Sanat ve zanaat

Konu 'Türkçe 7. Sınıf' bölümünde ozcangs10 tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. ozcangs10

    ozcangs10 Üye

    Katılım:
    24 Şubat 2009
    Mesajlar:
    29
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    0

    ya arkadaşlar bize öğretmen performans ödevi verdi onu bulamıyorum.buluyorumda hep el işi sanatları geliyor ama bana ter sanatlar nelerdir ve zaanaatlar nerlerdir?
    Son düzenleyen: Moderatör: 6 Haziran 2009
  2. arzu_asi

    arzu_asi Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    29 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.141
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    36
    Sanat ve Zanaat


    Sanat ile zanaat aynı kelimeden türemiş olsa da farklı anlamlar için kullanılmalarına rağmen, somut olarak birbirine yakın görünmelerinden dolayı zaman zaman kavram karmaşası yaşanmakta ve aynı şeyler için kullanılmaktadır.
    Avrupa da 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar seramikçilikten oymacılığa ve dokumacılığa her türlü el işçiliği için kullanılan zanaat sözcüğü Rönesans ile birlikte farklı bir boyut kazandı. Bu döneme kadar güzel sanatlar dışında kalan tüm becerilere tek bir kategori altında "zanaat" deniyor, ikinci derecede önem veriliyordu. Bu anlayıştan dolayı da, bugün sanat olarak kabul edilen, örneğin maden işleri, ahşap oymacılık gibi sanatlar dikkate değer nitelikte görülmüyorlardı. Aynı dönemde Türkiye’de de durum Avrupa’dan farklı değildi. Türkiye de sanat - zanaat ayırımı, ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru, batılı anlamda güzel sanatlar kavramının gelişmesiyle ortaya çıkmıştır.
    Günümüzde artık çağdaş sanat anlayışı, estetik özelliği olan her tür üretimi; endüstri tasarımı, mimarlık, halıcılık, seramik, oymacılık vs. çok sayıda el beceri ve tasarımlarını sanat kapsamı içinde ele almaktadır.
    Sanat: Estetik, beceri ve yeteneği hayal gücü ile harmanlayıp ortaya bir eser koymak için çaba harcamak; bu çabayı notaya, tuvale, taşa, kağıda vs. aktarıp sonuçta bir eser vücuda getirmektir.
    Zanaat ise kelime olarak aynı anlama gelmekle birlikte (dilimizde farklı bir sözcük üretilmediği için), el becerisi ile herhangi bir şeyi inşa veya tamir etmek için kullanılmaktadır. Eğitim’le olduğu gibi usta/çırak ilişkisi ile de öğrenilir zanaat. Sanatı andıran estetik unsurlar olsa da, sanatta olduğu gibi özel bir kabiliyet, yeni duygular, değişik tat ve zevkler ve farklı ufuk derinlikleri ortaya koymayı gerektirmez.

    *alıntı.


    ayrıca ter sanatı diye birşey var mı?
  3. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Çinicilik Nedir?

    Pişmiş topraktan, duvar süslemesi, yer kaplaması, kap-kacak v.b. sanat değeri olan eşya yapma.

    Çinicilik tarihinde ilk aşama, topraktan yapılan eşyanın pişirilmesiydi. Bugüne kadar elde edilebilen bilgilere göre, bu tür çalışmalar önce M.Ö. 6500 yılında Anadolu ve Mezopotamya'da başlamıştır. Mezopotamya uygarlığında yapıların dış yüzleri tuğlalarla kaplanıyordu. Konya yakınındaki Çatalhöyük kazılarında da pişmiş topraktan yapılmış çok eski süs ve kullanma eşyası bulundu. Çin'de, bu ülkenin batıya açılan giriş kapısı sayılabilecek Kansu'da yapılan kazılarda yaklaşık olarak M.Ö. 2400-2500 yıllarına ait pişmiş topraktan eşya ortaya çıkarılmıştır.

    Bugünkü anlamıyla çinicilik, yani özel çamurlardan (kaolin [bir tür kil], kuvars ve kireçtaşı) yapılmış eşyanın yüksek derecelerde (1300 derece) pişirilmesi, sırlanması ve süslenmesi göz önüne alındığında, çinicilik tarihi ancak XII. yüzyıla kadar götürülebilmektedir. Ancak pişmiş toprak eşyanın sırlanması ve süslenmesi bakımından Cilâlıtaş Devri (Neolitik Çağ) başlangıç sayılabilir.

    Araştırmacıların bulgularına göre çinicilik Anadolu ve Mezopotamya'dan İran'a geçmiş, oradan da doğuya yayılmış, Türkistan'da yaygın bir sanat halini almıştır. Çiniciliği Avrupa'da yayanlarsa Araplardır. Arapların İspanya'daki egemenliği sırasında Granada, Valencia, Paterno gibi şehirler bu işin merkezi haline gelmiş, aynı dönemde, yani XIV. yüzyılda, çinicilik buradan Avrupa'ya doğru yayılmağa başlamış, XV. yüzyılda Sicilya'dan Floransa'ya geçmiştir. XVIII. yüzyılda Fransa'da, Almanya'da, Macaristan'da çinicilik yüksek düzeyde bir sanat kolu olarak gelişmiştir.
  4. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    HALICILIK

    Halıcılık, Taşkale kasabası ve Koraş köyünde, geleneksel el sanatı olarak yapılmaktadır. Selçuk Üniversitesi Karaman Meslek Yüksek Okulu Halıcılık Bölümünde de, 1989 yılından bu yana ilmi olarak eğitim ve öğretim devam etmektedir.

    Taşkale kasabasında, Kızılları Halısı adıyla, 40'ın üzerinde geleneksel motif ve desen uygulanmaktadır. Halı dışında yastık, terk heybesi, çanta, seccade gibi turistik amaçlı dokumalar da yapılan kasabada, 650 dolayında tezgah bulunmaktadır. Kızıllar Halısı'nda sarı ve kırmızı renkler hakimdir. Genellikle kök boya kullanılmaktadır. Kullanılan motifler ,enbelli, mihrplı, ki-liseli, tepsi göbekli, çavuş göbekli, post motifli, gölük sulu, tek göbekli, atgöyneği. kuşlu çöp sulu, dalak göbekli, küsen göbekli, mangal göbekli... gibi.

    Karaman Meslek Yüksek Okulu Halıcılık Bölümü'nde, 55 halı ve kilim tezgahı bulunmaktadır. Boya atölyesinde, Karaman yöresindeki bitkilerden elde edilen, doğal boya yapılmaktadır. Halı yanında kilim, zili, sumak ve cicim dokuma teknikleri de gösterilmektedir.

    Halk Eğitim Merkezi ve ASO Müdürlüğü tarafından da, halıcılık kursları düzenlenmekte, hediyelik ve turistik halı türleri de dokunmaktadır.

    Halk Eğitim Merkezi ve ASO Müdürlüğü ile Kız Meslek Lisesi Müdürlükleri, bayanlara yönelik, iğne oyası, el nakısı, makine nakısı, trikotaj, makrume, yorgancılık, kumaş boyama, çorap örmeciliği, dikiş kursları açarak, el sanatlarının gelişmesine ve aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışmaktadırlar.


    Karaman'da yapılan önemli el sanatlarından biri de yastıkcılıktır. Yaklaşık 100 yıldan beri yapılmaktadır. 12 yastık, bir takım olarak değerlendirilir. 10 yıl önce, 18 yastıkcı varken, bugün 5 usta, yastık imalatı ile uğraşmaktadır. Dokuma halı, makine halısı, kadife ve kilim yastıkları yapılmaktadır. Bir usta, yılda 100 takımyapıp, satmaktadır.

    Bu el sanatlarının yanında, 15 usta tarafından icra edilen yorgancılık; 5 usta tarafından sürdürülmekte olan, körük ocaklı demircilik (sıcak demircilik); çaput çul dokumacılığı (tezgahlarda); Ermenek cezaevinde bakır işlemeciliği; Karaman merkez cezaevinde ağaç işleri; tarihe karışmaya yüz tutmuş tek usta tarafından halen imal edilen at araba ve fayton imalatı, semer, palan ve koşum malzemeleri yapımı ile ilgili el sanatları da devam etmektedir.
  5. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    HATTATLIK :
    Hattatlık Arap harflerinin değişik ve süslü biçimde yazılıp düzenlenmesine dayanan bir elsanatıdır. İslâm dininde resim yapmak yasak sayıldığı için İslâm ülkelerinde yazıları süslemek bir bakıma resmin yerini tutuyordu. Bu nedenle hat sanatı ile bugünkü nonfigüratif resim sanatı arasında büyük benzerlik vardır.

