressam; tek renksiz ağlayışlarımın eseridir aslında! Tanrının kalbinden akan kanla yıkandık, bileğimdeki ruh, bize sıkışan, bize bulaşan öyküdür! Soluksuz kader diye andığımız, savurduğumuz, piano eşliğinde üstümüze kırık notalar bıraktığımız. Bir çocuğun ağlarken inatla kalbini deştiği geceler, annesi uyuyamaz; başında, başlı başınca bir tenini çıkartıp üstünü örter ya, gözlerinde sancılı bir şarkı, biraz ninni okur sevdaya! Öyle bir sûkunet ile bekledim karşında, kalbim lâl, dilim kopuk intihar haberlerini sunan bir ceset! Bak, ben esir kamplarındayım. Barış imzasını atmak için göğü yardım, kanımla basacağım mührü. Biliyorsun, her sana adımım bilinçsiz bir mayına, mayın yapılmama karşı çıkmayan umarsızlığınla dolu! Sana yaklaştığım her adımda patlıyor içimdeki düşler, umutlar, adını küçükken duyduğum mutluluklar. Karşıma geç, yağmurla karşıma geç! Yağmur bilir kopan her hücremin, senin yokluğunu kabul etmediğini! Şimdi yağmurla birlikte söyle, birlikte uygula bu soğuk egzersizi;



    Gözlerini, dudaklarımla kapa! Kapa ve etrafında sürekli dön; parmaklarınla birini seç;
    (özür dilerim, bütün canlıları öldürdüm; beni seçmek zorundasın ama bilmiyorsun)
    o seçtiğin kişi ya sana mahkûm, ya sen o’na olacaksın...


    Bu gece tersime geldi yalnızlık; sokaklar sen giderken ardından intihar etti...
    Kaldırımlar sereserpe uzandı, belki, belki yığıldık hepimiz, açıkcası!
    Bu gece hiç üşenmeden içimde ölen insanlar, ben dâhil;
    ismimizi sokaklara vermeyi değil, sokaklardan alıp yeni kimliğimizle gömülmeye karar verebildik
    ve;
    sen gidiyordun; organlarım çığlık çığlığa, damarlarım kan ağlaya ağlaya peşinden gitti!
    Ruhum mu?! o buharlaştı beni üzdüğün her gece olduğu gibi...




    Payanda
  8. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Son El



    Sinek Valesi;
    Nasıl başlayacağını bilmiyor gece, ağzından kan damlarken sessiz harfleri yırtar gibi kol saatinden atlıyor rakamlar. Yokluğuna ulaşmak için, içimde ’İstanbul’ deviriyorum, ’Sen’ deviriyorum, ’Cennet’ deviriyorum. Kanlı ama güzel manzaralı bileklerime sarıldığını hayâl ederken yıldızların çığlık çığlığa çocuk parkında koşturduğunu görüyorum. Ağzında bir gül yaprağı ceset, toprağa sarıyor kelimelerimi. Islağım; bir yaprağın gizliden ağladığını söyleyebilecek kadar. İnanmazsan otur sev beni, ellerine ihtiyacım var! Bir çiçek gibi güneşine, suyuna. O korkunç havana bile! Bütün oksijenleri çalıp peygamberlerden sana verebilirim! Senin için bütün günahları omzuma alabilirim. Sonbaharın dudaklarına konmuş yaprak düşlerim gibidir. Dökülür aheste aheste. Bütün yazıtları yeniden basmalı, gelişim göstermeli ülkeler, senin gözlerini karşılayabilecek tek devrim benim! Tek yaslı iktidar! Tek yönetim biçimin ihanet senin! Gel, onu melekler arasında oylamaya çıkaralım. Yeni yönetim biçimimiz "Aşk" olsun! İnan bana kârlı çıkarız, yalnızlık borsası batar, hem daha iyi bozacak mutluluklarımız mı var?!

    Sâkin alkışlıyorum rüzgârın kıyıya çırpışını, tokat attığın yalanların izi hâlâ yüreğimde. Etim intihar kokuyor çocukluğumdan beri. Daha o zamanlarda kandırılmışım; günah dedikleri şeyler yalanmış! Senmişssin en büyük, en cesâretli, en akla ve yüreğe zarar! Kavimlerin dağılışı gibi çenemden akan gözyaşına itiraf ettim seni sırılsıklam sevdiğimi! Curcunalar, arbedeler yaşanıyor ruhumun en karanlık sokaklarında, silüetini duvarda gördüğümde. Yaşam ihlâli yapıyorum hep. İllete bulaştım, sana alıştım. Elim kötü değil belki, bu oyun fazla deneyimli; kader.! Her bağlılıkta biraz hata var... Sana bağlıyım işte! Öğrendim bunu senden paslı bedenime sığmadığın gecelerde, özleminle boğuşurken. Kendimi yere atarım belki, ruhumu yaktığın gibi kartı yakarım!.. Şimdi, elimde Karo 10...

    Karo 10;
    Geçmişin ezdiği anılarla dağılı, büyülü bir masal kahramanı yüreğim. Taşlarla dolu yollarda kanatlarını çıkartıp yürümeyecek kadar kelebeğim. Kan dolaşımımın mavi olduğunu bile bile maskeli düşler yüzünden kırmızı gözüküyor içimde deldiklerim. Ateşe versem kendimi ilk yine içimden kurtarırım son vahiyleri. Yüzümü melankolik şarkılarda yıkadım, çökük omuzlarımda "Birdir bir" oynuyor şeytanlar. Tenime kara lekesini bırakmış son düello, son el gibi çâresizim hayata! Basamaklardan düşmüş ruhum parça parça. Pencere kenarındaki kuşun yuva özleminde şehri yıktığı tebessüm arayışındayım satılık hayatlar rafında. Elimi attıkça sihirbaz gibi ağırlık çekiyorum ruhumun şapkasından. Yeni yalnızlıklar büyüsü yapmış cadılar üstüme. Beşikkertmem olmuş ayrılıklar. Şimdi sana son sözüm şu ki karo 10;
    -Neyse hayat bir dahaki sefere...
    Şimdi elimde Maça As.


    Maça As;
    Kuru şeytanlar ağaç dallarından fırlarken, otopsi düşlerin açıldığı ruhlarda buluyorum gözlerinin gizemli sicillerini. Karşımda duran aynadan patlayan dikişlerle gösteri yapıyor palyaçolar, yüzlerinde kanlı maskeler. Nefsimin içinde oynaşan cinlelerle, şizofren aşk mektupları yazıyorum bilinmez gezegenden. Avuçlarının kuru yanlarında biriken gözyaşları savaş çıkartmışcasına yere doğru kaçarken, tokat attığın sözcüklerle sevişiyor beyin kıvrımlarım. Sokak kültürlerini abes kıldığı müzikâl ciğer parçalamasına giren sol göğsü ağrılarla delen notalar keşfinde parmaklarım. Sana dokunsam do, dokunmasam mi’sin. Bilmem iyi misin?! Patır kütür bir hayalet avcılarken karışık masalları, elinden kaçan güneşe sövüyor gölge adamlarım. Sen içime doğan nice yıldızlardan parlak kadın! Adımı mısralara döken iskambil fallarında elimde tutamadığım kaçıncı kartsın? Kaçıncı hayatsın, kendini bir çırpıda hayatım kılmış?! Seri katillerin balistik raporlarına adını bileklerimden bıraktım, hiçbir sonbahar beni üzmeyecek! Hiçbir dokum ağlamayacak, hiçbir hücrem yokluğunu binlerce arkadaşıyla paylaşmayacak! Artık herşey istediğim gibi, cehennem gibi, cennet gibi, delirdiğim gibi; sessiz sessiz! Sokaklar ıssız ve arsız ruh parçalarımla dolu, arsızım evet, seni istiyorum sürekli. Şimdi çekil önümden gri ceketli yaşlı beden, gidiyorum senden!..
    Sıra Kupa Papazı.


    Kupa Papazı;
    Dinlerin bütün âyetlerine adını yazmaya çalışan kaçak peygamberim en nihâyetinde, izin vermesen bile sol göğsüme taktım dudaklarını. Saatler kaçıp gidiyorken kalıtlarımda, seni mırıldanan kedilerden geliyorum. İçim huzur ve nankör sevgi parçalarına, yetim umutların dağılmış yüzleriyle gülümsüyorum. Korktuğun plastik cesedim ben, yıkamaya atıp dönsem saatlerce hiçbir izin gitmez üzerimden. Sabah çanların yakınından duyduğun absinth sesleriyle bağırıyorum yalnızlığıma, -Şerefe! - Hey barmen, bana biraz aşk koy, sıcak ve keşkesiz olsun! Papazlar da içer dudaklarından dudaklarını, gözlerinden gözlerini. Herkes bir şeye aşık. Taşlara, güneşlere, yıldızlara, aya, Tanrı’lara. Sen bütün bu parçaların tekleşmiş halisin! Hiçbir günahta bocalamadığını kestiren iniltilerle düşlerin çürümüş, kızgın ateşlerde yanacağına haber veren yalnızlık üstümüze çivilenmiş. Tek geçimsiz senaryo çizimi, suçsuz eseriz biz! Oyunu terketmek en şerefli, şerefsiz acılarımın kaynağı! Kadınlar ve erkekler...
    Sıra âşık olduğum; Kupa Kızı.



