Söz uçar yazı kalır ne anlama gelir ?

Konu 'Türkçe 7. Sınıf' bölümünde sadenur tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. sadenur

    sadenur Üye

    Katılım:
    6 Ekim 2008
    Mesajlar:
    13
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    ya arkadaşlar bana acilen lazım sosyal den söz uçar yazı kalırın anlamı
    Son düzenleyen: Moderatör: 22 Ağustos 2009
  2. sadenur

    sadenur Üye

    Katılım:
    6 Ekim 2008
    Mesajlar:
    13
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    sosyal söz uçar yazı kalırın anlamı nedir

    lütfen bilenler yazzsın
  3. şeker kıs

    şeker kıs Üye

    Katılım:
    24 Şubat 2009
    Mesajlar:
    1
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    örnek olarak bilim adamı hayatta olmayan bazı şeyler buldu ve bunu çevresindeki yakın kişilere söledi diyelimki bir sel oldugunda yaptıgı çalışmayı söledigi kişiler ve kendisi selden dolayı öldü ve yaptıgı çalışmadan kimseniin haberi olmadıgı için bütün emekleri boşa gidmiştir halbuki yazı olsa yaptıgı çalışmaları bi kagıda yazsa öldügü zaman da başkaları onun yaptıgı bu çalışmayı devam ettirir

    diger bir örnek ise eger sen markete giddiginde eline alacakların malzemeleri yazmassan unutursun bundan dolayı kagıda yazdıgın yazı hep kagıtta kalır ama aklına yazdıgın yazıyı ise unutursun bundan dolayı söz uçar yazı kalır diyorlar

    inşallah yardımcı olabilmişimdir
    Son düzenleyen: Moderatör: 22 Ağustos 2009
  4. onurcen

    onurcen Üye

    Katılım:
    30 Ekim 2008
    Mesajlar:
    17
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0
    Söz Uçar Yazı Kalır

    Ara başlığımızdaki Latince sözün orijinalini de yazalım:

    Verba Volant Scripta Manent.


    Söz Uçar Yazı Kalır sözü, yazı için mi bir övgüydü, yoksa söz için mi; ne dersiniz? Okumanızı kolaylaştırmak için buraya bir paragraf sıkıştırmama izin verin: Manastır yazı odalarında (skriptoryum), yazıcıları sessiz olmaya çağıran ilk kural IX. yüzyıldan kalmadır. Yazıcılar o güne dek, kopyaladıkları ya da dikte ettikleri metinleri sesli okuyarak çalışırlardı. Bu işin zorluğunu, VIII. yüzyılda anonim bir yazıcı bakın nasıl anlatmış: “Ne zorlu bir çaba gerektirdiğini kimseler bilemez. Üç parmak yazıyor. İki göz okuyor. Bir dil söylüyor ve tüm beden çalışıyor.” Skriptoryumlara sessiz okuma kuralı getirilince, yazıcılar da aralarındaki iletişimi işaretlerle yapmaya başladılar. Örneğin, yazıcının yeni bir kitaba gereksinimi varsa, olmayan sayfaları çevirir gibi yapar; Mezmurlar kitabı istediğinde Kral Davut’a gönderme olarak ellerini kafasının üzerinde taç biçimine sokardı. Bedenini köpek gibi kaşıması ise putperest dönemden bir kitap istiyorum, anl***** gelirdi. (Bu durum, yazıcıları hiç de memnun etmezdi doğrusu!)

    İmdi, günümüzde “yazı”nın kalıcılığını ve gelecek nesillere ulaşabilmesini, “söz”ün ise uçup gitmesini; yani değerinin çok kısa sürede yitirmesini anlatan bu ünlü söz, o dönemlerde tam tersi bir anlam bütünlüğüne sahipti: “Söz”, uçarak meraklısının/öğrenmek isteyenin kulaklarına ulaşır; ama “yazı” olduğu yer olduğu yerde durur!

    Matbaa: Buluş ve Gelişim

    XV. yüzyıl ortalarında yaşanan bir değişim, hem kitap üretmek için gerekli olan iş saatini azalttı, hem de kitap üretimini artırdı. Ayrıca, okur artık kitabı: Yazıcının özgün ve benzersiz bir el ürünü olarak görmeyecekti. Bu buluş, basımcılıktı elbette. Yaygın kullanımıyla: Matbaacılık.

    1440’larda, Mainz Başpiskoposluğu bölgesinden bir genç gravürcü (aynı zamanda, “değerli taş” kesicisidir) , resim basmak için kullanılan tahta kalıplar yerine, tekrar tekrar kullanılabilen matbaa harflerinin kesilmesiyle sürat ve randımanın artırılacağının olanaklı olduğunun ayrımına vardı. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bu genç gravürcü, Johannes Genfleisch zur Laden zum Gutenberg den başkası değildi.

    Birkaç yıl boyunca, girişimini desteklemek için ödünç paralar alarak çalışan Gutenberg, XX. yüzyıla gelene dek kullanımı sürdürülecek matbaa gereçlerinin tümünü o dönemde yarattı. Gutenberg, 1450 ile 1455 yılları arasında, her sayfasında kırk satır olan bir İncil bastı (tipo olarak basılan ilk kitaptır) . Pek çok okur, bu buluşun yararlarını kısa sürede kavramıştı. Metinlerde eşitlik, sürat, ucuzluk vb. özellikler, kısa sürede Avrupa’nın dört bir yanında matbaaların kurulmasını sağladı: 1465’te İtalya, 1470’te Fransa, 1472’de İspanya, 1475’te Hollanda ve İngiltere, 1489’da da Danimarka. Yeni Dünya’ya ulaşması ise bir hayli zaman aldı: 1533’te Mexico City ve 1638’de Massachusetts.

    1500’lerin başında, ünlü İtalyan hümanist Aldus Manutius, klasiklerin kullanım ve taşıma kolaylığına kavuşmadan yapılan eğitim sisteminin zorluğunu anladı; ayrıca, çok sayıda bilimsel kopya üretilmeliydi... Bu düşünceyle yola çıkan Latince ve Yunanca eğitmeni Aldus, Gutenberg’in mesleğini öğrenmeyi kafasına koyduktan kısa bir süre sonra, dersleri için gerekli kitapları basabilmek için Venedik’te bir basımevi kurdu. Yerinde bir düşünceyle matbaasını Venedik’te kurma nedeni açıktı: Zoraki göçmen olmuş Doğulu bilim adamlarından ve Giritli yazıcılardan yararlanmak istiyordu. (Giritli yazıcılar, basımdan önceki düzeltmeleri yapıyorlardı.) 1494 yılında, basın tarihinin en güzel ciltleri çıktı ortaya: Yunaca olarak Sophokles, Aristoteles, Platon, Thukydides; Latince olarak da Vergilius, Horatius, ve Ovidius. Aldus’a göre, bu görkemli yazarlar herkes tarafında kolayca okunabilmeliydiler. Aldus’un evi de yazın klasiklerinin taranıp gözden geçirildiği bir eğitim yuvası gibiydi. Örneğin, ünlü hümanist Rotterdamlı Erasmus’u Venedik’teki evinde misafir ettiğini biliyoruz.

    Büyük ciltler, bireysel kitaplıkların çoğalmasıyla hem taşıma hem de saklamak için okurlara zor gelmeye başladı. Aldus, 1501 yılında, tutacağından emin olarak oktavolardan oluşan zarif biçimli küçük kitaplar yayımladı. (Parşömeni bir kez katladığınızda folyo, ikinci kez katladığınızda kuarto ve üçüncü kez katladığınızda da oktavo olur.) Aldus, sayfaları daha iyi değerlendirebilmek için, italik karakteri de üreten kişidir. İtalik’in kalıbı, Bolonyalı harf kesimcisi Francisco Griffo’ya aittir. Griffo, baş harflerin diğer harflerden daha kısa olduğu karakteri de üreten kişidir. İtalik harfler, ilk kez ***nalı Azize Catherine‘in 1500 yılında basılan mektuplarında kullanıldı ve çok beğenildi. Çağcıl İngiliz eleştirmen Sir Francis Meynell’e göre, italik karakter: okurun gözlerini yansıtması yanında, metnin güzelliğini algılama kapasitesini de artırıyordu.


    Matbaa ve Biz

    Matbaacılığın serüveni elbette burada bitmedi. Bitmedi ama her gelişmeyi de yazamayız elbette. Gelin, dördüncü bölümümüzde bize dönelim ve Osmanlı’ya matbaanın iki yüz elli yıl gibi bir gecikmeyle ulaşabilmesinin nedenleri üzerinde duralım. Böylece, yalnızca matbaanın gecikmesi olgusunu çözümlemekle kalmaz, ülkemizin okumaya ve kitaba bakış açısını da irdelemiş oluruz.

    umarım işine yarar
    (teşekkür için aşağıdaki buton:D:D)
  5. mahmut17

    mahmut17 Üye

    Katılım:
    2 Mart 2009
    Mesajlar:
    29
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    0
    Söz Uçar Yazı Kalır sözü, yazı için mi bir övgüydü, yoksa söz için mi; ne dersiniz? Okumanızı kolaylaştırmak için buraya bir paragraf sıkıştırmama izin verin: Manastır yazı odalarında (skriptoryum), yazıcıları sessiz olmaya çağıran ilk kural IX. yüzyıldan kalmadır. Yazıcılar o güne dek, kopyaladıkları ya da dikte ettikleri metinleri sesli okuyarak çalışırlardı. Bu işin zorluğunu, VIII. yüzyılda anonim bir yazıcı bakın nasıl anlatmış: “Ne zorlu bir çaba gerektirdiğini kimseler bilemez. Üç parmak yazıyor. İki göz okuyor. Bir dil söylüyor ve tüm beden çalışıyor.” Skriptoryumlara sessiz okuma kuralı getirilince, yazıcılar da aralarındaki iletişimi işaretlerle yapmaya başladılar. Örneğin, yazıcının yeni bir kitaba gereksinimi varsa, olmayan sayfaları çevirir gibi yapar; Mezmurlar kitabı istediğinde Kral Davut’a gönderme olarak ellerini kafasının üzerinde taç biçimine sokardı. Bedenini köpek gibi kaşıması ise putperest dönemden bir kitap istiyorum, anl***** gelirdi. (Bu durum, yazıcıları hiç de memnun etmezdi doğrusu!)

    İmdi, günümüzde “yazı”nın kalıcılığını ve gelecek nesillere ulaşabilmesini, “söz”ün ise uçup gitmesini; yani değerinin çok kısa sürede yitirmesini anlatan bu ünlü söz, o dönemlerde tam tersi bir anlam bütünlüğüne sahipti: “Söz”, uçarak meraklısının/öğrenmek isteyenin kulaklarına ulaşır; ama “yazı” olduğu yerde durur!
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş