seyfi baba ile köy hocası ve sığırtmacının özeti

Konu 'Kitap Özetleri' bölümünde Moderatör Elif tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Moderatör Elif

    Moderatör Elif Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    13 Kasım 2008
    Mesajlar:
    751
    Beğenileri:
    493
    Ödül Puanları:
    0

    :Dbulabiline yazsın
  2. babygirl->seda

    babygirl->seda Üye

    Katılım:
    1 Mart 2009
    Mesajlar:
    657
    Beğenileri:
    235
    Ödül Puanları:
    44
    SEYFİ BABA

    Geçen akşam eve geldim. Dediler:
    - Seyfi Baba
    Hastalanmış, yatıyormuş.
    - Nesi varmış acaba?
    - Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
    - Keşki ben evde olaydım… Esef ettim, vah vah!
    Bir fener yok mu, verin… Nerde sopam? Kız çabuk ol!
    Gecikirsem kalırım beklemeyin… Zîrâ yol
    Hem uzun, hem de bataktır…
    - Daha a’lâ, kalınız
    Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.
    Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
    Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.
    Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
    “Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
    Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
    Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine.
    Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
    Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
    Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
    Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
    Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
    Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
    Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun…
    Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
    Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
    Kâh olur, mürde şuâ’âtı düşer bir mezara;
    Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
    Kâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar;
    Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
    Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
    Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan,
    Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
    Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
    Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
    Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
    O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
    Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
    Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
    Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
    Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil…
    Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
    Bana göstermeli bir kerre… Niçin? Belli değil!
    Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
    Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cız!” diyerek?
    O zaman sâmi’anın, lâmisenin sevkıyle
    Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
    Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi…
    Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.
    Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
    Geçiyor… Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
    Giderim arkalarından… Yolu buldum zâten.
    Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
    İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
    Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
    Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
    Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
    Açıversem… İyi amma kapı zâten aralık…
    Gâlibâ bir çıkan olmuş… Neme lâzım, artık
    Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
    Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
    Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
    Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
    Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
    Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
    - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
    Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun…
    Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
    Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın…
    Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.
    Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
    Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
    Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
    Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
    O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
    Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
    Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
    O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!
    Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
    Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba.
    - Ihlamur verdi demin komşu… Bulaydık, şunu, bir…
    - Sen otur, ben ararım…
    - Olsa içerdik, iyidir…
    Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme…
    Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
    Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
    Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
    - Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
    Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
    - Mehmed Ağ’nın evi akmış. Onu aktarmak için
    Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
    Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
    İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
    Hadi aktamıyayım… Kim getirir ekmeğimi?
    Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
    Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
    Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
    Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
    Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
    Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
    Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
    Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
    Görüyorsun daha gelmez… Yalınızlık pek güç.
    Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
    Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
    - Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
    Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
    İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına…
    Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
    Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
    Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
    Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
    Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
    Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
    Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
    O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
    Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!​


    Köy Hocası ile Sığırtmaç

    Yazar, Köy Hocası ile Sığırtmaç adlı öyküsünde, çocuk yaştaki sığırtmaçtan şöyle söz ediyor:

    “Sığırtmaç, öksüz ve yetimdi. Hangi samanlıkta yattığını bilmiyordum. (…) Yakalayıp, akşam üstleri köy kahvesinde bir saatçik ona ders verebilmek için bütün yaz uğraşmıştım.”

    Sait Faik, çocuk hikâyecisi değildir. Onda çocuk, doğal hayatın akışında var olduğu kadar vardır. Bunlardan fazla olarak şunu da söyleyebiliriz. Yazar, yeri geldiğinde çocuğu anlatmaktan özel olarak hoşlanıyor. Çoğu, kendi çocukluğundan yola çıkarak onların portresine kolay ulaşıyoruz. Çizdiği renkli, ilginç, çarpıcı çocuk tiplemelerinin , okuyucunun belleğinde uzun süre yaşaması, bir gün bir vitrinin köşesinde beyaz bir ipek mendil gördüğünde usunun hemen “İpekli Mendil” hikâyesine gidivermesi bundandır. Böyle olmasında da şaşılası bir şey yoktur. Çünkü çocuk bu, çocukluk işte… Her insanın ilk göz ağrısı, başından geçen ilk macerası, kırk gün kırk gece düğün yaptığı ilk ve son fantezisi…

    Sözün kısası, bağsız ve koşulsuz eskilerin deyişiyle “pür azade” yaşanılması bir hak olan çocukluk…

    Yaşanılması yüzde beş yüz gereken bu çocukluğun Sait Faik de dışında kalamazdı zaten. Yoksa işin sonunda bir gün Cahit Sıtkı gibi;

    “Ah o kaderini bilmediğim günler,

    Koklamadan attığım gül demeti…

    Sularını sebil ettiğim çeşme,

    Eserken yelken açmadığım rüzgâr!”

    diye diye yakınmak da vardır. Uzun söze ne hacet, Orhan Seyfi Orhon’un romanına koyduğu ad gibi, her birimiz, hâlâ ve hâlâ birer “Çocuk Adam”lar değil miyiz?


    Sait Faik Abasıyanık
  3. Yusuf742

    Yusuf742 Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2009
    Mesajlar:
    157
    Beğenileri:
    73
    Ödül Puanları:
    0
    olay örgüsü var bende.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş