Soru

Konu 'Edebiyat 12.Sınıf' bölümünde calışkan: tarafından paylaşıldı.

  1. calışkan:

    calışkan: Üye

    Katılım:
    10 Ekim 2009
    Mesajlar:
    26
    Beğenileri:
    10
    Ödül Puanları:
    0

    Cumhuriyet dönemi hikaye ve romanda yapılan yenilikler hakkında bilgi verir misiniz?
    Şimdiden teşekkür ederim.
  2. Moderatör Bünyamin

    Moderatör Bünyamin Tekirdağ Yönetici Moderatör

    Katılım:
    9 Ocak 2012
    Mesajlar:
    523
    Beğenileri:
    365
    Ödül Puanları:
    63
    Hikâye ve romanı tek bir bölümde ele almamın sebebi, çoğunlukla yazarların hem hikâye hem de roman yazmalarıdır. Bir edebiyat terimi olarak roman tarifinin dilimizde Namık Kemal tarafından 1888'de Celâl mukaddimesinde1 yapılmasına rağmen 1891'de Halit Ziya Uşaklıgil'in Hikâye adlı kitabında" romanı anlatırken "hikâye" demesi dikkati çeker. Roman, hikâye, büyük hikâye gibi çeşitli adlar birbirinin yerine kullanılmaktadır. Küçük hikâye romandan ayrı bir türdür ve hikâyeyi romana geçiş vasıtası olarak görmeyerek ömrü boyunca hikâye yazan çok değerli yazarlarımız vardır. F. Celâlettin, Haldun Taner, Tomris Uyar, Nursel Duruel. Bazıları ise roman yazmalarına rağmen hikâyeci kimliğiyle kalmışlardır: Memduh Şevket Esendal, Tarık Dursun K.
    Zaman zaman edebiyat ortamını hareketlendirmek için "bizde roman (veya şiir, edebiyat) yoktur" türünden sözler söylenir ve bu iddialar üzerine uzayıp giden tartışmalar başlar. Tartışmalar bu konular üzerinde yeniden düşünme fırsatı verdiği için yararlıdır ama ben bu türlerin bizde olduğuna ve sanıldığından güçlü ve güzel olduğuna inanıyorum.
    Roman ve hikâyenin bizde başlamasının batıdan farkı şudur: Batı kendi destan, hatıra, denemelerinden hareketle romana gelmiş ve bugüne ulaştırmıştır. Batılının daima geliştirerek, değiştirerek yenilemesine karşılık bizde şekillerin donarak aynen tekrarlanmaları söz konusudur. Eskiden Türk toplumunun roman ihtiyacını halk hikâyeciler ve meddahların anlattığı destan, halk hikâyeleri, masallar oluşturmuştur. Klasik şairlerimiz onları mesnevilerde tekrarlamışlardır. Halk hikâyelerinin yazıya geçmemesi veya geç geçmesi onların gelişmesini izlemekten bizi mahrum bırakmaktadır. Zaten bunlar halk hikâyeleri diye küçümsenmiş, temâşâ sanatlarında -yine sözlüde kalmak şartıyla- devam etmiştir.
    Roman önce birkaç çeviri (ilk çeviri Fenelon'dan Telemak'tır 1862) ile başlamıştır. Önde gelen yazarlarımız kalemlerini romanda da denemek isteyince "hikâye anlatma" geleneğinden ve bu geleneğin örneklerinden yararlanmak gerekmiştir. Batı edebiyatını çağdaşlarından daha iyi bilen Şemsettin Sami'nin çok acemice de olsa Taaşşuk-ı Talât ve Fıtnat’ ta (1872) geleneksel halk kültürü unsurlarını kullanması anlamlıdır.
    Batı roman örneğine göre roman yazmayı hedefleyen Namık Kemal'in yanında Ahmet Mithat Efendi geleneği yeni bir şekilde canlandırmayı tercih ederek halk için, öğretici romanlarını, hikâyeleri yazdı. Bunların etkisi sanıldığından fazladır. İlk kadın romancımız Fatma Aliye'yi de destekleyen Mithat Efendiyi Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim takip etmiştir. Recaizade Ekrem ile Sami Paşazade Sezayi'nin romantik, pre-realist ve realistlerden etkilenen roman ve hikâyeleri Servet-i Fünun'un hazırlayıcılarıdır. Halit Ziya Uşaklıgil, eserin yapısını, üslûbunu ön planda tutan roman ve hikâyeleriyle romanımızın "piri" olmuştur"" Cumhuriyet döneminin sanatkâr yazarları onun eserlerini bir ölçüt olarak görmüşlerdir.
    Ahmet Mithat Efendi bir Tanzimat yazan olarak Osmanlılık ideolojisine bağlıdır. Namık Kemal tarihî romanı Cezmi'siyle, Mizancı Murat Turfanda m yoksa Turfa mı (1892) romanıyla bu ideolojiye İslamcılığı katarlar. II. Meşrutiyet'te Türkçü, Turancı romanlar da yazılır. Müfide Ferit [Tek’in Aydemiri (1918)] en meşhurlarındandır. Halide Edib'in Yeni Turan'ı (1912) ilk siyasî romanlarımızdandır.
    Nabizâde Nazım (1862-1893) kısa ömründe yazdığı Zehra (1896) ile psikolojik romanın Namık Kemal'inkinden çok daha gelişmiş örneğini verirken Karabibik (1890) ile de realist köy hikâyesini başlatmıştır.
    II. Meşrutiyet'te hikâyede Ömer Seyfettin ve Refik Halit, romanda Halide Edib [Halide Salih] ve Yakup Kadri yepyeni seslerdir. Türkçülük akımının yer yer realist, yer yer ütopik eserlerini Aka Gündüz yazar.
    Mütareke döneminde Anadolu'ya giden ve bütün Millî Mücadele dönemini Anadolu'da geçiren Halide Edib başta olmak üzere Millî Mücadele'yi İstanbul'da kalemleriyle destekleyen yazarlar, Cumhuriyet döneminin de ilk yazarları olurlar. Cumhuriyet dönemine ulaşıldığında roman ve hikâyemizde epeyce bir birikim bulunmaktadır.
    Cumhuriyet dönemi edebiyatı başlangıçtan itibaren bazı temalar etrafında dönmektedir. Bu temaların başında Anadolu'ya açılma ve Anadolu insanının hikâyesi yer alır. Bu edebiyatımız bakımından en önemli yeniliktir. İstanbul'dan seyredilen Anadolu ve meseleleri artık bizzat görülecek ve anlatılacaktır. Bu yenilik de romandan önce hikâyede gerçekleşir.
    Yahya Kemal Beyatlı'nın "Üç Tepe" adlı yazısında belirttiği gibi, edebiyatçılarımız önce Çamlıca'dan sonra Tepebaşı'ndan bakmışlardır, şimdi sıra ülkeye Metristepe'den bakmaya gelmiştir.
    "Birkaç senedir, Yakup Kadri, edebiyatın yazı denilen cephesini kaldırarak ruh denilen ötesini görmeye çalışıyor, bu yeni meylini ilk gösterdiği satırları birkaç sene evvel çıktığı zaman hemen hemen bütün eski perestişkârları meyus oldular, yalnız Halide Edib haber verdi ki bu yeni hareket bizde edebiyatın yakasını açan harekettir. Yazıdan hayata geçti geceli muharrir Halide Edib'i unuttuk, iki sene evvel Sultanahmet meydanlarında tekbirler çekilirken önümüze düşüp bize meşale çeken bu ulvî mahlûk edebiyatı hayata nakletti. O gün, o meydanda o tekbîr sesleri ortasında siyahlarla görünen insan, hafızamıza yeni şahsiyetini o kadar kudretle hakketti ki eski hayalini hatırlayamıyoruz. Ve bize öyle geliyor ki asıl eseri de o günden başlıyor. Yakup Kadri'nin Metristepe'yi bundan sonraki Türk edebiyatının mihrakı gibi gösterdiğini işittiyse hemen tasdik etmiştir, sanırım."
    Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal'in bu makalesiyle "yeni bir edebiyatın programını" verdiğini söyler. Gerçekten de bu üç tepe Tanzimat, Servet-i Fünun ve Cumhuriyet döneminde yazarların bakış açılarını belirtmektedir. Özellikle roman bir bakıma sosyolojik bir önem kazanır. Ziya Gökalp "Roman" adlı yazısında, halkın ve yeni nesillerin yetişmesinde roman türünün önemini belirtir ve kısaca bizdeki mazisinden söz ederek şöyle der:
    "Mademki Türk halkı bugün romandan başka bir şey okumuyor ve mademki çok kitap okumak da medenîliğin miyarıdır, bugünün mürebbileri de romancılar olmak iktiza eder. Ah romancılar, ah romancılar! Bugün siz elinizdeki kuvveti biraz bilseydiniz, az zamanda memleketin ahlâkını değiştirebilirdiniz
    calışkan: bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş