Seyfi baba şiirini düz yazıya çevirerek yazan var mı?

Konu 'Türkçe 8. Sınıf' bölümünde Jeliboonn :) tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. Jeliboonn :)

    Jeliboonn :) Üye

    Katılım:
    10 Ekim 2010
    Mesajlar:
    51
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    0

    Seyfi baba şiirini düz yazıya çevirerek yazan var mı?
  2. menix

    menix Üye

    Katılım:
    9 Mart 2009
    Mesajlar:
    25
    Beğenileri:
    75
    Ödül Puanları:
    0
    Latin harflerine transkriptli metin Sadeleştirilmiş metin İngilizce Tercümesi

    Geçen akşam eve geldim. Dediler:

    - Seyfi Baba

    Hastalanmış, yatıyormuş.

    - Nesi varmış acaba?


    - Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.

    - Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!


    Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol!

    Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol


    Hem uzun, hem de bataktır...

    - Daha a'lâ, kalınız

    Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.


    Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;

    Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.


    Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;

    "Gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.


    Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,

    Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine.


    Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,

    Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!


    Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,

    Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!


    Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;

    Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.


    Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...

    Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:


    Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;

    Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;


    Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;

    Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;


    Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;

    Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;


    Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan,

    Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan


    Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;

    Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;


    Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;

    O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;


    Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:

    Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!


    Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!

    Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil...


    Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil

    Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!


    Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,

    Hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek?


    O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle

    Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!


    Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...

    Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.


    Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener

    Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,


    Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.

    Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!


    İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.

    Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.


    Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip

    Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip


    Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık...

    Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık


    Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,

    Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.


    Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak

    Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!


    Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,

    Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:


    - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!

    Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.


    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...

    Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.


    Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...

    Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.


    Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım

    Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.


    Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,

    Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!


    O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,

    Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,


    Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:

    O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!


    Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,

    Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba.


    - Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir...

    - Sen otur, ben ararım...

    - Olsa içerdik, iyidir...


    Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...

    Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,


    Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,

    Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.


    - Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?

    Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.


    - Mehmed Ağ'nın evi akmış. Onu aktarmak için

    Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.


    Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!

    İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.


    Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi?

    Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?


    Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:

    Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!


    Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;

    Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.


    Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman

    Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman


    Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç

    Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.


    Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;

    Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!


    - Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!

    Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.


    İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...

    Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,


    Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!

    Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.


    Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,

    Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.


    Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;

    Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!


    O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:

    Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

    *
    o
    +



    Geçen akşam eve geldim. Dediler:

    -Seyfi Baba

    Hastalanmış, yatıyormuş.

    -Nesi varmış acaba?


    -Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.

    -Keski ben evde olaydım...Üzüldüm, vah vah!


    Bir fener yok mu, verin...Nerde sopam? Kız çabuk ol..

    Gecikirsem kalırım beklemeyin...Çünkü yol


    Hem uzun,hem de bataktır...

    -Daha iyi, kalınız:

    Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.


    Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;

    Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.


    Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,

    "Gel!" diyen taşlan kurtarmasa, insan batacak.


    Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,

    Boğuyordum ölmüşleri bütün âferine.


    Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,

    Düştü arak bize göllerde pekâlâ yüzmek!


    Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,

    Çifte sandal yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!


    Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse;

    Fenerim başladı etrafım tek tük hisse.


    Gerçi ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...

    Bakıyorum daha mahmurluğu üstünde onun:


    Bazen kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;

    Bazen ölgün ışıkları düşer bir mezara;


    Bazen bir tavanı çökük evin alünda koşar;

    Bazen de bir harap mabedin üstünden aşar;


    Bazen pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;

    Sonra en korkulu kişilere çekinmez, sataşır;


    Gecenin uzayıp giden örtüsünü çekmiş, çıplak.

    Sokulup bir saçağın alünda sanki uyuyan


    Evsiz barksız binlerce yoksul insanlar;

    Sesi dinmiş yuvalar, toprağa serilmiş evler;


    Kocasından boşanan bir sürü zavallı kadın;

    O kopan evlilik bağının yavruları, darmadağın;


    Karanlığın, yer yer, içinde kabaran süprüntüler:

    Evi sırtında, sokaklarda gezen aileler!


    Gece yol kesen, sabah olmaz mı bakarsın, dilenci!

    Serseri, derbeder, başıboş, haydut, katil...


    Böylece kaç manzara gördüyse bizim kör kandil

    Bana gösterecek bir kere... Niçin? Belli değil!


    Ya o zavallı da yağmur suyunu içerek,

    Son nefesini vermez mi hemen "cız!" diyerek?


    O zaman işitme ve dokunma duyusunun sürüklemesiyle

    Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!


    Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...

    Ne yalan söyliyeyim kalbime korku geldi.


    Hele ya Rabbi şükür, karşıdan üç tane fener

    Geçiyor...Sapmayarak doğru yürürlerse eğer,


    Giderim arkalarından...Yolu buldum zaten.

    Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!


    İşte karşımda bizim eski dostun yurdu.

    Bakalım var mı ışık? Eğer yoksa muhakkak uyudu.


    Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip

    Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip Açıversem...


    İyi ama kapı zaten aralık...

    Galiba bir çıkan olmuş... Neme lazım, artık,


    Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,

    Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim ileri.


    Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak

    Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!


    Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,

    Aralarken kulağım duydu fakirin sesini:


    -Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evladım!

    Haklısın, bende kabahat ki haber yollamadım.


    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...

    Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.


    Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...

    Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.


    Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım,

    Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.


    Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,

    Sürme çekmiş gibi nur indi mumum kör gözüne!


    O zaman yarı açılıp karanlığın perdesi, birdenbire,

    Göründü bir çıplak yoksulluk sahnesi ki göze,


    Şair olsam yine tavsir etmek bence imkânsız:

    Hayal o perişanlığı çünkü göz önüne getiremez!


    Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,

    Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.


    -Ihlamur verdi demin komşu...Bulaydık şunu bir.

    -Sen otur, ben ararım...

    -Olsa içerdik, iyidir...


    Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...

    Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,


    Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,

    Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.


    -Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?

    Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.


    -Mehmet Ağa'nın evi akmış.

    Onu aktarmak için Dama çıktım,soğuk aldım, oluyor on beş gün.


    Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!

    İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.


    Hadi aktarmıyayım... Kim getirir ekmeğimi?

    Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?


    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:

    Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası!


    Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;

    Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.


    Hastalandım, bakacak kimseciğim yok;

    Osman Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman


    Eli ekmek tutacak?İşte saat belki de üç

    (1) Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.


    Bazı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;

    Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!


    -Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!

    Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.


    İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...

    Atarak ben de geniş bir keçe mangal yanına,


    Başladım uyku aramaya, fakat ne gezer!

    Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.


    Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,

    Ama önce şu yoksul insanı memnun edeyim.


    Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede;

    Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!


    O zaman birdenbire içimden şu sonsuz hasret koptu:

    Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param

    olsaydı!
    Jeliboonn :) bunu beğendi.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş