TANZİMAT EDEBİYATININ HAZIRLIK SAFHASI EDEBİYATÇILARI

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde EsrarLı_GözLer tarafından paylaşıldı.

  1. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36

    YİRMİSEKİZİNCİ ÇELEBİ MEHMET (? – 1732)

    Paris Sefaretnamesi ile Türk edebiyat tarihine geçmiş Osmanlı devlet adamıdır. Edirne’de doğmuştur. Doğum tarihi belli değildir. Peç Seferinde şehit düşen Süleyman Ağanın oğludur. Kendisi de Yeniçeri ocağında yetişmiştir. Darphane nazırlığı ve şıkk-ı sâlis defterdarlığı görevlerinde bulundu. Sultan III. Ahmed saltanatında baş muhasebeci oldu. 1720 yılında bu görevde bulunduğu sırada Fransa’ya büyükelçi olarak gönderildi. Osmanlı Devleti'nde ilk defa olarak devamlı bir elçilik görevi ülke dışına çıkan devlet görevlisi olan Mehmet Çelebi, Paris’te on bir ay kaldı. Dönüşünde, seyahati sırasında gördüklerini bir kitap halinde padişaha sundu.
    Mehmed Efendinin, elçiliğini anlattığı Sefaretname’si tarihî ve edebî açıdan bu alanda yazılmış en önemli eserlerden biridir. Kitabında İstanbul-Paris yolculuğu, Fransızların veba korkusuyla Toulon'da heyeti 40 gün karantinada tutuşu, Bordeaux üzerinden Paris'e varışı, XV. Louis tarafından kabul edilişi, katıldığı askeri merasimler ve Paris’in ilgi çekici yerlerini konu edinmiştir. Mehmed Çelebi ayrıca, giyimi, hali, tavrı, konuşması ve terbiyesiyle, başta saray olmak üzere, ilim ve teknik kurumlarından ve genel anlamda Fransızlardan da takdir gördü. Fransa o dönemde ittifak arayışı içinde ve talepkar bir konumda olduğundan elçiye gösterilen ilgi ve özeni anlamak mümkündür. Yirmi sekiz Mehmet Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.
    Sefaretnamesi 1757’de Fransızca'ya çevrilmiş, Osmanlı Devletinde ise ilk defa 1867’de basılmıştır.
    Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Paris’ten döndükten sonra da çeşitli görevlerde bulundu. Siyasi bir görevle Mısır’a da gönderildi. Patrona Halil İsyanından sonra Kıbrıs’a sürülen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, 1732’de Kıbrıs’ta öldü. Mezarı Magosa’daki Buğday Camii kenarındadır.
    1720 sefaretinde beraberinde bulunmuş olan ve dönüşlerinde ilk Osmanlı matbaasının kurulmasında büyük rolü olan oğlu Yirmisekizzade Said Efendi 1742'de bir başka Fransa sefaretinde bulunmuş, 1755'de Yirmisekizzade Mehmed Said Paşa adı ile kısa bir süre sadrazamlık yapmıştır.
  2. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    SADULLAH PAŞA ( 1838 – 1891)


    Tanzimat devri devlet adamı ve şâir. 1838’de Erzurum’da doğdu. Babası çeşitli illerde valilik yapmış Esad Muhlis Paşadır. İyi bir tahsil gören Sadullah Paşa, babasının kontrolünde özel hocalardan Arapça, Farsça, Fıkıh, Akaid, Tabiiyye, Kimyâ ve Fransızca dersleri aldı.
    1853’te ilk memuriyetine başlayarak, mâliye Vâridat Kaleminde vazifelendirildi. Üç sene kadar burada çalıştıktan sonra, Babıâli Tercüme Odasına geçti. Kısa zamanda memuriyette derecesi yükseldi ve birçok üst düzey memuriyette görev aldı.
    Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Bulgaristan Meselesini yerinde incelemek üzere Filibe’ye gönderilen komisyona başkanlık yaptı. Bu görevini tamamladıktan sonra Berlin’e elçi olarak gönderildi. Buradayken Ayastefanos Antlaşması ile Berlin Kongresine ikinci üye olarak katıldı. Berlin’deki başarılı çalışmalarından dolayı vezirlik rütbesi verildi (1881). 1883’te Viyana Büyükelçiliğine tayin edildi. 1891’de Viyana’da intihar etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Sultan Mahmut Hanın türbesinin bahçesine gömüldü.
    Sadullah Paşa, devlet adamlığı yanında edebiyatla da uğraşmıştır. Fakat yazdıklarının pek çoğu ele geçmemiştir. Yazdıklarının içinde en önemlisi On dokuzuncu Asır manzumesidir. Bu manzumede batının ilerlediği müspet ilimlere, Türklerin de ayak uydurması gerektiğini savunmaktadır. Sadullah Paşanın batı dillerinden yaptığı tercümelerin en meşhuru Göl adlı eseridir. Berlin Mektupları, Charlottenbourg Sarayı, Paris Ekspozisyonu, Cevdet Paşaya Mektup, bilinen eserleridir. Berlin Mektupları, Tanzimat devri seyahat edebiyatının ilk örnekleridir.
  3. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    MÜNİF PAŞA (1828 – 1910)


    1828 tarihinde Antep’de doğdu. Ailesiyle gittiği Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın yapmış olduğu yenilikleri yakından görmüştür. 1852 yılında Tercüme odasına girerek Emin Efendiden Fransızca’yı öğrenmiştir. 1855 yılında Kemal Paşa ile Berlin’e gitmiş Avrupa’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Avrupa’da kaldığı yıllarda Almanca’yı öğrenip hukuk, iktisat, felsefe ve edebiyat dersleri almıştır. Yurda döndükten sonra Ceride-i Havadis gazetesinde yazılar yazmaya başladı. 1863 yılında Cemiyet-i Tedrisiye-i Osmaniye’yi kurarak Mecmua-i Funun dergisini çıkarmaya başladı. Tanzimat döneminin ahlaki prensiplerini tartışmaya açarak kendisinden sonraki düşünürleri etkilemiştir. Ancak 1864 yılından sonra siyasi hayattan uzaklaşarak Tanzimat neslinden kopmuştur. Hükümet tarafından birçok memuriyete getirildi. Hatta 1872- 95 yılları arasında iki defa Tahran elçiliği yapmış 1879’da vezirlik görevinde de bulunmuştur. Ancak 1895’de Tahran elçiliğinden döndükten sonra kendisini tamamen ilme vererek İstanbul Hukuk Fakültesinde siyâsî Târih, Hukuk Târihi ve Ekonomi dersleri verdi. 1910 yılında İstanbul’da öldü. Mezarı Erenköy Kabristanındadır.
    Münif Paşa her ne kadar Divan geleneğinden gelmiş olsa da Tanzimat’ın ilk yıllarından kullandığı sade dil ile ön plandadır. Özellikle gazetelerde yazdığı ahlaki yazılarda yozlaşan toplu uyarma görevini üstlenmiştir. Özellikle Mecmua-i Funun dergisinde yazdığı Ehemmiyet-i terbiye-i Sibyan isimli makalesi modern pedagojiye dair ilk yazı olmuştur.

    Eserleri: Mecmua-i Fünûn (Çeşitli bilim, fikir ve sanat konularından bahseden dergi), Dâsitân-ı Âl-i Osman, Telhis-i Hikmet-i Hukuk, Hikmet-i Hukuk (Hukuk bilgileri kitapları), İlm-i Servet (Ekonomi bilgileri).
  4. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    AKİF PAŞA (1787 – 1845)

    1787 senesinde Yozgat’ta doğdu. Altı yaşında iken babası ile hacca gitti. Hac dönüşü ilk tahsiline Yozgat’ta başladı. Yozgat’ta divan kâtipliğinde bulundu. Daha sonra İstanbul’a giderek Divan-ı Hümayun kalemine kâtip oldu (1814). Başarılı çalışmalarından dolayı kısa zamanda arka arkaya terfi etti. Vezirlik rütbesiyle Hariciye nazırlığına getirildi. Bir sene sonra kendisine daima rakip gördüğü Pertev Paşanın azli ile boşalan Mülkiye nazırlığına getirildi. Bir sene kadar bu görevde kaldıktan sonra hastalığı sebebiyle tekrar nazırlıktan alındı ve Kocaeli mutasarrıflığına tayin edildi. Halkın şikâyeti üzerine 1840 senesinde azledilerek, önce Edirne’de daha sonra da Bursa’da ikamete mecbur edildi. 1844 senesinde hac farizasını yerine getirmek için Hicaz’a gitti. Hac dönüşü İskenderiye’de hastalanarak 1845’te vefat etti.
    Akif Paşanın geçinemediği ve sevmediği en önemli rakibi Pertev Paşa idi. Aralarında geçen çekişmeleri anlatmak ve kendisini temize çıkarmak için Tabsıra adlı eserini yazdı. Ancak, Pertev Paşanın, kendisine düşmanlık beslemediği ve zaman zaman yardım ettiği anlaşılmaktadır. Tabsıra’da öne sürülen suçlamalar, Pertev Paşanın haksız yere öldürülmesine sebeb olmuştur.
    Akif Paşa Tanzimat döneminde yazdığı şiir ve nesirlerinde kullandığı halk dilini yakın dili ile ön plana çıkmıştır. Özellikle onbirli hece vezniyle yazdığı şiirlerle sadeleşme adına önemli bir iş yapmıştır. Adem Kasidesinde; varlıktan nefret eder ve ondan kurtulmaya çalışır. Kasidenin adından da anlaşılacağı üzere onun yokluğa dönüşü mevcudatın yokluktan yaratılma inancına dayanır. Eserin yazılmasında imparatorluğun o günkü hali ve Paşanın başına gelen felaketler de rol oynamıştır. Bütün bunların yol açtığı bedbinlikler eski şiirin mücerred ve süslü ifadesi ile ortaya konmuştur.
    Adem Kasidesi: Psikolojik, metafizik ve estetik olmak üzere üç cephe gösterir. Hayattan bıkmış, muzdarip, kötümser görüşlü ve ümitsiz bir ruh halini ortaya koyduğu kaside, zamanında konu yönünden yenilik kabul edilmiştir. Akif Paşanın bu şiirde kullandığı tema daha sonra Hamid ile Recaizade Ekrem ve Servet-i Fünuncular tarafından da işlenmiş, böylelikle Akif Paşa bir yol gösterici olmuştur.
    Eserleri: Tabsıra, Eser-i Akif Paşa (Muhtelif mektupları), Muharrerat-ı Hususiyye-i Akif Paşa, Risalet-ül-Firasiyye ves-Siyasiyye.
  5. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    ETHEM PERTEV PAŞA (1824 – 1872)

    1824 senesinde Erzurum’da doğan Ethem Pertev Paşa, Tanzimat döneminin devlet adamı ve şairidir. İlköğrenimini babasının vazifeli olarak bulunduğu Gümüşhane, Samsun ve Şebinkarahisar gibi yerlerde gördü. Trabzon, İzmir, Rodos, Bursa mektupçuluklarında bulundu. Berlin elçiliğinde başkâtiplik yaptı. Almanca ve Fransızca öğrendi. Avrupa’da bulunduğu sırada, Avrupa kültürünün ve yaşayışının etkisinde kalarak orada gördüklerini Türkiye’ye aktarmak gayretine düştü. Fransızca'dan şiir çevirisi yapanların başında yer aldı. Türk edebiyatında ilk mizahçılardandır. Kastamonu valisiyken 1872’de öldü. Mezarı oradadır.
    Pertev Paşanın, İslâmiyette evlenme hayâtına, masonluğa, târihe dâir telif ve tercüme risâleleri vardır. Kırmızı Bayrak adlı bir seri makalesiyle, Türkiye’de Komünizme karşı ilk tepkiyi başlattı. Jean Jacques Rousseau’dan, Volter’den ve Victor Hugo’dan şiir tercümeleri bulunan Pertev Paşanın; Itlâkü’l-Efkâr fî Akdi’l-Ebkâr, Emrü’l-Acîb fî Târih-i Ehl-i Salîb, Habnâme ve Lâhikası adlı eserleri vardır.
  6. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    YUSUF KAMİL PAŞA(1808 – 1876)

    Devlet adamı. Arapkir’de doğdu. Çeşitli hocalardan ders aldı. Arapça, Farsça ve sonraları Fransızca öğrendi. Bir süre Divan-ı Hümayun Kalemi’nde çalıştı. Mısır’a gitti. Mehmet Ali paşa’nın güvenini kazanarak önce Mızır Hazine Kâtipliği’ne, sonra da Mehmet Ali Paşa’nın Maiyet Kâtipliği’ne getirildi. Kaymakam rütbesiyle asker olarak, mirivalığa dek yükseldi. 1845’te Abdülmecit ona Mirmiran rütbesi verdi. Mehmet Ali Paşa’nın kız Zeynep hanım’la evlendi. Karısından ayrılması için baskı yapıldı, Asvana sürüldü. Padişahın fermanıyla 1849’da İstanbul’a geldi, Rumeli beylerbeyi rütbesiyle Meclis-i Vala üyeliğine atandı. Vezir oldu (1849), 1852’de Ticaret Nazırı, 1854’te Tanzimat Meclisi Reisi, 1862’de Sadrazam oldu. Ölünce karısıyla birlikte yaptırdıkları Üsküdar’daki Zeynep Kâmil hastanesi’nin bahçesine gömüldü. Dilimize çevirdiği Fenélon’un Telemaque’ı Türkçe yayınlanan ilk çeviri romandır (1862).
  7. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    AHMET CEVDET PAŞA (1822 – 1895)

    1882 yılında Leskofça’da doğdu. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra 1839 yılında İstanbul’a geldi. Medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farsça’yı öğrendi ve Mevlana’nın Mesnevi’sini bitirdi. Divançe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.
    1844’te 22 yaşındayken Çanat payesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. 13 Ağustos 1850’de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usullerini yönetmeliklerle tespit etti. Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) 1851’de asli üye seçildi. "Tarih-i Cevdet" adıyla şöhret bulan kıymetli eserinin üç cildini 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecit'e sundu. Eseri çok beğenen Sultan, rütbesini yükseltti. Bir sene sonra da devletin resmi tarihçisi oldu.
    Osmanlı Devletinin kanunlarını yapacak olan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyeye 1861 yılında üye tayin edildi. 1866 yılında ilmiye sınıfından vezirliğe geçti. Halep vilayetine vali tayin edildi. Bir müddet orada kaldıktan sonra yeni kurulan Divan-ı Ahkam-ı Adliye ye başkan tayin edildi. Bu vazifede çok faydalı işler gördü; memleketin adliye ve hukuk sistemini devrin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye çalıştı. Mecelle Cemiyetini kurarak ünlü mecelleyi hazırladı. 1879 yılında Maarif Nazırlığına tayin edildi. Sonra da, çeşitli valiliklerde, Adliye, Maarif, Dahiliye, Ticaret nazırlıklarında bulundu. Padişah’ın hususi encümenlerine iştirak etti. 26 Mart 1895’te vefat etti. Naaşı, Fatih Camii bahçesine defnedildi.
    Ahmet Cevdet Paşa, ilk Türk kadın romancı olarak tanınan Fatma Aliye Hanım'ın babasıdır.
    Eserleri:
    1. Tarih-i Cevdet: Encüman-ı Daniş’e üye iken kaleme aldığı bu eser 1774 Kaynarca antlaşmasıyla 1826 Vaka-i Hayriye’ye kadar süren yılları ele alır. Bir bakıma Avusturyalı tarihçi Hammer’in Türk Tarihi adlı eserini kaldığı yerden devam ettirmiştir. Bizde ilmi tarih olarak ilk eserdir. Teferruatlı bir tarihin yanında ilmi yorumlara da sık sık başvurmuştur. Bu eseri yazarken Cevdet Paşa devlet arşivlerini, Doğu ve Batı kaynaklarını, Hatıraları dikkatli bir şekilde incelemiştir. Romancı gibi sürükleyici bir üslup kullanması eserin rahat okunmasını sağlamıştır.
    2. Tezakir-i Cevdet ve Maruzat: Hem edebiyatımız hem de tarihimiz açısından önemli bir kaynaktır. Bu eserde Cevdet Paşa gördüğü, duyduğu veya fiilen içinde bulunduğu olayların iç yüzünü teferruatlı bir şekilde ortaya koymuştur. O dönemin İstanbul’u ve Avrupa devletlerinin iç yüzleri ile ilgili geniş bilgiler verir. Özellikle Tanzimat dönemi sosyal hayatla ilgili önemli bilgileri içeren bir eserdir. O dönemin paşaları olan Ali Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa ve Reşit Paşa ile ilgili önemli anekdotlar vardır. Padişah Abdülaziz’in durumu da eserde sıkça işlenir.
    3. Kısas-ı Embiya: On iki cilt olarak tasarlanan bu eser Peygamberler Tarihidir. Hz Adem’den Hz Muhammed’e kadar Kuran’da adı geçen bütün peygamberlerin hayat ve kıssalarını, İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı, dört halife dönemini, Emevi ve Abbasi devirlerini kapsayan bir eserdir. Ayrıca Türk-İslam devletleri ile 1439 tarihine kadar Osmanlı Beyliğinin de tarihini esere eklemiştir. Eserde oldukça sade bir üslup kullanılmıştır. Şahısların karakterleri ve portreleri net bir şekilde ele alınmıştır.
    4. Mecelle: Asıl adı Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’dir. Bu eser İslam esaslarına dayanan eski hukukumuzla Türk töresi ve kısmen de Batı hukuk kurallarını kaynaştıran bir medeni hukuk kurallar bütünüdür. 1851 madde üzerine düzenlenen Mecelle 17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanununun kabulüne kadar yürürlülükte kalmıştır. Bugün dahi ruhu itibariyle her türlü hukuk mantığının temel kaynağıdır. O zamana kadar kısmen dağınık olan hukuk kuralları ve çelişkili olan kaza hükümleri bu eserde toplu ve sağlam bir hale getirilmiştir.
    5. Belagat- ı Osmaniye: 1881’de yazdığı bu eser edebiyat kurallarını kapsar. Bu yapıtta hece vezninin Türkçe'ye en uygun vezin olduğu fikrini öne sürer. Ayrıca bu eserde nazım şekillerinden kafiye ve edebi sanatlara kadar her türlü edebi mesele hakkında beyanatlar vardır.
    6. Kavaid-i Osmaniye: 1850 yılında yayınlanmıştır. Dil alanında en önemli çalışması olan Kavaid_i Osmaniye bilimsel nitelikteki ilk Osmanlı grameridir. Bu yapıtta Osmanlıca'yı oluşturan Arapça, Farsça ve Türkçe’nin dil kurallarını özetler. Türkçe'nin bir bilim dili olabilmesi için yeni kavramları karşılaması gerektiğini gösterir. Halk diline yakın, açık yalın bir dili savunur.
  8. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    İBRAHİM ŞİNASİ EFENDİ (1826 – 1871)

    1826 yılında Cihangir’de dünyaya gelmiştir. Annesi Esma Hanım babası ise Bolulu Mehmet Ağa adında topçu bir yüzbaşıdır. Şinasi babasını küçük yaşta Şumnu kuşatmasında kaybetmiştir. Dolayısıyla akrabalarının yardımıyla büyümüştür. İlköğrenimini mahallesinde bitirdikten sonra Tophane mektebinde tahsiline devam etti. Mezun olduktan sonra da Tophane kalemine memur olarak girdi. Kalem mensuplarından İbrahim Efendiden Arapça ve Farsça yazı yazma usullerini öğrendi. Fransız topçu uzman Reşit Bey’den Fransızca öğrendi. Tophane Kalemindeki başarılarıyla kısa sürede Tophane müsteşarı Ziver Bey’in takdirini kazandı. Fransa’ya eğitim almak için Ziver Bey’inde yardımıyla Reşit Paşa’ya mektup gönderdi. Reşit Paşa Şinasi’nin Paris’e gitmesini uygun gördü. 1850 yılında maliye eğitimi almak üzere devlet eliyle yurt dışına giden ilk öğrenci oldu. Fransa’da beş yılan kalan Şinasi Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatı buldu. Özellikle Lamartin ile tanışması Şinasi’nin edebi çehresini değiştirdi. Fransa’da kısa sürede tanındı. Hatta yazar ve şairlerin derneğine üye seçildi. Bu dönemde Ernest Renan ile tanıştı. Hangi yıl Paris’ten döndüğü kesin olmamakla beraber 1855 yıllarında döndüğünü söyleyebiliriz. İstanbul’a döndükten sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Ancak Ali ve Fuat Paşalar Şinasi’yi kendi rakipleri gördükleri için Mustafa Reşit Paşa’nın iktidarda bulunmadığı dönemlerde Şinasi’yi görevden attırmak için her türlü iftira ve engellemeyi yapıyorlardı. 1858 yılında Mustafa Reşit Paşanın ölümünden sonra Şinasi kendisini tamamen edebi çalışmalara vermiştir. Tercüme-i Manzume ve Şair Evlenmesi oyununu bu dönemde yazmıştır.
    1860’da Agah Efendi ile beraber sahibi Türk ilk gazete olan Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkardı. Ancak gazetenin 24. sayısında Şinasi Agah Efendi ile anlaşamayarak gazeteden ayrıldı. 1862 yılında tek başına Tasvir-i fkar gazetesini çıkardı. Hafta iki kez yayınlanan gazete 1868 yılından sonra haftada beş kere yayınlanmaya başladı. Müntahabat-ı Eşar, Durub-i Emsal-i Osmaniye eserlerini bu gazetede tefrika etti. Bunun dışında Yusuf Kamil Paşa’nın Telamak çevirisini, Ahmet Vefik Paşa’nın Hikmet-i Tarih ve Şecere-i Türki eserleri de bu gazetede yayınlandı. Ayrıca Tasvir-i Efkar gazetesinin baş yazarı Şinasi ile Ceride-i Havadis gazetesinin baş yazarı Mehmet Sait Efendi arasında cereyan eden “Mesele-i Mebhusetü Anha” adlı tartışma Türk edebiyatında tenkit türünün gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. 1863 yılının sonlarına doğru Tasvir-i Efkâr gazetesinde Abdulaziz dönemini eleştiren Şinasi hükümet tarafından Meclis-i Maarif üyeliğinden atıldı.
    1865’te Şinasi adının Ali Paşa’ya düzenlenen bir suikasta karışması sonucu Tasvir-i Efkar gazetesini Namık Kemal’e bırakarak Paris’e gitti. Bu gidişinde Şinasi kendisini tamamen ilmi çalışmalara vermiştir. Fransız lügatçilerle dostluk kurarak bir lügat yazmaya başlamış ancak tamamlayamamıştır. Yeni Osmanlılar derneğinin üye olma baskıları neticesinde 1869 yılında İstanbul’a kesin dönüş yapar. Bu devrede eşini boşamış ve yalnız kalmıştır. Babıali’de kiraladığı bir evin alt katına matbaa kurarak yayıncılık çalışmaları yapmaya başladı. Hastalanınca Mustafa Fazıl Paşa’dan destek görmüştür. 1871 yılında başında çıkan bir ur yüzünden hayatını kaybetti.
    Tanzimat edebiyatının fikir babası yenileşmenin önderi Şinasi hayatı boyunca hem edebi alanda hem de sosyal hayatta yeni duyuşların ve düşüncelerin önderi olmuştur. Tercüman-ı Ahval gazetesinin ilk sayısında yayınladığı Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi ile Tanzimat edebiyatının sınırlarını çizmiştir. Halktan kopuk olan Divan edebiyatının dilini eleştirmiş, sade ve anlaşılır bir dilin önderliğini yapmıştır. Şinasi düşünse sistemini akıl ve mantığa dayandırmıştır. Heyecan lirizm veya romantizm Şinasi’de aranacak en son özelliklerdir. Edebiyatı toplumu aydınlatan bir araç olarak kullanır. Eski geleneklere yüzünü kapatıp yönünü tamamen Batı’ya çevirmiştir. Tiyatro, gazete, makale ve tenkit türünü Türk edebiyatına sokan Şinasi’dir. Sade süssüz açık ve kısa cümle geleneği Şinasi ile başlar. Yine Divan edebiyatında sıkça kullanılan bağlaçları terk eden de Şinasi’dir. İlk özel gazeteyi çıkararak bir bakıma Tanzimat edebiyatının da başlangıcını yapmıştır. Gazeteden sonra Türk gençliğinin düşünce sistemi tamamen değişmiş, pozitivizm ve realite ön plana çıkmıştır. Şinasi şiirlerinde nesirdeki başarısını gösterememiştir. Şiirlerinin düşünceye ve öğretmeye yönelik olması sanatını donuk kılmıştır. Ancak yine de kullandığı dil ve şiirde geleneğin aksine güncel temaları işlemesi bakımından şiire yeni bir anlayış kazandırmıştır. Fransız edebiyatından çeviri yaptığı fabllar Türk edebiyatında bir yeniliktir.

    Eserleri:
    Şair Evlenmesi: Eldeki bilgilere göre bir Tür yazarın yazdığı Vakayı-ı Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed (Papuşçu Ahmet’in Maceraları) adlı üç perdeli oyunla, Hayrullah Efendi’nin Hikaye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşeni adındaki tragedyasından sonra Türk edebiyatında kitap olarak basılan ilk tiyatro oyunu Şair Evlenmesi’dir. Eser tamamen orta oyunu tekniği ile 1860 yılında yazılmıştır. Bir Töre Komedyası özelliği taşıyan "Şair Evlenmesi", görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını konu almaktadır. Batılı tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle pek sevilmeyen, eğitimli olmasına rağmen saf bir yapıya sahip Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım'la, kılavuz ve yenge hanımlar aracılığıyla evlenmiştir. Nikah sonrasında kendisiyle evlendirilen kişinin, Kumru Hanım'ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım olduğunu görünce önce bayılır sonra itiraz eder. Mahallelinin de işe karışmasıyla başına gelenleri kabul etme mecburiyetinde kalan Müştak Bey'in imdadına arkadaşı Hikmet Bey yetişir. Hikmet Bey'in mahalle imamına verdiği rüşvetle olay çözülür, yapılan hile sonuçsuz kalır.
    Tercüme – i Manzume: 1859 yılında basılan bu eser Fransız şairlerinden çevrilen 100 dize civarındaki şiirlerden oluşmaktadır. Şinasi bu çevirilerde asıl metne bağlı kalmıştır. Değiştirdiği metinleri işaretleme yoluna gitmiştir. Türk edebiyatında ilk olan bu çevirilerde göze çarpan olay biçim özgürlüğünde yapılan ilk adım olmasıdır. Eserde Racina, Athalie, La Fontaine, Gilbert, Fenelon ve Lamartin’den seçilmiş dizeler yer almaktadır.
    Müntahabat-ı Eşar: 1862 yılında basılan bu eserde Şinasi yazdığı kasideleri, gazelleri, şarkıları, methiyeleri, müfretleri ve mesnevileri toplamıştır. Eserde ayrıca mizahi ve hicvi şiirler de vardır. Eser dokuz bölümden oluşmaktadır.
    Durub-i Emsal-i Osmaniye: Eser 1852’de bastırılmıştır. Eserde 1500 civarında atasözü ve 300 civarında vecizeli söz bulunmaktadır. Daha sonraları üçüncü baskısını yapan Ebuzziya Tevfik atasözü sayısını 4004’e çıkarmıştır.
    Müntahabat-ı Tasvir-i Efkar Siyasat: Şinasi’nin Tercuman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde kaleme aldığı siyasi yazılarının toplandığı eserdir. Eser Ebuzziya Tevfik tarafından 1885 yılında basılmıştır.
    Mübahasat-ı Edebiye ve Mesele-i Anha: Şinasi ile Mehmet Sait Efendi arasında geçen ve tarihe Mesele-i Mebhusatü Anha adıyla geçen edebi tartışmaları 1885 yılında Ebuzziya Tevfik kitap halinde yayımlamıştır.
  9. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    NAMIK KEMAL (1840 – 1888)


    Namık Kemal 1840 yılında Tekirdağ’da doğdu. Mustafa Asım Beyin oğludur. Sekiz yaşında annesini kaybeder. Bu yüzden çocukluk ve gençlik dönemleri dedesi Abdullatif Paşanın yanında geçmiştir. Daha küçük yaşta dedesi ile İstanbul’a gelir. Burada kısa bir süre Beyazıt Rüştiyesine devam eder. Dedesinin Afyona kaymakamlığına atanması nedeniyle Namık Kemal de buraya gider. Burada tam iki buçuk yıl kalır. Ardından dedesinin Kıbrıs ve Lazistan mutasarrıflığına atanmasıyla Namık Kemal de buralara gider. Abdullatif Paşa’nın 1853 yılında Kars kaymakamlığına atanması Namık Kemal’in hayatında önemli bir yere sahiptir. Namık Kemal Kars’ta okula devam etmez. Bu devrede Vaizzade Mehmet Hamit Efendi’den tasavvuf ve edebiyat dersleri alır. Ayrıca Kara Veli Ağa’dan binicilik, silahşorluk ve savaş tekniklerini öğrendi. Bu bilgileri Namık Kemal, daha sonra yazacağı Cezmi romanında kullanmıştır. Namık Kemal Kars’ta bir buçuk yıl kaldıktan sonra dedesinin görevden alınmasıyla on üç yaşında İstanbul’a geri döndü. Ancak dedesinin 1854 yılında Sofya kaymakamlığına atanmasıyla Namık Kemal de Sofya’ya gitti.
    Sofya Namık Kemal’in edebi hayatının olgunlaştığı yerdir. Namık Kemal burada Batı medeniyetine dair ilk izlenimlerini oluşturmuştur. Burada kendi gayretleriyle Divan edebiyatını anlamaya çalıştı. Arapça öğrendi. On dört yaşında Sofya’da şiirler yazmaya başlayan Namık Kemal On altı yaşında iken Niş kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Feride, Ulviye ve Ali Ekrem adında üç çocuğu oldu.
    1858 yılında Namık Kemal İstanbul’a döndü. Bu devrede devrin bilginlerinden tasavvuf, hadis, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Arap ve Fars edebiyatını öğrenmeye çalıştı. Bu arada Babıâli’de Tercüme Odasına kâtip memuru olarak girerek geçimini sağladı. Tercüme Odası kâtiplerinden Mehmet Mansur Efendi’den Fransızca öğrenmeye başladı. Böylece Avrupa medeniyetine ve yenilikçi anlayışa dair ilk tecrübelerini kazanır. Bir yandan Avrupa edebiyatından yeni tercümeleri okurken bir yandan da Divan şairlerinin bir araya toplandığı Encüman-ı Şuara’ya devam etti. Encuman-ı Şuara Hersekli Arif Hikmet Efendi, Osman Şems Efendi, Leskofçalı Şeyh Galip, Kazım Paşa, Yenişehirli Avni ve Ziya Paşa gibi eski geleneği sürdüren şairlerin haftanın bir günü Hersekli Arif Hikmet Efendi’nin evinde toplanarak Divan şiirini icra ettikleri bir topluluktur. Namık Kemal Ziya Paşa sayesinde bu topluluğa devam etmiş ve kısa sürede Divan şairleri arasında yıldızı parlamıştır. 22 yaşlarında bir Divan yazarak kısa sürede Divan şairleri arasında şöhret kazanmıştır.
    1859 yılında Kani Paşa’nın yardımıyla Gümrük Kalemi’ne memur oldu. Bu devrede Namık Kemal Şinasi ile tanışır.(1862) Artık Namık Kemal yeni bir hayat felsefesinin kapılarını aralamıştır. Şinasi’yle tanıştıktan sonra Namık Kemal Batı’yı kavramaya başladı. Artık Divan geleneğinden yavaş yavaş koparak nesre, tarihe ve hukuka yöneldi. 1863 yılında tekrar Tercüme Odasına memur oldu. Bu devrede Voltaire ve Montesguieu’yu okur. Şinasi’nin çıkardığı Tasvir-i Efkar gazetesinde kısa makale ve fıkralar yazan Namık Kemal kısa sürede yenilikçiler tarafından da tanındı. Zaten bu devrede Namık Kemal’de artık yenilikçilerin safına geçmiştir.
    1865 yılında Şinasi Paris’e giderken Tasvir-i Efkar gazetesini Namık Kemal’e bırakmıştır. Namık Kemal gazetenin çehresini tamamen değiştirerek gazeteyi politik ve siyasi bir alana kaydırmıştır. Bu nedenle gazete hükümet tarafından sıkça yaptırımlara maruz kalmıştır. Namık Kemal 1867’de Ziya Paşa ve Ali Suavi ile birlikte hükümetin baskıları sonucu Paris’e kaçtı. Mustafa Fazıl Paşa bu üç yenilikçiyi ekonomik olarak destekledi. Bu üç muharrir burada Muhbir gazetesini çıkardılar. Ayrıca Avrupa’da teşkilatlanan Genç Osmanlılar derneğine (Jön Türkler) üye oldular. Sultan Abdulaziz’in Paris ziyareti üzerine Fransız hükümeti tarafından Jön Türkler dağıtıldı. Namık Kemal, Ziya Paşa ile birlikte Londra’ya geçtiler. Burada Hürriyet gazetesini çıkardılar. Ancak bu birliktelik fazla sürmedi. Namık Kemal gazeteyi bırakarak 1870 yılında İstanbul’a geri döndü. Bu dönüş Namık Kemal’in hem edebi hem de siyasi hayatında önemli olmuştur. Bir yandan Diyojen gazetesinde kısa fıkralar yazan Namık Kemal bir yandan da İbret gazetesinde makaleler yazıyordu. İbret gazetesinde yazdığı “Garaz Marazdır” adlı yazısı nedeniyle 1872 yılında Gelibolu kaymakamlığına tayin edildi. Bu sürgünde Vatan Yahut Silistre ve Evrak-ı Perişan adlı eserlerini tamamlar. Yine Reji adlı makalesi yüzünden hakkında soruşturma açıldı.
    1873 yılında Gedikpaşa tiyatrosunda Vatan Yahut Silistre oyunu sergilendi. Oyunu izleyen halk sokaklara taştı. Bunun üzerine hükümet panikleyerek Namık Kemal’i tutukladı. Daha sonra da Magosa’ya sürgün ettiler. Namık Kemal Magosa’da otuz altı ay kaldı. Eserlerinin büyük bir kısmını burada yazdı.
    1876 yılında 5. Murat’ın tahta geçmesiyle genel aftan yararlanan Namık Kemal İstanbul’a geldi. 2. Abdulhamit’in tahta geçmesiyle Namık Kemal’e Kanuni Esasiye’yi hazırlama görevi verildi. Ayrıca Namık Kemal Danıştay üyeliğine getirildi. Ancak bir toplantıda sarf ettiği sözlerden dolayı İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Yine asayişi çiğnediği gerekçesiyle Midilli kaymakamlığına sürgün edilir. Burada yazdığı Celaleddin Harzemşah adlı oyunu ile padişah tarafından Nişan-ı Osmaniye ile ödüllendirilir. Bu adada İslam – Hıristiyan çatışmasını körüklediği gerekçesiyle 1884 yılında Rodos kaymakamlığına tayin edildi. İngilizlerin ve Yunanlıların şikâyeti üzerine 1887 yılında Sakız adası kaymakamlığına atandı. 1888 yılında bu adada vefat etti.
    Namık Kemal Türk edebiyatında “Vatan Şairi” olarak tanınır. Eski Divan geleneği ile yetişen Namık Kemal 1862 yılında tanıştığı Şinasi ile hem edebi hemde siyasi görüşleri değişmiştir. İlk dönemlerinde İslamcılık fikrine bağlı olan Namık Kemal daha sonra Osmancılık fikrinde karar kılmıştır. Tanzimat edebiyatının adıyla özdeşleşen Namık Kemal hem verdiği eserler hem de düşünceleriyle kendisinden sonrakilere örnek olmuştur. İlk romanı yazan, ilk tarihi romanı işleyen ve ilk tenkit eserini veren O’dur. Yahya Kemal’in deyimiyle Namık Kemal bir Meydan adamıdır. Hayatının sonuna kadar mücadele etmiştir. Eserlerinde de bu mücadele ruhunu görmek mümkündür. Osmanlı kalmak şartıyla Batılılaşmaya karşı değildir. O, Batının yanlış algılanmasına karşıdır. Divan kültürü ile yoğrulan Namık Kemal Şinasi ile tanıştıktan sonra her ne kadar yenilikçilerin safında olsa da eskiden bir türlü kurtulamamıştır. Örneğin dilin sadeleşmesini savunmasına rağmen Arapça ve Farsça’yı dilimizin zenginlik kaynağı olarak görür. Aynı anlayış şiirinde de vardır. O yüzden Namık Kemal hayatı boyunca Eski ile Yeni arasında kalmıştır.
    Edebiyatı dil meselesi olarak gören Namık Kemal eski edebiyatın ağır diline şiddetle hücum eder. Özellikle nesirdeki kapalı söyleşi sık sık eleştirmiştir. Şiirde diğer Tanzimat şairleri gibi Namık Kemal de batı etkisiyle aşk ve tasavvuf konularından sıyrılarak vatan, hürriyet, medeniyet, hukuk ve sosyal konuları işler. Şiirleri şekil olarak eski ancak duygu yönüyle yenidir. Şiirlerinde beyit güzelliğini terk ederek bütün güzelliğine ulaşmıştır. Kapalı ve şairane söyleyişlerin dışına çıkarak somut ve açık bir üslup kullanmıştır. Şiirlerini genellikle aruzla yazmakla beraber heceyle de şiir denemesi yapmıştır.
    Namık Kemal Tanzimat edebiyatının önde gelen romancılarındandır. Romantizmin etkisiyle yazdığı iki romanı roman tekniği bakımından yetersiz olsa da ilk olmaları açısından önemlidir. Cezmi romanı ilk tarihi roman; İntibah romanı ise ilk romandır. Her iki romanda da tasvirleri realisttir. Diğer Tanzimatçılar gibi Namık Kemal de romanın akışını kesip ahlak dersleri verir. Kahramanlar tek boyutludur. Üslubu özentili ve sanatkâranedir.
    Namık Kemal tiyatroyu bir eğlence olarak kabul eder. Ancak tiyatronun insanları etkileyici gücünü görerek tiyatroda sosyal meseleleri işlemiştir. Romanlarında olduğu gibi tiyatro oyunlarında da romantizmin etkilerini görmek mümkündür. Tiyatroda konuşma dilinin uygulanması gerektiğini söyler. Ayrıca tercüme yoluyla sahne tekniğinin geliştirilebileceğini öne sürer.
    Namık Kemal hemen hemen bütün türlerde eser veren ve Tanzimat’ın yetiştirdiği önemli bir muharrirdir. Tasvir-i Efkâr gazetesiyle başlayan gazete hayatı İbret, Hürriyet, Ulum, Mirat, Basiret, Diyojen, Hadika, İttihat, Sadakat, Vakit, Muharrir ve Mecmua-i Ebuzziya gazetelerinde yazılar yazmıştır. Hürriyet, İbret ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde fiilen çalışmış ve bu gazetelerde siyasi bir mücadele tarzını benimsemiştir.

    ESERLERİ:
    Şiirleri: Namık Kemal’in el yazması bir divanı vardır. Şinasi ile tanıştıktan sonra yazdığı şiirleri kitap haline getirmemiştir. Bu şiirler Namık Kemal’in ölümünden sonra Namık Kemal’in Hayatı ve Şiirleri adıyla basılmıştır.
    Romanları:
    1. İntibah: Eserin kahramanı Ali Bey, Mahpeyker adında hafif meşrep namuslu olmayan bir kadınla evlenir. Annesinin bütün ısrarlarına rağmen Ali Bey bu kadından kopamaz. Ali Beyin annesinin bulduğu temiz ahlaklı ve namuslu Dilaşup da Ali Beyi bu kadından koparamaz. Ancak Ali Bey zamanla Mahpeyker’in çirkin yaşamını görerek ondan uzaklaşmaya başlar. Bu durumu hisseden Mahpeyker Dilaşup’u öldürtür. Ali Bey’den de intikam almak isteyen Mahpeyker kendi tuzağına düşer ve Dilaşup’u öldüren adamlar tarafından öldürülür. Ali Bey ise hapiste ölür. Eserde kötü kadınların bir aileyi nasıl yok ettiğini anlatmaktadır. Ali Beyin son pişmanlığı fayda etmemiştir. Eserde Çamlıca’nın tasviri önemlidir.
    2. Cezmi: Eserin kahramanı 17. yy yaşamış bir kahramandır. Eserdeki olaylar 3. Murat dönemindeki Osmanlı- İran savaşları sırasında geçer. Cezmi çeşitli savaşlarda Adil Giray ile tanışır. Adil Giray bir savaşta İran’a esir düşer ve Tebriz’e götürülür. Orada Şahın kız kardeşi ile tanışan Adil Giray gizli bir aşk yaşarlar. Şahın karısı Şehriyar da Adil Giray’ı tek taraflı sever. Bu arada Cezmi Adil Giray’ı kurtarmak için kılık değiştirerek Tebriz’e gelir ve Adil Giray ile buluşur. Kaçma planları yaparlar. Ancak bu durumdan Şehriyar haberdar olur. Bir gece baskınıyla Şehriyar ve adamları Adil Giray ve Perihan’ı öldürür. Cezmi yaralı kurtulup İran’dan kaçmayı başarır.
    Eser aslında iki cilt halinde tasarlanmıştır. Namık Kemal ikinci cildini tamamlayamamıştır.
    Oyunları:
    1. Vatan Yahut Silistre: Zekiye isimli bir kıza gönül veren İslam Bey, gönüllü olarak askere gider. Zekiye de erkek kılığına girerek arkasından gider. İslam Beyin gönüllü olduğu Silistre işgal altındadır. Kale kumandanı Sıtkı Bey haksızlığa uğramış ve rütbeleri sökülmüş vatanperver bir kumandandır. Asıl adı Ahmet’tir. Büyük gayretlerle eski rütbesine kadar yükselmiştir. İslam Bey savaş sırasında yaralanır. Bu arada erkek kılığındaki Zekiye’nin sevdiği kız olduğunu öğrenir. Kalenin teslim edilmesini istemeyen Sıtkı Bey düşman cephanesinin imha edilmesinin tek çare olduğunu söyler. Bu iş için Abdullah Çavuş gönüllü olur. Kale kurtulduğunda Sıtkı Bey Zekiye’nin kendi kızı olduğunu öğrenir. Böylece aşk, babalık, evlat sevgisi ve dostluklar vatan sevgisinde birleşir.
    2. Zavallı Çocuk: Şefika tıp tahsili yapan amcasının oğlu Ata’yı sevmektedir. Şefika’nın babası Halil Bey ise kızını zengin bir paşaya vererek maddi sıkıntıdan kurtulmak ister. Şefika ailesinin düştüğü maddi sıkıntılardan kurtulması adına bu evliliğe razı olur. Fakat aşkına yenik düşerek verem hastalığına yakalanıp ölür. Bu durumu duyan Ata ise Şefika’nın yatağı başında zehir içerek intihar eder.
    3. Akif Bey: Bir deniz askeri olan Akif Bey dış görünüşüne aldandığı Dilruba ile evlenir. Kırım savaşının çıkması üzerine orduya katılan Akif Beyin ölüm haberi gelir. Dilruba başka biriyle evlenmeye karar verir. Akif Beyin babası oğlunun vasiyetine uyarak Dilruba’yı almaya geldiyse de Dilruba babayı reddeder. Ancak Akif Bey savaştan yaralı kurtulmuştur. Akif Bey eserin sonuna doğru kasabaya gelir. Karısının başka birisiyle evlenmek üzere olduğunu öğrenince Dilruba’yı öldürür. Kendisi de intihar eder.
    4. Gülnihan: Rumeli şehirlerinin birinde hüküm süren Kaplan Bey halka zulmetmektedir. Bütün Rakiplerini öldüren Kaplan Bey, birbirini seven Muhtar Bey ve İsmet Hanım ile mücadeleye girişir. İsmet hanıma Aşık olan Kaplan Bey, Muhtar Bey’i tutuklattırır. İsmet Hanım, Kaplan Beyi oyalamak için onunla nişanlanmayı kabul eder. Böylece Muhtar Bey serbest bırakılır. Daha sonra Muhtar Bey, Sofya’ya giderek Kaplan Beyin haksızlıklarını anlatır. Kaplan Paşa’nın idam kararıyla geri döner. Kaplan Paşa bu olaylardan sorumlu tuttuğu İsmet Hanımın dadısı Gülnihal’i öldürür. Kendisi de askerler tarafından öldürülür.
    5. Celaleddin Harzemşah: Eser Moğol istilasına karşı koyan Celaleddin Harzemşah’ın hayatını anlatır. Onbeş perdelik bir oyun olan bu eser okunmak için yazılmıştır. Eserde Celaleddin Harzemşah’ın küçük bir kuvvetle koskoca Moğol ordusunu nasıl durduğu hisli ve duygusal bir üslupla anlatılır.
    6. Kara Bela: Hint saraylarında padişahın kızı Behrever, Haremağası Ahmet ve Hüsrev arasında geçen macera konu edilir. Eserde Behrever ile Hüsrev birbirlerini sevmektedir. Haremağası entrikalar ile bu aşkı yok etmeye çalışır. Husrev Haremağası tarafından öldürülür. Behreyar ise Haremağasını hançerleyerek intihar eder.
    Tarihi Eserleri:
    1. Berika-i Zafer: İstanbul’un fethini anlatan tarihi bir eserdir.
    2. Devr-i İstila: Osmanlı devletinin son dönemlerini ve padişahların tutumunu anlatır.
    3. Evrak-ı Perişan: Selahattin Eyyübi, Fatih ve Yavuz Sultan Selim gibi Türk büyüklerinin hayatlarını ve hizmetlerini anlattığı eserdir.
    4. Kanije: Kanije kalesinin savunmasında Tiryaki Hasan Paşa’nın kahramanlıklarını anlattığı eserdir.
    5. Silistre Muhasarası: Silistre savaşına katılmış bir subayın başından geçen olayları anlattığı eserdir.
    6. Osmanlı Tarihi: Dört cilt olan bu tarih kitabında Namık Kemal, birinci cildinde Osmanlı devletinin doğuşunu, kökenini, Ertuğrul Gazi, Osman, Orhan ve 1. Murat dönemlerini anlatır. İkinci ciltte 1. Beyazıt ve Fetret Devrini anlatır. Üçüncü ciltte Çelebi Mehmet ve 2. Murat dönemini; dördüncü ciltte ise Fatih dönemini anlatır.
    7. İslam Tarihi: Peygamberimizin, Dört Halife, Emevi ve Abbasi dönemlerini anlatır.
    8. Tercüme-i Hal-i Emir Nevruz: İlhanlı hükümdarı Nevruz’un hayatını anlatır.

    Tenkit ve Makaleleri:
    1. Tahrib-i Harabat: Ziya Paşa’nın Harabat adlı Divan antolojisi için yazmıştır. Ziya Paşa bu eserinde Divan edebiyatını yeniden canlandırmak istemiş; hatta Divan anlayışını yapılan eleştirileri haksız bulmuştu. Bunun üzerine Namık Kemal bir zamanlar dost olduğu Ziya Paşa’yı Tahrib-i Harabat adlı eseri ile yerden yere vururken Divan edebiyatına da her yönden hücum etmiştir.
    2. Takip: Ziya Paşa’nın Harabat’ın ikinci cildini yayınlaması üzerine yazdığı bir tenkit eseridir.
    3. İrfan Paşa’ya Mektuplar: İrfan Paşa’nın Mecmua-i İrfan Paşa adlı eserinde yeni edebiyat taraftarlarını tenkit etmesi üzerine yazmıştır.
    4. Renan Müdafaanamesi: Fransız bilgin Ernest Renan’ın “İslam ilerleme engeldir” tezini çürütmek için yazmıştır.
    5. Lisan-ı Osmani’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazat-ı Şamildir: Bu makalede Namık Kemal edebiyat ve dil hakkındaki görüşlerini anlatmaktadır.
    6. Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar: Tasvir-i Efkar gazetesinde yazdığı makalelerini topladığı eserdir.
  10. EsrarLı_GözLer

    EsrarLı_GözLer Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    7 Aralık 2007
    Mesajlar:
    1.954
    Beğenileri:
    397
    Ödül Puanları:
    36
    ALİ SUAVİ (1839 – 1878)


    1839 yılında İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğdu. Babası Çankırılı Hüseyin Ağadır. Davut paşa İskele Rüştiyesinde bir kaç sene okuyan Suavi, medrese tahsili görmemiş olup, cami dersleriyle kalmıştı. Bu sebeple daha sonraları cami vaizliği yaptığı dönemlerde halkın diliyle ve çok kere de mantıkiyle konuşurdu. Suavi, Sami Paşanın maarif nazırlığı sırasında girdiği imtihanda başarı göstererek, Bursa Rüştiyesine muallim-i evvel tayin edildi. Ancak ahlaki düşüklüğü dolayısıyla hakkında yapılan şikâyetler artınca, bir sene sonra Bursa’dan ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Bir müddet Rüştiyede başmuallimlik vazifesinde bulundu. Bu sırada hacca giden Ali Suavi, dönüşte Sami Paşanın himayesiyle Filibe Rüştiyesine hoca olarak tayin edildi. Daha sonra Sofya’da ticaret mahkemesi reisliği, Filibe’de tahrirat müdürlüğü yaptı.
    1867 senesinde İstanbul’a dönen Suavi, bir taraftan Şehzade Camiinde vaazlar veriyor, diğer taraftan Filip Efendinin Muhbir adlı gazetesinde yazarlık yapıyordu. Bir süre sonra devlet aleyhinde şiirler yazmaya başladı. Bu durum, gazetenin kapatılmasına ve Ali Suavi’nin Kastamonu’da ikamete mecbur edilmesine yol açtı. Kastamonu’dayken Mustafa Fazıl Paşanın daveti üzerine Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Sauvi aynı vapurla kaçıp Paris’e gittiler. Paris’te Genç Osmanlılar Derneği ile çalıştı. Londra’ya giderek Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın da desteği ile Muhbir gazetesini çıkardı. Ancak Genç Osmanlılarla görüş ayrılığına düşünce gazeteyi bırakmak zorunda kaldı.
    Londra’da bir İngiliz kızı ile evlenen Ali Suavi, 2. Abdülhamit’in tahta çıkması üzerine İstanbul’a geri döndü. Galatasaray Sultanisine müdür tayin edildi. Kötü idaresi ile mektebi karıştırması, perişan tavırları ve Türk halkının örf ve adetlerine uymayan davranışları yüzünden bu görevden alındı. Bu olaydan sonra Abdülhamit Han’a ve idaresine düşman kesilen Ali Suavi, Sultan’ı tahttan indirmeye ve yerine beşinci Murat’ı padişah yapmaya karar verdi. Bu konuda İngilizlerin de desteğini sağladı. Bunun için gizli olarak çalışmaya başladı. Etrafına topladığı beş yüz kadar göçmen ile 20 Mayıs’ta Beşinci Murat’ın bulunduğu Çırağan Sarayı’nı basarak, beşinci Murat’ı dışarı çıkardı. Bu sırada yetişen Beşiktaş muhafızı Hasan Paşanın vurduğu bir sopa darbesiyle Ali Suavi, olay yerinde öldü (1878). İngiliz olan karısı Mary, olay gecesi yalıda bulunan belgeleri yaktıktan sonra derhal kendisini bekleyen gemi ile Londra’ya kaçtı
    Ali Suavi daima ön safta bulunmak isteyen, övülmeyi seven, yalan söylemekten çekinmeyen ve dostluğuna güvenilmeyen bir kişiliğe sahipti. Onun bu şahsiyetini iyi değerlendiren İngilizler, kendisini istedikleri biçimde yetiştirmişler ve kullanmışlardır. Nitekim o, rejim meselesinde İngiliz parlamentarizmine benzeyen bir meşrutiyet arzusunu daimi olarak dile getiriyordu. Diğer taraftan klasik medrese tahsili bile görmeyen Suavi, belli çevrelerce muhaddis ve hatta müctehid (Din hakkında hüküm veren kişi) gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Suavi, dinde reform yapmak gerektiğini, hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla savunmuştur. Hatta ezanın ve diğer ibadetlerin de Türkçe yapılmasını savundu. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini söyleyen Suavi alfabede Latin alfabesine geçilmesi taraftarıdır. İslamiyet öncesi Türk edebiyatını inceleyerek Türklerin 4000 yıllık geçmişi olduğunu söyler.

    Eserleri: Kamus-ül-Ulum vel-Maarif, Ali Paşa’nın Siyaseti, Hukuk-üş-Şevari ve Hive Hanlığı’dır.

Sayfayı Paylaş