    İslâmlığın doğuşu sırasında Araplar «kufi» denen bir yazı biçimi kullanıyorlardı. Hattat denen yazı ustaları daha sonra değişik biçimde yazılar icat ettiler; «nesih» ve «sülüs» denen yazılar ortaya çıktı. Arap hat ustalarından Yâkuti Mustasımî hat sanatında kullanılan altı çeşit yazının (nesih, sülüs, celî, talik, rik'a, divanî) kurallarını tespit etti. Ondan sonra süsleme sanatları arasında yer alan yazı sanatı bir meslek haline geldi, büyük bir gelişme gösterdi. Türk sanatçıları Arap yazısını güzel sanat haline getirdiler.

    Büyük Hattatlar

    İlk büyük Türk hattatı Şeyh Hamdullah'tır (1436-1520). Şeyh Hamdullah'ın altı çeşit yazıda yarattığı üslûp XVI. yy.dan günümüze kadar hemen hiç değişmemiş, ondan sonra gelen hattatların hepsi onun gibi yazmağa özen göstermişlerdir. Süleymaniye Camii'ndeki yazıları Ahmet Karahisarî, Ayasofya'nın içindeki büyük yazıları Kazasker Mustafa İzzet Efendi yazmıştır. Hafız Osman ise yazdığı Kur'an'larla bütün İslâm ülkelerinde haklı bir şöhret kazandı.

    Hat Sanatının Sonu

    Eskiden din kurumlarından kitaplara, evlerin duvarlarına kadar her yerde kullanılan bu elsanatı 1928 yılında yeni Türk harflerinin kabulüyle eski önemini yitirdi. Şimdi bu sanat ancak eski camilerin onarımında, bazı meraklı kimselerin evlerine asmak için yaptırdıkları levhalarda, bir de mezar taşı yazılarında kullanılmaktadır.
  6. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Minyatür nedir?
    Geleneksel Türk sanatlarından biri olan “minyatür”, 8. ve 9. yy’a ait olan ve Uygur merkezlerinden günümüze gelmiş olan Türk sanatı örneklerinden biridir. Nakkaşlar tarafından, kâğıt, parşömen, fil dişi gibi nesnelerin üzerine boya ve yaldızla süsleme şeklinde yapılır. Çok ince işlenerek ve küçük boyutlu olarak çalışılır. Ortaçağ’da Avrupa’da yazılmış olan kitaplarda baş harfler, kırmızı bir renkle süslenirmiş. Bu rengi sağlayan ise “minium” isimli bir kurşun oksitmiş. Konu başlıklarını minium ile belirginleştirmeye ise “miniare” denirmiş. Minyatür ismi buradan gelmektedir. Türkler bu tarz resme “Nakış Resim” demişlerdir. Türklerin İslamiyeti kabulünden önceki devreye ait minyatürler, Uygur Prensleri ve prenseslerinden oluşur. Bu minyatürlerin üslupları çok zengindir.

    Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel minyatürler yapıldı. Daha sonra minyatür genelde madalyonların üzerindeki portreler için kullanıldı. 17. yy’dan sonra ise genelde fil dişi üzerine yapılan modeller yaygınlaştı.

    İslam’da resmin yasak oluşuna rağmen, minyatür resim sayılmadığından gelişebilmiş, geleneksel bir zanaat hâlini alabilmiştir.

    Osmanlı Devleti döneminde 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. Son yıllardaki araştırmalar sayesinde, Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmış birçok minyatürlü eser, gün ışığına çıkmıştır. Bunlardan biri olan ve 1455’te Edirne’de gerçekleştirilen Dilsuznâme: Gül ve Bülbül (Oxford Bodlein Lib.) adlı edebi eser, Türkmen minyatürlerinin etkisini gösteren bir örnektir.

    Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’a İtalya’dan birçok sanatçı getirtmişti. Kendisi geniş görüşlü bir insan olup bilim ve sanata da büyük bir ilgi duymaktaydı. Bellini’ye yağlı boya portresini, Constanza da Ferrara’ya da üzerinde büstü ve atlı portresi bulunan madalyonları yaptırdı. Bu sanatçıların İstanbul sarayında yaptıkları eserlerin çoğu ortadan kalkmıştır. Ama onların öğrencileri olan Türk nakkaşlarının eserlerini tanıyoruz.

    Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî; 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan özellikle Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi.

    Levnî’nin en tanınmış eseri Surname’dir. Surname, yazılı ve bol resimli bir kitaptır ve bir sünnet düğünü resmedilmiştir. Yüzlerce değişik sahneyi içeren bu minyatürlerde Levnî, esprili bir yaklaşımla resmetmiştir.


    Geleneksel Türk sanatlarından biri olan minyatürün tarihi, günümüz kültüründeki yeri ve nasıl yapılacağına dair bütün bilmek istediklerin bu yazıda!
  7. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Demircilik, demir işleme zanaatıdır. Türklerde, tarihten gelen önemli bir yeri vardır. Şamanizmle bağlantılı olup aynı zamanda falcılara ve büyücülere özgü bir sanat sayılmıştır.

    Mitolojilerde, “Demirci”, “Demirurg”un (Eflatun’un idealist felsefesine göre: “Allah”), işlevlerine yakın bir işlevle yüklüdür. Kültürel kahramanın kendisi de bazen, “Demirci” şeklinde ortaya çıkabilir. Diğer mitolojik karakterlerden farklı olarak “Demirci” motifi, görünüş itibariyle şeytani motiflere olan yakınlığıyla da tanınır. Bu bakımdan topal ve aksak da olabilir.

    Kumandinlerin inanışlarına göre onları ulu şaman ve demircileri, aralık dünyadan olan şamanla, Ülgen’in kızı arasında yapılan evlilikten doğan topal “Kurultay” gönderdi.

    Türk mitolojik geleneğine gelince; Örneğin Yakutlarda, “Demirci” ile şamanın bir yuvadan olduğuna inanılır. Demircilikle, Şamanlığın sanki üst üste düşmüş olduğu, birbiri üzerinde oynadığı bir merasim vardı. Bu merasimi şaman yönetirdi. Sınavdan geçen şamana, “Demirci’nin kılıcı” verilirdi. Yakutların Hristiyanlığa kadarki dini inanışlarına göre “Demirci”leri koruyan, “Kıday Bahsı” adında bir hami ruh vardır. Bu ruh hiçbir olağanüstü gücün egemenliğine sayılmayan bir ruhtur. Demircilik sanatını ve hatta Şamanlık etme becerisini,insanlara bağışlayan yine bu “Kıday Bahsı”dır. Şamanların çoğu, onu kendilerinin manevi yardımcısı saydıklarından, “Ben Kıday Bahsı’nın oğluyum” derlerdi. Adındaki “bahsi”, onun usta ve koruyucu ruh olduğunu gösteriyor.

    Göktürklerin ataları da demirciydi. Bu bakımdan, Türk etnik-kültürel geleneğinde, mitolojik bir varlık olarak, onun yerini belli bir anlamda “Demirurg” ile kıyaslamak mümkündür. Çin metinleriyle birlikte, kurdun, gerçekte ilk demirci olduğuna işaret eden yerler de vardır. Bu yüzden de Türk halkları demiri ulu sayarlar.

    Ergenekon destanında rast gelinen kurtarıcı demirci motifinin kökleri, oldukça eski çağlara bağlanır. Demir dağının eritilip oradan yol açıldığı ve bu yolla ışıklı dünyaya girildiği gün, eski Türklerde ulusal ve dini bayram sayılırdı. İlkbaharda, zindan üzerindeki kök demiri kağanın çekiçle vurmasıyla başlayan şenlik, bayram olarak kayıtlara geçmiştir. Oğuz Kağan destanında, “Tomürdü” (Demirci) adlı ustanın, demir kapıyı açması da “Ergenekon” destanını çağrıştırır.

    Şamanların demircilikle bağlı inancı, Orta Asya Türkleri arasında da yayılmıştı. Örneğin Özbeklerde yeni Şamanlık yapmaya başlayan biri, Hazreti Davud’un hayır duasını almak için, Harezm’in güneyindeki eski bir kalede gecelemeliydi. Hazreti Davud, Orta Asya Türk halkları arasında, demircilerin koruyucusu olarak tanınırdı. İnanışa göre, demirden yararlanmayı insanlara ilk o öğretmiştir. Hazreti Davud’un demircilerin piri olduğuna ilişkin inanışlar da böylece demircilikle Şamanlık arasındaki bağı yaşatmıştır.

