sorularım

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 10. Sınıf' bölümünde emrah10171 tarafından paylaşıldı.

  1. emrah10171

    emrah10171 Üye

    Katılım:
    21 Şubat 2008
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    1

    1. TANZİMAT FERMANININ NEDENLERİ
    2. MEŞRUTİYETİN ÇIKTIĞI İLK ÜLKE
    3. OSMANLININ RESMEN YIKILMASI HANGİ OLAY SONUNDA OLMUŞTUR
    4. ISLAHAT FERMANININ YAYILMASININ AMACI
    5. 1789 FRANSIZ İHTİLALİNİN MEYDANA GETİRDİĞİ SORUNLAR
    6. ŞARK MESELESİNİN AMACI
    7. BALKAN SAVAŞINDA KAYBETTİĞİMİZ TOPRAKLAR
    8. 1. MEŞRUTİYETİN TARİHİMİZDEKİ ÖNEMİ


    bu soruları yapamadım yardımcı olurmusunuz:confused:
  2. фуля

    фуля Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    2 Kasım 2007
    Mesajlar:
    804
    Beğenileri:
    474
    Ödül Puanları:
    0
    beklersen yarın yaparım şu an müsait değilim
  3. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0


    1::: TANZİMAT Fermanının sebep özellikleri
    (3 Kasım 1839)

    Padisah: Abdülmecid
    Sadrazam:Mustafa Resid Pasa

    Tanzimat Fermanının ilan Sebepleri:
    1)Avrupalı Devletlerin iç islerimie karısmasına engel olmak.
    2)Mısır ve Boğazlar konusunda Avrupalı Devletlerin desteğini kazanmak.
    3)Devleti ve toplumu demokratik bir yapıya kavusturma isteği Bu nedenlerden dolayı 3 Kasım 1839 da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayunu) ilan edildi.

    NOT: Tanzimat Fermanının ilanıyla Osmanlı tarihinde yeni bir dönem açılmıs(Tanzimat Devri) ve bu devir
    1876'ya kadar devam etmistir.

    Tanzimat Fermanında yer alan konular:
    1)Azınlıkların, can, mal ve namus güvenliği sağlanacak.
    2)Vergi sistemi yeniden düzenlenerek, herkesten gelirine göre vergi alınacak.
    3)Askerlik OCAK görevinden, VATAN görevi haline getirilecek. Azınlıklarda askere alınacak.
    4)Kanunların her gücün üstünde olduğu kabul edilecek.

    Tanzimat Fermanının Özellikleri:
    1)-En önemli özelliği padisahın yetkilerini sınırlandırması ve kanunların her gücün üstünde olduğunun ifade edilmesidir.
    2)Tanzimat Fermanı ANAYASACILIĞA ve DEMOKRASiYE (hukuk devletine, yani hukukun üstünlüğü esasına
    dayanan devlet anlayısına)geçisin (BATILILASMANIN) ilk asamasıdır.
    3)Bu fermanın hazırlanmasında halkın bir rolü ve baskısı yoktur. Padisah Abdülmecit, Mustafa Resid Pasanın telkiniyle Mısır meselesinde Avrupa devletlerinin desteğini kazanmak için bu fermanı ilan etmistir
  4. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0


