SELÇUKLULARDA DEVLET TEŞKİLATI

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Tarih boyunca pek çok devlet kurmuş bulunan Türkler'de egemenlik anlayışının, eski devletlerinkinden (Çin, İran, İslâm) ayrı ve dikkate değer bir özellik gösterdiği muhakkakdır. Eski Türk anlayışına göre, devlet ve ülke, onu idare eden hükümdar soyunun ortak malıdır. Büyük Selçuklular'da da daha ilk hükümdarlar zamanında devlet teşkilâtı çok düzenli ve mükemmel bir şekle konulmuştu. Bunda Türk boy-beylerinde kuvvetle yaşayan eski egemenlik anlayışı ile devlet teşkilâtı geleneklerinin büyük rolü olduğunda şüphe yoktur.
    Selçuklular'da da devletin yegâne temsilcisi "sultan"dır. O egemenlik ve idare yetkisinin, ülkenin ve üzerindeki insan topluluğunun tek sahibidir. Ancak hükümdarda bulunan bu egemenlik ve idârî hususlar, tabiatıyla bizzat kullanılamayacağı için, belirli müesseselere vekâleten veriliyordu. Nitekim "Büyük Divân" tarafından devlet ve hükümet işlerinin yürütülmesi için alınan kararlar Selçuklu Sultanı adına alınırdı. Töre ve yasaya aykırı olmamak şartıyla hükümdar her hususta mutlak hâkimdi. Ancak hükümdar hiçbir zaman mukaddes ve sorumsuz değildi. Hükümdarlık kalıtsal olup, veliahdlık müessesesi vardı.
    Türkiye, Kirmân ve Suriye Selçukluları ile Atabeglikler devlet teşkilâtı da mâhiyet itibarıyla Büyük Selçuklular'ın aynı idi. Kirmân ve Suriye Selçukluları'nda devlet idaresinin en üst kademesinde "melik" bulunuyor ve bütün güçler kendi idaresi altında toplanıyordu. Atabegliklerde ise en üst kademede "atabeg" bulunuyordu. Hükümdarın başlıca egemenlik işaretleri ise; ünvân ve lakabları, hutbe, sikke, taht, tâc, çetr, tırâz, bayrak, nevbet(günde beş defa), tevkî' ve Tuğra, gaşiye ve saltanat çadırı gibi unsurlardan oluşmaktadır.
    Selçuklu Devleti, en üst kademesinde bütün devletin başı olan hükümdar'ın bulunduğu,
    a) Saray teşkilâtı
    b) Hükümet teşkilâtı
    c) Ordu teşkilâtı
    d) İlmiye teşkilâtı unsurlarından meydana gelmiştir.
    Saray teşkilâtı mensubları doğrudan doğruya Sultan'ın şahsına bağlı olarak görev
    Daha önce mevcut müesseselerin devamlılığı bakımından Selçuklu saraylarında da bazı âdet, gelenek ve merâsimlerin bulunduğunu görüyoruz. Nitekim; cülûs, veliahd tayini, sarayda rehin bulundurma, elçi görüşmeleri, fetih-nâme ve tebrik-nâme gönderme, karşılama ve uğurlama merâsimleri ve mâtem merâsimleri de Selçuklu sarayında varlığını sürdüyordu.
    Selçuklu sultanlarının saray hayatı resmî ve özel olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hükümdarın resmî ve özel hayatını yaşadığı yer ve ikâmetgâhı saraydır. Saray, "selâmlık" ve "harem" olmak üzere başlıca ikiye ayrılır. Selâmlık; hükümdarın resmî ve özel toplantılarını ve kabûllerini yaptığı, devletin idare edilmesi için kararlar alındığı bölümdür. Harem'de ise, hükümdar nikâhlı eşleri ve cariyeleri ile yaşamaktadır. Sultanlar gerek resmî ve gerekse özel hayatlarında münferit ve toplu kabullere yer vermekteydiler.
    Hükümet teşkilâtı: Selçuklular'da umumî devlet işlerinin görüşülüp karar bağlandığı yer Büyük Divân ve Divân-ı a'lâ'dır. Ayrıca bu divâna "Divân-ı Sultan" da denilmektedir.
    Hükümet teşkilâtı içinde şehzâdelerin ve meliklerin yanında onların her bakımdan iyi bir şekilde yetişmesine yardımcı olan "atabeg"ler bulunurdu. Ayrıca eyâlet merkezlerinde; zâbıta işlerini yöneten "şahne" veya "şıhne" denilen askerî vâliler, mülkî idareden mes'ul "amîdler" ve şehre mahsus işleri düzenleyen "muhtesibler" görev yapmaktaydı ve hükümet teşkilâtında yer alan iki görev, niyâbet-i saltanat ve pervânecilik idi.
    Niyâbet-i saltanat; Büyük Selçuklular'da rastlanmayan bu memuriyeti, Anadolu Selçukluları muhtemelen Eyyûbîler'den almıştı. Nâib'in vazifesi, hükümdarın devlet merkezinde bulunmadığı sırada devlet işlerini idare etmekti. Bu göreve sâhib olan kişi Vezîr'den sonra gelirdi. Pervânecilik; yine Türkiye Selçukluları'nda Büyük Divân'da bulunan arazî defterlerinde hâs ve iktâ'a ait tevcihleri yapan ve buna dâir menşûr ve beratları hazırlayan dairenin başkanı idi.
    Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun devrinin en büyük askerî kuvvetini teşkil eden, ordusunun dayandığı başlıca insan kaynağı,
    1- Hassa kuvvetleri(gulâmlar)
    2- İktâ' sahibleri olan Türk ümerâsının verdiği kuvvetler
    3- Vassal (bağlı) devlet kuvvetleri
    4- Şehir ve bölge kuvvetleri
    5- Gönüllüler
    6- Türkmen kuvvetlerinden medana geliyordu.
    Hassa ordusu yılda dört defa maaş (bistegânî) alırdı. Selçuklu ordusunda uclarda bulunan Türkmenler'in vurucu kuvvet olarak büyük hizmetleri vardı. Bunların reislerine "sâlâr", savaşanlara da "gazî" denirdi. Devlet bunlara da maaş verirdi. Selçuklu ordusunun savaşçı kısmının esası, yaya ve süvarilerden meydana geliyordu. Ancak ordunun çoğunluğunu süvariler teşkil etmekteydi. Savaşçı kısmın; okçular, mızrakçılar, gürzcüler, mancınıkçılar, neftçiler, kemendçiler, lağımcılar gibi çeşitli ihtisas sınıfları vardı.
    Türkler savaşlarda ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak ve hançer gibi hafif silahlar kullanırlardı. Ayrıca muhasara âletleri denilen ağır silahları ise "arrâde"(hafif taşlar atan âlet) ve "mancınık" idi. Bütün bu silahları kendileri yaparlardı. Selçuklu ordularının savaş sahasındaki durumu, devrin öteki İslâm-Türk ordularında görüldüğü şekilde idi. Bu savaş sisteminde ordu; merkez (leşker-i kalb), sağ kol (meymene), sol kol (meysene), öncü (mukaddeme, tali'a veya pîşdâr) ve artçı (sâka) şeklinde tertiblenirdi.
    Anadolu Selçuklu Devleti'nde askerî teşkilâtı da Büyük Selçuklular'ın aşağı-yukarı aynısıdır ve şu unsurlardan oluşmaktadır.
    1- Türkmenler
    2- Hassa kuvvetleri(gulâmlar)
    3- İktâ' sahiblerinin verdiği kuvvetler(Tımarlı sipahiler)
    4- Vassal devlet kuvvetleri
    5- Ücretli askerler
    Anadolu Selçuklu ordusunun başkumandanı Beylerbeyi veya Emîrü'l-ümerâ unvanı taşırdı. Ordu kumandanlarına Sübaşı (veya Sipahsâlar, serleşker) denirdi. Bunlar aynı zamanda bulundukları mıntıkaların emniyet ve asâyişini sağlamakla da meşgûl olurlardı. Türkmen kuvvetlerinin başında ise beyler bulunurdu. Selçuklular'da donanma kumandanlarına "Reisü'l-Bahr" veya "Melik üs-Sevâhil" (Sahiller kumandanı) denirdi. Donanma kumandanlarına ayrıca "Emîr-i Sevâhil"de denildiğini görüyoruz.
    Selçuklular sünniliğin başlıca hanefî ve kısmen de şâfii mezhebini tercih etmişlerdir. Hanefîliğin Türk örf ve âdetlerine ve düşüncesine uyması tercih sebeblerinden biri ve devletin resmî mezhebi olmuştur. Selçuklular öteki mezheblere karşı da farklı muamelede bulunmadılar. Ancak İslâmiyeti tahribe çalışmakta olan Bâtınîler'e karşı mücadele ettiler.
    Ayrıca Selçuklular zamanında devletin mezheblere ve dinî cereyanlara karşı belli bir siyaseti vardı. Buna göre, mezhebler ve cereyanlar arasında uyum korunmakta ve birbirleri ile mücadele etmeleri önlenmekteydi. Devletin din adamları üzerinde herhangi bir kontrolü veya tesiri söz konusu değildi. Hristiyan ve Musevî gibi gayr-i müslim unsurlara da din serbestîsi bakımından müsamaha gösterilmekteydi.
    Selçuklular ilim ve kültürün gelişmesi için çok gayret sarf ettiler. Bunu sağlamak bakımından da Selçuklu hükümdar, vezir ve emirleri bir çok medreseler inşâ ettirdiler. Selçuklu sultanları'ndan Tuğrul Bey Nişâbur'da vezîr Kündürî Merv'de, Çağrı Bey yine Merv'de, Alp Arslan Bağdad'da, Muhammed b. Melikşâh Isfahan'da ve Tuğrul b. Muhammed Hemedân'da medreseler yaptırmışlardı. Ayrıca Vezîr Nizâm ül-Mülk de "Nizâmiye" olarak meşhur bir çok medrese yaptırmıştı. Bu medreselerin başında bulunan ve ders veren hocalara "müderris" denirdi.
    Nizâm ül-Mülk'ün vakfiyesine göre medreselerde müderrislerden başka; bir vâiz, kütüphaneci, Kur'an okutmayı öğretmek üzere bir öğretmen, Arap dilini öğretecek bir gramerci görevli idiler. Büyük medreselerde müderrislik görevi çok önemli idi. Eğer bu görevde şöhretli bir ilim adamı bulunmakta ise, talebeler onunla beraber çalışmak için uzak mesafelerden gelmekte idiler. Devrin dinî eğitim yapan Selçuklu medreselerinde Kur'an, fıkıh, tefsir, hadis, nahiv, sarf, dil ve edebiyat gibi dersler okutuluyordu. Medreselerin giderlerini karşılamak üzere vakıflar tahsis edilmekteydi. İlmiyye teşkilâtı içinde dîn adamları, müderrislikten ayrı olarak, müftülük, şeyh ül-islâmlık, hatîblik ve imamlık gibi vazifeler yapmaktaydılar.
    Büyük Selçuklular devrinde ortaya atılan ve geliştirilen medrese mimarisi bir bakıma gerçek yerini Anadolu'da bulmuş ve yaygın duruma gelmişti. Nitekim Anadolu Selçukluları sultanları ve devlet adamları da birçok medrese inşâ ettirmişlerdi. Bu devrede de medreselerde dinî öğretim ve tıp öğretimi (tatbikatı) şifahânelerde yapıldığı gibi, bazıları da rasadhâne olarak kullanılıyordu.
    Selçuklu adâlet teşkilâtı bütün ortaçağ Türk-İslâm devletlerindeki gibi, şer'î ve örfî yargı olmak üzere ikiye ayrılmıştı:
    a) Şer'î yargı sistemi: Bu yargı sisteminde davalara kadılar bakmakta idiler. Kadı din ve şeriat ile ilgili bütün işlerde yetkiliydi. Buna göre kadılar; evlenme ve boşanma işleri, nafaka, mirâs ve alacak davalarına bakarlar, yetimlerin ve erkek akrabası olmayan kadınların vasiliklerini üzerlerine alırlar, noter vazifesini görürler, câmileri ve bunlara ait tesisleri ve vakıfları idare ederler, vakfiyeler tanzim ederlerdi. "Kadı el-Kudât" denilen baş kadı, Sultan tarafından tayin edilirdi. Sultan'ın doğrudan doğruya kontrolü olmadığı yerlerde kadıların, eyalet valileri tarafından tayin edilmesi mümkündü.
    b) Örfî yargı sistemi: Bu en yüksek dünyevî mahkemede asayişi bozan ve kanunlara itaat etmeyenlerin davalarına "Emîr-i dâd" (veya Dâdbegi) bakar ve özellikle ceza meseleleri ile meşgûl olurdu. Büyük Selçuklular'da Emîr-i dâd, Adliye vekili vazifesini görmekte ve şer'î işlerden başka davalara da bakan Divân-ı Mezalim'in başkanlığını yapmakta idi. Selçuklu Ordusu içindeki anlaşmazlıklara ise "Kadıy-ı leşker"'in başkanı bulunduğu askerî mahkemeler bakmaktaydı.

    TOPRAK
    Toprak: Selçuklular'da mülkiyeti devlete âit olan mîrî toprakları dört bölümde değerlendirmek gerekiyor:
    1) Has arâzi: Selçuklular'da vergileri hükümdara tahsis edilen arâzidir. Selçuklu sultanları; hâs arâziyle birlikte, husûsi mülkiyet halinde olmıyan arâzilere de istediği gibi sahib çıkabilirdi. Söz gelişi bundan iktâda bulunurdu. Ancak hâs arâziyi özellikle kendisi için muhafaza eder ve akrabasına ihsanda bulunurdu.
    2) İktâ' sistemi: Bu sistem, belirli yerlere âit devlet gelirlerinin, hizmet ve maaşlarına karşılık olarak kumandan, asker ve sivil ileri gelenlere terk ve tahsis edilmesi idi. Emîrler ve devlet adamlarına aît iktâlar görevde bulundukları sürede geçerli olup bunlardan her hangi birisi görevden azledilirse iktâı da elinden alınırdı. Hükümdar değiştiği zaman, bütün iktâların berâtları da değişirdi. İktâ sâhibleri muayyen olarak kendisine tahsis edilen gelirden fazlasını alamazdı.
    3) Mülk(husûsî) arâzi: Bu tip arâzi sâhibi, mülkü üzerinde tam bir tasarruf hakkına sâhibdi. Bu toprak elinden alınamazdı, araziyi isterse çocuklarına mirâs bırakır, isterse satar, hibe eder veya vakf ederdi.
    4) Vakıf arâzi: Mirî veya mülk arazî gelirlerinin ilmî veya sosyal müesseselerin masraflarına karşılık olarak tahsis edilen arâzidir. Bu vakıf arâzinin gelirleri vakfın şartlarına göre, câmilerin, medreselerin, hastahanelerin ve bu gibi halka yararlı gâyeler için kurulmuş olan binaların devamlılığını sağlamak ve buralarda çalışanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılırdı.

    HALK
    Selçuklu Devletleri'nde siyasî ve askerî yönden hâkimiyeti ellerinde tutan Türkler sosyal hayatta da üstün durumda idiler. Saray teşkilâtı kadroları ile askerî sınıf mensupları Türkler'den oluşmaktaydı. Hükümet teşkilâtında İranlılar hâkim olup, devlet memuriyetleri umumiyetle irsî idi.
    Şehirlerde büyük nufûz sâhibi aileler vardı. Aydın zümreyi din adamları ve tarikat şeyhleri temsil etmekte olup, bunlar halk üzerinde nufûz sahibi idiler. Bu zümreye âlimler ve tabibleri de dahil edebiliriz. Tüccârlar, sanatkârlar ve küçük zanaat erbabı şehir ve kasabalarda yaşamaktadırlar. Çeşitli esnaf ve zanaat erbabı ayrı ayrı loncalar meydana getirmişlerdi.
    Büyük şehirlerdeki ayak takımı da "ayyâr" veya "evbaş" denilen grupları oluşturmaktaydılar. Köylerde ise dihkanlar, toprak sâhibleri ve köylüler yaşamakta ve ziraatla meşgul olmaktaydılar. Nihayet dilenciler ve divâneler cemiyetin öteki tabakalarını teşkil etmekteydiler.
    Türkiye Selçukluları'nda "Halk", şehir ve köylerde yaşayanlar olmak üzere iki grubda mütalaa edilmektedir. Şehirlerde Anadolu nüfusunu meydana getiren çeşitli topluluklar oturuyordu. Nitekim şehir topluluğu;
    1- Hükümet mensupları (memurlar),
    2- A'yan,
    3- İlim erbâbı,
    4- Fütüvvet=âhilik teşkilâtı gibi dört kademeden oluşmaktaydı. Bunlardan fütüvvet teşkilâtı, esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisâdî bir tarikat olup, çeşitli zanaat şubeleri, söz gelişi; kuyumcular, fırıncılar, ayakkabıcılar, dericiler ve diğerleri birer esnaf loncalarına sahibdiler. Şehir halkı olarak belirttiğimiz sosyal gruplar içinde ise, âyan denilen ileri gelenler ile, hükümet nezdinde halkı temsil eden "igdişler" ve muhtemelen tüccârlar da yeralmakta idi.
    Etnik bakımdan Türkmen menşe'li olan Türk köylüsü "göçebe" olup hayvancılık ile uğraşmakta, yerleşik olanlar ise ziraatçi idiler. Köy topluluğu aşiret teşkilâtını muhafaza ediyorsa, başlarında idareci olarak "bey" bulunmakta idi. Yerleşik ziraatçi köylülerin başında ise bir köy kethüdâsı (dihkan) vardı. Türkler'in Anadolu'ya yerleştikleri ilk devirlerde hıristiyan çiftciler himâye edilmiş, hattâ işgâl edilen öteki bölgelerden yerli çiftciler hükümdarlar tarafından kendi bölgelerine naklettirilmişlerdi.
    Anadolu Selçukluları Anadolu'da yaşayan gayr-i müslim topluluklara, müslümân halka kesin bir zarar vermedikleri sürece, bütün geleneklerine karşı hoşgörü ile davranmışlardı. Rum olmayan hristiyanlar artık Bizans kilisesinin sıkıcı başkısından kurtulmaları sebebiyle, genellikle, Türkler'in hâkimiyeti altında yaşamaktan memnundular. Nitekim bu topluluklara mensup Süryanî Mikhail gibi din adamı ve tarihçiler Selçuklu sultanlarının hoşgörülerinden övgü ile söz etmişlerdi.

    İKTİSADİ DURUM
    Selçuklular'ın hâkim oldukları ülke ve bölgelerde siyasî birliği sağlamaları iktisadî durumun ve ticaretin hızla gelişmesine yardımcı oldu. İmparatorluk ticaret yollarının dâimî kontrol ve emniyet altında tutulması ticaret kervanlarının Hindistan ile Suriye sahillerine, batı Avrupa ile Türkistan ve Hârezm arasında güvenle sefer yapmalarına imkân veriyordu.
    Selçuklular yine hâkim oldukları bölgelerde sulama kanal ve tesislerine verilen önem sayesinde zirâî üretim arttırılmıştı. Nitekim bu sayede Merv ovalarında pamuk ziraati çok gelişmişti. Ticaretin ve ziraatin gelişmesi yanında her şehirde de kendine mahsus sanayi ve imâlat ilerlemişti. Bu sayede şehirler zenginleşmiş ve imâr olmuştu.
    Diğer taraftan Selçuklular'ın idaresi altında Kirmân bölgesi, taht mücadeleleri ve Oğuzlar buraya gelene kadar, refah içinde idi. Selçuklular'dan Melik Kavurd Kirmân'a hâkim olur olmaz ilk tedbirleri almıştı.
    Kavurd çölden geçen Sistân yolu üzerinde yolcuların kaybolmaması için işaret kuleleri koydurmuş, önemli noktalara derbendler, kervansaraylar, havuzlar ve hamamlar inşâ ettirmişti. Kavurd o zamanki dünya ticâretinin İran'dan geçen yollar üzerindeki önemli uğrak noktalarından biri olan Tiz limanını da tamir ettirmişti. Böylece onun özellikle Kirmân'dan geçerek Sistan, Hindistan ve Basra körfezine giden transit ticâretini teşvik ve himâye ettiği anlaşılıyor. Melik Kavurd fiatları sâbit tutmak husûsunda ve üretimi artırıcı tedbirleri ile de dikkati çekmekteydi. O bastırdığı paranın ayarını muhafaza için de aşırı dikkat göstermiş, hükümdarlığı süresince parası hiç bir zaman değerinden kaybetmemiştir. Selçuklular devrinde Kirmân'daki şehirlerin büyüdükleri ve surlar dışına taşarak büyük ticaret ve yerleşme merkezlerinin oluştuğunu görüyoruz.
    Şehirlerde görülen bu gelişme ilk defa Melik I. Turan-şâh devrinde başladı. Melik I. Arslan-şâh devrinde(1101-1142) Kirmân en yüksek refâh noktasına erişti. Berdesîr şehri bu devrede gelişiyor, doğudan ve batıdan gelen tüccârın ikâmetgâhı oluyordu. Ayrıca bu tüccâr için kervansaraylar yapılmış ve pazarlar kurulmuştu. Kirmân'da gelişme görülen öteki şehir Cîruft idi. Özellikle Kemâdîn (Kumâdîn); Anadolu ve Hindistan'dan gelen yabancıların ve tüccarın ikâmetgâhı ve bir çok ülkeden değerli malların depolandığı ve alışveriş yapıldığı büyük ticaret merkezi olmuştu. Diğer taraftan Bem de zengin ve büyük bir ticarî şehirdi. Burada büyük ölçüde pamuklu kumaş, şal, sarık ve türban için ince kumaş imâl ve civar ülkelere ihraç edilirdi. Ayrıca Selçuklular ticaret yollarını Kirmân üzerinden geçirerek bu bölgelerin zenginleşmesini sağlamışlardı.
    Anadolu Selçukluları'nın birlik ve düzeni sağlamasından sonra, müslümân ve hıristiyan toplumlar arasındaki dünya ticaret yollarının geçiş noktası üzerinde yer almış, ülke iktisâdî ve kültürel bakımdan zenginleşmişti. Selçuklu sultanları'nın XII. yüzyıl başlarında Antalya ve Sinop'u alması, Latinler ile ticaret anlaşmaları ve düşük gümrük tarifesi uygulamaları dış ticareti teşvik gâyesi güdüyordu. Ayrıca çeşitli nedenlerle zarara uğrayan tüccârların bu zararlarını karşılamak için bir çeşit "devlet sigortası" uygulanıyordu.
    Selçuklular milletlerarası önemli ticaret yolları üzerinde kervanların güvenliğini sağlamak için büyük bir özen göstermişler, zengin ticaret kervanlarına muhafızlar tayin etmişlerdi. Konaklama yerlerinde kervansaraylar inşâ edilmiş, burada konaklayan herkese, ister müslümân ister hıristiyan olsun aynı yemek verilmiş ve eşit muamele yapılmıştır.
    Selçuklu Türkiyesi'nde iktisadî durum yaşama şekline uygun olarak gelişmişti. Göçebe yaşayanların hayvancılık ile uğraşmaları sebebiyle bu devrede Türkiye'den Bizans ve Trabzon Rum Devleti'nin yanısıra özellikle Arap ülkelerine bol miktarda hayvan ve hayvanî mahsuller ihraç ediliyordu. Yün, tiftik ve ipekten çeşitli kumaşlar yapılıyordu. İhraç malları arasında ham ve mamûl deri maddeleri de yer alıyordu. Ziraî mahsullere gelince, şehir hayatının kenar bölgelerinde meyvacılık ve bağcılık önemli bir yer tutuyordu.
    Anadolu'ya çeşitli zamanlarda gelen seyyâhlar; bahçeler, sulama sistemleri ve çeşitli bölgelerde yetişen üzüm, kavun, karpuz, kayısı, şeftali, bâdem, erik, armut, limon ve portakal gibi meyvalardan söz etmişlerdi.
    Selçuklular devrinde Andolu, maden bakımından zengindi. Anadolu'dan çıkarılan şap, dokuma sanayiinde boya maddesi olarak kullanılmak üzere, Batı Avrupa'ya ihraç ediliyor ve İtalyanlar'ın tekelinde bulunuyordu. Ayrıca demir, bakır ve gümüş madenleri de işletiliyordu.
    Anadolu'nun güneyindeki dağlardan elde edilen kereste Antalya ve Makri körfezinden Mısır'a ihraç edilmekteydi. Kastamonu'dan sağlanan kereste ise Sinop tersanesinde kullanılmaktaydı. Türkmenler'in dokudukları nefis halı ve kilimler ile Ankara'nın sof kumaşları dünyaca tanınmış olup, Avrupa ve İslâm ülkelerine gönderiliyordu.


    KÜLTÜR FAALİYETLERİ
    Selçuklu İmparatorluğu devrinde büyük din adamları, fıkıh, kelâm, tefsîr, hadis, felsefe âlimleri yetişmiş, sultanlar tarafından himâye görmüşlerdir. Bu devredeki âlimlerin uzun müddet islâmî fikir ve ilim hayatında tesirleri görülmüştü.
    Büyük Selçuklular devrinde şiir ve edebiyat sahasında Farsça altın devrini yaşadı. Selçuklu sultanları ve şehzadeleri de şiir ve edebiyat düşkünü idiler. Söz gelişi, Sultan Melikşâh ve Sencer'in Farsça şiir söyleyip, yazdıkları zikr ediliyor. İrân edebiyatının meşhur şâirleri Selçuklu sultanları'nın himâyelerini gördüler, onların saraylarında bulundular ve onları öven şiirler yazdılar. Irak Selçuklu Sultanları'ndan Arslan-şâh (1161-1174) ve III. Tuğrul (1176-1194) zamanın şairlerini himaye etmişlerdir.
    Selçuklular'ın hâkim oldukları devrede Kirmân'da kültür faaliyetleri de dikkati çekmektedir. Kirmân Selçuklu Melikleri halkın kültür seviyesinin yükselmesi için çaba gösterdiler. Nitekim Melik I. Arslan Şâh devrindeki refah seviyesinin, zenginliğinin etraf ülkelerde yayılması bir çok bilginleri Kirmân'a çekmiştir. Oğlu Muhammed'in ise ilm-i nücûm (yıldızlar ilmi, astrologie)'a hevesi fazla idi. Ayrıca Melik Muhammed öğrenimi teşvik edici ödüller ortaya koymuştu. Onun bir de kütüphâne yaptırıp oraya beş bin kitap vakf ettiğini biliyoruz. Kirmân Selçuklu melik ve devlet adamları bazı şâir, âlim ve din bilginlerini himâye etmişlerdi. Bunlar Kirmân Selçuklu melik ve devlet adamları hakkında şiirler yazmışlardı.
    Selçuklular kurdukları medreseler vasıtasıyla ilmin yayılmasına çalıştılar. Zamanın üniversitesi Nizâmiye medresesi'nde dînî bilgiler yanında tıp gibi müsbet ilimler de öğrenilmekte idi. Melikşâh zamanında bir rasad-hâne kurulmuş (1074-5), meşhur astronomi bilgini ve matematikçi Ömer Hayyam, Ebu'l-Muzaffer İsfizârî ve meymun b. Necib Vâsıtî gibi âlimler rasat işleri ile meşgul olmuşlardı. Bu ilim heyeti Sultan Melikşâh'ın "Celâlü'd-devle" lakabına nisbetle Celâlî takvimini meydana getirdiler. Filozof Muhammed b. Ahmed Beyhakî de meşhur astronomi bilgini ve matematikçilerden idi. Ebû Mansûr Abdurrahman Hâzinî de rasat ve fizik alanında Sultan Sencer devri âlimlerinden idi. Ebu'l-Kasım el-Asturlâbî Bağdad'da Selçuklu sarayında astronomi alanında çalışmalar yapmaktaydı. Tıp ilminde ise, Ebû Sa'îd Muhammed b. Ali ve Sultan Sencer'in baş tabibi olan Bahaeddin Muhammed b. Mahmûd meşhur tabibler arasında idi.
    Selçuklular'ın sağladığı huzur ve sükûn ortamı içinde Anadolu'daki türlü din ve kavimlerin birlikte uyum içinde yaşamaları müşterek bir kültürün ortaya çıkmasına sebeb olmuştu. Ayrıca Anadolu muhiti taassub hislerinden uzak, felsefi düşünceleri ve tasavvufî cereyanları kabûle açık idi. Bu ortam içinde XII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan fikrî hareketler XIII. yüzyılda Mevlanâ Celâl ed-Dîn Rûmî ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerin yetişmesine neden olmuştu. Sultan 'Alâ' ed-Dîn Keykubâd ilim, san'at ve dine yaptığı büyük hizmetler ile Türkiye'yi en yüksek medeniyet seviyesine ulaştırmıştı.
    Türkiye Selçukluları zamanında yetişmiş âlim ve şairlerden biri Kadı Burhâneddîn Ebû Nasr b. Mes'ûd Anevî (1211-2) olup, Enis el-Kulûb adlı Farsça eserini Sultan İzzeddîn I. Keykavus'a takdim etmişti. Öte taraftan XIII. yüzyılda yaşamış İbn-i Bibi Nâsıreddîn Hüseyin b. Muhammed de Türkiye Selçukluları tarihi hakkında yazdığı el-Evâmir el-'Alâiye adlı eseriyle meşhur olmuştu.
    İranlı tarihçi Muhammed b. Ali er-Ravendî ise Selçuklu tarihi hakkında yazmış olduğu eseri Râhat üs-sudur ve Ayet üs-Sürûr'u Türkiye Selçuklu sultanı Gıyaseddhin Keyhusrev (1204-1210)'e takdim etmişti. Anadolu'da XIII ve XIV. yüzyıllarda yaşamış meşhur tarihçilerden biri de Kerimüddîn Mahmûd Aksarayî olup, eseri Müsâmeretü'l-Ahbâr idi. XIII. yüzyılda Anadolu'da yaşamış şâirlerden biri de Kâni'î mahlaslı Ahmed b. Mahmûd el-Tûsî idi. Zamanın bu büyük şâir ve müellifi Sultan İzzeddîn II. Keykavus adına Kelile ve Dimne hikâyelerini Farsça manzum olarak yazmıştı. Ayrıca onun kaleme aldığı otuz cildlik bir
    Selçuklu Şahnâmesi kaybolmuştur. Yine aynı yüzyılda yaşamış başka bir şâir de Hâce Dehhânî olup, onun yazdığı Selçuklular Şahnâmesi de kayıb eserler arasındadır.
    Selçuklular devrinde Anadolu'da gelişen Türk-İslâm medeniyeti doğudan gelen ilim ve sanat adamlarıyla da kuvvetlenmiş, özellikle bu devrede Türkiye'de büyük mutasavvıf düşünürler yetişmiş ve yaşamıştır.
    Anadolu'da bir süre yaşamış en büyük sufîlerden biri olan Muhyiddîn Arabî (1165-1240), Konya'da oturmuştu. Onun fikirleri, talebesi ve manevî evlâdı Sadreddîn Konevî (öl.1274) tarafından devam ettirildi. Bu arada Moğol istilâsı önünden kaçan birçok sûfî de Anadolu'ya gelmişti. Bunlardan biri olan Necmeddîn Râzî (Dâye, öl. 1256) idi ve Sultan I. Alâeddîn Keykubâd adına Mirsâdü'l-ibâd adlı siyâset-nâme şeklinde bir eser te'lif etmişti. Büyük sûfî Mevlânâ Celâleeddîn Rûmî (öl.1273) de küçük yaşta iken babası Bahâ ed-dîn Veled ile birlikte Moğollar önünden kaçarak Anadolu'ya gelmiş ve Konya'ya yerleşmişti. Mevlevî tarikatının kurucusu Mevlânâ Celâleddîn; Divân-ı Kebîr, Mesnevî, Fîhi mâ fîh, Mevâ'iz mecâlis seb'a, Mektubât gibi ünlü eserler kaleme almıştır. Mevlânha'nın oğlu Sultan Veled (öl. 1312) de, Divân, İbtidâ-nâme, Veled-nâme ve Rebâb-nâme gibi eserler yazmıştı. Onun, Divânı'nda bazı Türkçe şiirlere tesadüf edilmiştir
    . Anadolu'da Türk milletinin asıl temsilcisi Yunus emre ile çağdaş başka bir Türk şairi XIII-XIV. yüzyılda yaşamış olan Ahmed Gülşehrî'dir. Bu şair, İranlı şair Attar'ın Mantıku't-Tayr adlı eserini genişleterek tercüme etmiştir. Gülşehri bu eserinde çok değerli bir sanatkâr olduğunu göstermiştir. Onun ayrıca Felek-nâme ve Kerâmet-i Ahi Evren adlı eserleri de vardır. Sonuncusu Türkçe yazılmış küçük bir manzum eserdir.
    Bu arada Anadolu'da tarikat kurucuları ve bunların gelişmelerinde rol oynayan şahsiyetlere ait menkıbe kitapları büyük bir önem kazanmıştı. Bunlardan Mevlanâ, Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi gibi mevlevî büyüklerine ait eserler de kaleme alında. Nitekim Sipeh-sâlâr Ferîdûn b. Ahmed'in "Menâkib"ı ile Ahmed Eflakî (öl. 1360)'inin "Menâkıb el-Arîfîn" (Ariflerin Menkibeleri) adlı eserler tarihî kaynak olarak da dikkati çekmektedir. Eflâkî'nin şimdilik bilinen dört Türkçe gazeli de vardır.

    GÜZEL SANATLAR
    Selçuklular İslâm medeniyetine uymakla kalmamışlar, kendi şahsiyet ve zevklerinden bu medeniyete büyük ölçüde katkıda bulunarak, kendi sanat görüşlerini de ortaya koymuşlardı. İdareleri altında bulunan Çin sınırlarından İstanbul Boğazı, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına, Mısır, Yemen ve Hind hududlarına kadar olan ülkelerde câmi, medrese, türbe (kümbet), hastahâne, kervansaray, kale ve köprü gibi bir çok mimârî eserler meydana getirmişler, kökleri eski yurtlarındaki yapılara giden tipleri buralarda da geliştirmişler ve İslâm dünyasına yeni yapı tipleri hediye etmişlerdir.
    İran, Türkistan ve Irak'daki büyük câmilerde bu yenilikler tatbik edilmiş ve Selçuklular İslâm dünyasındaki câmilere abidevî bir manzara kazandırmışlardı. Selçuklular'dan zamanımıza kadar örnek olarak; Isfahan Mescid-i Cuma, Gülpayegân Câmii, Kazvîn'deki Mescid-i Cuma ve Ardistan'daki Mescid-i Cuma gibi camiler kalmıştır.
    Diğer bir yapı tipi de dinî bir öğretim yeri olan medresedir. Nişâbûr, Bağdad ve Tus medreseleri bu yapı şeklinin ilk örnekleridir. Mimârî bakımdan medresenin şekli tespit edilmiş, orta avlulu ve dört eyvanlı planın kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu yapı tipinde avlunun dört bir tarafında eyvân bulunmakta, avluyu kemerli revaklar çevirmekteydi. Bu suretle dört eyvanlı câmi ve medrese planının Selçuklular'ın idaresindeki bölgelerde uygulandığı görülmektedir.
    Son zamanlarda yapılan arkeolojik arastırmalar neticesi dört eyvanlı planın saray ve kervansaraylarda da uygulandığı meydana çıkmıştır. Selçuklular'ın İslâm dünyasına getirdikleri yeni yapı şekillerinden biri de; şekil itibarıyla Türk çadırları ("otağları"nı andıran tuğladan yapılmış ve adına "Kümbet" denilen türbelerdir. Bunları genel olarak dört köşeli, çok köşeli veya yuvarlak biçimde olmak üzere üçe ayırmak mümkündür. Selçuklular devrinde İslâm dünyasında bir çok türbe yapılmıştır. Bu devreden kalan örneklerin başında, dünya mimârisinin sayılı şahaserleri arasında yer alan, Sultan Sencer (öl. 1157)'in Merv şehrindeki türbesi gelir. Yeni tip ince silindirik minareler de İslâm dünyasına Türk mimârisinin bir hediyesidir.
    Kirmân Selçukluları daha ilk melikleri Kavurd zamanından (1048-1073) itibaren imâr faaliyetlerine başlamışlardı. Nitekim onun yaptırdığı karakol kalelerinden "minare" biri bugün de mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Selçuklular devrinde Kirmân'da şehircilik yönünden de bir gelişme görülmüş, şehirler "şehristân" denilen kısımdan dışarı taşarak yeni mahalleler ve yerleşme merkezleri kurulmuştur. Melik I. Turan-şâh'ın şaptırdığı "Mescid-i Melik" adıyla meşhur olup, bugün Kirmân gölgesinin en eski câmiidir. O devreden kalan bir eser de Atabey Bozkuş'un yaptırdığı ve "Hâce Atabey" adı ile meşhur türbedir.
    Selçuklu devrinde yapılmış ve bugün var olan bazı eserlerden; Berdisîr'deki Mescid-i Bâzâr-ı şâh, Zerend'deki Selçuklu minaresini, Kirmân şehrine takriben 70 km. mesafedeki Nigâr köyündeki Selçuklu kalesini ve hamamı zikredilebilir. Ayrıca kaynaklarda Selçuklular'ın Kirmân'da bir çok imâr faaliyetlerinde bulunduğu kaydedilmiştir.
    Selçuklu devrindeki figürlü plastik sanatında, Orta Asya modelleri esas tutulmuş, statüko üzerinde gelişmiş olan bu Selçuklu süsleme üslubu câmiler, saraylar ve hattâ zenginlerin evlerinde de görülmüştür. Bu süsleme kompozisyonlarında av sahneleri ve saray hayatından sahneler tasvir edilmiş, Rey'de yapılan kazılarda yıkılmış olan Selçuklu saraylarından çehreleri Türk hatları taşıyan boyanmış heykeller bulunmuştur. XI. yüzyıldan itibaren halı sanatı da Selçuklu Türkleri ile Orta Asya'dan batıya doğru yayılmıştır. Ancak Büyük Selçuklular'dan zamanımıza kadar hiç bir eser gelmemiştir. Selçuklular'ın tesiri ile Bağdat'ta ipek sanayiinde büyük bir gelişme görülmüş ve en eski ipekli kumaş örneği bu devreden kalmıştır.
    Yine Bağdad'da ilk İslâmî minyatür mektebi Selçuklular zamanında kurulmuş, önce Arapça'ya çevrilen metinleri açıklamak ile başlayan bu sanat daha sonra hikaye kitablarında da kendini göstermişti. Minyatür sanatı, Selçuklu sultan ve emirlerinin katipleri olan Uygur Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Bu devirde İran'da Orta Asya seramik sanatı uslubunun tesirleri de açıkça görülmektedir. Selçuklular devrinde başta Rey olmak üzere, Musul ve Rakka gibi üç önemli merkezde çinicilik sanatı gelişmiştir. Türk mimarisinde çininin bir süslenme düzeni içinde mimârî ile bağlanarak kullanılması İran'da Büyük Selçuklular ile başlamış, asıl büyük gelişme Anadolu mimarisinde gerçekleşmiştir.
    Çini yanında seramik eserler yapılmış ve seramik merkezleri kurularak çok sayıda eser verilmiş, yeni teknikler yaratılmıştır. Büyük Selçuklular devrinde maden işlerinde fevkalâde bir teknikle kaliteli eserler meydana getirilmiştir. Maden sanatının merkezi ise Horasan bölgesi idi. Madenden yapılmış eşyalar, aynı zamanda saray hayatını ve tabiatı aksettiren, kabartma tasvirler ile süslenmiştir.
    Onbirinci yüzyıldan beri Ortadoğu ülkelerinde yerleşen ve İslâm dünyasının müşterek malı olmuş bulunan bütün sanat yeniliklerinde Türkler'in tesiri görülmüş ve bu daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir.
    Türkiye Selçukluları da hâkim oldukları süre içinde birçok mimârî eserler ile Anadolu'yu âdetâ süslemişler ve bunlardan bir kısmı da zamanımıza kadar gelmiştir. Selçuklu sultanları Anadolu'da câmi, medrese, türbe, kervansaray, kale ve köprüler yaptırmışlardı. Nitekim Sultan Mes'ûd tarafından XII. yüzyılın ortalarında yaptırılmağa başlanan Konya'daki Alâeddîn Câmi sonraki tamir ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubâd Niğde'de kendi adıyla anılan cami ile, Malatya'daki Ulu câmi'i inşâ ettirdi. Kayseri'deki Huand Câmi'i ve külliyesi de Alâeddîn Keykubâd'ın eşi Mahperi Huand Hâtun tarafından yaptırılmıştır.
    Türkiye Selçuklu sultanları tarafından, medrese tarzında yaptırılan ilk eser, Kayseri'deki Çifte Medrese, Gıyâseddîn I. Keyhusrev'in tıp medresesi (Şifâiye) ile kızkardeşi Gevher Nesibe'nin şifâhânesinden meydana gelmiştir. Sultan İzzeddîn I. Keykavus da Sivas'da bir şifaiye medresesi yaptırmıştı. Selçuklu devlet adamları da ülkeyi bayındır duruma getirmek bakımından faaliyette bulunmuşlardır. Nitekim Sâhib Ata Fahreddîn Ali Akşehir'de Taş Medrese, Kayseri'de Sâhibiye Medresesi, Konya'da İnce minareli Medrese'yi atabey Ertokuş Isparta'da medrese, Celâl ed-Dîn Karatay Konya'da Karatay Medresesi'ni, Muineddîn Pervâne Sivas'da Gök Medrese'yi ve Cacaoğlu Nûreddîn de Cacabey Medresesi'ni yaptırmışlardı. Kırşehir'deki Cacabey Medresesi'nin önce bir rasadhâne olarak yapıldığı sonra da câmiye çevrildiği anlaşılıyor.
    Türkiye Selçuklular'ın kudretini, teşkilâtının iyi işlediğini ve yüksek kültürünü en canlı şekilde aksettiren eserler, ticaret yolları üzerinde yükselen kervansaraylardır. Anadolu'da çok sayıda bulunan kervansaraylar Selçuklu sultanları ve vezirleri tarafından XIII. yüzyıl boyunca yaptırılmıştır. Bir muhafız kıtasıyla korunan bu kervansaraylarda yolculara hayvanlarıyla birlikte üç gün parasız yemek veriliyor, hastalar tedavi ediliyor ve herkese din farkına, zengin ve fakir olduğuna bakılmaksızın eşit muamele ediliyordu. Anadolu'daki kervansaraylardan sekiz tanesinin Selçuklu sultanları tarafından yaptırıldığı tespit edilmiştir.
    Anadolu'daki kümbet ve türbeler mütevâzi ölçüler içinde yapılmakla beraber, mimârî bakımdan bir gelişme içinde oldukları görülmektedir. Önceleri tuğladan ve taştan inşâ edilen kümbetler, daha sonra sadece taştan yapılmağa başlanmıştı. XII,. yüzyıla âit Selçuklu kümbetlerinden Konya'daki II. Kılıç Arslan kümbeti kalmıştır. Selçuklu sultanlarından kalan bir türbe ise, I. Keykavus'un Sıvas'daki türbesidir. Selçuklu hâtunlarından Kayseri'deki Mahperi Huand Hâtun kümbeti, devlet adamlarından Atabey Ertokuş'un kümbeti, Celâl ed-Dîn Karatay'ın Konya'daki türbesi, yine Konya'da Sâhib Ata Fahreddîn Ali'nin âile türbesini bu tip eserlerden zamanımıza kadar kalmış birkaç örnek olarak zikredebiliriz.
    Selçuklu Türkleri'yle Orta Asya'dan batıya doğru yayılan halı sanatı, Türkiye Selçukluları zamanından (XIII. yüzyılın ilk yarısından) kalan parçalardan anlaşılacağı üzere devamlı gelişmelerde daha sonraki halı sanatına bir temel olmuştur. Konya Selçuklu halıları refâh ve dekor bakımından fevkalâde bir zenginlik gösterirler. Renk olarak genellikle koyu mavi veya kırmızı göze çarpar. Selçuklu halılarındaki motifler; sekiz köşeli yıldızlar, uçları çengellerle çevrilen sekizgenler gibi sık sık görülen geometrik şekillerdir. Ayrıca gâyet stilize bitki ve hayvan şekilleri de görülür. Halılara karakteristik özellik veren husûs geniş bordürlerindeki iri kufî yazı dekorudur.
    XIII. yüzyılda Anadolu'daki Selçuklu çini sanatı çok büyük bir gelişme göstermiş ve kendine has bir desen dünyası yaratmıştır. Zikredilen yüzyılın ikinci yarısından sonra çini süslemede bitkisel motiflerin hâkimiyeti natüralist uslubun habercisi olmuştur. Anadolu'da iç ve dış mimaride çini süsleme kullanılmış bunun örneklerine şifâhâne, medrese, türbe, kümbet, câmi ve mescidlerde rastlanmış, böylece bu sanatın gelişmesi sağlanmıştır. Türkiye Selçuklular'ın başkenti Konya çeşitli tekniklerin kullanıldığı bir çini merkezi olmuş ve bütün Selçuklu devri çini sanatını şekillendirmiştir.
    Selçuklular İslâm medeniyetine uymakla kalmamışlar, kendi şahsiyet ve zevklerinden bu medeniyete büyük ölçüde katkıda bulunarak, kendi sanat görüşlerini de ortaya koymuşlardı. İdareleri altında bulunan Çin sınırlarından İstanbul Boğazı, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına, Mısır, Yemen ve Hind hududlarına kadar olan ülkelerde câmi, medrese, türbe (kümbet), hastahâne, kervansaray, kale ve köprü gibi bir çok mimârî eserler meydana getirmişler, kökleri eski yurtlarındaki yapılara giden tipleri buralarda da geliştirmişler ve İslâm dünyasına yeni yapı tipleri hediye etmişlerdir. İran, Türkistan ve Irak'daki büyük câmilerde bu yenilikler tatbik edilmiş ve Selçuklular İslâm dünyasındaki câmilere abidevî bir manzara kazandırmışlardı. Selçuklular'dan zamanımıza kadar örnek olarak; Isfahan Mescid-i Cuma, Gülpayegân Câmii, Kazvîn'deki Mescid-i Cuma ve Ardistan'daki Mescid-i Cuma gibi camiler kalmıştır.
    Diğer bir yapı tipi de dinî bir öğretim yeri olan medresedir. Nişâbûr, Bağdad ve Tus medreseleri bu yapı şeklinin ilk örnekleridir. Mimârî bakımdan medresenin şekli tespit edilmiş, orta avlulu ve dört eyvanlı planın kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu yapı tipinde avlunun dört bir tarafında eyvân bulunmakta, avluyu kemerli revaklar çevirmekteydi. Bu suretle dört eyvanlı câmi ve medrese planının Selçuklular'ın idaresindeki bölgelerde uygulandığı görülmektedir. Son zamanlarda yapılan arkeolojik arastırmalar neticesi dört eyvanlı planın saray ve kervansaraylarda da uygulandığı meydana çıkmıştır. Selçuklular'ın İslâm dünyasına getirdikleri yeni yapı şekillerinden biri de; şekil itibarıyla Türk çadırları ("otağları"nı andıran tuğladan yapılmış ve adına "Kümbet" denilen türbelerdir. Bunları genel olarak dört köşeli, çok köşeli veya yuvarlak biçimde olmak üzere üçe ayırmak mümkündür. Selçuklular devrinde İslâm dünyasında bir çok türbe yapılmıştır. Bu devreden kalan örneklerin başında, dünya mimârisinin sayılı şahaserleri arasında yer alan, Sultan Sencer (öl. 1157)'in Merv şehrindeki türbesi gelir. Yeni tip ince silindirik minareler de İslâm dünyasına Türk mimârisinin bir hediyesidir.
    Kirmân Selçukluları daha ilk melikleri Kavurd zamanından (1048-1073) itibaren imâr faaliyetlerine başlamışlardı. Nitekim onun yaptırdığı karakol kalelerinden "minare" biri bugün de mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Selçuklular devrinde Kirmân'da şehircilik yönünden de bir gelişme görülmüş, şehirler "şehristân" denilen kısımdan dışarı taşarak yeni mahalleler ve yerleşme merkezleri kurulmuştur. Melik I. Turan-şâh'ın şaptırdığı "Mescid-i Melik" adıyla meşhur olup, bugün Kirmân gölgesinin en eski câmiidir. O devreden kalan bir eser de Atabey Bozkuş'un yaptırdığı ve "Hâce Atabey" adı ile meşhur türbedir. Selçuklu devrinde yapılmış ve bugün var olan bazı eserlerden; Berdisîr'deki Mescid-i Bâzâr-ı şâh, Zerend'deki Selçuklu minaresini, Kirmân şehrine takriben 70 km. mesafedeki Nigâr köyündeki Selçuklu kalesini ve hamamı zikredilebilir. Ayrıca kaynaklarda Selçuklular'ın Kirmân'da bir çok imâr faaliyetlerinde bulunduğu kaydedilmiştir.
    Selçuklu devrindeki figürlü plastik sanatında, Orta Asya modelleri esas tutulmuş, statüko üzerinde gelişmiş olan bu Selçuklu süsleme üslubu câmiler, saraylar ve hattâ zenginlerin evlerinde de görülmüştür. Bu süsleme kompozisyonlarında av sahneleri ve saray hayatından sahneler tasvir edilmiş, Rey'de yapılan kazılarda yıkılmış olan Selçuklu saraylarından çehreleri Türk hatları taşıyan boyanmış heykeller bulunmuştur. XI. yüzyıldan itibaren halı sanatı da Selçuklu Türkleri ile Orta Asya'dan batıya doğru yayılmıştır. Ancak Büyük Selçuklular'dan zamanımıza kadar hiç bir eser gelmemiştir. Selçuklular'ın tesiri ile Bağdat'ta ipek sanayiinde büyük bir gelişme görülmüş ve en eski ipekli kumaş örneği bu devreden kalmıştır.
    Yine Bağdad'da ilk İslâmî minyatür mektebi Selçuklular zamanında kurulmuş, önce Arapça'ya çevrilen metinleri açıklamak ile başlayan bu sanat daha sonra hikaye kitablarında da kendini göstermişti. Minyatür sanatı, Selçuklu sultan ve emirlerinin katipleri olan Uygur Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Bu devirde İran'da Orta Asya seramik sanatı uslubunun tesirleri de açıkça görülmektedir. Selçuklular devrinde başta Rey olmak üzere, Musul ve Rakka gibi üç önemli merkezde çinicilik sanatı gelişmiştir. Türk mimarisinde çininin bir süslenme düzeni içinde mimârî ile bağlanarak kullanılması İran'da Büyük Selçuklular ile başlamış, asıl büyük gelişme Anadolu mimarisinde gerçekleşmiştir. Çini yanında seramik eserler yapılmış ve seramik merkezleri kurularak çok sayıda eser verilmiş, yeni teknikler yaratılmıştır. Büyük Selçuklular devrinde maden işlerinde fevkalâde bir teknikle kaliteli eserler meydana getirilmiştir. Maden sanatının merkezi ise Horasan bölgesi idi. Madenden yapılmış eşyalar, aynı zamanda saray hayatını ve tabiatı aksettiren, kabartma tasvirler ile süslenmiştir.
    Onbirinci yüzyıldan beri Ortadoğu ülkelerinde yerleşen ve İslâm dünyasının müşterek malı olmuş bulunan bütün sanat yeniliklerinde Türkler'in tesiri görülmüş ve bu daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir.
    Türkiye Selçukluları da hâkim oldukları süre içinde birçok mimârî eserler ile Anadolu'yu âdetâ süslemişler ve bunlardan bir kısmı da zamanımıza kadar gelmiştir. Selçuklu sultanları Anadolu'da câmi, medrese, türbe, kervansaray, kale ve köprüler yaptırmışlardı. Nitekim Sultan Mes'ûd tarafından XII. yüzyılın ortalarında yaptırılmağa başlanan Konya'daki Alâeddîn Câmi sonraki tamir ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubâd Niğde'de kendi adıyla anılan cami ile, Malatya'daki Ulu câmi'i inşâ ettirdi. Kayseri'deki Huand Câmi'i ve külliyesi de Alâeddîn Keykubâd'ın eşi Mahperi Huand Hâtun tarafından yaptırılmıştır.
    Türkiye Selçuklu sultanları tarafından, medrese tarzında yaptırılan ilk eser, Kayseri'deki Çifte Medrese, Gıyâseddîn I. Keyhusrev'in tıp medresesi (Şifâiye) ile kızkardeşi Gevher Nesibe'nin şifâhânesinden meydana gelmiştir. Sultan İzzeddîn I. Keykavus da Sivas'da bir şifaiye medresesi yaptırmıştı. Selçuklu devlet adamları da ülkeyi bayındır duruma getirmek bakımından faaliyette bulunmuşlardır. Nitekim Sâhib Ata Fahreddîn Ali Akşehir'de Taş Medrese, Kayseri'de Sâhibiye Medresesi, Konya'da İnce minareli Medrese'yi atabey Ertokuş Isparta'da medrese, Celâl ed-Dîn Karatay Konya'da Karatay Medresesi'ni, Muineddîn Pervâne Sivas'da Gök Medrese'yi ve Cacaoğlu Nûreddîn de Cacabey Medresesi'ni yaptırmışlardı. Kırşehir'deki Cacabey Medresesi'nin önce bir rasadhâne olarak yapıldığı sonra da câmiye çevrildiği anlaşılıyor.
    Türkiye Selçuklular'ın kudretini, teşkilâtının iyi işlediğini ve yüksek kültürünü en canlı şekilde aksettiren eserler, ticaret yolları üzerinde yükselen kervansaraylardır. Anadolu'da çok sayıda bulunan kervansaraylar Selçuklu sultanları ve vezirleri tarafından XIII. yüzyıl boyunca yaptırılmıştır. Bir muhafız kıtasıyla korunan bu kervansaraylarda yolculara hayvanlarıyla birlikte üç gün parasız yemek veriliyor, hastalar tedavi ediliyor ve herkese din farkına, zengin ve fakir olduğuna bakılmaksızın eşit muamele ediliyordu. Anadolu'daki kervansaraylardan sekiz tanesinin Selçuklu sultanları tarafından yaptırıldığı tespit edilmiştir.
    Anadolu'daki kümbet ve türbeler mütevâzi ölçüler içinde yapılmakla beraber, mimârî bakımdan bir gelişme içinde oldukları görülmektedir. Önceleri tuğladan ve taştan inşâ edilen kümbetler, daha sonra sadece taştan yapılmağa başlanmıştı. XII,. yüzyıla âit Selçuklu kümbetlerinden Konya'daki II. Kılıç Arslan kümbeti kalmıştır. Selçuklu sultanlarından kalan bir türbe ise, I. Keykavus'un Sıvas'daki türbesidir. Selçuklu hâtunlarından Kayseri'deki Mahperi Huand Hâtun kümbeti, devlet adamlarından Atabey Ertokuş'un kümbeti, Celâl ed-Dîn Karatay'ın Konya'daki türbesi, yine Konya'da Sâhib Ata Fahreddîn Ali'nin âile türbesini bu tip eserlerden zamanımıza kadar kalmış birkaç örnek olarak zikredebiliriz.
    Selçuklu Türkleri'yle Orta Asya'dan batıya doğru yayılan halı sanatı, Türkiye Selçukluları zamanından (XIII. yüzyılın ilk yarısından) kalan parçalardan anlaşılacağı üzere devamlı gelişmelerde daha sonraki halı sanatına bir temel olmuştur. Konya Selçuklu halıları refâh ve dekor bakımından fevkalâde bir zenginlik gösterirler. Renk olarak genellikle koyu mavi veya kırmızı göze çarpar. Selçuklu halılarındaki motifler; sekiz köşeli yıldızlar, uçları çengellerle çevrilen sekizgenler gibi sık sık görülen geometrik şekillerdir. Ayrıca gâyet stilize bitki ve hayvan şekilleri de görülür. Halılara karakteristik özellik veren husûs geniş bordürlerindeki iri kufî yazı dekorudur.
    XIII. yüzyılda Anadolu'daki Selçuklu çini sanatı çok büyük bir gelişme göstermiş ve kendine has bir desen dünyası yaratmıştır. Zikredilen yüzyılın ikinci yarısından sonra çini süslemede bitkisel motiflerin hâkimiyeti natüralist uslubun habercisi olmuştur. Anadolu'da iç ve dış mimaride çini süsleme kullanılmış bunun örneklerine şifâhâne, medrese, türbe, kümbet, câmi ve mescidlerde rastlanmış, böylece bu sanatın gelişmesi sağlanmıştır. Türkiye Selçuklular'ın başkenti Konya çeşitli tekniklerin kullanıldığı bir çini merkezi olmuş ve bütün Selçuklu devri çini sanatını şekillendirmiştir.

Sayfayı Paylaş