    Fasmer’in kaleme aldığı, “Rus Dilinin Etimolojik Sözlüğü”nde, demirci anlamında, eski Bulgarcadan alındığı gösterilen “Balhçi” sözü geçmektedir. Bu, eski Türklerin inancında, demircinin aynı zamanda bir büyücü olduğunu kanıtlıyor.

    Çağatayca-Farsça sözlüğünde de “Kam” sözcüğünün karşısına “tabip, hekim” anlamlarının yanı sıra “bilgiç” anlamı da eklenmiştir. Bilgiçlik aynı anda, bilinmeyenler alemi ve ruhlar alemiyle ilişkiyi de akla getirirdi. Evren bilimine dayanan düşünceye göre, normalde bilgi yasaklanmıştı. Bilinmeyenler aleminden gelebilecek olan bu bilgileri de sadece bilgiçler bilebilirdi. Korkut Ata hakkında da bu yüzden “Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi” denmiştir. Bazı kaynaklarda “bir işareti yorumlamak” anlamında kullanılan, belgelemek sözü, “bil” ve “bilici” ile aynı köktendir.
  8. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Bakır - Bakırcılık Nedir - Bakırcılık Sanatı

    Bakırdan çeşitli alet, avadanlık, silah ve sanat ürünleri yapılması.” Ansiklopediler bakırcılığı böyle tanımlıyor. Bakırın bulunması Tarihöncesine uzanıyor ve alet, silah yapımında kullanılan ilk maden olduğu da biliniyor.
    Son yıllarda arkeolojik kazılarda elde edilen somut veriler, dünyada ilk kez madenciliğin günümüzden yaklaşık olarak 10 bin yıl önce Anadolu’da Çayönü’nde başladığını kanıtlıyor. Nitekim ilk üreticiliğe geçiş evresine ait önemli bir kültür merkezi olan Çatalhöyük’te, M.Ö.7. bin yılda ilk arıtılma işleminin gerçekleştirildiği de anlaşılıyor. Tabiatta yaygın olarak bulunan bakır cevheri, arıtılan madenlerin başında geliyor.





    Yapılan kazıların sonuçlarına göre, madencilikte ilk adım olan ”tavlama” işleminin, yani madeni ısıtarak yumuşatıp işlenir hale getirme usulünün ilk kez Anadolu insanı tarafından gerçekleştirildiğini yazıyor kaynaklar. Örneğin Çayönü, Çatalhöyük ve Suberde kazılarında M.Ö.7.binyılına ait doğal bakırdan dövme tekniği ile yapılmış iğne, bız, kanca gibi küçük aletler ile bazı süs eşyaları ele geçirildi. En eski dövme tekniğini yansıtan bu alet ve süs eşyalarının, taş örsler üzerinde sapsız taş çekiçlerle dövülerek işlenmiş olduğunu görüyoruz. Arıtma ve tavlama işlemlerinin bulunuşunu, yaklaşık M.Ö.5. binyılında maden sanatının ana yapım tekniklerinden ikincisi olan ”döküm”ün bulunuşu izler. Eritilmiş madenlerin istenilen biçimlerde hazırlanmış tahta, balmumu, taş ve çoğunlukla kil kalıplara dökülerek dondurulma işleminin başarılması, dövme tekniğinin gelişiminde tavlama işlemi kadar önemli rol oynar. M.Ö.4. binyılının sonlarında ise, bakıra kalay cevheri kasiterit karıştırılarak ”tunç” alaşımı elde edilirRoma ve Bizans döneminde Anadolu’da çeşitli teknikler üzerinde çalışan gelişmiş maden sanatı atölyelerinin bulunduğunu, günümüze kadar varlığını sürdüren çok sayıdaki eserden anlıyoruz. Büyük Selçuklu devriyle birlikte, İslam maden sanatında çok büyük bir gelişmenin başladığına tanık oluyoruz. Selçuklu sanatının hemen her dalında olduğu gibi, maden sanatında da çok gelişmiş kap yapım ve işleme teknikleri başarılı bir şekilde uygulanmıştır bu dönemde. Pirinç alaşımının Selçuklu devrinde geniş ölçüde kullanılması, Selçuklular’ın İslam maden sanatına getirdiği en önemli yenilik olarak kabul edilir.
    Selçuklu devrinde Anadolu’da çeşitli teknikler üzerinde başarılı bir şekilde çalışan gelişmiş maden sanatı atölyelerinin başında Konya, Mardin, Hasankeyf, Diyarbakır, Cizre, Siirt, Harput, Erzincan ve Erzurum gelir. Gerek kitabelerinde verilen bilgilere dayanılarak, gerekse yapım tekniği ve üzerindeki motiflere dayanılarak Anadolu Selçukları’na mal edilebilen eserlerin her biri olağanüstü bir işçilik sergiler; kap cinsleri, formları, malzemeleri, yapım teknikleri ve süslemeleri bakımından büyük bir çeşitlilik karşımıza çıkar.
    Bakır kap yapım teknikleri, ”dövme”, ”dökme”, sıvama (tornada çekme)” ve ”preste basma” olmak üzere dört ana bölüme ayrılıyor. Binlerce yıldan beri uygulanan dövme tekniği, bakır külçeyi çekiçlemek suretiyle şekillendirilen bilinen en eski teknik olarak çıkıyor karşımıza.
    Daha sonra döküm, tornada çekme, preste basma gibi teknikler gelişir ve, yakın dönemlere kadar bakır eşya mutfaklardaki yerini korur. Ancak, 1950′li yıllarda sosyoekonomik yapı hayat tarzını hızla değiştirdiğinden dolayı, alüminyum, plastik gibi ucuz alternatif malzemeler ortaya çıkar. Bu durum da bakırcılığın gerilemesine neden olur. Geleneksel kültürün sürekliliği bu zanaatın tamamen yok olmasını önler. Ancak bakırıcılık sanatı azalarak da olsa devam eder. 1970′lerde ise turistik talebin el sanatlarında yoğunlaşması bakırcılığı da canlandırır ve iç talep de genişler. Bu defa bakır eşya mutfaklarda yemek pişirmek için değil, süs eşyası olarak kullanılmaya başlanır. Yani 50 yıl önce mutfaklardan kovduğumuz bakır eşya şimdi salonlarımızı süsler hale geldi.
  9. Sevgi_18

    Sevgi_18 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    26 Mart 2009
    Mesajlar:
    49
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    0
    Marangozluk Ağaç işleri ile uğraşan sanatkarların yaptığı iş. Ağaç işleriyle uğraşan ve ağaçtan çeşitli eşya yapan sanatkara “marangoz” bu sanata da “marangozluk” denir. Marangozluk ayrıldığı kollara göre mobilyacı, doğramacı, dülger, modelci, ağaç tornacısı, arabacı, fıçıcı gibi isimler alır. Mobilyacılık halk arasında “ince marangozluk” diye de adlandırılır. Oturma odası, yatak odası, yemek odası, salon, hol, antre gibi bütün yerlerin mobilyaları mobilyacılar tarafından yapılır. Halk ar
    Marangozluk Ağaç işleri ile uğraşan sanatkarların yaptığı iş. Ağaç işleriyle uğraşan ve ağaçtan çeşitli eşya yapan sanatkara “marangoz” bu sanata da “marangozluk” denir. Marangozluk ayrıldığı kollara göre mobilyacı, doğramacı, dülger, modelci, ağaç tornacısı, arabacı, fıçıcı gibi isimler alır. Mobilyacılık halk arasında “ince marangozluk” diye de adlandırılır. Oturma odası, yatak odası, yemek odası, salon, hol, antre gibi bütün yerlerin mobilyaları mobilyacılar tarafından yapılır. Halk arasında “kaba marangoz” denilen doğramacı, kapı, pencere, pancur, lambri gibi işleri; dülger, bina yapımında, binanın çatı, tavan, taban ve merdiven gibi ağaç işlerini; modelci, dökümü yapılacak kulp, tutamak, çeşitli makina ve motor parçalarının yumuşak ağaçtan mo****ni yapar. Ağaç tornacısı, çeşitli mobilyaların ayak veya kayıtlarını, merdiven küpeştelerini, tepe süsleri gibi parçalarını ağaç tornadan geçirir.

    Marangozluk, önceleri bir ustanın yanında çırak olarak çalışmak suretiyle öğrenilirdi. Zamanımızda bu şekilde de sanat öğrenilmekte ise de daha çok ağaç işleri üzerine açılmış olan Endüstri Meslek liselerinde öğretilmektedir. Bu okullarda marangozluk mesleğinin inceliklerini, tekniğini öğreten dersler vardır. İster çıraklıktan, ister sanat okullarından yetişmiş olsun, marangozun bilmesi gerekli temel bilgiler vardır. Bunlardan başta geleni, “malzeme bilgisi”dir. Hangi cins ağacın hangi işlerde kullanılacağı okuldan veya ustadan öğrenilir. İkincisi ise “alet bilgisi”dir. Avadan denilen marangoz takımlarındaki 100'e yakın aletin ne işe yarayacağını ancak okulda görerek, çalışarak veya çıraklıkla öğrenmekle mümkün olur.

    Bu mesleğin esas ustalığı, bu aletlerin gereği gibi kullanılmasındadır. Bütün aletlerin her birinin ayrı ayrı ne işe yaradığını, kullanılan melzemeye göre hangi aletin kullanılacağı uzun tecrübelerle öğrenilen bir bilgidir. Marangozlukta bilinmesi gerekli üçüncü esas bilgi de, marangozluk, mobilyacılık ve yapı işleri tarihidir. Bu bilgi usta bir marangozun daha güzel işler yapmasına yardımcı olur.

    Amatör olarak marangozluk işleriyle uğraşmak, boş vakitleri değerlendirmek bakımından çok faydalıdır. Bazı aletlerle evde birçok işler yapılabilir. Bu işler çok zevkli olduğu gibi bu sayede evin ihtiyacı olan ufak tefek birçok marangozluk işi de yapılmış olur. Osmanlı Sultanlarından İkinci Abdülhamid Hanın yaptığı mobilyalar birer şaheserdir.

    Vurma ve çarpmalara karşı dayanıklı olabilmesi için marangozlukta kullanılan tezgahların, gürgen, dişbudak gibi mukavim ağaçlardan, kalın olarak yapılması lazımdır. Normal marangoz tezgahının, boyu 180 cm genişliği 65 cm yüksekliği ise 80-90 cm'dir. Bu ölçülerin değiştirilerek yapıldığı tezgahlar da söz konusudur. Tezgahın başlıca kısımları; kalın ağaçtan yapılmış tabla, tezgahın sağ ve sol tarafındaki sıkma (mengene) düzeni, tabla arkasındaki boşluk (alet koyma yeri, çekmece ve ayaklardır).

    Ön mengenede yapılan değişikliğe göre tezgahlar; Alman ve Fransız tipi tezgah olarak ikiye ayrılır. Bu iki tip tezgahtaki tek fark, ön sıkma (mengene aletinde olup, diğer kısımlar aynıdır. Yerden kazanmak için dört köşe bir tablanın her köşesine birer arka mengene (sıkma düzeni) konularak yapılan tezgahlar da vardır. Bunlara “dörtlü marangoz tezgahı” denir. Bu tezgahlarda; ortada bir takım (aletler) boşluğu, dört adet çekmece ve tablanın oturduğu ayaklar vardır. İkili tezgahlarda olduğu gibi dörtlü tezgahta da, tabla üzerinde, tezgah demirini takma ****kleri bulunur.

    Belli başlı marangoz aletlerinin isimleri şunlardır: Rende, testere, kerpeten, gönye, bileyi taşı, burgu, eğe, tokmak, çekiç, tornavida, matkap, mengene, pergel vb.

    Teknolojinin gelişmesiyle elektrikli makinalar marangozlukta da kullanılmaya başlanmış, el aletleriyle yapılan pekçok iş planya matkap, bıçkı, kalınlık, pres vb. gibi elektrikli marangoz tezgahlarında yapılır hale gelmiştir.
    [/COLOR][/U]
  10. _essraa_

    _essraa_ Üye

    Katılım:
    15 Mart 2008
    Mesajlar:
    267
    Beğenileri:
    74
    Ödül Puanları:
    29
    Gereksiz mesajları temizledim arkadaşlar! Yararlı cevapları birleştirdim... Yardım eden arkadaşlara teşekkürler!

    Konu tarafımca kapatılmıştır!!!
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş