Servet-i fünun edebi tenkit(eleştri) örnekleri

Konu 'Edebiyat 11.Sınıf' bölümünde onur57us tarafından paylaşıldı.

  1. onur57us

    onur57us Üye

    Katılım:
    31 Mart 2011
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    2

    Merhaba arkadaşlar bana edebi tenkit örnekleri lazım aradım bulamadım belki elinizde vardır diye düşündüm yardımcı olabilir misiniz :)
  2. Moderatör Bahadır

    Moderatör Bahadır Süper Moderatör Yönetici Süper Moderatör

    Katılım:
    27 Şubat 2012
    Mesajlar:
    535
    Beğenileri:
    159
    Ödül Puanları:
    43
    Yer:
    Adana
    1. ÖRNEK

    SÂL-İ EDEBÎ

    … Yeni kelimeler kullanılmasını uygun bulmayanlar, bugünkü edebiyatın yeni kelimelerle ifade ettiği fikirleri bilinen kelimelerle ifade etmeye çalışmalı, muvaffak olmalı da ondan sonra lüzumsuzluğunu iddia etmeli. Daha geçenlerde büyük bir yazarımız yeni kelime kullanılmasını tenkid ettiği sırada şifahen [— sözle, ağızdan] bana dedi ki:

    — Biz yazı dilini indirmek, konuşma dilini yükseltmek ve bu suretle dil ve kalemi aynı seviyeye getirmek (birleştirmek) isterken siz, öyle kelimeler, öyle terkipler çıkarıyorsunuz ki Veysî'lerin Nerkisî'lerin eserlerinde bile görülmemiş.

    Gerçi yeni kelimeleri Veysî'lerin, Nerkisî'lerin eserlerinde bulmak zordur; çünkü onlar seci ve kafiye yaratmak için yeni kelimeler arıyorlardı, bugünkü yazarlar ise yeni fikirleri, yeni hayalleri, yeni şiirleri anlatabilmek için ararlar ki, inançlarına göre, bu da dile bir hizmettir.

    … Terkiplerin yeniliğine gelince: bir terkip dil bilgisinin bilinen kurallarına aykırı olmadığı, isterse garip olsun ve anlamı da olduğu halde yalnız yeniliği affı mümkünsüz bir kusur

    gibi gösterilmek pek açık bir haksızlıktır… Şimdi bu sâât-ı semen-fâm terkibinin lâfzan [kelime yapısı bakımından] ve mânaca ne olduğunu düşünelim: Bu bir terkip ki söz bozukluğu yok; anlamı: semen [yasemin] renginde beyaz saatler…

    Lâfzan diyecek yok; anlamı söz götürebilir: Beyaz saatler! Gerçekten bu, birdenbire garip görünür; fakat biraz düşünme o garipliği giderebilir: "Saat, bir zaman parçasıdır, zaman renk ile sıfatlanmayı kabul etmez ki beyaz saatler, siyah saatler diyebilelim." Öyle ama gece nedir? O da zamanın bir parçası değil mi? O hâlde nasıl olup da "karanlık geceye" leyl-i siyah [siyah gece] diyebiliyorsunuz? Eğer zamanın renklerle sıfatlanmayı kabul edemeyeceği iddiâsında ısrar ediyorsanız sâât-ı semen-fâm terkibini anlamsızlıkla suçlamayınız. Çünkü "karanlık gece"ye leyl-i siyah [=siyah gece"] dediğimiz hâlde kıyas yoluyla "aydınlık gece"ye de leyl-i sefîd [=beyaz gece] demekte sakınca olmaz; saatler ise gecenin parçalarından başka bir şey değildir; malûmdur ki bütünün kabul ettiği hâli parça da kabul edebilir; öyle olunca, leyl-i siyâh – leyl-i sefîd dediğimiz gibi sâât-ı sefîd terkibi anlamlı olunca, açıkladığımız sâât-ı semen-fâm terkibi gibi anlamsız zannolunan lerze-i rûşen [parlak titreyiş], bûse-i gül-gûn [gül rengi-buse], âtî-i edebî[edebiyatın geleceği] ve benzeri terkipler de anlamlıdır; fakat bunların hepsinde hakiki anlam aramamalı, bazısında da mecazî anlam arayacak kadar yumuşak davranmalıdır.

    (Nevsâl-i Servet-i Fünûn, 1897)


    2. ÖRNEK

    Eleştiri adı : Halikarnas Balıkçısı

    [​IMG]


    Halikarnas Balıkçısı takma adıyla tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973), öykücü ve romancı olarak, Ege ve Akdeniz kıyılarımızın, ekmeğini çekişe dövüşe denizden çıkaran yoksul, ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk ve tek sanatçıdır.


    Daha babasının (Şakir Paşa) elçi olarak bulunduğu Atina’da geçen çocukluk günlerinde filizlenip, Oxford’daki tarih öğreniminde daha bir gelişerek bilinçlenen mitoloji merakı, meraktan da öte tutkusu, o taşkın deniz sevgisiyle sarmaş dolaş olarak, hikâye ve romanlarına yansır.


    Cevat Şakir, Oxford’dan klasik kültür yüküyle yurda dönünce (1910), resim karikatür, dergi kapağı resimleri, çevirilerle başlar gazetelerde çalışmaya. 1925’te Resimli Ay dergisinde, asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizilmelerini konu alan bir öyküsü, Doğu İsyanı günlerine rastlaması kasıtlı bir eleştiri sayılarak sanatçı üç yıl Bodrum’da kalebentlik cezasına çarptırılır. Daha Bodrum’a ayak bastığı ilk gece ile sanatçının yaşamında, ömrünün sonuna kadar sürecek olan, yepyeni bir dönem başlar. Yurt gerçeklerinden uzakta, varlıklı, alafranga bir çevrede, Batı kültürüyle beslenmiş çıtkırıldım genç aydının, görüp yaşadığı, alışıp benimsediği dünyadan apayrı, yoksul ama mert deniz insanları ile karşılaşmasıdır bu. Cevat Şakir, Bodrum’da geçirdiği bir buçuk yıl içinde, daha başlangıçtan beri kafasından yüreğine, yüreğinden kafasına akıp ona gerçek kişiliğini aydınlatan her şeyi bulur: Denizle sarmaş dolaş doğa güzelliği yanında, taşı toprağıyla boğazına kadar mitolojik anılarla dolu bir dünya, o anılardan habersiz, günlük ekmek tasası içinde çırpınan yoksul ama dürüst, temiz deniz insanlarının imrenilesi yaşamı.


    Kalebentlik cezası biter ama, ondaki deniz sevgisi, deniz insanlarına duyduğu hayranlık, sevgi bitmez. İstanbul’lardan kalkıp, evini barkını, kolay hayatını, rahatını elinin tersiyle bir yana iter ve gelip tam yirmi yıl Bodrum’da yaşar, ekmeğini alnının teriyle kazanan deniz insanlarının arasında.


    Önce sokaklara palmiyeler dikip, yurtdışından getirttiği bitkilerle şehrin dört bir yanını donatmak, bilgisini, görgüsünü bütün cömertliğiyle çevresine saçmakla başlar işe. Sonra, karşılıklı sevgi ve duygu alışverişinin potasında oluşturduğu zengin izlenimleri, hayal gücünün bütün yetisiyle dile getirir hikâye ve romanlarında.


    Daha öykü kitaplarının adlarından başlar deniz sevgisinin, insanı doğayı kucak kucağa birbiriyle kaynaştıran önüne geçilmez bir tutkunun serüveni. Yazarın ilk hikâye kitabı, Halikarnas Balıkçısı adıyla 1939’da çıkar: Ege Kıyılarında. Onun ardından sırasıyla Merhaba Akdeniz (1947, 1962), Ege’nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957) yayınlanır. Balıkçı, bütün bu öykülerde (romanlarında olduğu gibi), kara insanlarının yanı sıra, ama onlardan çok, umutlarını, fırtınalı denizlerde dalgalarla boğuşa boğuşa çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkarmaya çalışan yiğit babaların, oğulların, vefalı kocaların, kardeşlerin, vazgeçilmez sevgililerin ağları, sandalları, kürekleri yelkenleri, tekneleri ile bir bereket müjdesi gibi geri dönmelerini, rıhtımlarda, kapı aralıklarında, damlarda pencerelerde bekleyen kızlı erkekli, çoluklu çocuklu kıyı insanlarının çileli yaşayışını verir. Kimi zaman denizin üstünde, kimi zaman sünger avcıları, dalgıçlarla denizlerin dibinde, renkli, esrarlı, sürprizli bir dünyanın ta orta yerinde buluruz kendimizi.


    Bir geçim kaygısı olmakla birlikte, o kaygıyı gerilerde bırakıp, kazası belası, bin bir tehlikesi güçlüğü ile bir serüven tutkusuna dönüşen deniz sevgisi, deniz büyüsü, Balıkçı’nın romanlarını da alır avucunun içine. Balıkçının ilk ve en güzel romanı olan Aganta Burina Burinata’nın (1946), amcası açıklarda boğulduğu için, denizcilikten uzaklaştırılan, evlendirilip karaya bağlanmaya çalışılan kahramanı genç Mahmut’u, sonunda denizin çağrısına dayanamayıp, enginlere teslim eder kaderini.


    Deniz insanlarına olan hayranlığı, Balıkçı’yı, yanında yöresinde görüp tanıdığı, ölesiye bağlandığı sıradan insanlar yanında, tarihimize mal olmuş deniz kahramanlarının hayatlarını da romanlaştırmaya götürür. Uluç Reis (1962) ve Turgut Reis (1966) adlı romanlar bu hayranlığın bir ürünüdür.


    Balıkçı’nın, öykücülüğü ve romancılığı yanında, bir o kadar önemli, bir o kadar üzerinde durulması gereken özelliği, tarih bilinci ve mitoloji merakıyla sivrilen, bunların da ötesinde, gelmişi geçmişiyle Anadolu’nun kültür kaynakları üstüne eğilen, gerçek bir düşünür, yurtsever bir düşünür olmasıdır. Balıkçı, bir yandan, mitoloji tutkusuyla Anadolu Efsaneleri (1955) ve Anadolu Tanrıları (1962) üzerine eğilirken, öte yandan, Batı kültürünü oluşturan kaynağın Yunanistan’da değil, Anadolu’da yeşerip geliştiğini ispatlamaya adar kendini. Anadolu’nun Sesi (1971) ve Hey, Koca Yurt’ta (1972) İyonya (Anadolu) kültürünün Yunanistan kültüründen üstünlüğünü göstermeye çalışır. Ona göre Batılıların Yunan Mucizesi diye belledikleri şey, aslında Ege bölgelerinde yeşermiş, aklı mantığı, olumlu düşünceyi başlatan bir çabanın, adına, göğsümüzü kabarta kabarta Ege Mucizesi diyebileceğimiz bir düşünce akımını ürünüdür. Balıkçı’ya göre, insan aklının olumlu tohumları maddeci düşünürlerle İyonya’da atılmıştır. Sokrataes ve Platon’la, bu akılcı atılım bir başka yöne yaptırılmış, ruh ve madde ayrılığı içinde ruha üstünlük tanıyarak, insan aklı 1800 yıllık bir gecikmeye uğratılmıştır.


    Doğru yanlış yönleri bir yana, Batı kültürünü İyonya dışında yalnız Yunanistan’a bağlayan klasik görüşe karşı çıkışı, yurt topraklarında, nüfus kütüğü merakına düşmeden, boy atmış, gelişim göstermiş her çeşit düşünceyi özümseme yolundaki çabası ile Balıkçı, Azra Erhat’ın deyimiyle bir kültür öncüsü olmuştur ve öyle anılacaktır.

    (Vedat Günyol, “Çalakalem”)

Sayfayı Paylaş