    3:::I.Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti'nin Yıkılışı



    Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi ile (21 Haziran 1913), İttihat ve Terakki Fırkası, hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmişti. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Osmanlı Devleti'nin iç ve dış politikasını belirlemede en etkili nazırlardı. Balkan savaşlarından sonra, ordu ve donanmayı güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanlı Devleti, dış siyasetini de, dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacını hissetmekteydi. Emperyalist devletler, nüfuz alanlarını korumak veya genişletmek maksadıyla siyasî, askeriî ve iktisadî açıdan ittifaklar oluşturmaktaydı. İngiltere ve Fransa'ya nazaran sömürgeciliğe geç başlayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Doğu'da nüfuz sahasını genişletmek istiyor ve Osmanlı Devleti'ne bu maksatla yakın durmayı yeğliyordu . Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da, Balkanlarda Panislâvizmi gerçekleştirmeye çalışan Rusya'ya karşı Almanlarla iş birliği içindeydi. İngiltere ve Fransa tarafından pay edilmiş Kuzey Afrika'da gözü olan İtalya da bu ittifaka yakındı. Dolayısıyla Almanya önderliğindeki Üçlü İttifak'ın (Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya) doğal rakibi, İngiltere'nin öncülüğündeki Fransa ve Rusya'dan oluşan Üçlü İtilâf (Anlaşma) devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand'ın, Sırbistan ziyareti esnasında bir Sırp tarafından öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sıcak savaşa sokmaya yetti.
    Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD İtilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise İttifak devletleri safında bu savaşa girdiler.
    Osmanlı Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa'ya yakın bir politika izlemek istedi. Ancak hem hükûmet ve halk içerisindeki tepkiler hem de İtilaf Devletleri'nin buna sıcak bakmaması, Osmanlıları Almanya'ya yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat Paşalar, Osmanlı Devleti'nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri toprakları kazanabilmesi için Almanya'nın yanında yer almayı uygun buluyorlardı. Hükûmet başlangıçta tarafsız kalmayı tercih etmişti. Almanların II.Abdülhamit devrinden itibaren Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanların varlığı, İtilaf Devletleri'nin, Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalamayacağı şüphesini artırıyordu. Bu tutum, dolayısıyla Almanya yanlılarının tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Paşa'nın öncülük ettiği bu grup, Almanların yanında savaşa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege'de kaybedilen toprakların geri alınabileceği ve Osmanlı Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-ı umumîden kurtulunabileceğini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zırhlılarının Türk bayrağı çekilerek, Rus limanlarını bombalaması, Osmanlı Devleti'nin Almanya safında savaşa girmesine vesile olacaktır (1 Kasım 1914).
    Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşı'nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanlı askerleri büyük bir kahramanlık örneği gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savaşı sürdürmek, zor şartlar içerisinde bulunan Osmanlı Devleti için çok güçtü. Enver Paşa'nın kumanda ettiği Kafkas Cephesi'nde Osmanlılar büyük zayiat verdiler. Doğu Anadolu ve Trabzon düştü. Kanal (Süveyş) cephesinde ise Cemal Paşa, Fransız ve İngilizlere başarıyla direndi. Hicaz ve Yemen'deki Osmanlı birlikleri, destek görmemelerine rağmen, kutsal yerleri korumak uğruna, harbin sonuna kadar Şerif Hüseyin ve İngilizlere karşı koydular. Basra'ya çıkan İngilizler Kuttü'l-Amare'de büyük bir bozguna uğradılar. Komutanları General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak, 1918'de yeni birliklerle saldıran İngilizler, ihanet eden Arap kabilelerinin de yardımıyla Basra'da olduğu gibi, Suriye'de de saldırılarını artırdılar. M.Kemal, Halep'te bir savunma hattı oluşturdu. Galiçya, Makedonya ve Romanya'da Osmanlı birlikleri, Avusturya ve Bulgaristan'a yardımcı olmak için büyük bir özveriyle savaştılar. Türkler, en büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. İtilaf Devletleri 19 Şubat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldırıya geçtiler. 18 Mart'ta İtilaf donanmasına ait pek çok gemi batırıldı. Ardından Gelibolu Yarımadası'ndaki Settü'l-Bahir ve Arıburnu'na asker çıkararak, karadan da saldırıya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katıldığı kara savaşları, tam bir ölüm kalım savaşı oldu. M.Kemal'in de büyük bir askerî deha olarak ortaya çıktığı bu savunma karşısında İtilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldı.
    Bütün dünyaya öğretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü, 250 bin Türk evlâdının şehit kanıyla yazılan bir büyük destan oldu. İtilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya'nın yardım alma ümitlerini suya düşürmüş ve bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli, Çarlık Rusyası'nın sonu olmuştur. Rusya'nın savaştan çekilmesi üzerine 7 Aralık 1917'de imzalanan anlaşmayla Doğu cephesinde Türk-Rus Savaşı sona ermiştir.
    Osmanlı Devleti, I.Dünya Savaşı'nda yedi düvele karşı muhteşem bir mücadele sergilemiştir. Ancak 29 Eylül 1918'de Bulgaristan'ın teslim olması Osmanlılar ile Almanya arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmıştır. Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte Osmanlılar da ateşkes anlaşmasını imzalamak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki Fırkası'nın hükûmetten çekilmesinin ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki hükûmet, Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığındaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanına göndermiş ve Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalanmasıyla (30 Ekim 1918), Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir. Ateşkes anlaşmasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin fiilen paylaşılması demekti.
    Nitekim, İngiliz, Fransız, İtalyan birlikleri bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'da işgallere başlamışlar, Asırlarca Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da, ağabeylerinin müsaadesiyle İzmir'e asker çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). İşgallere karşı Anadolu Türk'ünde büyük bir infial yaratmış ve 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla, düşmana karşı "Milli Mücadele" başlamıştır. İtilaf Devletlerinin Sevr Anlaşması'nı İstanbul hükûmetine imzalatması (10 Ağustos 1920), Milli Mücadele'nin güçlenmesinden endişe eden düşmanların bir an önce Türk millî varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamalarından başka bir şey değildi. Fakat bu anlaşma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadı. Ankara'da açılan Milli Meclis'in iradesi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının büyük ve onurlu mücadelesi bu oyunları bozdu. İstiklâl Harbi'ni kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Yeni Türk devleti "Millî Hâkimiyet" ilkesinin tabi^İ bir neticesi olarak 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdı. Dolayısıyla bu tarih 622 yıl devam eden Osmanlı Devleti'nin de resmen sonu oluyordu.
  5. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    4:::ISLAHAT FERMANININ YAYILMA AMAÇLARI

    1=OSMANLI DEVLETİNİ ÇÖKÜNTÜDEN KURTARMAK,
    2=1856 PARİS KONFERANSIN'DA AZINLIK HAKLARI İLE İLGİLİ KARARLAR ALINMASINI ENGELLEMEK
    3=AVRUPA DEVLETLERİNİN İÇ İŞLERİMİZE KARIŞMASINI ENGELLEMEK,
    4=AZINLIKLARI OSMANLI YÖNETİMİNE ISINDIRMAK,
    5=TANZİMAT FERMENIN EKSİKLERİNİ TAMAMLAMAK.
  6. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0
  7. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    6:::
    Şark Meselesi

    Şark Meselesi, politika terimidir. İlk defa 1815'te Viyana Kongresi'nde kullanıldı ve ondan sonra, siyaset adamlarıyla tarihçiler nezdinde kredi kazandı.

    Meselenin ortaya çıkışı

    Viyana Kongresi, Napolyon Bonapart'ın altüst ettiği Avrupa haritasını düzene koymak için toplandığı sıralarda, Rus Çarı Aleksandr, kongre delegelerini Rum davasıyla ilgilendirmek istedi. Kongre, milliyetçilik düşmanı Metternich'in ve doğuda Rusya'nın genişlemesini daima endişe ile karşılamış olan İngiltere'nin tesiriyle, bu konu üzerinde görüşmeler yapılmasını reddetti. Buna rağmen, Rus delegeleri, resmî görüşmelerin dışında, kongre üyelerinin dikkat nazarını Osmanlı İmparatorluğu idaresinde yaşamakta olan Hristiyan halkın durumu üzerine çekmeye çalıştılar ve bu durum için Şark Meselesi terimini kullandılar.

    Terim, kongreden sonra diplomatlar arasında çok kullanılmaya ve çeşitli manalar kazanmaya başladı. XIX'uncu yüzyılın ilk yarısında Şark Meselesi, genel olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünün korunması, aynı asrın ikinci yarısında Türklerin Avrupa'daki topraklarının paylaşılması, yirminci yüzyılda da imparatorluğun bütün topraklarının bölüşülmesi manasında kullanıldı. Fakat Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış siyasetinde buhranlı her olay da Avrupalılarca Şark Meselesi başlığı altında incelendi. Bu suretli diplomatlar, Şark Meselesi terimi ile bir hâl ve istikbal durumunu anlarken, Avrupa tarihçileri de aynı terimi geçmiş zamanlardaki Türk-Avrupa münasebetlerini açıklamak için kullandılar. Böylece Şark Meselesi, bir tarih terimi olarak mana kazandı.

    Tarihçiler, Türk-Avrupa münasebetlerinin başlangıcı olarak türlü olaylar kabul ettikleri için, Şark Meselesi'nin başlangıcı da tarihçilerin görüş ve eğilimlerine göre tespit edilmiş oldu. Nitekim bu başlangıcı, Türk gençlerinin Avrupa'ya yayılmaya başladığı tarihe kadar götürenler bile vardır. Fakat Şark Meselesi'ne, İslâmlığın doğuşunu, Haçlı seferlerinin başlamasını ve Osmanlı Türklerinin Avrupa'ya ayak basmalarını menşe olarak kabul edenler daha çoktur.

    Şark Meselesi'nin konu hâlinde ortaya atılması, 18. yüzyılın ikinci yarısıdır. Bu andan itibaren olay olarak var olan bu mesele, 1815'te isimlendirildikten sonra, 19. yüzyıl boyunca devam ederek, 20. yüzyılın ilk yirmi yılı içinde kesin olarak Osmanlı Devleti'nin tarihe gömülmesiyle ortadan kalktı. Başlangıcından ortadan kalkmasına kadar Şark Meselesi, yalnız Avrupa devletleri için vardır. Avrupalıların anlamış oldukları manada Şark Meselesi Türkler için bir 'Garp Meselesi'dir.

    Osmanlılar için Garp Meselesi

    Mehmet Ali Paşa ile padişah arasında yedi yıl süren anlaşmazlık ve harp safhası, Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflık derecesini ve büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çıkarlarını belirtmişti. Beş büyük devletin padişah ile Mehmet Ali Paşa arasındaki ihtilâfa karışmalarının başlıca sebebi, İstanbul ile Boğazlar'ın bu ihtilâf esnasında maruz kaldığı tehlike idi. Mısır meselesinin Londra'da imzalanan dörtlü antlaşma sonunda girişilen harp hareketleri ile çözülmesi, Boğazlar probleminin çözülmesi demek değildi. Osmanlı İmparatorluğu artık Boğazlar'ı kendi kudret ve kuvvetiyle savunmayacağı için, büyük devletler arasında Boğazlar üzerinde bir antlaşmaya varılması gerekli idi. Böyle bir antlaşma ise, her şeyden önce, büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çıkarları ve bu imparatorluk için besledikleri düşünceler ile ilgili idi.

    Fetihler siyaseti, Büyük Petro'nun bıraktığı farz edilen bir vasiyetnameye dayanan Rusya'nın, İstanbul ve Boğazlar'ı egemenliğine geçirmek istemesi, yalnız çarların bir politikası olmayıp Rusya'nın genel istilâ siyasetinin doğurduğu bir netice idi. Geniş ve zengin toprakları ile Avrupa'da siyasette olduğu kadar ekonomide de kuvvetli olmak isteyen Rusya, denizlere muhtaçtı. Rusya'nın kuzey ve batı denizleri, senenin muayyen bir bölümünde buzlarla örtülü idi. Doğu sahilleri ise ekonomi ve ticaret bakımından yeter derecede değerli değildi. Bu böyle olduğu için Karadeniz'i ve Akdeniz'i Ruslar iktisat ve ticaretleri için birinci derecede önemli buluyorlardı. Ruslar, ilk defa olarak, Karlofça muahedesiyle (antlaşması) Karadeniz'e birleşik olan Azak Denizi'ne yerleştiler (1699).

    Bundan sonra Karadeniz'i Rus gölü yapmak, Rus politikasının amaçlarından biri oldu. 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca muahedesi, bu amaç istikametinde atılmış kuvvetli bir adım idi. Bu muahede ile Dinyeper nehri mansabındaki (girişindeki) Kılburun kalesini ve sözde istiklâlini sağladıkları Kırım'ı, bir de Yenikale ile Kireçburnu'nu aldıktan başka, ticaret gemileri için de Boğazlar'dan serbestçe geçiş hakkını kazandılar. 1784'te Kırım'ı resmî olarak Rus topraklarına ilhak ettikten (kattıktan) sonra Rusya, Grek projesini gerçekleştirmeyi kurdu. Bu projenin temel amacı, İstanbul ve Boğazlar üzerinde Rus nüfuzunu gerçekleştirmekti. Rusya'nın Avusturya ile birlikte Osmanlı Devleti'ne karşı bu maksatla 1787'de başlattığı harp, onu amacına yaklaştırmaktan uzak kaldı. Napolyon Bonapart'ın Mısır'a saldırışı (1798), Sen-Petersburg hükûmetine maksatlarına ulaşmak için başka yoldan yürümek fırsatını verdi. Ruslar, Osmanlı hükûmetine, Fransa'ya karşı ittifak teklif ettiler. 1799'da Osmanlı-Rus antlaşması bu teklif üzerine imzalandı. Rusya, ilk defa olarak, dost devlet sıfatıyla Boğazlar'dan her iki istikamette gemi geçirmek hakkını sekiz yıl için kazanmış oluyordu. Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu'nu başka devletlerle paylaşmak veyahut onun yerinde bir Grek hükûmeti kurmaktan ise, padişahı himayelerine almanın daha uygun olacağını bundan böyle düşünmeye başladılar.

    1805'te yenilenen Osmanlı-Rus muahedesinde, Türkiye ve Rusya Karadeniz'i kapalı deniz olarak kabul ettiler. Kendi harp gemilerinden başka harp gemilerinin bu denize girmesi yasak idi. Bir düşman filosunun zorla girmesi halinde iki devlet kuvvetlerini bir ederek karşı koymayı üzerlerine alıyorlardı. Bundan başka, Rus harp gemilerinin Boğazlar'dan serbestçe geçmesi ve Bâb-ı âlî'nin gerektiği hallerde bu gemilere yardım etmesi kararlaştırılmıştı.

    1807'de başlayan Osmanlı-Rus harbi dolayısıyla bu muahede hükümsüz kaldı ise de, Yunan isyanlarının sebep olduğu 1828-1829 Osmanlı-Rus harbi sonunda imzalanan Edirne muahedesinde Ruslar, Boğazlar'dan ticaret gemileri için geçit haklarını tekit ettirdiler (güçlendirdiler). Hünkâr İskelesi antlaşmasıyla da Boğazlar'ın başka devletlerin harp gemilerine kapatılmasını sağladılar. Bu antlaşmanın hükmü, Londra Konferansı'na kadar hak bakımından yürürlükte kaldı.

    Fransa'nın Boğazlar'la ilgilenmesi, coğrafya durumundan başka, Osmanlı İmparatorluğu ile yüzyıllardan beri devam ettirdiği siyaset ve ekonomi münasebetlerinin yapısı, bir de XVIII'inci yüzyılda sömürge politikasında yer alan değişiklik sebebiyledir.

    Fransa, Akdeniz devletidir. Osmanlılarla 16. yüzyılda sağladığı dostluk sayesinde kapitülâsyonları elde etmiştir. Bunlar Osmanlı topraklarında ekonomi ve ticaret bakımından Fransızlara önemli çıkarlar sağlamakta idi. 18. yüzyılın ikinci yarısında, Amerika'daki sömürgelerini İngilizlere kaptırdıktan sonra Atlas denizinde egemenlik İngilizlerin eline geçmişti. Fransa, Atlas denizindeki kayıplarını telâfi etmek için Akdeniz'i bir Fransız gölü haline getirmek yolunu tuttu. Taleyran'ın hatıratında:

    Akdeniz tamamen bir Fransız gölü olmalıdır. Ticaretini biz yapmalıyız. Bizim projelerimizi kendilerine mal edinmek isteyenleri Akdeniz'den uzaklaştırmalıyız.

    Kampoformiyo muahedesinden (1797) sonra, Venedik Cumhuriyeti topraklarının Avusturya ile Fransa arasında paylaşılması, Fransızların Yedi Yunan adalarına yerleşmeleri, hatta Mısır'ı istilâ etmek teşebbüsünde (girişiminde) bulunmaları, Akdeniz'i Fransız gölü yapmak yolunda atılmış kuvvetli adımlardır. Fakat Fransa'nın Akdeniz'i egemenliği altına alması isteği, Rusya'nın Karadeniz'i Rus gölü haline getirmek, Boğazlar'ı ele geçirerek Doğu Akdeniz'e sahip olmak ihtirasları ile çarpışıyordu. Çar Aleksandr, Erfurt'ta, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılmasını Napolyon Bonapart ile söyleşirken İstanbul'un ve Boğazlar'ın Rusya'ya bırakılmasını istemişti. Napolyon bu isteğe, İstanbul tek başına imparatorluğa değer ve Marsilya'nın yolu Boğazlar'dan geçer sözleriyle Rusya'nın ihtiraslarına set çekti. Bundan sonra, İstanbul ve Boğazlar'a karşı yönetilen her Rus hareketi, karşısında Fransa'yı, Doğu Akdeniz'e yayılmak istidadında olan her Fransız çalışması da karşısında Rusya'yı buldu.

    İstanbul ve Boğazlar'la bu kadar yakından ilgili olan yalnız Rusya ile Fransa değildi, İngiltere de vardı.

    18. yüzyıla gelinceye kadar İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu ile yalnız ticaret bakımından ilgilenmekte idi. XVIII'inci yüzyılın ikinci yarısında, 1768-1774 Osmanlı-Rus harbi sıralarında, Doğu Akdeniz ve Boğazlar, İngiltere için hiçbir ehemmiyet taşımıyordu. O kadar ki, harp içinde bir Rus filosunun Baltık denizinden, Akdeniz'e gelerek Yunan adalarını ve Mora'yı işgal etmesi, İngilizlerin müsamahası ve kılavuzluğu ile mümkün olmuştu. Fakat XVIII'inci yüzyılın sonlarına doğru İngiltere, Doğu'da kurmuş olduğu imparatorluğun büyük önemini kavradı. Bu imparatorluğa giden yolların güvenini sağlamak, İngiltere politikasının başlıca amacı oldu. Hindistan ile Avrupa arasında en kısa yol Akdeniz'den geçtiği için, bu deniz İngiltere için yalnız ekonomi bakımından değil, fakat politika bakımından da değer kazandı.

    Akdeniz egemenliğini kimseye kaptırmamak, İngiltere için temel problemler arasına girdi. Kendisi 1713'te Atlas denizi ile Akdeniz'in kapısı olan Cebelitarık'a yerleşmişti. Napolyon Bonapart'ın Mısır'ı istilâ sebeplerinden birinin de, İngiltere'yi sömürge yollarında vurmak olduğu için, İngiltere, Türkiye ve Rusya ile, Fransa'yı Mısır'dan çıkarmak için işbirliği yaptı. Bu olay kendisine Akdeniz'in orta yerinde strateji yönünden önemli yer olan Malta'yı kazandırdı. İngilizler, bir aralık geçici olarak yerleştikleri Mısır'ı bile işgal etmeyi düşündüler. Çünkü Hindistan'a giden yollardan en önemlisi buradan geçmekte idi. Hindistan yollarından bir başkası da Dicle, Fırat vadisinden Basra Körfezi'ne uzanan yoldu. Bu yol da Osmanlı egemenliğinde bulunuyordu. İngiltere'nin Osmanlı topraklarının tamlığına taraftar olması bu yollar sebebiyledir. İngiltere, bu yolların Fransa'nın veya Rusya'nın eline geçmesini önlemek için, Osmanlı İmparatorluğu ile devamlı surette işbirliği yapmayı politikasının temelli prensiplerinden biri saymıştır.

    Deniz devleti olmadıkları için Avusturya ve Prusya, Boğazlar üzerinde bundan önce saydığımız üç büyük Avrupa devletinin politikalarına benzer politikaya sahip olmamışlardır.

    Avusturya, Osmanlı İmparatorluğu'nun komşusu olduğu için, bu imparatorluğun mukadderatı ile ilgilenmiş, Prusya da Avrupa büyük devleti sayıldığından, Avrupa problemi hâlini alan Osmanlı meselelerinde düşüncesini söylemeye davet edilmiştir. Sözün kısası, bu iki devlet, Boğazlar meselesinde, hiçbir zaman teşebbüs sahibi olmamışlardır.

    1841'de Boğazlar hakkında karar vermek için Londra Konferansı'nın toplanacağı günün arifesinde, büyük devletlerin, Boğazlar meselesi hakkındaki genel düşünce ve durumları yukarıda açıklanan şekildedir.

    Mısır meselesinin halline esas olmak üzere 1840'ta Londra antlaşmasını imzalamış olan dört devlet, Boğazlar problemini de Londra'da bir konferansta çözmeyi uygun buldular. Birinci konferansa iştirak etmemiş olan Fransa da bu konferansa çağrıldı. İlkin Fransa ve Avusturya'nın Osmanlı İmparatorluğu topraklarının mülkiyet tamlığı prensibinin tanınması hakkında ileri sürdükleri teklif görüşüldü ve Rusya'nın itirazları yüzünden reddedildi. Bundan sonra, yalnız İstanbul ile Boğazlar'ın durumu hakkında bir karara varılmak için çalışıldı. Neticede İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Prusya ve Osmanlı murahhasları arasında Londra antlaşması imzalandı. Dört maddeli olan bu antlaşmaların özü ve önemi ilk iki maddededir:

    * Madde 1 - Padişah, barış hâlinde bulunduğu yabancı devletlerin harp gemilerine Boğazlar'ı kapamak hususunda Osmanlı İmparatorluğu'nca öteden beri kaide olarak kabul edilmiş olan prensibi gelecekte de yürürlükte bulundurmak yolunda kesin karar verdiğini bildirir.
    * Madde 2- Padişah, eskiden olduğu gibi, dost devlet elçilerinin muhabere hizmetinde bulunacak olan harp bayrağı taşıyan hafif harp gemilerine özel fermanlarla Boğazlar'dan geçiş hakkı verebilir.

    Bu maddelerdeki hükümler, Rusya'nın bir zaferi gibi sayıldı. Çünkü Rusya, bu hükümler ile Hünkâr İskelesi'nde sağlamış olduğu Boğazlar'ın kapalılığı prensibini devam ettirmiş ve Karadeniz'deki güvenini tekrar sağlamış oluyordu. Fakat aynı antlaşma ile de Boğazlar'da olsun, Doğu Akdeniz'de olsun, egemenlik veya nüfuz kazanmak emelinden de vazgeçmiş oluyordu. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Prusya da zaten Rusya'nın en çok genişleyici emellerinden korktukları için, Boğazlar antlaşması onların da çıkarlarına uyuyordu. İçinde bulunduğu zayıf ve çaresiz durumda, Boğazlar antlaşması Osmanlı İmparatorluğu için de kârlı idi. Osmanlı devlet adamları Rusya'nın İstanbul ve Boğazlar üzerinde himayesini tanımaktan ise, aynı yerler hakkında Avrupa büyük devletlerinin toplu garantisini kabul etmeyi çok daha faydalı buluyorlardı. Ancak, bu toplu garanti beş büyük devletin arasında ahengi kaybolduğu andan itibaren İstanbul ve Boğazlar'ın, dolayısıyla bütün Osmanlı İmparatorluğu'nun mukadderi tekrar tehlikeye girmekte idi.

    Boğazlar antlaşması uzun ömürlü olmadı. 1853 yılına kadar yürürlükte kaldı, fakat bu tarihte Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'nu pay etme ve himayesi altına alma teşebbüsleri neticesinde Fransız ve İngiliz donanmalarının Osmanlılara yardım maksadıyla Çanakkale Boğazı'nı geçmeleri üzerine suya düştü
  8. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    6::ŞARK MESELESİNİN ESASI:

    İslamiyet’in Avrupa’da yayılıp gelişmesine engel olmak ve Batı ile Güney Asya’nın Turanlılar tarafından idare edilen İslamiyet akımına karşı açık bir alan halini almasına fırsat bırakmamak hususları, eski devirlerden beri Avrupalıların görevlerinden birisi olarak sayılır.

    Bu çerçeveden olarak, Müslümanlar ile Turanlılar, nihayet Avrupa’da Gelibolu yarımadası ile boğazlar üzerine sürülmüş ve uyandırdıkları siyasi akım da orada sınırlanmıştı. Orta ve Batı Asya'da ise İslamiyet, diğer Türk ve Turanlı etkenlerin etrafında konumunu güçlendiremeyecek bir idareye tabi tutuluyordu. Akdeniz’in Asya sahillerinin İslam nüfuzundan kurtarılması için de çalışmalar yoğun olarak sürdürülüyordu.

  9. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    7:::-I. Balkan Savaşının Sonuçları
    1-Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı ta-mamen sona erdi.
    2-Edirne ve Kırklareli Bulgaristan’a bırakıldı
    3-Gökçe Ada ve Bozca Ada hariç, Ege Adaları fiilen elden çıktı
    4-28 Kasım 1912’de, Arnavutluk, bağımsızlığını i-lan etti. Bu durum İslamcılık politikasını da olum-suz etkiledi. (Osmanlı Devleti’nden ayrılan son Balkan devleti Arnavutluktur.)
    5-İttihat ve Terakki Partisi, 23 Ocak 1913’de dü-zenlediği Bab-ı Âli Baskını sonucunda hükümeti tam olarak ele geçirdi. (Bu partinin resmî iktidar dönemi başladı.)
    Açıklama:İttihat ve Terakki Partisi 1889’da kuru-lan II. Meşrutiyetin ilanında etkili olan, 31 Mart O-layından itibaren yönetimde etkili olmaya başla-yan, II. Meşrutiyet Döneminde Türkçülüğü devle-tin siyasi düşüncesi haline getiren, Osmanlı Devle-tini I. Dünya Savaşına sokan bir partidir.
    6-Mustafa Kemal’in ordunun siyasete girmemesi şeklindeki görüşünün doğruluğu ispatlandı.
    7-Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.
    8-Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlık sonu-cunda II. Balkan Savaşı çıkmıştır.
    9-Balkanlar’dan Anadolu’ya göç başladı
    10-Mustafa Kemal siyaseti bırakmıştır.
    Açıklamalar:
    1-I. Balkan Savaşında İstanbul tehdit altına gir-miştir.
    2-Londra Antlaşması II. Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine yürürlükten kalkmıştır.
  10. AyŞeGüL!

    AyŞeGüL! Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    11 Şubat 2008
    Mesajlar:
    1.193
    Beğenileri:
    19
    Ödül Puanları:
    0

    7:::
    1.Balkan Savaşları sonucunda artık Osmanlı Devleti'nin paylaşılması büyük devletlerin üzerinde uzlaştıkları bir konu olmuştur. İngiltere ve Fransa zaman zaman uyguladıkları “Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün korunması” politikasını Balkan Savaşı'yla birlikte terketmişlerdir.

    2.Balkan Savaşı'nın sonunda Osmanlı Devleti'nin çok büyük bir toprak kaybı olmuş Meriç'in doğusunda kalan Doğu Trakya'nın dışındaki bütün Rumeli topraklarımız elimizden çıkmıştır. Rumelide yüzlerce yıl elimizde ve idaremiz altında kalarak adeta Türkleşmiş olan bir çok şehir ve kasabalar kaybedilmiştir.

    3.Savaşın en olumsuz sonuçlarından birisi de savaş esnasında ve sonunda Bulgarlar başta olmak üzere Yunanlılar ve Sırpların zulmü ve katliamları karşısında can ve namuslarını korumak amacıyla Rumeli'den büyük göç dalgaları başlamıştı. Yüz binlerce Rumeli Türk'ü aç, perişan, büyük acılar ve yokluklar içerisinde Trakya'ya ve Anadolu'ya gelmişti. Bunların ekonomik ve malî sıkıntılarını karşılamak, yaralarını sarmak, Osmanlı Devleti'nin zaten sınırlı olan imkânlarını tamamen tüketmiştir.

    4.Balkan Savaşı'yla birlikte Osmanlı Devleti Avrupa diplomasisinde yalnızlığa terkedilmiştir. Bunu, toprak bütünlüğü açısından oldukça tehlikeli gören yöneticiler I. Dünya Savaşı öncesi Avrupa'da oluşan “bloklaşmalara” katılmak isteyeceklerdir.

    5.Balkan Savaşı ile Ege Denizi'ndeki stratejik adaların tamamına yakını Yunanlılar tarafından ele geçirilmiş ve Ege Denizindeki hakimiyetimiz kaybolmuştur.

    6.Balkan Savaşı'nın başında geçici olarak İtalya'ya terk ettiğimiz On İki Ada'lar, savaştaki yenilgimiz üzerine İtalyanlar tarafından bize verilmemiş ve bu adaları İtalya kendi topraklarına kattığını açıklamıştır

Sayfayı Paylaş