sevgi hakkında bir hikaye

Konu 'Türkçe 7. Sınıf' bölümünde mertmerve tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. mertmerve

    mertmerve Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2010
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    sevgi hakkında bir hikaye farketmez ne olduduğu ( vatan sevgisi hayvan sevgisi) şimdiden tşk
  2. ѕυρєя мσ∂

    ѕυρєя мσ∂ Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2010
    Mesajlar:
    7
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    0
    Annemin yanlızca bir gözü vardı.Ondan nefret ederdim.Çünkü durumu beni utandırıyordu.Ailemizi geçindirmek için okulda ahçılık yapardı.Okuldaiken bir gün Annem bana merhaba demeye gelmişti.Yerin dibine geçmiştim.Bunu bana nasıl yapabilirdi.Onu görmezden geldim.Ona nefretle baktım ve ondan kaçtım.Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım dediki Eee senin Annenin yanlızca bir gözü var deyince yerin dibine girmek istedim vede Annemin ortadan kaybolmasını istedim.Bu yüzden o gün onunla karşılaşınca dedimki.. Beni gülünç duruma düşüreceğine ölsen daha iyi.Annem karşılık vermedi.Dediklerim karşışında bir saniye bile düşünmedim çünkü çok kızmıştım.Onun duyguları beni igilendirmiyordu.Onu evde istemiyordum.Çok çalıştım ve Singapura okumaya gittim.Sonra evlendim Kendi evimi aldım çocuklarım oldu ve hayatımdan çok memnundum.Bigün Annem beni ziyarete gemişti.Kaç yıldır beni görmemiş ve torunlarını tanımamıştı.Kapıya gelince çocuklarım ona güldüler.Ona evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin hemen buradan git diye bağırdım.Buna Annemin kısaca kusura bakmayın yanlış adrese geldim galiba dedi ve gözden kayboldu.Bir gün mezunlar toplantısı için okuldan bir mektup aldım.Karıma iş seyehatına gidiyorum diye bahane uydurdum.Mezunlar toplatısından sonra sırf meraktan eski eve gittim.Komşularım Annemin öldüğünü söylediler.Hiç üzülmemiştim.Bana versinler diye Annemin bıraktığı bir mektup verdiler.En sevgili oğlum her zaman seni düşünüyorum.Singapura gelip çocuklarını korkuttuğum için üzgünüm.Mezunlar gününe geleceksin diye çok sevinmiştim ama seni görmek için yataktan kalkabilirmiyim bilemiyorum .Sen büyürken sürekli utanç kaynağı olduğum için üzgünüm.Biliyormusun sen küçükken bir kaza geçirmiştin ve gözünü kaybetmiştin.Anne olrak senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım.Bu yüzden sana kendi gözümü verdim o gözle benim yerime görüyor diye seninle okadar gurur duyuyorumki.BÜTÜN SEVGİMLE ANNEN.Annenin çocuğuna sevgisi böyle olursa Allahın kullarına rahmetini siz hesaplayın.
    mertmerve bunu beğendi.
  3. mertmerve

    mertmerve Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2010
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    teşekkür ederim ama farklı hikayelerde y**zrsanız sevinirim çünkü bir tane yeterli dilll ama yinede tşk.
  4. ѕυρєя мσ∂

    ѕυρєя мσ∂ Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2010
    Mesajlar:
    7
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    0
    YAVRU KÖPEK SEVGİSİ



    Bir dükkan sahibi dükkanının vitrinine üzerinde Satılık Köpek yavruları yazan bir tabela asarken, yanında küçük bir erkek çocuğu belirdi.

    "Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?" diye sordu.

    Adam çocuğa yavruların en az 50 dolar ettiğini söyledi.

    Çocuk elini cebine attı, biraz bozuk para çıkardı, dükkan sahibine bakıp "Iki dolar otuzbeş sentim var. Onlara bakabilir miyim?" dedi.

    Dükkan sahibi çocuğa gülümsedi ve bir ıslık çaldı. Lady adlı bir köpek dükkanın içindeki kulübesınden çıkıp onlara doğru koşmaya başladı. Arkasında beş tane küçük yün yumağı vardı.Yavrulardan biri, diğerlerinin gerisinden topallayarak geliyordu. Bu küçük çocuğun hemen dikkatini çekti.

    "Bu yavrunun nesi var?"

    Dükkan sahibi "Veterinerin dediğine göre, kalçasında bir kemik eksikmiş" diye yanıt verdi. "Hep böyle topallayacakmış."

    Küçük çocuk hemen, "Onu almak istiyorum" dedi.

    Dükkan sahibi "Sahi mi?.. O yavruyu gerçekten istiyorsan sana bedava verebilirim" dedi.

    Çocuk dükkan sahibine yaklaştı ve öfkeyle "Onu bana bedava vermenizi istemiyorum. Bu yavru da diğer yavrular kadar değerli. Fiyatı neyse size ödeyeceğim. Şimdi size iki dolar otuz beş sent vereceğim, kalan parayı da ayda elli sent, elli sent ödeyeceğim!" dedi.

    Dükkan sahibi "O sakat yavruyu ne yapacaksın? O hiçbir zaman diğer köpekler gibi koşup, oynayamayacak" dedi.
    Küçük çocuk pantolonunun paçasını yukarı kaldırdı ve iki çelik bağla desteklenmiş eğri sol bacağını gösterdi. "Ben de pek koşamıyorum" dedi. "Bu yavrunun da kendini anlayacak birine ihtiyacı var."

    Son dört aydır bacağına çelik bağ takan küçük çocuk, evinin ön kapısından içeri, kucağında yeni aldığı köpek yavrusuyla girdi. Köpeğin kalçasında bir kemik eksikti ve yavru yere bırakıldığında ciddi biçimde topallıyordu. Çocuk kendi durumundan ümitsizdi. Ama yanında yeni arkadaşıyla umutları canlanmış ve yepyeni bir çoskuyla dolmuştu.

    Ertesi gün çocuk ve annesi küçük köpeğe nasıl yardım edebileceklerini öğrenmek için bir veterinere gittiler. Veteriner, çocuğa eğer her sabah yavru köpeğin bacağına masaj yapar, sonra da onu en az iki kilometre yürütürse, o zaman kalçasındaki kasların güçleneceğini, yavrunun artık acı çekmeyeceğini ve daha az topallayacağını anlattı. Yavru köpeğin yürürken rahatsızlığını inleyerek ve havlayarak belli etmesine ve çocuğun da kendi bacak bağından acı ve zorluk çekmesine karşın, programı iki ay sabırla sürdürdüler. Üçüncü ay, artık her sabah okuldan önce beş kilometre yürüyorlardı ve artık ikisi de yürürken acı duymuyordu.

    Bır Cumartesi sabahı çalışmadan dönerken çalıların arasından önlerine bir kedi çıktı ve köpeği korkuttu. Tasmasından kurtulan köpek hızla caddeye seğirtti. Hızla gelen bir kamyon köpeğe yaklaşırken çocuk da caddeye fırladı, köpeğini yakalamak istedi ama yolun kenarına yuvarlandı. Geç kalmıştı. Kamyon köpeğe çarpmıştı köpeğin ağzından kan geliyordu çocuk köpeğine sarılmış ağlarken kendi bacağındaki bağın çıkmış olduğunu gördü. Kendisi için üzülecek zamanı yoktu. Hemen ayağa kalktı, köpeğini kucağına aldı ve eve doğru yola koyuldu. Köpek küçük küçük havlayarak çocuğa umut veriyor ve onun heyecan içinde elinden geldiğince hızlı koşmasına neden oluyordu.

    Annesi onu ve acı çeken köpeğini hemen hayvan hastanesine götürdü. Anne oğul merak içinde köpeğin ameliyatı atlatıp atlatmadığını öğrenmek için beklerken çocuk hem de çelik bağları gevşemişken şimdi nasıl olup da hızlı hızlı yürüyebildiğini ve koşabildiğini sordu. Annesi şöyle dedi: "Sende osteomiyelit vardı. Bu bir kemik hastalığıdır. Bu hastalık bacağını zayıflattı ve sakat bıraktı, bu nedenle de topallıyor ve acı çekiyordun. Bacağındaki çelik bağ destek içindi. Eğer acıya ve saatlerce sürecek tedavilere dayanmaya razı olsaydın, bu geçecekti. İlaçlara iyi cevap verdin, ama fizik tedaviye her zaman karşı koydun. Baban ve ben ne yapacağımızı bilemiyorduk. Doktorlar bize bacağını yitirmek üzere olduğunu söylediler. Sonra eve köpek yavrusunu getirdin. Sanki onun gereksinmelerini anlıyor gibiydin. Sen ona yardım ederken aslında büyümek ve güçlenmek için kendine yardım ediyordun."

    Tam bu sırada ameliyathanenin kapısı ağır ağır açıldı. Veteriner yüzünde bir gülümsemeyle dışarı çıktı. "Köpeğiniz iyileşecek" dedi. Çocuk insanın verirken, aslında aldığını öğrendi. Vermek almaktan daha kutsaldı.

    Bu olurmu
    mertmerve bunu beğendi.
  5. mertmerve

    mertmerve Üye

    Katılım:
    3 Ocak 2010
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    çok teşeküürler yardımcı olduğunuz için :) ödevinin tamamlanmasını sağladınız :)
  6. masum_gulus

    masum_gulus Üye

    Katılım:
    16 Kasım 2008
    Mesajlar:
    618
    Beğenileri:
    388
    Ödül Puanları:
    0
    Gerçek Sevgi

    Arthur, Merlin ‘in yanından ayrılmadan önce çok karamsarlaştı. Nerdeyse onbeş yaşındaydı ama diğer insanları çok az görmüştü.

    - “Onlara katılacağın için üzgün müsün ?” diye sordu Merlin.

    - “Herşeyden önce sen de onlardan birisin.”

    Arthur uzaklara baktı.

    - “Hüzünlüyüm ama sebebi bu değil.”

    - “Peki ne öyleyse?”

    - “Sana bir şey sormak istiyorum ama nasıl soracağımı veya sorsam mı sormasam mı bilmiyorum.”

    - “Durma”

    Arthur kararsız bir şekilde baktı.

    - “Bana öğrettiğin dersler hakkında değil.Ama herşeyden çok bilmek istediğim bir şey, yani bana söyler misin acaba…”

    Boğazı düğümlendi ve durdu.

    - “Belki de aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsun?”

    Arthur kafa sallayarak onayladı. Merlin ‘in önsezisi ile kurtulmuş olmaktan mutluydu. Yaşlı büyücü bir süre düşündü ve

    - “Herşeyden önce unutma ki gerçekten önemli bir şey sordun. Aşk hakkında sözlerle anlatılamayacak bir şey vardır, ama önce benimle gel” dedi.

    Arthur ‘u öğle güneşinin parladığı bir açıklığa götürdü. Merlin’in elinde güneşe doğru tuttuğu, yanan bir mum belirdi.

    - “Yanıp yanmadığını görebiliyor musun ?” diye sordu.

    - “Hayır” dedi Arthur.

    Güneş o kadar parlaktı ki mumun alevi görünmüyordu.

    - “Ama bak” dedi Merlin. Bir pamuk parçasını muma yaklaştırdı ve pamuk hemen yanıverdi.

    - “Bunun aşkla ne ilgisi var?” diye sordu Arthur, ama Merlin yanıtlamadı. Sadece yılan otunun çiçeğini alıp suyundan iki damla Arthur ‘un parmaklarına sıktı.

    - “Tadına bak” dedi.

    Arthur yüzünü ekşitti.

    - “Çok acı” dedi.