    Kupa Kızı;
    -Ayna ayna söyle bana; var mı aldatıcı benim kadar şu dünyada?! Yeni yetme Polyanna kıpırtılarında hapis, ölüme terk edili bir masal sahnesinin kanlı dişleriyle sevişmek zorunda bıraktığı asilim ben. Siyah giyinmiş gecelerin fantastik yalanlarıyla büyüttüğüm adamlara ağlamam, ağlatırım şişede koleksiyon yapar gibi. Cüzdanımda döl lekeleri ve yabancı şehir isyanlarının tren istasyonlarında, renkli oteller kucaklarına diz koymuş caddelerin kanadığı ahlaksızım! Savrulduğum yatakların içinden çıkarttığım neşeli saatlerle, demet yaptığım ihanetleri koklatırım bilinçaltında mastürbasyon yaparken bir cinâyet! Riyâlar topluyorum göğsümün altında, para dolu cüzdanın içinde vesikalık renkler. Bütün kıymetini yitirmişlikler sebebiyeti gözlerim. Belime kadar yalan, belime kadar p.iç çocuk küfrüyüm işte! Sen beni iyi bil Sinek Valesi... Ölümlere alışık psikolojin. İntihar ediyorsun, şairsin bana göre. Avuttuğum tek adam değilsin. Şehvetimi diken terzilerle hayatın renginden çıkan sekizinci adım söylediklerin. Avuttum kendimi işte! Bileklerini kestiğini kimse bilmiyor, annene anlatırım mezarlarına dikerken çiçekleri, gitmem yakın! Bu bir martı tehtidi değil, daha beteri. Uçarcasına gideceğim düşlerden, kayıp ve son el. Yokum artık gri kaldırımlarında bile ıslak şehrinin, otur koca çocuk! otur ağla, bileklerini doğra, şiir yaz. Adımı hapset dudaklarının arasına. Morguna sok bir ruh daha. Ketrem umutları ısıt ye, ölü olduğunu biliyorum. Neyse bitiyor el, dibine kadar ’yalnızlık’ sana kalan... Hoşça kal...


    Sinek Valesi;
    Son düellosu düşlerinin son eliyle, son intiharı ile;
    --Yağmur duasına çıkan bulutlar kadar acizim seni isterken,
    Kanatsız uçmaya çalışan bir tırtıl kadar da yorgun,
    Kelebek ömründe bezmiş fırtına dudakların.
    İskambil fallarında yalancı bir aşk falıyız,
    Ezik Sinek Valesi, Kupa Kızı ölümü var ellerimde, ayrılık kimde kaldı?




    Payanda
  9. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    İç ve Dış Hastalıkları



    Zehir alırken, "Çok aldım kahretsin, az mı alsaydım?" diye düşünen yağmur arıyorum bu gece yerime ağlayabilecek. Nefesimle üstünü ört istedim ciğerlerimin, tadı kaçan balonları şişirmekten yoruldum çocukluğum için. Çıplak ol demiştim sana üflerken üstüme ölüm günü mumlarımı, yalnızlığıma doğru. Vücudundaki tahripli, yıldızı aşağılanmış, buruşmuş inceliğini görmeyi değil, ruhunu çıplak bırakabilmeni istedim; ayrılığa telefon görüşmemesi yapmamaya çalışırken. Bahane aradım, ’kalbim ocakta kapatmam gerek. Dünya, orada da dönüyor mu?’ Kusura bakma bu konuyu değiştirmem gerek. Yıllardır takvim sayfalarını önceden kopartma uyanıklığı içinde kalktım bu sabah. Kalkmak geceyi utandırmadan, hiç uyumadan, sensiz notalar beynime yaralı şarkılar söylerken. Örneğin şu an 6666 yılındayım, yanına gelebilmek için daha ne kadar ölü bulunmam gerek gözlerinin ortasında?! Sana benzeyen gölgelerden korkup annemin mezarına sığınıyorum saatlerce. İçimde anıların bomba bırakan acı gösterisi, dışımda tanrının telefonlarına cevap veremeyen peygamber var; yazamıyorum göğsündeki kanlı şeytana!



    Aynadan yansıyan, dizimde yalnız dişlerimde kımıldayan gökkuşağı istiyor sancılarım. Siyah olmak farklılık mı, bunu beyazla tartışalım gel renksiz alnıma mühürlü dudaklarınla. Yarın intiharıma yetişmek için erken davranacağım jilete. Jilet ne zaman kalkar bedenimdeki soğuk öyküden? Ah biliyorum, bir omuz bulsam, omzumu verip kaçacağım kendi hayatımdan. Bak! Ama bak yine yaptın bu sürçmeyi; ağzından çıkanı kalbin duysun, balıklarımı boğduğun okyanus. Aşk! demeyecektin, Şak! diye alkışlayacaktık ihanetinin üstüne giydiğin emirli değişmeyi. Yanlış koridorda arıyorsun çürümüş iskeletimi, orası iklimini kaybeden şehirlerin rahmetli hüzünlerine ait. Ben senden sağda kalmış, hep senden ayrı tutulmuş bir odada düşlerimin sertliğiyle olur olmaz dileklerimi kesiyorum sana dair. Otur biraz, kalbimi çıkartıp koyduğum bankın üzerine. Gülüşümdeki mutsuz garson sana kan ısmarlayacak! Yan yatıp ağlayan gemiler gibi susmaya kalksam, biri beni kaldıracak doğramaya. En çok şunu vasiyet ettim yokluğuna; mezar taşıma "Alışkın..." yazabilmeni. Sana değinen şarkılardan korkup tanrının gövdesine uzanıyorum gizlice. İçimde sesinin ayrı düşmüş solfeji, dışımda bütün bedeniyle ağlayabilen ruh var; ritim tutamıyorum kalbimdeki atışlarınla başka kıvrınışlara!




    Hızlıca koşup uzaklaşsam gözlerinden, aklıma firar eden bakışlarına savaş açmak zorunda kalırım. Ölürüm, hayata sakladığım gizemle. Baş aşağı ağladığım zamanlar niye beni yağmur sanıyorsunuz? Yağmuru ingilizce söyleyeceğim; gözyaşlarımdan farkı olması için... Bulutlar saçlarımı boyarken elleri kırıldıkça kar olarak düşüyorum saçlarına. Saçında bile izin vermeyip ısınıyorsun başka bedenlerin yuvasında. Oysa ben evimi kaybettiğim her gece, seni aradım. Bütün ekip toplandım; kalbim, yalnızlığım, imkânsızlığın! Beni benden çıkartan matematik kuralların, astronomik sayıları geçip adımlarımı saydım. Denizlerin derisini yoluyorum, kafa derimi yoluyorum, gömleğimdeki deriyi yoluyorum. Suratıma diktiğin dikenleri yoluyorum. İç ve dış hastalıklarım; acısıyla, açısıyla; sana çarpıp ölen rüzgârların haber bültenlerine yaptığı son konuşmaya benziyor kaset kayıtları hâtıralara dair. "Sadece ona dokunabilmek istedim, ruhunu öpecektim ve gidecektim sadece, yalnızca ve sadece kendimden" Sana verilen ümitlerden korkup, lûgatlarda o kelimeyi çıkartmak için bilmediğim dillere takıldım ezbersizce. İçimde anlamını yitirmeye kalkıp yırtılan sözcük, dışımda cümle kurmadan delirtmeyi beceremeyen ayrılıklar var; hastahaneye kaldırılırken ölü bedenimin üstündeki parmak izlerinin masum durma iddiasıyla!




    Aşk, reçetesiz ilaç kullanmak mı tanrıdan?! Beni son kez iyileştir ağlatmadan, yalanlarla vurmadan!




    Payanda
  10. Hera.

    Hera. Kuşlara takılıp gidiyor aklım. Yönetici Moderatör

    Katılım:
    11 Kasım 2008
    Mesajlar:
    6.610
    Beğenileri:
    806
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Eskişehir.
    Gece Vahiy İnerse Kırmızı Ölür



    Bana bugün bir vahiy indi:
    Ellerinden söz etmişler; gül kokulu ve masum çocuk rolü oynayan ellerinden. Kanlı masallarda yıkanılan ve ellerime esir düşürmek istediğim ellerinden. Nokta atışı ile bulunmuş yalnızlıkların ağır hüzünlerini taşımaktan yorulmuş cümleler okuyorum. Sabahı etmiş, gözyaşlarını kumbarasında biriktirmiş; ismiyle hep alay edilen çocuk peygamber. Sanki sağır olmuş bir tırtıl parmakların, solfej dersi alıp aşk tınıları çalmaya çalışıyor. Ve hep hazırda bir solo duruyorsun, temennisi yüksek umut bestelerinde. Kültür olarak, ölüm ile hayat birbirine yakındır. Alfabesi; küçük şiirlerden oluşmuş, morg duvar yazılarında kullanılan etli harflerdir. Biz üstünlük kuracağımız şehirler yarattık. Coğrafyadan hep kaldık bedenimizde. Yırtıcı kuşlar uysal olana dek ellerinle okşa başımı. Sahilde yıldızlar şarkı söylene dek; Ay, piyanosundan ayrılmayacak zaten. Çıkıntılı elleriyle ismini notalarla çıkartacak ki ben en son notalarla öptüm başını, ağlayarak. Ağlarken ağır damlalarım tuşlara dokundu. Kızardı suratı güneşin, maviye çaldı deniz, siyahı ısıttı karanlık. Öyle bir anda cisimleri unuttuk. Akşam bir ağıtla uyanmış mıdır komşularımız? İltihaplı intihar notları bırakan olmuş mudur bu vahiyi okuduktan sonra? Kekeleyen bir tanrıyı komik düşürmek istemeden rüzgâr fısıldar öldüğünü yerin en dibinde. Yeraltı aşk, illegal, bakışı suç üstü şiir. Ellerin, benim uykularımı bilir. Yastığımdır, saflığımdır, taptığımdır ellerin. Her yalnızlık bir duygunun tanrısıdır çünkü. Biz el ele sevişen iki yavru balıktık. Denizimiz kirliydi, suçluydu, asılsızdı; bu kaderdi ama yine de sana inandım... Boğulduk! Her gece kireçli sularda boğulurduk. Durgun sular fırtınayı daha erken görür, binlerce kez gördüm. Çığlığı nereden attığından çok nerede sakladığın önemli. Ellerin benim çocukluğuma bile söylemediğim sırrımdır, ilk katliamımdır kalbimde.



    Bana bugün bir vahiy indi:
    Nispetli gece sancılarını tutmuş bir torbada kalbini sallıyor, çürümek adına master yapan bir ceset, mumun yanaklarında adımı yazıyor. Adını sorduğun her yağmur şizofrence; "birgün bütün acılardan kurtulacaksın" der. Ve hüznü akan boyalarla vücudunda darp izlerini gizlemekten yorulursan, saati durdur. Ellerin, bir kentin çürümüş gölgesidir. Ekmek ve su gibidir ellerin. Palyaçoların suratında duran cisimsiz mutluluk korsanıdır ellerin. Tek muhattap olduğum din, bayrak, töremdir. Sakladığımız gülleri birgün ormana atalım, bulutların başları öne eğik geçtiği her şehirde ellerinden bir tılsım dökülür sanki buralara, sahiden bir dua olursun içimdeki yabancı tanrılarda. Gökyüzü neden düşük yaptığında bir yıldız düşerken gülümser, neden ölüme sevinilir. Ah, işte benim anlatmak istediğim gözlerinden düşerken bir nebze öleceğim diye gülümseyebilmemdir. Kırık, çatlak, yaramaz bir sonbaharın arasına sıkışan mevsim kadar ilksek, birbirimizin fişini çekip kaçabiliriz bu hastahaneden, doktorların göğsüne tekme atarak. Ellerinle nefes alabiliyorum, ellerinle dokunabiliyorum, ellerinle görüyorum, bu bir doğum hatası mı, aşk cilası mı karar vermelisin ben öldükten sonra. Son nefesimi odana bırakacağım, kilitle orayı ve solu her gün bir şiir gibi dudaklarımdan sızan o sana birşeyler anlatma amacında olan gazı, nefesi, burukluğu. Sakla ellerini, mezarıma dikersin biraz yeşerir belki, belki bir tane daha serpilir içinden. Biz kendimizi aşağıladığımız yalnızlıklar yarattık. Aşkla kaldık, tükendiğimiz gecelerin bileklerinde. Kendimi sana bıraktım... Kendimi sana hediye olarak sundum ruhuma sarmalayıp. Ellerin diye vahiyler indi, ellerinden söz edildi, şiirler okundu, yarım yamalak çığlıklar bırakıldı bir saksıya, büyüsün diye içimdekiler. Bugün bana bir vahiy indi; ölümümden bahsetmişler, seni söylerlerken teker teker;



    ellerine bir tanrı inmiş,
    görmüşler seni göğsüyle öldüğüm geceler...





    Payanda

Sayfayı Paylaş