Şirkle ilgili sorular

Konu 'Din Kültürü 9. Sınıf' bölümünde .zombie.. tarafından paylaşıldı.

  1. .zombie..

    .zombie.. Üye

    Katılım:
    26 Aralık 2009
    Mesajlar:
    262
    Beğenileri:
    1.820
    Ödül Puanları:
    0

    1) hristiyanlık şirk midir? şirkse neden tek tanrıcılığa giriyor?

    2) yahudilik ve hristiyanlık evrensel midir?

    3) şirkin sebepleri nelerdir?


    arkadaşlar yardım ederseniz çook sevinirim. internette bu soruları çok aradım ama cevaplarını bulamadım. lütfen yardım edin. çok acil. pazartesi ilk ders din :(
  2. Özlem

    Özlem Bu ülke sizi de unuttu(!) - SOMA Özel Üye

    Katılım:
    15 Ekim 2009
    Mesajlar:
    4.040
    Beğenileri:
    3.106
    Ödül Puanları:
    113
    Yer:
    Konya
    Şirkin İki Temel Sebebi


    Cehalet

    İnsanları şirke sürükleyen etkenlerin en önemlilerinden birisi din konusundaki cehalettir. İnsanın şirkten kurtulması ve şirke sapmaması için birinci şart, gerekli ve yeterli imani bilgiye sahip olmasıdır. Bir ayette şirk koşanların bilgisiz bir topluluk olduğu bildirilmektedir:

    Eğer müşriklerden biri, senden 'aman isterse', ona aman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir. (Tevbe Suresi, 6)

    Halis imanın şartı olan bilgiye insan ancak Kuran sayesinde ulaşabilir. Kuran insanlara tevhidin ne demek olduğunu açıkça bildirmiştir. Niçin Allah'tan başka ilah olamayacağını, putların neler olduğunu, katıksız bir imanın nasıl olması gerektiğini, Allah'ın razı olduğu tavır, davranış ve zihniyetin nasıl olduğunu, nelerin, nasıl bir düşünce ve davranış biçiminin, bakış açısının şirke yol açabileceğini, nefsin tuzaklarını, şeytanın hilelerini, sakınılması gereken tutum ve davranışları tek tek, ince ince tarif etmiştir. Şüphesiz, tüm bunları bilip öğrenmeden şirkten arınmış halis bir imanı elde etmek çok zordur, hatta imkansızdır.
    Bu arada sözünü ettiğimiz öğrenmenin, elbetteki kuru bir bilgi artırma olmadığını vurgulamak gerekir. Kuran'da dikkat çekilen bilgi, yani "ilim", insanın kalbini etkileyen, onun aklını ve vicdanını harekete geçiren bir bilgidir. Eğer bu tür bir kavrama olmaz da, insan Kuran'da anlatılanları sadece kuru birer bilgi olarak öğrenirse, bunun yararı olmasını da bekleyemez.
    Kuran'da Allah'ın birliği, O'ndan başka ilah olmadığı, şirk ve şirk koşanların durumları hakkında yüzlerce ayet bulunur. Bu konuların sık sık vurgulanması ve en ince detaylarıyla tarif edilmesi, bunların kavranmasının insanlar için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Kuran'la ilgisi olmayan ya da Kuran'ı gereği gibi okuyup düşünmemiş bir insanın ise elbette bu temel gerçekleri bilmesi mümkün değildir. Bu kimse Kurani tabirle "cahil"dir.
    Böyle bir kimsenin durumu, Kuran indirilmeden önce dinden imandan haberi olmadan yaşayan müşrik toplumunun durumundan farksızdır. Kuran'ın indirilmesinden önceki dönem, ayetlerde bilgisizliğin, cahilliğin hakim olduğu dönem anl***** gelen "cahiliye" olarak tanımlanır. Ancak Kuran indirildiği halde Kuran'a uymayan bir kimse, isterse aradan 1400 sene geçsin hala bir cahiliye ferdidir. Daha da ötesi, Kuran yanıbaşında durmasına rağmen, onun ilettiği doğru yola tabi olmadığı için cehaletinden ve şirkinden dolayı hiçbir mazereti ve özürü de olamaz. Bu kişi isterse babadan, dededen kalma kulaktan dolma bilgilerle, hurafelerle dindar olduğunu iddia etsin, Kuran'dan habersiz olduğu sürece cahildir ve Kuran'da kastedilen imana ve anlayışa henüz kavuşamamıştır. Allah'ın indirdiğine ve elçiye uymayıp da, atalarının yoluna uyanlar aslında bilgisizlik ve sapkınlık üzerine kurulu bir anlayışa tabidirler. Bu gerçeğe Allah Kuran'da şöyle dikkat çeker:

    Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse? (Maide Suresi, 104)

    Kuran'da birçok peygamberin, şirk koşan kavimlerini cahil olarak nitelendirdiklerini görürüz. Bu da bize cehaletin gerçekten de şirkin temelindeki çok önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. Konuyla ilgili ayetlerden birkaçı şöyledir:

    İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi. (Araf Suresi, 138)

    Ad'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım" diye uyarmıştı. Dediler ki: "Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin şeyi, bize getir." Dedi ki: "İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum." (Ahkaf Suresi, 21-23)

    Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen "cahillik etme" kavramında çok ince bir anlam da vardır. Şöyle ki, ayetlerde kullanıldığı manayla cahillik etmek yalnızca bilmemeyi değil, bildiği, gerçekleri görüp tanıdığı halde anlamazlıktan gelmeyi de içine almaktadır. Hz. Musa'yı ve ona indirilen Tevrat'ı bilen, Hz. Musa'nın tebliğine, onun Firavun'la olan mücadelesine tanık olan İsrailoğulları'nın durumu buna bir örnektir. İsrailoğulları bunca ilme kavuştuktan sonra, hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi Allah'tan başka ilah istemişler, üstelik bu taleplerini de Hz. Musa'ya söyleyebilmişlerdir. Bu, oldukça şaşırtıcı bir durumdur. Buradan da, cahillikten kurtulmanın yolunun kuru bir bilgi edinmenin ötesinde, kalbe sindirilmiş, kalpte etki uyandıran, düşünce ve davranışlara yansıyan bir ilmi kavramak olduğunu anlıyoruz.
    Nitekim şirke düşerek sapmış olan bazı eski kavimlerin, özellikle de İsrailoğulları'ndan bazı kimselerin –samimi olanları tenzih ederiz- hatası buradadır. Ellerinde büyük bir bilgi bulunmasına, dahası bu bilgiyi çok iyi öğrenmiş olmalarına karşın, yine de sapmışlardır. Bu nedenle Kuran'da bu kişiler "kitap yüklü eşekler" olarak tanımlanır. Ayetin ifadesiyle; "Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir". (Cuma Suresi, 5) Kuran'da yahudilerden söz edilirken ayrıca, "Onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı" (Bakara Suresi, 75) diye de haber verilmektedir. Bu da İlahi bir bilgiye sahip olmanın tek başına yeterli olmadığını, bir de bu bilgiyi gerçekten Allah korkusuyla değerlendirecek samimi bir kalbin gerekli olduğunu gösterir.
    Bu noktada, şirkten arınmış halis bir imana sahip olmanın bir diğer önemli şartı gündeme gelmektedir: "Samimiyet". Doğal olarak bunun tersi olan "samimiyetsizlik" de kişiyi şirke sürükleyen etkenlerden birisi olmuş olur.


    Samimiyetsizlik


    Burada samimiyetsizlikten kastettiğimiz, insanın gerçekleri gördüğü, öğrendiği halde, nefsinin dünyevi çıkarlarını gözetmek uğruna gerçeklere uymaması, hatta bunların tam tersine hareket etmesidir. Kuran'ı gereği gibi okuyan, bir parça akla ve vicdana sahip olan bir kimse Allah'ın hoşnut olacağı tavır ve ahlak biçiminin nasıl olması gerektiğini görür ve anlar. Ancak, samimiyeti derecesinde bu anladığına uyabilir ve hayatını buna göre şekillendirebilir.
    Samimiyetsiz insan bazı küçük hesaplar ve menfaatler uğruna, bildiği doğruları bir kalemde terk edebilir. Hevasının, yani nefsinin istek ve arzularının, hırs ve ihtiraslarının peşinden gider. Allah'ın sınırlarını aşar, emirlerini gözardı eder. Kısaca dünyaya meyleder, ahiretini ise çok ucuz bir karşılığa satar.
    Unutmamak gerekir ki insan Allah'ın emirleri ile nefsinin emirleri arasında bir tercih yapma noktasında nefsine tabi olursa nefsini Allah'a şirk koşmuş olur. Bu tutumundan vazgeçip tevbe etmedikçe de şirkten arınamaz. İsterse nefsiyle çatışmayan diğer konulara son derece titizlik göstersin yine de fark etmez. Örneğin bir insan dıştan bakıldığında çok ibadet ediyor gibi görünebilir, gerçekten bazı ibadetleri yapıyor da olabilir. Ancak bu kişi bile bile Allah'ın tek bir hükmünü umursamazlıktan geliyorsa, bu noktada vicdansızlık yapıyor ya da daha doğru bir deyimle nefsini tercih ediyordur. Üstelik nefsinin istek ve arzuları doğrultusunda, bile bile, ısrarla, tevbe etmeyip pişmanlık duymaksızın bu tavrına devam ediyorsa bunun anlamı şirk olur.
    Böyle kimseler işlerine gelmeyen konularda Allah'ın emirlerini terk edip hevalarına uydukları için hevalarını ilah edinmiş, müşrik olmuşlardır. Müşriklerinse tevbe etmedikleri ve direndikleri sürece, ibadetleri de dahil, bütün yapıp ettikleri boşa çıkacaktır. Bu kaçınılmaz gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

    Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu: "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)

    Buraya kadar anlaşılacağı gibi, kastettiğimiz anlamda samimiyetsizlik bütünüyle dinsiz kimselere özgü bir durum değildir. Samimiyetsizliklerinden ötürü şirke saplanan kimseler çoğunlukla, dindar görünümleri altında çifte standart uygulayan kişilerdir. Böyle kişiler bir yandan dünyalarını kurtarmaya, nefislerini memnun etmeye çalışırken bir yandan da yaşamlarına dini motifler katarak vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bunlar dini Allah'ın istediği ve Kuran'da bildirdiği şekilde değil de kendi istekleri doğrultusunda yaşarlar. Yani kendilerine göre bir din oluşturur ve bunu yaşarlar. Ama yaptıkları şeyin anlamı açıktır; Allah'ın rızasını değil de nefislerinin rızasını tercih etmişlerdir. Samimi bir imanda ise böyle bir şey asla söz konusu olamaz. Nefsin istekleri, emirleri, telkinleri hiç önemli değildir. Önemli olan tek şey Allah'ın istekleridir; mümin Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için nefsine rahatça söz geçirir. Allah'ın emir ve yasaklarına karşı son derece titiz olur. Allah'a olan yoğun sevgisi, korkusu, bağlılığı bunu gerektirir. Bu nedenle hiçbir noktada nefsiyle dini arasında bir seçime gitmez. Eğer bir konuda Allah'ın hoşnut olacağı seçeneği anladıysa vakit geçirmeksizin onu yapar.
    Müminlerin tam tersi bir anlayışa sahip olan müşrikler ise, en başta Allah'a karşı samimiyetsizdirler. Allah bunların kalplerinden geçeni, niyetlerini, sahtekarlıklarını bilmekte ve her yaptıklarına şahit olmaktadır. Oysa müşrikler bu açık gerçeğe rağmen Allah'a karşı samimi davranmamakta, iki yüzlü tavırlarına devam etmektedirler. Samimiyetsizce öne sürdükleri hatta kendilerini bile inandırdıkları mazeretlerin kabul edileceğini sanmaktadırlar. Zaten sorulduğunda hemen hepsi kendilerini cennete layık kimseler olarak görürler.
    Belli bir bilgiye sahip olduğu halde bile bile şirke yönelen kişinin algılama yeteneğinin kapandığı Kuran'da bildirilmiştir. Bu nedenle müşriklerin bu tür anlaşılmaz, samimiyetsiz, çifte standart tutumlarında herhangi bir akıl ve mantık aramak boş ve anlamsızdır. Bu gerçek gözönünde bulundurulduğunda, samimiyetsizliğin ve bundan kaynaklanan şirkin temelinde bir nevi şuursuzluk ve Allah'ı gereği gibi takdir edememe durumu olduğu anlaşılmaktadır. Zümer Suresi'nde müşriklerin bu şuur noksanlığından şöyle söz edilir:

    Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)

    Samimiyetsiz iki yüzlü bir müşrik, yalnızca kendisi için değil çevresi için de bir tehlikedir. Çünkü kendisi çekinmeden, pervasızca şirk koşarken bir yandan da diğer insanları buna teşvik eder. Bu tehlikeden kurtulmanın tek yolu ise samimiyettir. Bir insan bütün ömrünü şirk içinde geçirmiş veya bilmeden bu tür insanların peşinden gitmiş olabilir. Ama bilmelidir ki günün birinde tevbe edip, çok samimi bir kalple Allah'a yönelirse elbette ki Allah'tan kurtuluş umabilir. Bunun için yapması gereken ise hayatının her anında her saniyesinde yalnızca Allah'ın rızasını esas almak, dini Allah'ın kitabı olan Kuran'dan öğrenmek ve öğrendiklerini tam anlamıyla –eksik ya da fazla olmaksızın- uygulamaktır. Ama unutmamak gerekir ki uygularken hiçbir mazeret, şart öne sürmemeli Allah'ın hükümlerine ve rızasına kayıtsız, şartsız teslim olmalı ve hiç vakit geçirmeden uygulamalıdır. Bu takdirde elbette ki bağışlaması bol olan Allah'tan rahmet umabilir. Bu gerçeğe Allah Kuran'da dikkat çekmiştir:

    (Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. (Zümer Suresi, 53-55)

Sayfayı Paylaş