SÖMÜRGECİLİĞİN GELİŞMESİNDE ROL OYNAYAN FAKTÖRLER

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Sömürgecilikle emperyalizm deyimleri arasında kesin bir ayrım yapılamamıştır. Günümüzde sömürgecilik deyimi son yıllarda kullanılmaz olmuştur. Sebebi ise, dünyadaki sömürge alanlarının pek az olmasıdır. 1945 de Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman 53-54 üyesi vardı. Bugün ise 151 üyesi vardır. 20 yıl önce Afrika’da bağımsız devlet sayısı 5 veya 6 idi. Bugün bu sayı 51 olmuştur. Bu devletlerin çoğunluğu 1960 dan sonra bağımsız olmuştur. Asya ve Ortadoğu da aynı şekildedir. Ortadoğu devletleri 1945-1946 da bağımsızlıklarını almışlardır. Asya ülkelerinde ise Çin ve Japonya hariç tutulursa II. Dünya Savaşı sonunda bağımsız devlet yoktu. Bugün ise Asya’ da sömürge kalmamıştır.

    Bugün “Sömürgecilik” yerine “Emperyalizm” deyimi kullanılmaktadır. O halde emperyalizm nedir? Emperyalizm: Bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddi, ister manevi bir kontrol, nüfuz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir.

    Tarihte sömürge kurmak, büyük toprak kazanmak, büyük devlet olmak için gerekli sayılmaktaydı. Sömürgecilik bazen dini sebeplere dayanarak da olmuştur. Osmanlı devleti de din faktörüyle yayılmaya çalıştığı zaman başka devletlerle çatışma haline gelmiş ve askeri zorunluluklar ortaya çıkınca birtakım topraklar stratejik ve askeri bakımdan önem kazanmıştır. Bunun için sömürgecilik hareketleri bazen askeri ve stratejik sebeplere de dayanmaktadır. İngiltere’nin 1878 de Kıbrıs’a yerleşmesi gibi... Asıl ekonomik ve siyasal faktörler sömürgecilikte rol oynamaktadır.
    XIX. yüzyılda doğan ve günümüze kadar tesirlerini devam ettiren sömürgecilik tamamen ekonomik faktörlere dayanmaktadır. 1875 yılında Afrika’nın Avrupa sömürgeciliğine konu olan kısmı kıtanın 1/10 u kadardır. 1895 yılında Afrika’nın batı sömürgeciliğine konu olmayan kısmı 1/10 dur. 1890 la 1913 arasında Avrupa sömürgeciliğinin gelişmesi sonucunda Avrupa devletlerinin sömürgecilik yoluyla kazandıkları toprak ve nüfus şöyledir:

    Kazandığı Toprak Kazandığı Nüfus
    İngiltere 4.250. 000 mil2 66.000.000
    Fransa 3.500.000 mil2 26.000.000
    Rusya (Asya) 500.000 mil2 6.500.000
    Almanya 1.000.000 mil2 13.000.000
    Belçika (Kongo) 900.000 mil2 8.500.000
    İtalya 185.000 mil2 750.000

    Avrupa’yı 1890'lardan itibaren sömürgeciliğe iten faktör tamamen ekonomiktir. 1870'lerden sonra endüstrinin gelişmesi başlıca ekonomik faktör olarak görünmektedir. Endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım önemli problemler çıkarmaktadır: Endüstri geliştikçe üretim artmıştır, üretim arttıkça endüstri ülkelerinin kendi nüfusları bu üretimi tüketemez olmuşlardır. Bir üretim fazlası ortaya çıkmıştır. Bu üretim fazlasını dağıtacak alanlar aramaya başlamışlardır.

    Öte yandan endüstrinin ham madde problemi ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın sınırlı ham madde kaynağı karşısında yeni ham madde kaynakları, ham medde sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Ekonomik gelişme bakımından 1913 yılında Almanya’nın ithalatının % 87 sini ham madde ve yiyecek teşkil ediyordu. Bu nispet Fransa için % 80 ve İngiltere için de % 80'dir. Bu ülkelerde görüldüğü gibi gittikçe artan bir ham madde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 1913 yılında Alman ihracatının %66'sını endüstri mamulleri, Fransız ihracatının % 60'ını ve İngiliz ihracatının % 66'sını teşkil etmiştir.

    Endüstrinin bu gelişimine paralel olarak milletlerarası ticaret de aynı şekilde genişlemiştir. Mesela dünya ticaretinin hacmi 1870 yılında 58 milyar frank iken, 1913 yılında 200 milyar Franktır. Aynı paralelde olmak üzere, 1800 yılında Avrupa'nın kömür üretimi sadece 15 tondur. 1900 yılında 700 milyon ton, 1913 yılında da 1.2 milyar tondur. 1890 yılında petrol üretimi 10 milyon ton iken 1900 yılında 20 milyon tona, 1910 yılında 44 milyon tona ve 1913 yılında da 52.600.000 tona çıkmıştır. Petrol üretimindeki bu artış sömürgecilik bakımından yeni mücadelelere yol açmıştır.
    19.yüzyılda ve 20.yüzyılın başında, sömürgeciliğin en etkili vasıtalarından biri demiryoludur. Demiryolu, bilhassa Asya ve Afrika’da sömürgeciliğin gelişmesinde en müessir vasıta olmuştur. 1890 yılında dünyadaki demiryollarının uzunluğu 617.000 km., 1913 de % 80 nispetinde artmak suretiyle 1.104.000 km. oluyor. 1890-1913 devresinde Asya'da demiryolu artışı % 127'dir. Afrika’da ise bu oran % 270'dir.

    19. yüzyılda sömürgeciliğin iki aktif alanı, Afrika ,ile Uzak Doğu olmuştur. Orta ve Güney Amerika, yani Latin Amerika, Amerika Birleşik Devletlerinin nüfuzu altına girmiş ise de , bu durum, Afrika ve Uzak Doğudan farklı olarak, doğrudan doğruya bir sömürgecilikten ziyade, özel bir münasebet düzeni şeklinde ortaya çıkmıştır.

    AFRİKA’NIN SÖMÜRGELEŞMESİ

    Afrika’nın sömürgeleşmesi gayet kısa bir sürede olmuştur. O kadar ki, 1870 de Afrika'nın ancak onda biri sömürge iken, 1890 da sömürge olmamış kısım ancak onda bir miktarında idi.

    Afrika’nın insanlığın bilgisine açılması devre devre olmuştur. Ve burada da üç devreyi tespit etmek mümkündür. Bunlardan ilk devreyi teşkil eden ilk çağlarda, Kuzey Afrika’da Mısır ve Kartaca medeniyetlerine rastlamaktayız. Daha sonra bunların yerini Roma İmparatorluğunun dağılmasından sonra ve Osmanlı Devletinin ortaya çıkışı ile, Kuzey Afrika Osmanlı Devletinin kontrolüne girmiştir.

    8., 9.ve 10.yüzyıllarda ise Arap yarımadasının Doğu Afrika ile temasa geçtiğini görüyoruz. Somali, Kenya ve Kızıl deniz kıyıları X. yüzyıldan itibaren Arapların sömürgesi olmuştur. Doğu Afrika’nın Arapların sömüresi olması, bu bölgelerde Arap dil ve kültürünün ve aynı zamanda Müslümanlığın yayılması neticesini vermiştir. Arap dil ve kültürünün bu bölgelerdeki tesiri günümüze kadar devam etmiş ve bugün dahi buralarda mahalli dillerle Arapça'nın karışmasından meydana gelen ve “Sahil Dili” manasına gelen Swahili dili konuşulmaktadır.

    Orta Doğunun Arap kuşağının Osmanlı Devletinin kontrolüne girmesinden sonra, Doğu Afrika’daki Arap kontrolü da zayıflamıştır. Fakat tam bu sıralarda, Avrupalılar Afrika ile alakadar olmaya başlamışlardır. 15.yy.dan itibaren Portekizliler Angola ve Mozambik kıyılarını ele geçirirken, Hollandalılar da Güney Afrika kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Fransızlar ise Afrika’ya, 16.yy.dan itibaren ve Batı Afrika kıyılarında Senegal’dan itibaren Afrika’ya girmeye çalışmışlardır. İngilizler ise, genellikle Gine Körfezi kıyılarına yerleşmişlerdir.

    Denizcilikte ilerlemiş olan Avrupa ülkeleri Afrika'nın kıyılarına yerleşmekle beraber, iklim ve tabiat şartlarının güçlüğü dolayısıyla kıtanın içerlerine girmeye cesaret edememişlerdir. Bu sebeple, 19.yy.ın ortalarına gelinceye kadar, Afrika’nın iç kısımları ve buralardaki hayat, insanların bilgisine kapalı kalmıştır.

    Afrika’nın insanlığın bilgisine açılmasında Nil nehri büyük rol oynamıştır. Çok eski çağlardan beri Nil nehri ve bilhassa Nil’in kaynağı insanların merakını çekmekte idi. 19.yy.da Nil’in kaynağını araştırma teşebbüsünde bulunan, ;İngiliz John Speak’tır. 1850 de Samuel Baker’de bu nehrin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, lakin başarılı olamamıştır. Nil’in kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa açan David Livingstone’dur. Livingstone 1842 yılından 1873 yılına kadar Afrika’nın içerlerinde yaptığı gezilerde Nil’in kaynağını bulmuş ve Afrika’nın bilinmeyen kısımlarını insanlığın bilgisine açmıştır. Bu gezileri sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur.

    Livingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun gezilerini devam ettirerek 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongo’nun iç kısımlarını gezmiştir.

    Afrika’nın, bir bakıma “keşfedilmesi”, Avrupa devletlerinin kıyılardan içerlere hücumuna sebep olmuştur. Bu, sömürgeleşmenin hızlanmasıdır. Kıyıda bir yeri ele geçiren, içerlere kadar olan geniş toprakların kendisinin olduğunu ilan ediyordu. Bu ise, anlaşmazlıkları arttırdı. Bu sebeple Avrupa devletleri, 1885 yılında Berlin'de toplanıp “Berlin Senedi” adı ile bir belge imzaladılar. Bu senet, sömürgecilikte “fiili işgal” prensibini kabul ediyordu. Yani, Afrika’da bir toprağı fiilen işgal etmedikçe, orasına sahip olunamayacaktı.

    “Fiili işgal” prensibi Afrika’ya hücumu daha da hızlandırdı. Her devlet, diğerlerinden önce harekete geçip, daha geniş toprakları işgale çalıştı. Avrupa politikasına ağırlık veren Bismarck bile bu sömürgeciliğe koşuştan geri kalmadı. Doğu Afrika’da Tanganyika (bugünkü adıyla Tanzanya) 1884 de Almanya tarafından işgal edilmişti. Bunun arkasından Almanya Güney- Batı Alman Afrika’sını ( bugünkü adıyla Namiblo) ve Gine Körfezinde Togo ve Kamerun’u ele geçirdi.

    A) İngiltere’nin Sömürgecilik Faaliyetleri

    Afrika’nın sömürgeleşmesinde aslan payını İngiltere almıştır. İngiltere, Avrupa’da Napolyon Savaşlarını sona erdiren ve Avrupa haritasına yeni bir şekil veren 1815 Viyana Kongresini Kararları ile Hollanda’nın elinden Güney Afrika’daki Cape sömürgesini almıştır. Bundan sonra,1840'larda Güney Afrika’dan daha yukarılara çıkıp, bugün Güney Afrika Cumhuriyetinin sınırları içinde bulunan Oranj ve Transvaal topraklarını da Cape sömürgesine (Cape Colony) kattı.

    Daha yukarıda da belirttiğimiz gibi, İngiltere 1882 de Mısırı işgal etmekle Afrika’nın kuzey ucuna da yerleşmiş olmaktaydı. 1885 Berlin Konferansından sonra ise, Nil nehrinin bütünlüğünü korumak için, Mısırdan güneye inip Sudan’ı ele geçirmek istedi. Fakat buradaki Müslüman halkın silahlı mukavemeti ile karşılaşıp iki kere de yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Sudan meselesine bir süre ara verip, tekrar güneye yöneldi. 1885-1895 arasında, Transvaal’dan kuzeye çıkıp Rodezya (bugünkü Zimbabwe) ile Nyasaland’ı (bugünkü Malawi) aldı ve buradan da daha yukarılara çıkarak Kenya ve Uganda’ya girdi. Şimdi arada tek boşluk olarak Sudan kalmıştı. Onun için 1895-96 da yaptığı silahlı mücadele ile 1896 da Sudan’ı da işgal etti. Sudan’ın işgali ile İngiltere, Afrika’nın kuzeyinde İskenderiye’den güneyinde Cape Town’a kadar geniş bir şerit halinde uzayan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş olmaktaydı.

    B) Fransa’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

    Fransa’nın Afrika’daki sömürgecilik faaliyeti, İngiltere’ninkinin aksi istikametinde olmuştur. Yani İngiltere Afrika’da kuzey-güney istikametinde hareket derken, Fransa Afrika’ya batı- doğu istikametinde girmek istemiş ve bunun için de Senegel’den hareket etmiştir. Fransa’nın 1880'lerde Senegel’den hareketle batıya doğru ilerlemesi İngiltere’yi endişelendirmiştir. Zira bu sırada Gine Körfezine de İngiltere hakimdir ve Fransa’nın Niger nehri ilerlemesi dolayısı ile İngiltere, Fransa’nın Niger nehrini takiben güneye Gine Körfezine sarkmasından korkmuştur. Fakat Fransa’nın İngiltere ile yapmış olduğu bir anlaşma ile Niger nehrinden güneye inmemeyi vaat etmesi, bir çatışmayı önlemiş ve İngiltere’yi rahatlatmıştır.

    Fransa’nın güneye inmesinin İngiltere tarafından engellenmesi bu devleti doğu istikametinde ilerlemeye adeta mecbur bırakmış olmaktaydı. Bu sebepten ilerlemesine devam ederek bugünkü Mali, Niger, Chad ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti topraklarını ele geçirip Sudan’a girdi ve Nil’in iki büyük kolundan olan Beyaz Nil kıyılarına dayandı. Tam bu sıradadır ki İngiltere de kuzeyden ve güneyden Sudan’ı işgale başlamıştır. Her iki devletin kuvvetleri Beyaz Nil üzerinde Kodok’da (Fachoda) karşı kaşıya geldiler. Neredeyse aralarında bir savaş çıkacaktı. Çünkü İngiltere Fransa’nın Sudan’dan çıkmasında ısrar etti. Fransa İngiltere ile bir savaşı göze alamadığı için, 1898 yılında Sudan’dan çekildi ve İngiltere de Nil'in bütünlüğünü kendi eline geçirmeye muvaffak oldu.

    İngiltere ile Fransa Madagaskar üzerinde de çatıştılar. Fakat Sudan İngiltere için daha mühim olduğundan, Madagaskar’ı Fransa’ya bıraktı ve oradan çekti.


    UZAK DOĞU’DA SÖMÜRGE HAREKETLERİ

    Uzak Doğu'da Batılıların sömürgecilik faaliyetleri3 bilhassa iki alanda cereyan etmiştir: Güney-Doğu Asya ve Çin. Fakat Çini sö¬mürgeleştirme ve kontrol altına alma çabaları, Avrupa diplomasisine en fazla tesir eden bir unsur olmuştur.
    A) Güney-Doğu Asya’daki Mücadele
    19. yüzyılın ikinci yarısında Güney-Doğu Asya'daki mücadele esas itibari ile İngiltere ile Fransa arasında cereyan etmiş ve bu mü¬cadelede de Hindistan başrolü oynamıştır.
    İngiltere 1756-63 Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa’nın elinden Hindistan almaya muvaffak olmuştu. Bundan sonra da Hindistan İngiltere'nin dış politikasında ağırlıklı bir unsur haline gelmiştir. Zira İngiliz ekonomisi için çok ehemmiyetli İdi

    19. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar Hindistan’a doğrudan doğ¬ruya bir tehlike yönelmemiştir. Fakat 1854-56 Kırım Savaşında Rusya'nın yenilip, faaliyetlerini Avrupa’dan Sibirya ve Orta Asya’ya nak¬lederek buraları sömürgeleştirmeye başlaması ile, Hindistan tein bir tehlike ortaya çıkmaya başlıyordu. Çünkü, Orta Asya’daki Türk dev¬letlerini birer birer yıkıp buraları sınırlarına katan Rusya, güneye Hindistan istikametine inmeye başlamıştı. 8u ise İngiltere'yi korkut¬tu ve Orta Asya’da Rusya ile İngiltere arasında bir mücadele baş¬ladı. Bu mücadele yarım yüzyıla yakın sürdü ve ancak 1907 İngiliz-Rus anlaşması ile Rusya’nın Afganistanın ötesine atılması ile sona er¬di. İngiltere bu anlaşma ile Hindistan’ın Rusya’ya karşı güvenliğini korumuş olmaktaydı.
    Lâkin 1880'lerden itibaren bu kez de Hindistan doğudan bir teh¬like ile karşılaştı. Fransa güney-doğu Asya’da yayılmaya başlamıştı.
    Fransa, Orta Çağın din fanatizminden esinle 16. yüzyılda Hindi¬cini ile yakından ilgilenmiş ve bu topraklara bir takım misyonerler
    göndererek buralar halkını Katolik yapmaya çalışmıştı. Fakat araya
    1789 Fransız İhtilâlinin girmesi ve bunu takip eden gelişmeler, sonradan Fransa’nın HindiÇini ile ilgilenmesini engellemişti. Günün gelişmelerine paralel olarak nasıl Fransa 1880'lerden itibaren Afrika-
    da sömürgecilik faaliyetlerini arttırmış ise, aynı zamanda tekrar Hin¬diÇini ile de ilgilenmeye başladı. O zamanki HindiÇini denen topraklar, bugün Vietnam, Laos ve Kamboçya'yı ihtiva etmekte idi ve
    burada Annam İmparatorluğu bulunuyordu. Fransa Annam İmparatorluğunu kontrolü altına aldıktan sonra batı istikametinde İlerle¬yerek Siyam'a (bugünkü Tayland) girmeye başladı. Fransa’nın Siyam'a
    girmesi İngiltere'yi harekete geçirdi. Çünkü Fransa batıya doğru, yani
    Hindistan istikametinde ilerlemekteydi. İngiltere, Hindistan’ın doğu
    sınırlarının güvenliğini sağlamak için, Hindibanın doğusundaki Bir-
    manyayı işgal etti ve oradan ilerleyerek Siyam'a girmeye çalıştı. Bu
    suretle İki devlet Siyam üzerinde bir mücadele ve çatışma durumu¬na girdiler. İki devletin münasebetleri o derece gerginleşti ki, 1895-
    96 da nerdeyse ikisi arasında bir savaş çıkacaktı. Lâkin Fransa bu¬rada da bir savaşı göze alamadı ve 1896 da İngiltere ile Siyam konusunda bir anlaşma yapmak zorunda kaldı. Bu anlaşma ile Siyam
    üç bölgeye ayrıldı. Doğusu Fransız, batısı İngiliz nüfuz alanı oluyor¬du ve ortada boş bir tampon bölge bulunacak ve hiç bir devlet bu¬
    raya girmeyecekti. Bu suretle İngiltere Hindistan ile Fransa arasına
    böyle bit tampon bölge sokmuş ve Fransa’yı belirli bir mesafede
    Hindistan’dan uzak tutmuş olmaktaydı

    B) Çin'in Batıya Açılması
    Çin'in Avrupa ile teması, 13. ve 14. yüzyıllara kadar, yani Marco Polo zamanına kadar gitmektedir. Avrupa’nın Çin’le bir hayli geniş bir ticareti vardı ve Çinin ipekli kumaşları, Uzak Doğu'nun baharatı Avrupa’da çok tutulan tüketim malları idi.
    Lâkin Orta Çağ'dan itibaren gerek Çinin, gerek Japonya’nın Av¬rupa ile münasebetleri kesilmiştir. Bu iki devlet kapılarını Batıya ka¬pamıştır ve bu durum bilhassa 17. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmış¬tır. Bunumda sebebi, Avrupa devletlerinin Çin’de ve Japonya’da Hıristiyanlığı yaymak için yaptıkları propaganda ve çalışmalardır. Hı¬ristiyan papazların Çin ve Japon halkı arasında yaptıkları din pro¬pagandası, din konusunda en az Avrupa kadar fanatik olan bilhassa Çin’de büyük tepkiyle karşılandı. Hıristiyan papazlara (misyonerlere) karşı duyulan bu tepki neticesi, Çin ve Japonya 17. yüzyıl sonların¬da kapılarını Batıya kapayıp, Avrupa ile her alandaki münasebet¬lerini en asgari seviyeye indirmeye çalışmışlardır. Meselâ Çin, bü¬tün limanlarını Avrupa'ya kapamış ve sadece Canton limanını Av¬rupa ile ticaretine açık bırakmıştır. O da limanın tamamı değil, li¬manın ancak bir kısmı Avrupa'dan gelen gemilere ayrılmıştı. Gemiler mallarını buraya getirip belirli Çinli tüccarlara satarlar ve alacakları malları da yine bu tüccarlardan alırlar, fakat hiç bir şekilde halkla temasta bulunmazlardı.
    Japonya ise Çinden daha sıkı davranmış ve tüm limanlarını Batılılara kapamıştı. O kadar ki. bir deniz kazasından kurtulan bir ya¬bancı dahi. Japon kıyılarına çıktığında derhal öldürülürdü.
    Fakat 19. yüzyıldan itibaren Uzak Doğu için işler değişmeye başladı. Avrupa devletlerinin sanayileşmeye başlaması, bu ülkeler için ham madde kaynağı ve pazar meselesini ortaya çıkardı ve bu gelişme de Sanayileşen Avrupa devletlerini sömürgeciliğe itti.
    Avrupa ülkeleri içinde daha 18. yüzyılda sanayi inkılâbını ta¬mamlayan İngiltere olmuştur. Diğer devletlerin sanayileşmeyi tamam¬lamaları 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Diğer taraftan, İngiltere’nin 1763 de Hindistan’ı ele geçirmesi kendisini Çine komşu yapmış oluyordu. Bu sırada Hindistan’da afyon yetişiyordu ve afyonun en iyi pazarı do, halkın afyon içtiği, Çindi. İngiltere bu afyon ticaretinden bir hayli para kazanmaktaydı. Lâkin bir süre sonra Çin imparatorlarının afyon içilmesini ve dolayısıyla ticaretini yasaklaması İngiltere’nin hoşuna gitmedi. Hindistan’dan Çine kaçak afyon sokulması meselesi Çin’le İngiltere’nin arasını açtı ve İngiltere 1839 da Çine savaş açtı. Bu sa¬vaşa «afyon savaşı» da denir.

    Savaş üç yıl kadar sürdü ve Çin yenilerek 1842 yılında İngiltere ile Nanking anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Çin bu anlaşma ile, Canton limanından gayrı, beş limanını daha Avrupa’ya açıyordu.
    İngiltere’nin arkasından Birleşik Amerika ve Fransa da 1844 de Çin’le imzaladıkları anlaşmalarla, İngiltere’nin elde ettiği ticarî hak¬ları elde ettiler.
    Çinin Avrupa devletleri tarafından sömürülmesinde rol oynayan mühim bir faktör de, bugün de tatbik edilmekte olan bir milletler¬arası ticaret sistemidir. «En ziyade müsaadeye mazhar millet mua¬melesi» (Most favored nation clause) denen bu sisteme göre, bîr millet ticarî münasebetlerinde herhangi bir devlete imtiyazlar tanıya¬cak olursa, bundan otomatik olarak diğer devletler de yararlanmaktadır. Tabii anlaşmalarında böyle bir prensip* kabul edilmiş ise.
    Avrupa devletlerinin hepsi Çin’le yaptıkları anlaşmalarda, bu pren¬sibi Çine kabul ettirmişlerdir. Dolayısıyla, 1842 den sonra Çin ne za¬man herhangi bir devlete bir imtiyaz verse, bundan derhal bütün öbürleri de yararlanmışlardır. Bu ise, biraz aralanmış olan kapının sonuna kadar açılması demek olmuştur.
    Çin'in 1842 den itibaren Avrupa'nın sömürüsüne maruz kalması ve Avrupa devletlerinin Çin'in başına üşüşmeleri, Çin halkı tarafın¬dan tepki ile karşılandı ve 1851 de Taypingler Ayaklanması denen bir ayaklanma çıktı. Hareket Avrupa, yani yabancı düşmanlığına da¬yanıyordu. Bunun için Avrupa devletleri derhal bir menfaat birliği yaparak Çin sularına donanmalarını gönderdiler. Bu baskı karşısın¬da Çin İmparatoru Taypingler ayaklanmasını bastırmakla beraber, 1858 de İngiltere ve Fransa ile imzaladığı Tien-Tsin anlaşması ile 11 limanını daha Avrupa ticaretine açmak zorunda kaldı.
    İngiltere ve Fransa donanmalarını çektikten sonra Çin, Tien-Tsin anlaşmasını savsaklamak istedi. Bunun üzerine bütün Avrupa devletleri 1860 yılında müşterek bir askerî kuvvet kurup bunu Çine şevkettiler. Çin bu durum üzerine geriledi ve 1860 da Avrupa dev¬letleri ile Pekin anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Pekin anlaş¬ması, Çinin sadece limanlarını değil, bütün iç kısımlarını ve her ta¬rafını Avrupa’ya açmaktaydı.
    Çin, Avrupa devletlerinin bu sömürü hücumu karşısında, bu dev¬letleri birbirine karşı oynamak suretiyle kendisini korumak ve kurtar¬mak istemiş ise de, her gün biraz daha batağa saplanmaktan ken¬disini kurtaramamıştır. Zira, menfaatleri tehlikeye düştüğünde, birbiriyle rakip olan Avrupa devletleri, derhal işbirliğine girmekten ka¬çınmamışlardır.

    C) Japonya'nın Batıya Açılması
    Japonya'yı Batıya açan 1854 de Birleşik Amerika olmuştur. Ja¬ponya" Çin gibi açılmaya karşı koymamıştır. Amerikanın baskısı kar¬şısında Japonya, bu devletle baş edemeyeceğini görmüş ve kapılarını Amerika’ya açmayı kabul etmiştir. Tabiî Amerikanın arkasından di¬ğer devletler gelmiştir.
    Bununla beraber, Çin ve Japonya Batıya açıldıktan sonra çok farklı gelişmeler göstermiştir. Bu gelişmeler birbirine ters istikamette olmuştur.
    Biraz önce de belirttiğimiz gibi, Çin Batıya açıldıktan sonra her gün biraz daha sömürü bataklığının içine gömülmüştür. Bunun da sebebi, Çin, Batı ile temasa gelmesine rağmen. Batı medeniyet ve tekniğine tepki göstermiş ve Çin halkı Avrupalı ile temas etmekten daima kaçınmıştır. Körü körüne bir Avrupa düşmanlığı politikası ta¬kip etmiştir.
    Japonya ise Çinin tamamen aksi bir politika takip etmiştir. Ja¬ponlar Batıya açıldıktan sonra şu noktayı gayet iyi görmüşlerdir. Eğer kendilerini kısa sürede toparlamaz ve Batı tekniği seviyesine ulaşamayacak olurlarsa, Avrupa tarafından sömürülüp ezilecekler¬dir. Bundan dolayı, Japonya bir an önce Batı tekniğini almak zo¬rundadır.
    Böyle bir yol takip eden Japonya, 40 yıl sonra, 1894-95 de Av¬rupa devletlerinin karşısına, sömürgeleşmiş bir ülke olarak değil, sömürgeci bir devlet olarak çıkacaktır.
    Japonya 1854 den sonra Batının seviyesine çıkabilmek için, Ame¬rika ve Avrupa’ya yüzlerce ve yüzlerce öğrenci göndermiştir. Batı teknik ve teknolojisine ulaşabilmek için bununla da yetinmemiş, ta¬mamen feodaliteye dayanan iç idarî ve sosyal yapısını da değiştir¬meye başlanıştır, imparator Mutsihito'nun 1868 de kabul ettiği Meiji Restorasyonu (yani Aydın Hükümet) ile Japonya bir dizi hızlı ve kok¬lu değişiklikler geçirmeye başlamıştır. Bir dizi reformlarla ülkenin ve toplumun çehresi değişmiştir. Bir iki örnek verelim : 1872 de çı¬karılan bir kanunla kadın ve erkek her Japon için ilk öğretim zorun¬lu oldu. 1871 de ilk gazete yayınlandı. 1873 de mecburî askerlik sis¬temi kabul edildi. Yine 1871 de «Daymiyo» denen derebeylik siste¬mine son verilerek ülke çağdaş bir şekilde idarî bakımdan organize edildi. Ekonomik alandaki gelişmeler de aynı hızlı tempo ile ger¬çekleştirildi. 1870 de ilk demiryolu yapımına başlanmış iken, yirmi yıl sonra, 1890 da demiryollarının uzunluğu 7200 kilometre idi. 1868-1898 arasındaki otuz yıllık devrede 2190 fabrika yapıldı. "
    Ne var ki, Japon yanın bu hızlı gelişmesi, bu ülkeyi de bir sö¬mürgeci devlet haline getirdi. Şimdi Japonya gözlerini dışarıya çe¬virmiş ve hemen yakınındaki Kore'ye göz dikmişti. Kore meselesi Japonya’yı Çin’le savaşa götürecektir.
    Ç) Çin-Japon Savaşı : 1894-1895
    Japonya’nın Çine ait bulunan Kore ile ilgilenmesinin sebeplerini şu şekilde belirtebiliriz :
    a) Kore gelişmekte olan Japon ekonomisi .İçici, hem bir ham
    madde kaynağı ve hem de iyi bir pazar olabilirdi. Kore'nin yeraltı
    ve yerüstü zenginlikleri genişti.
    b) Japonya ilerde.Asya’da da yayılacak ise, Kore bu iş için iyi
    bir atlama taşı olabilirdi. Asya’ya adım atabilmek için ilk önce Kore'ye ayak basmak gerekirdi.
    c) Asya’dan Japonya’ya yönelebilecek bir tehdit ve tehlikedeki Kore'yi bir atlama taşı olarak kullanabilirdi.
    Bu sebeplerin tesiriyle Japonya 1870'lerden itibaren Kore ile il¬gilenmeye başladı. Bu ülkedeki faaliyetlerini her gün biraz daha art¬tırdı. Bu durum yirmi yıl kadar sürdü. Lâkin bu yirmi yıl içinde de Japonya’nın Çin’le münasebetleri her gün biraz daha bozulmaya baş¬ladı. Ve sonunda Çin 1894 de Japonya’ya savaş ilân etti.
    Savaş fazla sürmedi. Japonya kendi adalarından kalkıp Çine asker çıkardı ve kara muharebelerinde inanılma; bir askeri güce sahip olduğunu gösterdi. Çin yenildi ve 1895 Nisasında Japonya ile Shimonoseki antlaşmasını imzaladı Bu anlaşma ile Japonya, Mançuryanın, Pechili körfezindeki Liaotung yarımadası ile daha gü¬neydeki Pescadores adalarını ele geçirdi. Yani Japonya Mançur¬yanın güneyine yerleştiği gibi, buradan Kore'yi de kontrol altında tutabilecek duruma gelmiş oluyordu.
    Japonya’nın Mançuryanın güneyine yerleşmesi en fazla Rusya’yı sinirlendirdi. Çünkü Rusya Mançurya'yı kendisinin tabiî yayılma alanı olarak görmekteydi. Bu sebeple, Japonya’nın Liaotung'u alma¬sına itiraz etti.
    Bu sırada Avrupa devletlerinin Uzak Doğudaki sömürgecilik faa¬liyetlerinin durumu şudur: İngiltere Çin’deki Yang-tze vadisine yer¬leşmeye çalışmaktadır. Rusya’nın da Mançurya’ya girip buradan gü¬neye Yang-tze nehri vadisine sarkması ihtimalinden korkmakta ve bundan dolayı da Japonya’yı Rusya’ya karşı bir denge unsuru olarak görmeye başlamıştır.
    Fransa Hindicini'de çok meşguldür ve Fransa Hindiciniden Gü¬ney Çine girmeye çalışmaktadır.
    Bu sebeplerle, İngiltere Japonya’nın Liaotung'u almasına hiç se¬sini çıkarmadı. Lâkin 1894 de Rusya ile bir ittifak imza etmiş olan Fransa Rusya’yı destekledi. Keza, Almanya da Rusya’yı destekledi. Çünkü, Almanya Rusya’nın Avrupa’dan uzaklaşıp Uzak Doğu'da ba¬şının derde girmesini istemektedir. O zaman Rusya’nın Avrupa’daki baskı ve ağırlığı da azalmış olurdu.
    Japonya, Fransa ve Almanya'nın da Rusya’yı desteklediğini görünce, üç devletle birden bir savaşı göze alamayarak geriledi ve Liaotung yarımadasından çekilmeye razı oldu. Lâkin, bu hadise 1904-1905 Rus-Japon savaşının da tohumlarını atmaktaydı.
    1894-95 Çin-Japon savaşı. Uzak Doğu politikası açısından bir takım gerçekleri ve neticeleri ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki :
    1. Japonya bu savaş ile Uzak Doğudaki kuvvetler dengesine
    dahil olmaktaydı. Batıya açıldıktan kırk yıl sonra bir büyük kuvvet
    olarak ortaya çıkan Japonya, Uzak Doğu politikasının bundan böyle
    hesaba katılması gereken bir unsuru oluyordu
    2. Bu tarihe kadar Uzak Doğu'da sömürgecilik faaliyetinde sadece Avrupalılar rol almıştı. Şimdi Avrupa sömürgeciliğinin arasına
    bir de bir Asyalı devlet katılmaktaydı. Bu ise, Uzak Doğuda, Avrupa
    ile Japonya ve Amerika ile Japonya arasında uzun sürecek bir re¬kabet ve mücadele devresinin açılmasıydı.
    3. Japonya’nın Batıya açıldıktan sonra kısa sürede gösterdiği
    bu başarı ve Batı teknolojisi ile Batının seviyesine çıkması, Asya’da
    sarı ırk milliyetçiliğini başlatacaktır. Japonya örneği Asya milletlerine
    Avrupa seviyesine çıkmada sarı ırkın yeteneği konusunda bir güven
    duygusu ve inancı vermiştir.
    D) Rus-Japon Savaşı : 1904-1905
    Rus-Japon savaşı Mançurya yüzünden ve Çin'de meydana ge¬len gelişmeler neticesinde patlak vermiştir.
    1894-95 savaşında Japonya’nın Çin karşısında gösterdiği üstün¬lük ve güç, Çin’de bir takım tepkilere sebep olmuştur. Çinli aydınlar da, ülkelerinin sömürgeleşmeden kurtulmasını Japonya gibi Avrupa metotları ile kalkınmada gördüler. Aydınların baskısı ile Çin impa¬ratoru bir takım reform hareketlerine girişti. Fakat bu çok kısa sür¬dü. Çünkü bu yenileşme hareketlerine karşı bu kere muhafaza.karlar tepki gösterdi. Yenileşmeye karşı bu tepki bir süre sonra ya¬bancı düşmanlığına dönüştü. Bu düşmanlığın Öncülüğünü de «Haklı Yumruklar» manasına gelen / Ho Chü'an adlı bir teşkilât yapmak¬taydı ki, Avrupalılar bu teşkilâta «Boxer»lar demiştir.
    1900 yılı Haziranında Boxer'ler ayaklandılar ve Avrupalıları Öl¬dürmeye başladılar. Hareket kısa zamanda genişledi. Bunun üzeri¬ne Avrupa devletleri ortak bir ordu kurup bunu Boxer'ların üzerine şevkettiler. Sonunda Boxer ayaklanması bastırıldı.
    Boxer ayaklanması sırasında Rusya da .-Mançurya’ya asker sevketti. Çünkü 1895 de Japonya’yı Liaotung'dan çıkardıktan sonra Rus¬ya, Çin’le yaptığı anlaşmalarla Mançurya'da demiryolu yapma VG yer¬altı kaynaklarını İşletme hakkı elde etmişti. Bu demiryollarını ve ma¬denleri korumak için Rusya Mançurya'ya asker sevkediyordu. Ba¬hanesi böyleydi.
    Gerçekte Rusya bu fırsattan ve karışıklıktan istifade edip Mançurya’ya iyice yerleşmek istiyordu. Rusya’nın bu niyet: hem Japon-yayı ham de İngiltere'yi endişelendirdi. Bu sebeple bu iki devlet bir¬birine yaklaştı. Her ikisi de Rusya’dan, Mançurya'daki askerini geri çekmesini ve bu topraklan tekrar Çinin egemenliğine bırakmasını istedi. Rusya çekilmeyi kabul etmiş gibi görünüp, işi oyalama yolu¬na soktu. Bu ise en fazla Japonya’yı '-sinirlendirdi. İngiltere, Japon-yayı Rusya’nın üstüne saldırtmak için, 1902 Ocak ayında Japonya ile ittifak yaptı. Buna göre Japonya Rusya ile bir savaş yaparken, Rusya’ya başka bit devlet de yardım ederse, o zaman İngiltere de Japonya’nın yardımına gelecekti.
    Bu ittifaka rağmen Japonya Rusya ile meseleyi anlaşma yoluyla halletmek istedi. Mançurya’ya Rusya’nın, Kore’ye de kendisinin yer¬leşmesini teklif etti ise de Rusya bunu kabul etmedi. Bu sefer Ja¬ponya, Rusya’ya. Kore’yi paylaşmayı teklif etti, Rusya bunu da red¬detti. Bunun üzerine Japonya 1904 Şubatında Rusya’ya savaş ilân etmekten başka çare görmedi.
    Savaş 18 ay kadar sürmüş ve hem karada ve hem deniz muharebelerinde Rusya için tam bir hezimetle sonuçlanmıştır. Japonya
    Liaotung yarımadasına asker çıkarıp Rusya’yı kara muharebelerinde
    perişan etti. Ayrıca Pon Arthur limanındaki Rus donanmasına da
    ani bir baskın yapıp bu donanmayı da yok etti. Rusya bunun üzerine
    Ballık donanmasını Uzak Doğuya gönderdi. Lâkin Japonlar Tsushima
    Boğazında bu donanmayı da kıstırdılar ve tamamen yok ettiler. Ne¬ticede Rusya yenilgiyi kabul edip 1905 Eylülünde Portsmouth (Amerika’da) barışını imzaladı.
    Portsmouth barışı ile Rusya, Mançurya üzerinde elde ettiği bü¬tün haklarını Japonya’ya devrediyor ve ayrıca Kore'nin de bağımsız¬lığını tanıyordu. 1910 yılında Japonya Kore'yi işgal edip burasını kendi topraklarına ilhak edecektir.
    Rus-Japon savaşının gerek Uzak Doğu, gerek Avrupa politikası bakımından bir takım mühim neticeleri olmuştur.
    Uzak Doğu politikası açısından şüphesiz en mühim netice, Japonya’nın, dünyanın bu bölgesinde büyük bir kuvvet olarak sivrilme-siydi. Japonya, Rusya karşısında elde ettiği kesin zafer—ve büyük basan ile, milletlerarası politikanın büyük devletleri arasındaki ye¬rini almaktaydı.
    Bundan başka, bir yandan, Rusya'nın, Çine ait Mançurya top¬rakları üzerinde sahip bulunduğu ekonomik hak ve imtiyazları ay¬nen devralmak, ile bu topraklar üzerinde kurduğu kontrol, öte yan¬dan da, 1910 da Kore'nin bağımsızlığına son verip bu ülkeyi de ken¬disine ilhak etmesi ile, Japonya Asya kıtasına ayak basmış olmak¬taydı. Bu ise, Japonya’nın önünde yeni emperyalizm ufukları açıyor¬du. Bundan sonra Japonya Asya’da genişlemeye çalışacak ve 1932 de Mancurya'yı ilhak ettiği gibi, 1937 de do Çini işgal etmek üzere harekete geçecektir. Kısacası, şimdi bir Uzak Doğu devleti de, Uzak Doğudaki sömürgecilik faaliyetlerinin aktif unsuru haline geliyordu.
    Rus-Japon savaşının Uzak-Doğu gelişmeleri açısından bir üç¬üncü neticesi de, Asya’da sarı ırk milliyetçiliğine bir güç ve hareketlilik. bir dinamizm ve hız kazandırmasıdır, Japonya diğer sarı ırk mil¬letlerine de örnek oluyor ve san ırkın da neler yapabileceğini gös¬termiş oluyordu.
    Rus-Japon savaşının Avrupa politikası bakımından mühim ne¬ticesi ise, Rus politikasının cephe değiştirerek, Asya ve Uzak Doğu'dan tekrar Avrupa’ya dönmesidir. Zira Kırım Savaşı yenilgisinden sonra faaliyetlerini Asya ve Uzak Doğu'ya aktaran Rusya, şunu gör¬müştü ki, Asya’nın hor tarafında İngiltere karşısına çıkmaktaydı. İran' da, Afganistan'da ve Tibet'de karşısında İngiltere'yi bulmuş ve onun¬la mücadele etmek zorunda kalmıştı. Mançurya üzerindeki mücadelede de, Japonya ile çatışma durumuna girmiş ve Japonya’nın arka¬sında da yine İngiltere yer almıştı. Eğer İngiltere Japonya’yı desteklememiş olsa idi, Japonya Rusya ile bir savaşı göze alamazdı.
    Hâsılı, Rusya’nın Asya’daki ve Uzak Doğu'daki faaliyetlerinin hep¬sinde İngiltere bir duvar gibi karşısına dikilmiş ve kendisini her yer¬de başarısızlığa uğratmıştı O halde Rusya dünyanın bu bölgesinde
    İngiltere ile olan anlaşmazlıklarını sona erdirip, kendisinin geleneksel faaliyet alanı olan Boğazlara ve Avrupa’ya dönmeliydi.
    İşte bunun içindir ki, Japon yenilgisinin hemen arkasından Rus¬ya 1907 de İngiltere ile bir anlaşma yapıp, Üçlü İtilâfın üçüncü hal¬kasını meydana getirdi. Şimdi İngiltere ile Rusya aynı safta bulunu¬yordu. Bu ise Rusya’nın Boğazlar üzerindeki emellerinin gerçekleş¬mesini kolaylaştıracaktı. Bundan dolayıdır ki, 1907 den sonra Rusya’nın ağırlığı Osmanlı Devleti üzerine çökecektir. Bir başka deyişle, Japonya’nın Rusya’yı yenmesi, Osmanlı Devletinin aleyhine bir du¬rum ortaya çıkarıyordu.
    Japonya’nın Rusya karşısındaki başarısı, Çine de tesir etmiş ve bu ülkede de yeni gelişmelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu gelişmeler günümüze kadar uzanmıştır.
    Japonya’nın Batılılaşma ile gerçekleştirdiği ilerleme ve bir bü¬yük kuvvet olarak ortaya çıkması, Çin’de de bir kısım aydınları ha¬rekete geçirmiştir. Bunlardan Dr. Sun Yat Sen, bu yeni reformcu¬luk hareketinin lideri olmuştur. Dr. Sun Yat Sen, kafasında oluştur¬duğu çağdaşlaşma düşüncesini, 1894-95 Çin-Japon savaşından sonra harekete geçirdi. Lâkin 1904-1905 Rus-Japon savaşı ve Japonya’nın büyük zaferi DU hareketi daha da hızlandırdı. 1911 yılında Çin’de patlak veren ayaklanmalara askerler de katılınca, 1912 yılında Mançu hanedanı yıkıldı ve Cumhuriyet ilân edildi. Lâkin iktidarı askerler ele geçirdi. Dr. Sun değil. Askerler 1916 yılında tekrar imparatorluk ilân ederek bir general imparator oldu. Bu ise Dr. Sun'un mücadelesini daha da hızlandırdı. Dr. Sun Çin için kafasında oluşturduğu demok¬ratik bir düzen düşünmekteydi.
    Bu arada, Mao Tse-tung ve arkadaşları 1921 de Çin Komünist Partisini kurdular. Şimdi mücadeleye yeni bir unsur katılmış oluyordu. Dr. Sun Yat Sen'in ve o öldükten 3onra Chiang Kai-shek'in liderli¬ğindeki Kuomintung Partisi ile Mao Tse-tung'un Komünist Partisi, bazen birbirleriyle mücadele ederek, bazen da işbirliği yaparak, 1945 yılma geleceklerdir. Lâkin 1945 de İkinci Dünya Savaşının sona er¬mesi ve Japonya’nın yenilmesi üzerine, Komünistlerle Kuomintang milliyetçilerinin mücadelesi tekrar başlayacak ve mücadele 194S Ekiminde Çin'de komünist rejimin kurulması ile kapanacaktır.

    SON SÖZ
    Batı’nın yüzyıllardır farklı kıyafetlere bürünerek devam eden sömürü ve katliamları, basit ve özür diledikleri için geçiştirilecek bir olgu değildir. Temelindeki felsefî desteği ve uygulamaları ile bir bütün olarak değerlendirildiğinde, görülmektedir ki, geçmişte olan ve bugün yaşanan boyutları ile yarın da tahmin edilebilmektedir.
    Önceleri “köle”leri, arkasından “serf”leri, daha sonra “Kızılderili”leri, bunların soyu tükenince kara talihli “zenci”leri, derisini yüzecek kendisinden olmayan insan kalmayınca da “maviyakalılar”ı (işçiler), şimdi de “teneke yakalılar”ı (teknolojik ürünleri ya da robotları) kendilerine köle olarak seçtiler. Çıkardıkları sunî savaşlarla katliam arzularını da sürekli olarak yineleyen Avrupalı, kendisine her gün yeni bir kurban aramakta, gözüne kestirdiği kurbanını ya yok etmekte ya da kendine bağlamaya diğer bir ifadeyle mahkûm etmeye çalışmaktadır. Önce Haçlı seferleri ile sonra dünya savaşında bütün gücü ile saldırmasına rağmen emeline ulaşamayan, Kızılderililere ya da zencilere reva gördüğünü Türklere yönelik olarak gerçekleştiremeyen, kendi vahşetinin derinliğine batmış olan Batı, kısa fasılalarla, kendi vahşetini âdeta örtmek istercesine, Türklere yönelik soykırım iddialarında bulunmaktadır. Ancak beyhude yere kendi vahşetine ortak aramaktadır. Çünkü, Türk milletinin tarih sayfaları ak ve paktır. Yapılan ithamlarla asla leke tutmamıştır. Bundan sonra da tutmayacaktır. Zira, bilimsel çevrelerce, küçücük bir katliam bulabilmek için yapılan araştırmalar, hep Türkler lehine sonuçlanmış, katledilmiş Ermeni aranırken, Ermeniler tarafından katledilmiş olan Türklerin toplu mezarlarına rastlanmıştır.
    Bilimsel çevrelerde delillerle boşa çıkmış olan sözde Ermeni soykırımı iddiası, siyasî çevrelerde dile getirilmeye başlanmıştır. Ancak bu çabalar da yeni değildir. Lozan’dan beri devam eden bir süreçtir. Bu çabaları ilmî delilleriyle birlikte reddederken ilme film karıştıranlara, ilmî cevaplara ilâve olarak diyoruz ki, “Türk’ün gerek ilmî, gerek siyasî gerekse askerî olarak eli kolu bağlı değildir.”


    KAYNAKÇA

    1. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Prof. Dr. Fahir ARMAOĞLU)
  2. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0
    ÇOK SAĞOL CİCİM;).

Sayfayı Paylaş