    Merlin çocuğu göle götürüp ellerini yıkamasını söyledi.

    - “Şimdi suyun tadına bak” dedi.

    - “Acılık kaldı mı?”

    - “Hayır” dedi Arthur.

    - “Ama bunun aşkla ne ilgisi var?”

    Merlin yine karşılık vermedi ve çocuğu ormanın daha da derinlerine götürdü.

    - “Şimdi kıpırdamadan otur” dedi sessizce.

    Arthur söyleneni yaptı. Biraz ileriden bir fare açıklığa fırladı, ama daha hareket edemeden bir kartal fareyi kaptı ve avıyla birlikte yüksek sarp kayalıklardaki yuvasına uçtu.

    Arthur şaşkınlıkla,

    - “Ama bana aşktan bahsedeceğini söylemiştin. Tüm bu gösterdiklerinin aşkla ne ilgisi var?” dedi.

    - “Dinle” dedi ustası.

    - “Güneşe tutulduğunda görünmeyen mum gibi egon da aşkın dayanılmaz gücünde eriyecek. Gölün suyuyla yıkandığında kaybolan acılık gibi, hayatının acılığı da aşkla karıştığında en berrak sular kadar tatlı olacak. Ve kartalın avını yakalaması gibi kendine verdiğin önem de, seni içine alan aşkın gözünde bir pırıltıdan ibaret kalacak.”

    Sevginin gücü, saflığın gücüdür. Sevgi kelimesi bir çok şekillerde kullanılır ama o, büyücü için kutsal bir kelimedir, çünkü onun için sevgi,

    - “Tüm kötülükleri yok ederek sadece asıl ve gerçek olanı bırakan” demektir.

    - “Korktuğun sürece gerçekten sevemezsin” diye uyardı Merlin.

    - “Öfkelendiğin sürece gerçekten sevemezsin. Bencil egon var olduğu sürece gerçekten sevemezsin.”

    - “Peki o zaman nasıl sevebilirim ki?” dedi Arthur, korku öfke ve bencilliğin sıkça deneyimlediği şeyler olduğunu bilerek.

    - “İşte işin gizemli kısmı burası” diye yanıtladı Merlin.

    - “Saflıktan ne kadar uzak olursan ol, sevgi seni arayacak ve sen sevene kadar seninle uğraşacak.”

    Sevgi, kötülükleri ortadan kaldırmak için hep iş başındadır. Sevgisiz insan diye bir şey yoktur; yalnızca, sevginin gücünü hissedemeyen insanlar vardır. Görünmeyen ve ebedi olan sevgi, duygu ve heyecandan öte bir şeydir; o, hazdan ve hatta bir vecd halinden de ötedir. Büyücünün gözünde o, soluduğumuz hava, her hücredeki devinimdir. Sevgi evrensel kaynağından herşeye nüfuz eder. O, mutlak güçtür. Çünkü zor kullanmadan herşeyi kendine çeker. Sevgi, acı çekilirken bile, zihin ve ego’dan uzaklarda görevini yapar. Sevgi ile kıyaslandığında diğer tüm güç çeşitleri zayıftır.

    - “Sen bir kral kadar güçlü müsün?” diye Merlin’e sordu Arthur.

    - “Bir kralın güçlü olduğunu nerden çıkarıyorsun?” diye karşılı verdi Merlin.

    - “Krala gücü, her zaman ayaklanıp bu gücü geri alabilecek halkı tarafından verilir. Bu yüzden tüm krallar korku içinde yaşar bilirler ki sahip oldukları herşey ödünç alınmıştır. Ülkenin en fakir kişisi bile kraldan daha zengindir; ta ki kral, gücünü bırakıp sevgiye teslim olana kadar.”

    - “Hayattaki gerçek güç içten gelir. Dünyayı sadece içten gelen sevginin ışığında görmek, zedelenmez bir huzurda korkusuz yaşamaktır.”

    - “Sevgi ile ilgili, insanların dikkatinden kaçan birçok sır vardır. Sevilmek için önce sevmeniz gerekir. Birisinin sizi koşulsuz olarak sevdiğinden emin olmak istiyorsanız, onu koşulsuz sevmeniz gerekir. Birini sevmeyi öğrenmek için önce kendinizi sevmeniz gerekir.”

    - “Bunların çoğu açık gibi görünüyor. Peki o zaman niye böyle yapmıyoruz?”

    Büyücünün cevabı şudur:

    - “Sevgi ortaya çıkarılmalıdır; onu reçine gibi gizleyen öfke, korku ve bencillik katmanları soyulmalıdır. Tamamıyla sevgi dolu bir hayat için şu anda sahip olduğunuz hayatı saflaştırın. Sevgiye yaklaşmanın doğru ve yanlış bir yolu yoktur.”

    “Ümitsizce sevgiyi arayan bir insan” dedi Merlin, “ümitsizce suyu arayan balığı hatırlatır.”

    Yaşam çok sevgisiz gibi görünebilir, ama insanı sevgiden yoksun bırakan “dışarıdaki dünya” değil, onu algılayanın gözleridir.

    Sevgiyi hayatınızın değişmez ve tam bir parçası haline getirmek istiyorsanız, önce şu an sevgi dediğiniz şeyi yeniden tanımlamanız gerekir. Çoğumuz sevgiyi birine duyulan çekim, önemsendiğimizi hissettiren bir beslenme kaynağı, haz ve keyif, güçlü bir his veya heyecan olarak düşünürüz.Her ne kadar bunlar sevginin birer yönüyse de, büyücü bunların en iyi ihtimalle tam olmadığını söyleyecektir.

    - “**ümlülerin tarif ettiği sevgi, zayıflayıp yok olmaya mahkumdur” dedi Merlin.

    - “Sizin sevgi dediğiniz şey gelir ve gider. Bir arzu objesinden diğerine atlar. Arzularınız reddedildiğinde çabucak nefrete döner. Gerçek sevgi değişmez. Onun bir objeyle ilgisi yoktur ve başka bir duyguya dönüşmez, çünkü en başta o, bir duygu değildir.”

    Tüm sahte sevgileri terkettiğinizde geriye ne kalır? Yanıtı kendini kabullenmeyle ortaya çıkmaya başlar. İçsel bir güç olan sevgi önce içinizde, yine kendinize yöneltilmiş olarak belirir.

    - “**ümlüler sevgi için huzursuz ve endişeli bir şekilde telaşlanıp dururlar” dedi Merlin.

    - “Sevdiklerine sahip olamazlarsa öleceklerini zannederler. Ama gerçek sevgi sizi huzursuz etmez, çünkü onun ifade edilmeye ihtiyacı yoktur. En sevilen kişi bile sizin bir parçanızdır. Başkasından alacaığınızı zannettiğiniz sevgi, farkındalığınızdaki bir sınırlılığın belirtisidir. Büyücü için tüm sevgiler benlikten gelir.”

    - “Bu, kulağa çok bencilce geliyor” diye itiraz etti Arthur.

    - “Benliği ego ile karıştırıyorsun, ama gerçekte benlik ruhtur” diye yanıtladı Merlin.

    Bencillik ise sahiplenmek, kontrol etmek ve hakim olmak isteyen ego ‘dan kaynaklanır. Ego, “Seni seviyorum, çünkü sen benimsin” dediğinde sevgiden değil, üstünlük kurma ve sahiplenmekten bahseder. Gerçekten sevmeyi öğrenenler ilk önce bencilliği bırakmışlardır. İşte bundan sonra çok değişik bir deneyim başlar.

    - “Peki bu nasıl bir şeydir?” diye sordu Arthur.

    - “Bunu hiç bilebilecek miyim?”

    - “Bir gün bu huzursuzca telaşın bittiğinde, ufak bir ışık göreceksin kalbinde. İlk önce bir kıvılcım büyüklüğünde olacak, sonra bir mum alevi ve nihayet cayır cayır yanan bir ateş. Sonra uyanacaksın ve bu ateş güneşi, ayı ve yıldızları kaplayacak. İşte o anda evrende sevgiden başka bir şey kalmayacak, ama yine de bunların hepsi kalbinde olacak.
    mertmerve bunu beğendi.
  7. Moderatör Gül

    Moderatör Gül Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2009
    Mesajlar:
    2.216
    Beğenileri:
    973
    Ödül Puanları:
    0
    anne sevgisi:

    Sakin, ılık ve güneşli bir günde bir melek cennetten kaçtı, yaşlı dünyamıza indi ve tarlalarda, ormanlarda, şehirlerde ve küçücük köylerde dolaşmaya başladı.
    Güneş batar batmaz kanatlarını açtı ve :
    'Ziyaretim sona erdi, artık ışık dünyasına dönmem gerek. Fakat, buradan bir anıyla dönmek istiyorum.' dedi.

    Güzel bir çiçek bahçesine baktı ve :
    'Bu çiçekler kadar güzelini, bunlar kadar hoş kokanını görmedim. Onun için anı olarak bu çiçekleri qötüreceğim' dedi.

    O sırada ileride, pırıl pırıl gözleriyle, gül yanaklı bir bebek gördü. Bebek gülümseyerek annesinin yüzüne bakıyordu.

    Bunun üzerine melek şunları söyledi kendi kendine :
    'Bu bebeğin gülümsemesi, bu buketten de güzel. Onu da beraberimde ***ürmeliyim.'
    Bunları söylerken, bebeğin beşiğini, bebeğe ve beşiğe adeta bir sel gibi akan annenin sevgisini farketti. O anda ağzından şu sözler döküldü :
    'Bu annenin bebeğine olan sevgisi bu dünyada gördüğüm en güzel şey. Bu sevgiyi de beraberimde ***ürmeliyim.'

    Bu üç hazineyle birlikte inci kapılı cennete doğru kanat açtı. Cennetin kapısından içeri girmeden önce :
    'İçeriye girmeden, anılarıma bir göz atayım' dedi.
    Elindeki bukete baktı, tüm güller solmuştu. Bebeğin yüzüne baktığında, bebeğin gülümsemesi yok olmuştu. Annenin sevgisine baktı, o tüm güzelliğiyle yerinde duruyordu. Solmuş gülleri ve gülümsemeyi cennetin kapısında atıverdi ve kapıdan içeri girip cennetteki herkesi yanına cağırdı :

    'İşte dünyada bulduğum ve cennet kadar güzelliğini yitirmeyen tek şey bu :
    ANNE SEVGİSİ dedi.
    mertmerve bunu beğendi.
  8. Cixx

    Cixx Üye

    Katılım:
    16 Kasım 2009
    Mesajlar:
    1.023
    Beğenileri:
    314
    Ödül Puanları:
    0
    Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı.

    O'na bâzısı Allah, bâzısı God, bâzısı Tao, bâzısı da başka şey der.

    O, sonsuzlukla dahi ölçülemeyecek derecede akıl, hikmet, kudret ve güzellikten ibâretti.

    Sonra O, sevgisini ve bilgisini varlık hâline getirmeye karar verdi ve bunu uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu.Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu.

    Bâzıları buna genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der.

    Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu.

    Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak.

    Big Bang aslâ bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.

    Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıasına entropi der. Çünkü varoluş ancak farklılıkla, izâfiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân.

    Bâzıları bu mukadder hâdiseye kıyamet der.

    Ne zaman kopacağı sorulduğunda "**çülemeyecek kadar uzun bir süre sonra" cevabını verirler; çünkü o olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır.

    Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzi, hâl ve âti hep aynı.

    O hepsini biliyor ve her şey zaten O'nda.

    Bâzıları "Yaratılışa ne gerek vardı, O'nun ihtiyacı mı vardı?" diye sordular zaman zaman.

    Hâlbuki yaratılış kaçınılmazdı.

    Çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu, O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece.

    Hakikâtte ne yaratılış var, ne de yaratılmış.

    Zâten her şey O!

    Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dar kafalı bağnazlar öldürdüler.

    O, fâniler mutlu olsun diye iyi davranan kullarına cennet vaâd etti, kötü davrananların ise cehennemde ceza göreceklerini tebliğ etti.Halbuki her an yeniden yaratılan ve kıyamet kopan alemde cennetin de cehennemin de zâten mevcut olduğunu, bâzılarının öbür dünya, bazılarının öte âlem dedikleri yerin zâten burası, burasının da orası olduğunu allegorik bir şekilde ifâde ettiğini pek çok insan anlayamadı; anlayanlardan Yûnus Emre diye birisi “ Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri, isteyene ver sen Onu, bana seni gerek seni” diye yakardı.

    O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti.

    Big Bang’den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı.

    Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu.

    Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler. En azından bir tânesinin varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik moleküller teşekkül etti. Sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler.

    Daha sonra bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.

    Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anl***** gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü.

    Can, O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.

    Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar.

    Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reaktiviteyse, mâlzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi.

    Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.

    Can’ın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti.

    Halbuki can, mutlak hakikat olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi.

    Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle Can’dan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı.

    Kur’an-ı Kerîm’de; İnsanların bu mes’eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.

    Daha güzele ve bilgili’ ye doğru yolculuk devam etmeliydi tabii ki, öyle de oldu . Çünkü O, kendinin sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu.

    Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler.

    Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kaim olması gerekiyordu.

    Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi, gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik dediler.

    O’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu.

    O, bu menfî vasıflara şeytan, iblis, kötü ruh, müspet olanlara melek, peri, arada ve karışık olanlara cin gibi isimler taktı.

    Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı.

    Bütün bu kötü gibi görünen varoluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi.

    Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ ona tapındılar.

    Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu.

    Bâzıları Mekke’de taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar.

    Hâlbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı.

    O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Bâzıları taştan ahşaptan bu binaya tabiat üstü güçler atfettiler.

    Mevlâna gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez.

    Yâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na.!

    Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar.

    Zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.

    Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular.

    Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmiş, soyut düşünme kâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O’nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sâhip bir varlık gelişti.

    Bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bazıları homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo ekonomikus... gibi isimler taktılar.

    O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere... böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.

    Hep O’nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatalı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.

    O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i rûhiye ile daha yakından irtibat kurulabilirdi.

    Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der.

    Bâzılarının peygamber, nebî, velî, ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtibattan mânevî kudretlerince nasiplerini aldılar.

    Çok özel bâzılarına ise..

    İnsanlar, O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi.

    Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar.

    Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda iman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu arıyordu.

    Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harp etti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatasına düştüler!

    Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu. Bu illet sırf din plânında tezahür etmedi zâten.

    Bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...

    O, aklın, müspet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana.

    “Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, dua edin" dedi.

    Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına.

    Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sadece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler.

    Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler.

    Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkiye dahi karşı çıkar oldular.

    Bu gibilerin elinde, O’nun, insana bahşettiği en ulvî ve hakiki huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü.

    Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinat eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler.

    Ama O her şeyi bilendi, her zehrin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla imânı taassup batağına düşmeden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.

    Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler.

    Zaten O’un da mesajı açık ve netti.!

    En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve Peygamberinin “ âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını” tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.

    Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek.

    Her şey aslına, O’na dönünceye kadar; ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak.

    Çünkü “Önce”, “Şimdi” ve “Sonra” hep aynı.

    Haydi, bu hikâyeyi bitirelim:

    Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı...


    yardımcı olur mu?
    mertmerve bunu beğendi.
  9. sumeyra

    sumeyra Üye

    Katılım:
    3 Mart 2009
    Mesajlar:
    1.561
    Beğenileri:
    790
    Ödül Puanları:
    0
    Konu Kilit..:)
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş