TANZİMAT

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi (Soru-Cevap-Konu Anlatım)' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    Tanzimat, kelime anlamı olarak ( tanzim’in çoğulu ) idari işlerin düzeltilmesi için alınan tedbirlerin ve yapılan uygulamaların tümüdür. Geniş anlamda Tanzimat, Osmanlı devlet yapısında ve devlet toplum ilişkilerinde yapılan düzenlemeleri ifade eder. Bu düzenlemelerin ayrıntılarına inildiğinde bu bir “yeniden yapılanma “ olarak da değerlendirilebilir. Tanzimat’a bu tanımı itibariyle . Selim ve . Mahmut reformlarını sokan yazarlar da olduğu gibi, Tanzimat döneminin . Meşrutiyet’e kadar ( 1908 ) sürdüğü görüşünü savunanlar da vardır.
    Tanzimat 26 Şaban 1255 ( 3 Teşrin 11. 1839 ) tarihinde Tanzimât-ı Hayriye ferma’ nın ilan olması ile başlar. Bu fermanın Top kapı Sarayı’nın Gülhâne Bahçesinde okunup ilan edilmesinden dolayı, diğer bir adı da Gülhâne Hattı Hümâyûnu’ dur.
    Tanzimat hareketi farklı şekillerde tarif ve tavsif edilmiştir:
    -Her şeyden evvel Türkiye’ ye karşı daha mülayim ve müsedekar davranmasını temin için Avrupa’ yığ memnun etme hareketi.
    -Tanzimat hukuki değil sırf siyasi bir eserdir.
    -Mecburi kültür değişimleri devri.
    -Gülhâne Hattı Hümâyûnu şeraitten doğmuş değil, herkesin bilgisine Türkçe sunulmuş toplum bilgili ilkelerdir.
    Padişah bu ilkeye uyacağını söyleyerek kendi idaresinin sınırını çizmiş oldu.
    -Tanzimat ve Gülhane Fermanları Türkiye’yi modernleştirmek iddiasıyla batılı devletler tarafından empoze edilen birer anlaşma mahiyetindedir. Her ikisinde de asıl hedefi Türk devletinin kendi vatandaşları ve kendi ülkesi üzerindeki hükümranlık haklarını sınırlamak ve bilhassa Avrupalıların yerli temsilcisi durumunda bulunan azınlıkları imtiyaz vermektir. Türk devleti bundan sonra bütün vatandaşlarına adalet ve şefkatle muamele edeceğini, artık kimseye zulüm yapılmayacağını, her işte kanunun hakim olacağının ilan ederken kendi siyasi ve sosyal nizamının o ana kadar despotik bir sistemden ibaret bulunduğunu kabul ediyordu.
    Başlanğıçtan itibaren husule gelen fikir hareketleri ile o devirden günümüze kadar cereyan eden tarihi hadiselerin neticelerine bakılar-ak tanzimat , kısaca Türkiye’de meşruti bir idarenin kurulmasına zemin hazırlayan bir kültür ve ıslahat hareketi olarak tarif -ı edilebilir.
    TANZİMAT’IN ÖZELLİKLERİ
    Osmanlı Devletinde yapılan ıslahat hareketleri iki döneme ayrılır. Birinci dönemdeki ıslahat hareketlerinde Osmanlı Devletinin kendi tarih ve kültürünün , İkinci dönemdeki ıslahat hareketlerinde ise Avrupa kültürünün etkileri görülür.Tanzimat ikinci dönem hareketleri içinde yer alır.
    Tanzimat döneminin öncekilerden ayrıldığı birinci nokta, Tanzimat reformlarının padişahtan değil , az sayıdaki fakat etkili devlet adamlarının gelmesi ve bunlar eliyle yürütmesidir. ( Mustafa Reşit ve Fuat Paşalar,,,,) o kadar ki Tanzimat döneminin ve bunun etkilerinin bile bu paşaların siyasii ve fiziki ömrüyle sınırlı kaldığı söylenebilir.
    Tanzimat’ın ikinci özelliği, Osmanlı devlet sistemiyle ilgili değişmelerde , dış etkenlerin rolünün elle tutar hale geldiğini göstermiş olmasıdır.
    Tanzimat’ın üçüncü ayır edici özelliği, ilk defa olarak geniş kapsamlı bir reform programını getirebilmiş olmasıdır.
    TANZİMAT’IN SEBEBLERİ
    Tanzimat’ı hazırlayan sebeplerin menşelerini Osmanlı Devleti’nin ıslahat tarihinde aramak lazımdır. Bir İslam ve Türk devleti olarak kurulmuş ve kendine has bir medeniyet ve kültür vücuda getirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, kanun ve nizamlarının bozulmadığı , kültür ve medeniyet seviyesi bakımından Avrupa’dan üstün veya aynı seviyede bulunduğu devirlerde bir ıslahat teşebbüsüne hiç ihtiyaç duymamıştı.
    Birçok müellifin belirtildiğine göre 16. Asrın ilk yarısında en kudretli devrine ulaşmıştı. Fakat 16. Asrın ikinci yarısında devletin kanun ve nizamları bozulmaya başladı.
    17.Asrın ilk yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin ıslahata muhtaç olduğu zarureti kendini gösterdi. ll. Osman ve 4. Murat zamanlarında , bilhassa Köprülüler döneminde ıslahat teşebbüsü Osmanlı Devleti'ni meşgul eden başlıca meseleler arasında yer aldı. Fakat yapılan ıslahat hareketlerinin istinat ettiği fikirler Koçi Bey Risalesi'nde görüldüğü üzere Avrupa'dan ziyade bizzat Osmanlı Devletinin kendi tarih ve kültüründen ilham almakta idi.
    18. asra büyük karışıklıklar içinde giren Osmanlı rönesanstan beri her sahada yeni ilerlemeler kaydeden Avrupa Medeniyeti karşısında kendi siyasi biriliğini muhafaza ve devletin devamını teminat altına alabilmek için bu medeniyetten faydalanmak zaruretinde bulunduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalır.
    19.yüzyılda Avrupa, Fransız İhtilali’nin tesiri ile demokratik hayatta verimli bir gelişme gösterirken Osmanlı Devleti devrin ihtiyaçları ile bağdaşmayan bir görüşe ve rejime saplı kaldı. Rusya ve Avusturya’nın Türkiye üzerindeki kötü emel ve tutumları zamanla daha da arttı. Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde ekonomik çıkarları olan Fransa ve İngiltere İle kendi menfaatleri icabı , Osmanlıları tutuyorlar mülkünün tonluğunu istiyorlardı. Fakat Balkanlarda Hıristiyan Devletlerinin kurulması konusundaki tutumları , Prusya ile aynı idi ve azınlıkları koruyorlardı. Mehmet Ali Paşa Kuvvetlerinin üstün başarısı (1831-1839) Osmanlı Devletinin zaafını ortaya çıkarmıştı. İngiltere’den yardım alamayan ll. Mahmut Rusya’nın kucağına atılmıştır. Türkiye’yi içinde bulunduğu elim durumdan kurtarmak için onu güçlendirmek ve Avrupa devletlerine güven verecek ıslahat yaparak onların sevgi ve yardımını sağlamak gerekli idi . İşte Tanzimat’ın başlangıcı olan ‘’Gülhane Hattı Hümayun-u ‘’böyle bir zaruretten doğdu.
    Tanzimat Fermanı’nın dilbacesinde belirtildiği gibi devlet 150 seneden artan bir buhran içindedir. Gerçi Osmanlı yöneticisi ve cemiyeti geçen bir buçuk asır boyunca mali, idari , askerlik alanında , arazi rejiminde zaman zaman bazı önemli düzenlemeler ve bazı yeni prensipler getirmeye gayret etmiştir. Ancak artık tümden bir düzenleme kaçınılmazdı ve asıl önemlisi yeni bir hukuki düzenlemeyle Avrupa sisteminden esinlenen yeni bir kadifikasyona gidilmekteydi
    ABDULMECİD VE MUSTAFA REŞİD PAŞA
    2. Mahmut’un ölümü üzerine tahta oğlu Abdulmecid Efendi geçti . Yeni padişah henüz on sekiz yaşında idi . Bilgisi ve tecrübesi imparatorluğun geçirmekte olduğu büyük buhranı çözmek için yetersizdi. Babasından miras kalan iki pürüzlü problem devamlı ve anlayışlı bir çalışma istiyordu. Problemlerden biri Mısır Paşası Mehmet Ali ile yapılmakta olan harp , diğeri de Osmanlı Devletine yeni bir düzen vermek için ilanı kararlaştırılmış bulunan ‘’Tanzimat ‘’ idi .
    Gülhane Hattı Hümayunu ile Tanzimat Devrini başlatmış olan Abdulmecid’in padişahlık anlayışı genel çizgileriyle diğer Osmanlı Padişahlarından farklı olmakla beraber bunun bazı yeni ilkeler getirdiğini görüyoruz. Abdulmecid geleneklerden daha çok devrin gereklerine göre yetişmiş devrinde diplomasi dili Fransızca’yı öğrenmiş Avrupa’daki gelişmeleri izleme olanağı bulmuştu.
    Abdulmecid saltanatının ilk günlerinde Osmanlı ordusu Nizip’te Mısır kuvvetlerine yenildi . Bunun hemen ardından Firari Ahmet Paşa bütün Osmanlı donanmasını Mehmed Ali Paşaya teslim etti. Böylelikle Osmanlı Devleti bir anda ordusuz ve donanmasız kaldı. Yeni padişah devletin kilit noktalarına güvendiği adamları getirdi. Ancak bunların arasında en çok güvendiği Hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa idi. Mustafa Reşit Paşa Londra ve Paris büyükelçilikleri görevinde bulunmuştur. Avrupa devletlerinin Osmanlıları karşı güttükleri siyaset hakkında geniş ve gerçeklere dayanan bilgileri vardı.
    Mustafa Reşit elçiliği sırasında yolladığı layihalarla padişah üzerinde etkili olmuştu. Tanzimat Devrinin açılmasında önemli bir yeri olan Mustafa Reşit Paşaya göre Osmanlı Devleti’nin çöküşünün başlıca sebebi, eski tarz idarenin devam ettirilmiş olmasıydı.
    Mustafa Reşit Paşa Avrupa’da bulunduğu sıralarda Fransa 1830 İhtilali ile mutlak devlet rejiminden meşrutiyet rejimine geçti. İngiltere yüzyıllardan beri meşrutiyet ile idare olunmaktaydı. Fransa ile İngiltere Avrupa’da Liberal Devletler Bloğunu kuruyorlardı. Avusturya, Prusya ve Rusya ise tanrı hakları sistemine bağlı idiler. Osmanlı İmparatorluğu esasen Liberal bir yapısı olduğu halde şekilde tanrı hakları sisteminde görünüyordu. Halbuki bu sistemin içine giren devletler Osmanlıya eskiden beri düşmandılar. Osmanlı Devleti varlığını kendi kuvvetleriyle koruyamayacak dereceye düşmüş olduğundan Avrupa siyasetinde geçen muvazene prensibinden faydalanması gerekli idi. Bunun içinde Osmanlı devletinin tamlığına taraftar olan Fransa ve İngiltere ile yakınlaşması akla yakındı. Bu ise Osmanlı Devletinin kuvvetlenmesini sağlayacak , devlet kurumlarında onların güvenliğini çekecek bir düzenin kurulmasıyla mümkündü. Mustafa Reşit Paşa böyle bir düzenin ‘’Tanzimat-ı Hayriye ‘’ ile sağlanacağına inanmaktaydı.
    GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU’NUN HAZIRLIK SAFHASI
    Hükümdar Abdulmecid’in Avrupa zihniyetine yabancı olmaması Tanzimat’ın ilanına müessir olan amillerden birini teşkil eder. Wonda’nın ‘’Sovvnirs Anecdotipues Surrla Turpuie’’ adlı eserinde (s.5) ‘’Abdulmecid garb terbiyesi almış ve Fransızca öğrenmişti. Çocukluğundan beri kalbinde insaniyet, merhamet, adalet, ve âlicenaplık duyguları yerleşmişti. Etrafında kendisiyle beraber Avrupa terbiyesine göre yetişmiş Türk çocuklarından mürekkep bir grup vardı.’’ diye yazılmaktadır.
    Reşit Paşanın Tanzimat hareketini ilanına karar vermesinde müessir saikler ve tesirler üzerinde duran Prof. Dr. Cevdet Baysun, Abdulmecid’in Mustafa Reşit Paşaya olan muamelesi hakkında;
    ‘’Genç hükümdar Reşit Paşaya karşı çok mültefit davranıyor, fikirlerine kıymet veriyordu. Paşanın uzun müddet Avrupa’da da bulunmuş olması siyasi vaziyete herkesten ziyade vakıf bulunması ve diğer vükela ile aralarındaki farkı derhal meydana çıkarmış nüfuzunu ve kıymetini artırmıştı. Abdulmecid, Reşit Paşanın ikna edici sözlerinin ve doğru görüşlerinin tesiri altında kaldığından Tanzimat fikirlerine müsait bulunmuştu. İstanbul’a gelişinden Tanzimat’ın ilanına kadar geçen dört aylık zaman bir hazırlık devresi mahiyetinde oldu. Reşit Paşa Padişahın huzuruna çıktıkça siyaseti vaziyeti , ıslahat lüzumunu anlatıyor , Fransa’da Thiers kabinesinin Mısırlılara gösterdiği taraftarlığı , İngiliz Efkar-Umumiyesinin bu husustaki kanaatini izah ediyordu. Nihayet Abdulmecit, Tanzimat’ın ilanına muafa kat etmiş , mesele uzun uzadı ya tetkik edildikten sonra Fermanın Reşit Paşa tarafından okunmasına karar verilmişti...’’ demektedir.

    FERMAN’IN İLANI
    Mustafa Reşit Paşa tarafından kaleme alınan Tanzimat Ferman’ı 26 Şaban 1255 (3 Teşrin 11 1839 ) tarihine defaten Pazar günü yapılan büyük bir merasim ile ilan olundu. Top kapı Sarayı müştemilatından olan Gülhane Köşkü önünde merasim için büyük hazırlıklar yapıldı. Bu merasime sadrazam, şeyhülislam , bütün saray erkanı ve devlet ricali , ulema, esnaf cemiyetleri, Rum , Ermeni Patrikhaneleri ,Hahambaşı, İstanbul’da bulunan yabancı devlet sefir ve konsolosları iştirak ettiler.
    Hatt-ı Hümayunu Mustafa Reşit Paşa okumuş , Padişah merasimi Gülhane Köşkü’nden takip etmiştir. Osmanlı tarihinde yeni bir devri açan Ferman okunduğu yere nispetle ‘’Gülhane Hatt-ı Hümayunu ‘’ ve diğer adı ile ‘’ Tanzimat-ı Hayriye ‘’ Fermanı adını aldı.
    Fermanın ilanı İstanbul’da bazı muhafazakar zümrenin memnuniyetsizliğine rağmen geçicide olsa birkaç gün bayram havası yarattı. Avrupa’da ise müspet olarak karşılandı ve Matbuatda yeni ıslahat hareketinin başarı elde edeceğini memnuniyetle belirtti. Ferman, ilanından sonra devletin resmi gazetesi onan ‘’ Takvim-i Vakayi’nin nr-187 , 15 Ramazan 1255 (22 Kanun 1.1839 ) tarihli nüshasında yayınlandı.
    TANZİMAT FERMANI’NIN ANA HATLARI
    Gülhane Hatt-ı Hümayununu, içine aldığı başlıca düşünceler bakımından beş bölüme ayırmak mümkündür.
    Birinci Bölümde, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren Kuran’ın hükümlerine ve şeriatın kanunlarına saygı gösterdiğinden , devletin kuvvetli ve halkın refahlı bir hale geldiği belirtilmektedir.
    İkinci Bölümde, 150 yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle ne şeriata ne de faydalı kanunlara saygı gösterildiği , bu yüzden de devletin eski kuvvet ve refahı yerine zayıflılığın ve fakirliğin geçmiş olduğu anlatılmaktadır.
    Üçüncü Bölümde , bu itibarla Allah’ın inayet ve Peygamberin yardımıyla devletin iyi idaresini sağlamak için bazı kanunların konulması gerektiğine işaret edilmektedir.
    Dördüncü Bölümde de , yeni kanunların dayandırılacağı genel prensipler gösterilmektedir:
    a-Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması,
    b-Verginin düzenli usule göre ayarlanması ve toplanması,
    c-Askerlik ödevinin düzenli bir usule bağlanması.
    Beşinci Bölümde, yeni kanunların dayandırılacağı genel prensiplerin gereği belirtilmektedir.
    Gülhane Hattı , ilan edildikten sonra prensiplerinin belirtilmesine ve yürütülmesine geçildi.
    TANZİMAT ALANINDA YAPILAN YENİLİKLER
    İDARE VE HUKUK ALANINDA TANZİMAT
    Gülhane hattının getirdiği yeni prensipler açıklandığı sıralarda, bu zihniyete uygun kanunları yapacak konumların da yaratılmasına çalışıldı.
    İlkin Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye alındı.
    2. Mahmud devrinde kurulmuş olan bu meclis bugünkü Danıştay ve Yargıtay kurullarının yetkisini kendisinde toplamaktaydı.1839’dan sonra Gülhane Hattı hümayununun içe aldığı genel prensiplere uygun kanun prensiplerinin de hazırlanması yine bu meclise verildi. Meclis bundan başka Tanzimat’a dokunan bütün problemleri incelemek ve karar vermek durumundaydı. Bu kurulda konuşulacak işler önceden yazılı olarak üyelere dağıtılır, sonra oturum açılırdı. Alınan kararlar padişahın tasdikinden kanunlaşırdı. Bu kurulun hükümeti denetleme yetkisi vardı.
    Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliyeden seçilen bir komisyon , Hıristiyan tebaanın önceleri patrikhane vasıtasıyla Bab-ı Ali’ye bildirdikleri şikayetlerini incelemekle görevlendirildi.
    1854 yılında bu kurulun kanun lâhikalarını hazırlama , nizamnameleri ve talimatları düzenleme görevi yeni kurulan Meclis-i Ali-i Tanzimat adlı yüksek bir meclise verilmiş ve Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye ise sadece bir idari ve adli yargı organı olarak göreve devam etmiştir.
    Tanzimat devrinde kanunlaştırma hareketleri başlamıştır. Bu çabalar; yeni ekonomik ilişkilerin gerektirdiği yeni hukuk kurallarını yaratmak , düzensizlikten bunalan halka hukuki güven ve eşitlik getirmek ve nihayet Avrupa devletlerini tatmin etmek ihtiyacından doğmuştur.
    Önce Mayıs 1840’da Ceza Kanunnamesi çıktı. Kısmen Fransız hukukundan esinlenen bu Kanunnamede bütün Osmanlı uyruklarının yasa önünde eşitliği vurgulanıyordu. Ayrıca devlet görevlilerinin işleyebilecekleri suçlara verilen yer dikkati çekiyordu. Bu kanunun bir maddesine göre ‘’cüzeradan birisi tarafından bir çobanın bile canına kasıt vukuunda ol vezirin hakkında dahi kısas-i şer’i icra olunacaktır’’deniliyordu. Memurların keyfi tutumlarını önlemek için ‘’Memurin Kanunu ‘’çıkarıldı.(1846) . 1850’de bir Ticaret Kanunnamesi yürürlülüğe girdi. Bu kanunnamenin ilanı , şeriat çerçevesi dışındaki konularla uğraşan , ulemadan bağımsız bir hukuk ve yargı sisteminin Türkiye’de resmen ilk tanınması idi. Bunu 1851’de değiştirilmiş bir ceza Kanunnamesi izledi.
    Meslek değiştirmeyi yasaklayan 1834 tarihli kanun uygulanmadan kaldırıldı.
    Tanzimat devrinde yeni bir adliye teşkilatı kuruldu. Bunlar şer-i davaların dışında kalan ve yukarıda anılan kanunların hükümlerine uyan davalara bakacaklardı.’’Nizamiye Mahkemeleri’’ adını alan bu kuruluşlar din hukukuna göre çözümlenmesi gereken davalara yetkili değildi. Bu konularda şer-i mahkemeler faaliyetlerine devam edecekti. Bu dönemde Hıristiyanların da şahitliği sayılmaya başlandı. Askeri Harbiye Nezaretince hazırlanacaktı.
    Kanunlaştırma hareketinin en önemli zaafı ise birlik ve bütünlükten yoksun olmalarıdır. Bir bölümü İslam hukukundan gelen öbür bölümü ise Batı kaynaklarından aktarılan yasaların yanyanalığı bir ‘’kurallar ikiliği’’ yaratmıştır. Bu yüzdendir ki kanunlaştırma hareketleri köklü bir değişikliğe olanak vermemiştir. Bununla birlikte , mesuliyet ve yasallık gibi temel hukuk ilkelerinin yerleşmesinde oynadıkları rol azımsanamaz. Bunlar ayrıca padişahın mutlak iradesini sınırlayan bir mevzuat çerçevesinde oluşturmuşlardır.
    İdari alanda; valilerin nüfuz ve yetkilerinin azaltılması, mali işlerin merkezden atanan geniş yetkili amirlerin eline verilmesi , taşra yönetiminin her kademesinde yerel yönetim meclislerinin kurulması gibi yeniliklere rastlanır. Ayrıca, kadılık örgütü daha sıkı bir denetime bağlanmıştır. Kaza ve köy yönetiminde asıl gelişmeler Tanzimat yıllarından sonra ortaya çıkmıştır.
    Posta nezareti yenileşme yolunda bir çok düşüncenin gerçekleşme imkanını bulduğu Tanzimat döneminin hemen başında Ekim 1840’da kurulmuştur.
    B-MALİYE ALANINDA TANZİMAT,
    Gülhane Hatt-ı hümayununda verginin ayarlanması ve düzenli bir şekilde toplanması gereğine şu satırlarla işaret edilmişti;
    ‘’Bir devletin toprak bütünlüğünün korunması için asker ve daha başka gereçler için gider yapmak gereklidir. Bu ise akçe ile olur. Akçeye gelince , tebaanın vergisiyle sağlandığı için verginin düzenli bir şekle konulması çok önemlidir’’
    Gülhane Hatt-ı Hümayununda işaret edilen bu durumu , 2. Mahmut görmüş ve Maliye nazırlığını kurarak devletin gelir ve giderlerini düzenlemek istemiştir. 2. Mahmut devrinin sonunda ve Tanzimat devrinin başlarında devletin başlıca kaynakları ;aşar, cizye ve devlete varlık sahiplerinin verdikleri vergi idi.
    Tanzimatın ilk yıllarında (birinci ve ikinci) iltizam usulü kaldırılarak Maliye Nezareti yeni usule göre değiştirilerek yeniden kuruldu. Yani iltizam ile aşar toplama usulü yerine eminlikler kurularak, maliye memurları vasıtası ile aşarı toplama yolu kabul edildi.
    Aşar vergisi her yıl eşit olarak alınmaya başlandı. Cizye alma işi kolaylaştırıldı. Bölgelere göre belirli olarak tespit edilen cizyenin toplanması, Hıristiyan kocabaşlarına (muhtarlara)bırakıldı. Fakat, cizyenin yalnız azınlıklardan alınması, Tazimatın getirmek istediği eşitlik prensibine aykırıydı. Bu sebepten cizye Islahat Fermanı’nda kaldırıldı.(1856)
    Tazimatla birlikte miri arazi sistemi ortadan kalkmaya yüz tuttu. Gerçi Tanzimat Fermanı’nda buna dair bir hüküm yoktur, ama gittikçe batılı fikirlerin ülkeye girişine paralel olarak yöneticilerde özel mülkiyetin yaygınlaştırılmasına doğru bir eğilim olduğu gözükmektedir. Hem batı kökenli liberal fikirler hem de kapitülasyonların etkisiyle Fransız mülkiyet anlayışının etkisinde kalan devlet yöneticileri sistemin artık edilemeyeceğini düşünmeye başladılar. Tanzimat aydınları ‘’miri arazinin özel mülk haline getirilmesinin Osmanlı Devletinin kurtuluşuna olumlu etkide bulunacağına’’ inanıyorlardı. Onlara göre, miri arazi rejimi mutlak mülkiyet kavramına aykırı ve serbest alışverişi sınırlayıcı yönü dolayısıyla terk edilmeliydi. 1845 ve 1847 tarihli iradelerle başlayan bu değişim , 1849 tarihli irade ve 1858 tarihli Arazi Kanunnamesiyle sona erdi.
    1840 yılında ‘’kaime-i mutebere’’ adıyla ilk kağıt para çıkarıldı. Karşılığının olmaması, kısa zamanda sahtelerinin basılması nedeniyle halkın itibar etmediği bu para piyasadan geri çekildi. Bunun üzerine Avrupa paraları ayarında ‘’gümüş mecidiyeler ‘’çıkarıldı. Yabancı paranın yurda girmesi yasaklandı.
    Yabancılardan ilk defa borç alma işi 1854 te gerçekleşti. Bunların faizleri çok ağır olduğundan ödenemedi. Nihayet Düyun-i Umumiye idaresi kuruldu.(1881) Böylece , devletin mali hükümranlığı sarsıldı ve zedelendi.
    C-ASKERLİK ALANINDA TANZİMAT
    Askerlik alanındaki ıslahata çok önceleri başlanmış.,Avrupa’nın silah ve eğitimi orduya sokulmuştu. Fakat , bu alanlarda yapılan satıhta kaldı. Ruh ve yapı değişmedi, 2. Mahmut’un kurduğu Asakir-i Maksure-i Muhammedi ye de böyle idi. Askerlik için belirli bir yaş ve süre yoktu.
    Tanzimatçılar, ordunun devlet hayatı için ehemmiyetini kavradılar. Fermanın ilk bölümlerinde askerlik görevinin önemi belirtilerek hakça uyğulanması ve bu görevin gerektirdiği harcamaların kaçınılmazlığı açıklanmıştır. Tanzimat Fermanı ile önerilen yenilikler askere alma ve askerlik süresi ile ilgilidir. Belirli bir yaşa gelenler arasında kura ile gerekli oranda asker alınması ve bunların beş yıl sonunda terhis edilmesi kabul edildi. Bununla ilgili nizamname 1847’de çıkarıldı. Buna karşılık daha önce beş yılını dolduranlardan isteyen terhis edilerek bunların yerine gönüllüler ve eyaletlerdeki redif askerleri alındı.
    1843’te bütün kara kuvvetleri altı ordu halinde teşkilatlandırıldı. Bunlar merkezi İstanbul olan Hassa ordusu, Merkezi Üsküdar olan Der saadet (eski Mansure ) ordusu, Merkezi Manastır olan Rumeli ordusu, Merkezi Erzincan olan Anadolu ordusu , Merkezi Şam olan Arabistan ordusu ve Merkezi Bağdat olan Irak ordusuydu.




    D- EĞİTİM ALANINDA TANZİMAT
    Tanzimat fermanlarında eğitimden söz edilmemişti. Fakat, Tanzimat Fermanı ile birlikte getirilen yeni reformların başarıya ulaşmasını , çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına bağlayan Sultan Abdulmecit Maarif işlerine daha fazla önem vermeye başladı. Bunun üzerine Maarif meseleleriyle uğraşacak olan bir Muvakkat Meclis-i Maarif Teşkil edildi. Muvakkat Meclisin çalışmaları neticesinde , öğretimin batıdaki gibi üç kademeli olması ve okulların yönetimini sağlamak üzere bir daimi Maarif Meclisine ihtiyaç olduğu , hükümete bildirildi ve 1846’da Meclisi Maarif-i Umumiye Teşkilatı kuruldu ki modern anlamda merkezi teşkilatın temeli böylece atılmış oldu. Gayesi ve vazifesi Maarif ile ilgili meselelerde gerekli reformları yapmaktı. Bu meclis bir karar organı mahiyetinde olduğundan , aldığı kararları uygulamak üzere daha önce kurulmuş Makatib-i Rüştiye Nezareti’nden bağımsız olarak Mekteb-i Umumiye Nezareti teşkil edildi. Bu şekilde ayrı bir kuruluşun oluşturulmasındaki temel sebep Evkaf Nezareti dolayısıyla medrese zihniyetinin tesirinden mektepleri kurtarmaktı. Böylece öteden beri var olan eski-yeni mücadelesi yeni eğitimde ikilik iyice su yüzüne çıktı. Tanzimat adamları medreseleri ıslaha cesaret edemeyerek olduğu gibi bıraktılar. Yeni açtıkları mektepleri de tamamen din tesirinden kurtaramadılar. Medreseler şeyhülislama , askeri okullar ise Seraskere bağlı kaldı.
    Tanzimat devrinde cehaletin giderilmesi ve kamu terbiyesinin sağlanabilmesi için sıbyan mekteplerinin ıslahı konusunda bazı kararlar alındı. Buna göre, eğitimin ıslah edilmesi işine ilk önce mahalle mekteplerinden başlanacak, mevcut okul hocalarına okutacakları derslerle ilgili birer talimat verilecek , yetersiz kimselere hocalık yaptırılmayacak , bu gibiler başka işlerde görevlendirilecek , sınıf ve imtihan usulü getirilecek , bütün işlemler nizam ve usule uygun yürütülecekti.
    2. Mahmut devrinde sıbyan okullarının yetersiz olduğu anlaşılınca 1838 yılında ıslahı gidilmiştir. Sıbyan okullarının üstünde sınıf-ı sani okullarının açılmasına karar verilmiş daha sonra adları padişah tarafından değiştirilerek rüştiye olmuştur. Rüştiyelerin idaresi ile meşgul olmak üzere Makatib-i Rüştiye Nezareti kurulmuş ve başına da bir nazır tayin edilmiştir. Ancak, bu sırada açılan ve ilk rüştiye olarak tanıtılan Umum-u Edebiye birer rüştiyeden ziyade rüştiye seviyesinde meslek okulları idi. Rüştiyelerin durumu ve yeri 1845’te toplanan Muvakkat Maarif Meclisince Sıbyan Okullarının üstünde, Dar’ul Fünun’a öğrenci yetiştiren orta dereceli okul olarak belirlendi . 1847’de açılan ilk rüştiyenin olumlu sonuç vermesiyle hızla yenileri açıldı. Böylece, 1869’da çeşitli vilayetlerde 87, İstanbul’da 12-13 Rüştiye öğretim yapmaktaydı.
    Başlangıçta ders ve öğretim süresi bakımından sık sık değişikliklere uğrayan rüştiyelerde Kur’an , Akaid, Arapça, Hesap ve yazıdan başka 1848 den sonra Farsça, Coğrafya ve Hendese dersleri ilave edilmiştir.
    Rüştiye mezunlarının Dar’ul Fununun derslerini takip edemeyecekleri düşünülerek 1849’da idadi seviyesinde ilköğretim kurumu olan Valide Mektebi açıldı. Sonradan Darul Maarif adını alan bu okul zamanla açılan benzerleriyle üç yıllık lise sistemi kuruldu. İdadilerde okutulan dersler şunlardır; Türkçe Kitabet ve ihşa , Fransızca, Mantık, Coğrafya,Tarih-i Umumi, Cebir, Hesap ve Defter Tutma, Hendese, Kimya ve Resim.
    1846 yılında Dar’ul Fünun’un binasının temeli atıldı. Darul Fünun’un İstanbul’un uygun mahallelerinden birinde açılacaktı. Öğrenciler yatılı olarak eğitim göreceklerdi. Böylece , Müslim ve gayri Müslimlerin bir arada okuyup yetişmeleri hedeflenmiş aynı zamanda bu şekilde sosyal barışın sağlanması planlanmıştı. Okulun bina ihtiyacını karşılamak üzere İtalyan Mimar Gaspare Fossati’ye devrin ölçülerine göre büyük ve modern sayılabilecek bir plan ve proje yaptırıldı. Yapımı yirmi yıl kadar sürdü. Dar’ul Fünun’un bu binadan hiçbir zaman müstakil olarak yararlanamadı sadece bazı odalarından faydalanılabildi. 1864’te bu binaya Maliye Nezareti taşındı.
    1851’de Dar’ul Fünun’da okutulacak dersler için eserler hazırlanmak üzere Encümeni Danış ( ilk Osmanlı ilimler Akademisi) geçici olarak Dar’ul Maarif binasında Sadrazam Raşit Paşa, Hayrullah Efendi ve Cevdet Efendinin nutuklarıyla açılmıştır. Açılış töreninde Sultan bizzat hazır bulunmuştur. öğretmen ihtiyacını karşılamak amacıyla da iki öğrenci eğitim yapmak üzere Paris’e gönderildi. Ercümen’i Danış kendisinden beklenen ders kitabı hazırlama vazifesini yerine getirememiştir. Zira1863’te Darul Fünunda serbest derslere başlanıldığında Ercümen-i Danışın burada okutmak üzere tek bir eser dahi hazırlamamış olduğu görülür.
    Tanzimat devri eğitim çalışmalarından en önemli icraatlardan biri de öğretmen yetiştirmeye yönelik çabalardır. Bu amaçla 1848’de İstanbul’da ilk defa öğretmen okulu ( Darul Muaallimin ) açılmış daha sonra vilayetlerde de açılması cihetine gidilmiştir. Böylelikle gerçek anlamda eğitim reformunun başlatılabilmesi için en önemli adımlardan biri atılmış oluyordu. Darul Muaallimin ilk müdürü 1850 tarihinde tayin edilen Meclis-i Umumiye Azasından Ahmet Cevdet Efendidir.
    Tanzimat devrinde diğer öğretim kademelerinde olduğu gibi mesleki ve teknik öğretim alanında da bazı teşebbüslerde bulunulduğu görülmektedir. Bu alanda yapılan ilk teşebbüs 1847 tarihinde Yeşilköy’de açılan Ziraat Okuludur. Öğrencileri Müslim , gayri-Müslim olmak üzere karma olan ziraat okulunda Amerikalı , Fransız ve Ermeni uzmanlarda görevlendirilmiştir.
    Bu dönemde sanayileşme yolunda cılız adımlar atılmış olsa da yeni kurulan fabrikalara teknik eleman gerektiğinden 1848 yılında ilk olarak Zeytinburnu Sanayii Okulu açıldı. Fakat , bu okul öğretim elemanı yetersizliğinden ve maddi imkansızlıklar dolayısıyla çok geçmeden kapandı.
    Sonuç olarak Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı İmparatorluğunun her alanında yeniden yapılanmaya çalışması bu yeni dönemde çağdaş kültür ve medeniyetin gereklerini yerine getirecek yetişmiş elemana olan ihtiyacı daha da artırmıştı. Batılılaşma ve modernleşme dönemi olarak ifade edilebilecek bu yıllarda girişilen teşebbüslerin başarısı yeni ve çağdaş eğitim ve öğretim kurumlarının yerleşmesine bağlıydı. Buna rağmen uzun zaman ilk okullar ve medreseler reform hareketlerinin dışında tutuldu. Şüphesiz böyle bir kararda devrin hakim güçlerinin tepkisini çekmeme düşüncesi rol oynamıştı. Dolayısıyla askeri okullarda başlayan eğitimde modernleşme hareketi ,Tanzimat yıllarında yavaş yavaş yer yer inişli çıkışlı bir gelişme seyri takip etti. Özetle, Tanzimat devri köklü bir yapı getirmekten ziyade Gülhane ve Islahat Fermanının öngördüğü idari,mali , vergi, siyasi , adli , ve sağlık reformlarını uygulayacak memur kadrosu yetiştirme yönünde olmuştur. Bu bakımdan Tanzimat devrinde, ilk ,orta ve yüksek öğretim hatta mesleki ve teknik eğitim için , nazari alanda önemli kararların alındığı fakat uygulamada ise başlangıç aşaması gözüyle bakılabilir.
    E- EDEBİYAT ALANINDA TANZİMAT
    Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkılmaktan kurtarmak veyahut onu batı medeniyetine yaklaştırmak için devletçe yapılan çalışmalar arasında ‘’Edebiyatta Tanzimat ‘’ diye bir problem yoktu. Fakat , 18. Yy’da başlayan ıslahat hareketleri ve Gülhane Hattı prensiplerinin bütünü edebiyata bir Tanzimat hareketi doğurmuştur.
    Tarih yönünden Edebiyatta Tanzimat, yalnız bir sanat ve sanatçı işi değildir. Batının teknik, haklar, ve siyasetinin , onun dünya görüşünü , hayat anlamını , duygu ve düşüncelerini ifade de kullandığı şekilleri benimsemeye başlaması , Edebiyatta Tanzimat olayını anlatır.
    Tanzifattan önce Osmanlı imparatorluğunda bilim ve sanat çalışmaları din telakkileri ile sınırlandırılmıştı. İslamlığın yalnız ahreti sağlayan bir sistem olmayıp dünya hayatını da düzenlemesi medreseyi her türlü bilimlerin ve bu arada edebiyatında önderi yapmıştı. Medrese eğitim dili olarak Arapça’yı , edebiyat dili olarak Farsça,Arapça kelime ve kurallarıyla yoğrulmuş Osmanlıcayı , edebiyat ideali ol arakta dünya ve sosyete ile bağıntısı bulunmayan mücerret bir alemin değerlerin kabul etmişti. Medresenin tesir sahası dışında kalan büyük Türk topluluğunun duygu ve düşüncelerini öz dilinde ve çok kere mistik eğilimlerin dışında belirtmeyi Osmanlı cemiyetinde edebiyatın divan edebiyatı ve halk edebiyatı bölümlerine ayrılmasını neticelendirmişti. Osmanlı devletinin mukadderatında rol sahibi bilgin ve aydınların edebiyatı divan edebiyatı idi. Bu bilgin ve aydınlar Osmanlı devletinin siyasette olduğu gibi ilimde de kendi yetersizliğine inandığı müddetçe Batı dünyası ile düşünce bağlantıları kurmayı küfür saydılar.
    Fakat Tanzimat ile birlikte Batının kültürel değerlerine de yönelme başlamıştı. Bu dönem de Tanzimat aydınlarından Ziya Paşanın ‘’Harabat ‘’ adlı eserinde yer alan şu sözle dikkat çekmektedir.
    ‘’Cihanı anlamak isterken Avrupa dili öğrenmeli, orada fenler ilerlemiş ,öğrenmekten çekinme ; oradaki fenleri bilmek gerek: bağnazlığı deliliği bırak ;bir kimse dille kafir olmaz, onsuz kişi tam şair olamaz , Sen de vatanseverlik varsa onları öğrenmeye çaba göster. Onları tercüme etki millet yararlansın , Sanatlarını ve ilimlerini al , kötülüklerini ve törelerini bırak, Taklit ile kendi aslını unutma , milli değerlerini aşağı görme’’
    Avrupa’ya giden Türk gençleri (öğrencileri ) Avrupa’nın düşünce ve sanat alemiyle de temas ettiler bu düşünce dünyasıyla temas onlarda Batı ile Doğu değerleri arasında bir savaşın başlamasına yer verdi. Sonuçta, Batının değerleri , Doğunun değerleri yanında yerleşmeye başladı. Bununla beraber Tanzimat bilginlerinden Avrupa’yı tanıyanlar tam manasıyla Batılı adam olamadılar divan edebiyatının şekillerine , Doğunun mistik felsefesine kısmen bağlı kaldılar. Fakat batı kaynaklarıyla sağladıkları temas neticesinde Batının edebiyat ve sanat şekillerini , hatta bu edebiyat ve sanatın konularını ve bu konuları işleyen şeklini benimsemeye başladılar. Ancak, Tanzimat bilgin ve aydınları İslamlığın felsefesiyle yoğrulmuş oldukları için Tanzimat edebiyatında türlü yönden din değerlerine yer vermekte devam ettiler. Bu sebeple devletin ve cemiyetin diğer alanlarında yapılan yeniliklerde gördüğümüz ikilik Tanzimat edebiyatında da sürdü.
    Ayrıca Avrupai tipte okullar açılmasıyla birlikte Türkçe’nin ilim ve edebiyat dili olabilmesi için bir takım çalışmalarda yapıldı.
    Gülhane Hatt-ı Hümayununun bir anayasa gibi alkışlayan Fransız gazetelerinden birinde yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir:
    ‘’Tazimatın gerçekten verimli olabilmesi için, Müslüman tebaa ile Hıristiyan halk arasında bütün ayrılıkların kaldırılması ve konuşulan Türkçe ile yazı Türkçe si arasındaki ayrıntıları açıkça belirterek, aynı maksadın gerçekleştirilmesi için dilin de sadeleştirilmesi gerekir.’’
    Ancak medrese mektep çatışması bu konuda hızlı gelişmenin olmasını engellemekteydi. Daha basit daha çok kişinin anlayabileceği bir dili tercih etmek gerektiği bu devir aydınlarından bir kısmının savunduğu görüştü. Mesela Ziya Paşa ‘’Maliye dairesinden çıkan bir yazıyı yazan okuyabilir ama elinden yazı alınsa ve yazı konusunu anlatması istense’’ diyerek resmi yazışmalarda kullanılan uslubu tenkit etmekteydi.
    Ali Suavi Osmanlı dili deyiminin yanlış olduğunu , bunun siyasi bir tabir olduğunu belirterek doğrusunun ‘’Türk dili’’ şeklinde olması gerektiğini ifade edip yazıların anlaşılmazlığı yüzünden halkın cahil kaldığını savunmuştu.
    Şüphesiz dilde yenileşme taraftarları birden bire söylediklerini gerçekleştirebilmiş değildi, ancak bilhassa üst makamlarda bu görüşe taraftar olanlar çoğaldıkça gittikçe resmi yazışmalarda daha sade ifade kullanılması söz konusu oldu. Bunlar arasında Mustafa Reşit Ali, Fuat Paşalar önde gelenlerdendir. Ali Paşa kaba Türkçe yazmakla övünürdü. Medrese kökenli olduğu halde bu hususta en önemli hizmeti Ahmet Cevdet Paşa yapmıştı. O 1851’de kurulan Encümeni Danışın kuruluşu hakkında hazırladığı layihada:
    ‘’Encümen, Türk dilini geliştirecektir. Bu dil ihmal edilmiştir. Eskiler eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelere o kadar yermişlerdir ki bir sahifede ancak bir iki Türkçe sözcüğe rastlanmaktadır’’diyordu.
    Türkçe’nin yapısı ve problemleri hakkında bilhassa 2. Abdulhamit devrinde önemli ilerlemeler olmuştur.


    F-TANZİMAT DEVRİNDE KADIN
    Tanzimat ile Batıya açılan Osmanlı İmparatorunun idari ve siyasi yapısı değiştiği gibi fikri ve sosyal yapısı da değişir. Bu değişmeden etkilenen müesseselerden biri de aile ve onun içindeki kadındır. Bu devirde kadın evin içinden dışına doğru çıkar , Kadının dış dünyaya yönelmesi , zaruretten çok modaya kapılması ile olur. Bunda Mısırlı kadınlarında tesiri görülür. Kırım Savaşı yıllarında , Hıdiv ailesinin hanımlarının kılık-kıyafet ,eğlenme tarzı ve davranışları İstanbul hanımlarınınkinden daha açık, daha serbest ve alafranga tarzdadır. Mısırlı hanımları ilk önce saray hanımları sonra vükela (bakan, vekil) hanımları taklit eder.
    Tanzimat devrinde kadınların tahsili meselesine de önem verilir. Bu devirde kızlara ailenin verdikleri özel eğitimin mecrası değiştiği gibi resmi eğitimde de ilerlemeler kaydedilir. Orta ve fakir ailenin kozlarını da daha çok devlet düşünür ve bu kızlar için okullar tesis eder. 1842’de ebelik kursu açar. Tanzimat yıllarında devlet kadar, aydınlarda kadınlarımızı düşünür kadınlarımız hakkında gazete ekleri çıkartılır. Edebi eserlerin en önemli konularından biri kadın meselesi olur.
    Tanzimat devriyle birlikte evin içinden dışına çıkmaya başlayan kadın, sosyal dünyamıza yeni bir çehre verir. Bu hareketin asıl akisleri 2.Meşrutiyet ve Cumhuriyetten sonra görülür.

    TANZİMAT’IN SONUÇLARI
    3 Kasım 1839’da müslim ve gayri Müslim sefirlerden oluşan kalabalık bir topluluk önünde okunan ferman, modernleşme tarihi için bir milât olarak kabul edilir. Ferman, Gülhane bahçesinde okunduğu için Gülhane Hatt’ı hümayunu adıyla anılmıştır.
    Modernleşme tarihimizde önemli bir dönemeç olan Tanzimat Fermanı aradan geçen 150 yıl içinde lehte ve aleyhte bir çok yoruma konu olmuştur. Bu yorumlar içinde Namık Kemal’in 1872 yılında ‘’Tanzimat’’ başlıklı makalesinde koyduğu teşhis, olduğu gibi hakikati yansıtmaktadır:’’Vakıa, zahirde bakılsa herkesin hayatına , malına, ırzına kafil olmak için yapılmış zannolur, fakat hakikat-i halde devletin hayatını temin maksadıyla ilan olunmuş idi.’’
    Tanzimat’ın bütünüyle, zararlı olduğunu söyleyenler olduğu gibi, onu Fransız İhtilali’ne denk tutanlar da vardır. Bir tarihçiye göre ,’’Fransız İhtilalinin kanla elde edildiği hakları , Mustafa Reşit Paşa, kan dökmeden gerçekleştirmiştir.’’
    Bizce bu iki görüş de gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Büyük tarihi olaylar , büyük dağlara benzerler. Onlara yalnız bir yönden bakmak insanı yanıltır. Bütün yönüyle incelemek , her şeyden önce de , içinde bulunduğu çevreyi bilmek gerekir. Fatih’in İstanbul’u alırken karadan gemi yürütmesi olayı, zamanımız açısından bakılırsa basit ve hatta gülünçtür. Fakat o zaman için büyük bir deha eseridir.
    Tanzimat hareketleri,’’ Pek çok batıl inanç ve eski alışkanlıklarla mücadeleyi gerektiren ve bütün millete yeni bir dil öğretmek kadar zor bir işti.’’ Fakat, ileri ve faydalı bir olaydı. Zoraki de olsa birçok yenilikler yurda sokuldu. Hürriyet , eşitlik ve özellikle ‘’kanun’’ düşüncesi yerleşmeye başladı. Tanzimat, zamanımızdaki inkılap hareketlerine temel hazırladı ve çoğunun kökü oldu.
    Diğer yandan Tanzimat’ın zararları da oldu. Azınlıkların şımarmasına ve İnalcık’ın büyük bir yetki ile açıkladığı gibi, Bulgarların ayaklanmasına yer açtı. Milli hasletlerimizi zedeleyen kör bir Avrupa hayranlığı ve taklitçiliği başladı. Avrupa’yı memnun etmek için yurdun zararına olduğu düşünülmeden Kapitülâsyonlar genişletildi.; Belçika’ya bile Kapitülâsyonlar verildi. Bu devirde yapılmaya başlanan borçlanmalarla,Avrupa’nın bir nevi ekonomik , görünüşte bize fayda sağlayan Paris Antlaşması ile de adeta siyasi boyunduruğu altına girildi.
    Fakat, şu da bir gerçektir ki, Tanzimat’ın Avrupa’da uyandırdığı sempati ve bunun sonucu Fransa-İngiltere yardım ve ittifakı olmasaydı, Osmanlı Devleti Rusya karşısında , 1853 Savaşında ezilebilir ve her şey bitebilirdi.
    Genç padişahın bu hattı Osmanlı tebaasından her ferdin can, namus ve mal emniyetini kanun himayesine alıyor. Ayrıca idare , vergi toplama ve askerlik hizmetlerinde Islahat yapılacağını vaat ediyordu. Gülhane Hattı o sırada devletin karşılaştığı acil bir tehlikeyi önlemek maksadıyla ilan olunmuştu. Gerçekte, asi Mısır valisi Mehmet Ali Paşaya hat tini bildirmek için girişilen harp Osmanlı ordusunun Nizip’te yenilmesi ile sonuçlanmış ve devletin varlığını koruması büyük devletlerin , hususi ile İngiltere’nin yardımını gerekli kılmıştır. Mustafa Reşit Paşa Gülhane Hattında vaat edilen Islahat hareketiyle ilk planda Batılı devletlerin dostluğunu kazanmayı tasarlıyor, bundan başka merkezi bir devlet idaresi kurarak uzun vadede imparatorluğun yaşamasını sağlamayı düşünüyordu.
    Batılı devletlere verilen mesajlar dışında Tanzimat Fermanı’nın bizce en mühim maddesi ‘’ mal güvenliği’’ olarak zikredilen’’müsadere usulünün ‘’ ilgasıdır. Osmanlı devlet geleneğine göre devlete karşı işlediği kusurundan dolayı azledilen , vadesiyle ölen ya da siyaseten katledilen devlet adamlarının servetine el konulabiliyordu. Bu usulün Osmanlı devlet ve toplum düzeninde aristokrat zümrenin teşekkülünü engellediği ve sosyal bir zümre olarak yönetimde güç odağı haline geldikleri yolunda lehte ve aleyhte görüşler ileri sürülmüştür. Hatta müsadere usulü yüzünden , sanayi ve ticaret sermayesinin yeterince temerküz edemediği , bu bakımdan Osmanlıların sanayi İnkılâbının gerisinde kalmaya mahkum bulunduğu yolunda görüşler de mevcuttur .Gerçek şu ki , müsaderenin ilgası ile Osmanlı devlet düzeninde ilk defa batılı anlamda bir devlet bürokrasisi oluşmaya başlamıştı. Bizce de Tanzimat Fermanı’nın pratikte en mühim sonuçlarından birisi ‘’Babıali ‘’ diye adlandırılan yeni güç odağının zuhur etmesidir ki , bu zümre bilhassa 2. Abdulhamit’in , 1876 Kanun-ı Esasisini , askıya aldığı tarihe kadar, devletin kaderi üzerinde birinci derecede etkili olmuş ve bu dönem içinde yönetimde ağırlığını kuvvetle hissettirmiştir.
    Mustafa Reşit Paşa tarafından ilan edilen Tanzimat Fermanı , devletin büyümesinde bir değişik getirmekle birlikte , can ve mal güvenliği gibi bazı hakları tanımış, vergi ve askerlik konularında bilirli yenilikler ortaya çıkmıştır. Ancak, Tanzimat , Fransız Devriminde ilan edilmiş bulunan Haklar Bildirisi gibi bir halk hareketi sonucu ortaya çıkmış olmayıp , yönetici tarafından tek taraflı olarak ve dolayısıyla gerektiğinde geri alınabilecek olan bazı temel hakları tanımış oluyordu. Ayrıca, Tanzimat’ın ilanında yabancı devletlerin sempatisini kazanmak isteği de etkili olmuş ve bu devletin zaman zaman Osmanlı devletinin içişlerine karışmalarına olanak sağlamıştır. Bu yüzden Tanzimat’ı Osmanlı Reform hareketleri içinde temel hakları ilk kez sağlayan ancak devletin yapısında bir değişiklik getirmeyen ve bu nedenle zayıf yönleri de bulunan bir belge olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
    Tanzimat’ı Hayriye’nin esası halkın o ana kadar tanınmamış , devletçe olduğu gibi tebaanın çokluğunca da meçhul bulunmuş bir kısım hakların genişletilmesi suretiyle devlete yeni bir veçhe ve istikamet vermekten ibarettir. Bundan gözetilen umumi maksat ise İslam içtimai heyetini asırlarca zamandan beri manen ve siyaseten ayrı yaşamış olduğu Hıristiyan içtimai heyetine yaklaştırmaktır. Memleketin o zamanki vaziyeti göz önüne alındığı surette bunun müşkülâtı kolaylıkla idrak olunabilir. Çünkü , mania telakki olunan dini hükümlerin tesirlerinden tamamen veya kısmen kurtulmağa çalışmak demek olan bu keyfiyet memlette kolay kolay hazım olunamazdı mamafih vatanın tehlikede olduğunu , bundan başka kurtuluş çaresi olmadığını görenler , başta Mustafa Reşit Paşa olmak üzere , her ne pahasına olursa olsun tatbikata girişmekten nefislerini menettiler.
    TANZİMAT’A DIŞ TEPKİLER
    Osmanlı İmparatorluğundaki bu liberal hareket liberalizm düşman olan Rusya ve Avusturya tarafından hoş karşılanmadı. Çeşitli milletleri içine alan Avusturya’nın hoşnutsuzluğu daha fazlaydı. Metternich, İstanbul’daki elçisi Appony’ye , Tanzimat İçin şunları yazıyordu:
    ‘’... Osmanlı İmparatorluğu çökme halinde bir vücuttur... Bu çöküşe sebep olan fenalıkların başında , ilk temellerini Sultan Selimin attığı , son padişahın ise , derin bir cahillik ve muazzam bir hayal gücü ile desteklediği , Avrupavari reform zihniyeti gelmektedir... Bizim Babı aliye tavsiyemiz şu olacaktır: Hükümetinizi, bir güç olarak varlığınızın temelini teşkil eden , ve padişah ile tebaası arasındaki başlıca bağlantıyı meydana getiren , dini müesseselere saygı esası üzerine kurunuz. Yönetim Sisteminizi düzene koyun , onu ıslah edin , Fakat, yerine size gitmeyen reformları koymak için, bu yönetim sisteminizi yıkmayın. Aksi taktirde , Padişahın , yıktığı değerleri , yerine koydukları kadar bilmediği sonucuna varılır... Türk kalınız... ve şeriata uyunuz.
    Rusya’ya gelince:Hoşnut olmamakla birlikte , Tanzimat’ı Osmanlı devletinin iç işlerine karışmak için iyi bir fırsat bildi. Tanzimat’ın ilanından kısa bir süre sonra, Fermandaki ilkelerin Ortodoks tebaaya iyi uygulandığından şikayetle , Osmanlı Devletine akıl öğretmeye kalktı.
    TANZİMAT FERMANI’NIN TAHLİLİ
    Gülhane Hattı Hümayunu metninde , kuruluşundan beri , ‘’Ahkam-ı Kur’aniye ‘’ ve ‘’Kavanin-i Şer’iyyeye’’bağlı bulunan Osmanlı Devletinin refah içinde iken 150 seneden beri muhtelif sebeplerle şeriata riayetsizlikten dolayı fakirliğe ve hara biye sürüklendiği gerekli yeni kanunlar tedvin edildiği taktirde coğrafi mevkii , toprağının verimliliği ve halkının kabiliyetini sebebi ile 5-10 yılda ümit edilen seviyeye ulaşılacağı belirtilmektedir.
    Tanzimat Fermanının tetkikinden ve bir defa da olsa okunmasından anlaşılacaktır ki , bu Ferman , İslam Hukuk tarihinde bir hak ve hürriyetler bildirisi olmaktan ziyade, tatbikatdaki hataları , İslam Hukukundaki hükümlere göre düzeltmeyi tavsiye eden icrai bir emir namedir.
    Ayrıca Fermanda, tebaaya ırk ve din tefrik edilmeden sağlanacak mal ve mal emniyeti , iltizam usulünün kaldırılarak herkesin gelirine göre vergi vermesi , askere alma usulünde de değişiklik yapılarak her bölgeden hizmete alınanların belirli bir süre için askerlik yapması, mahkemelerin açık olması , yargılamanın açıkça yapılması , kimsenin hakkının yenmemesi , adli ve mali mevzuatın Meclis-i Ahkam-ı Adliyede , askeri mevzuatın, Daru’ş-Şura-yı Askeride, kanunlara uyacağına dair padişahın yenin etmesi , ulema ve sülaleden de bu hususta yenin alınması , geçim sıkıntısı çeken memurların maaş vaziyetinin düzeltilmesi rüşvet alma ve rüşvet verme gibi zararı aşikar şeylerin önüne geçilmesi gibi hususların düzenleneceği vaat ediliyordu.
    Yine , Avrupa devletlerinin baskısı ve zoru, Ferman’ın sonundaki ifadelerden de açıkça anlaşılmaktadır.
    Yeni kanunları incelemek ve görüşmekle görevli Meclis-i Ahkam-ı Adliye , düzenli ve bağımsız olarak oylamada görevini yapacak bir şekilde oluşturuldu. Hatta bu meclis, görüşmeler esnasında meşrutiyet usulünün gereklerinden olan bazı merasim ve kurallara bile uymaya mecbur tutuldu.
    Bu arada reformlardan memnun kalmayan geniş bir kitlenin varlığı muhassılların başarısızlığa uğramasının ilk nedeniydi: intizamın kaldırılmasıyla sarraflar, mültezimler ve onlara bağlı pek çok kısmın istismar kapılar kapanmış , vergilemede ödeme gücünün ve muafiyetlerin kaldırılmasıyla , eskiden az vergi veren veya muafiyetlerden yararlanan ayanların, ağaların , din adamlarının şiddetli muhalefetiyle karşılaşılmış: Hıristiyan vakıfların vergiye bağlanması halk üzerinde büyük nüfuzu olan ruhban sınıfını ıslahat aleyhine çevirmişti.
    Zorbaların kuvvet kullanarak aldığı meblâğların ilave edilmesiyle ağır bir yük teşkil eden haracın , tahsildarlar tarafından zorla tahsilinden kaçınarak bu vergiyi paylaştırma ve tahsil edilen membaları mal sandıklarına teslim etme görevi cemaatleri verildi.
    Gerçi Gülhane Hattı Hümayunu , zaten Avrupa’nın zoruyla , padişahın Müslüman , Hıristiyan , Musevi bütün uyruklarını ‘’ Irk ve din farkı gözetmeksizin ‘’(Bila Tefriki Cins-ü Mezhep) eşit tutmak fermanı idi. Fakat onunla kalınmadı. Askerlikten muaf oluşları ve ticaretle uğraşmaları yüzünden esasen zengin ve kültürlü durumda olan gayri Müslimler , Tazimatla kondukları ayrıcalıklar ile çok nüfuzlu ve hatta bizden üstün hale geldiler. Müslümanlarla beraber Ermeni , Rum ve Yahudilerden de Nazırlar(bakan ) ortaya çıktı.


    BİR KÜLTÜR HADİSESİ OLARAK TANZİMAT
    Esasen Batı memleketlerinde böyle sosyal ıslahat hareketlerine hükümetleri halk zorlamış ve bunu Fransa’da olduğu gibi bazen kanlı ihtilallerle başarmış olmasına karşılık Osmanlı Devletinde tam tersine bu hareketler halkın istek ve halkta bazen direnişine rağmen daima devlet tarafından gelmişti.
    Tanzimat kültürümüzün soğuma düzeninin bir merhalesidir. Bu dönemin hemen bütün siyasi, idari ve içtimai eylemlerinde olduğu , devlet adamı ve okumuşlarında da soğumanın tezahürleri görülür. Soğuma , kültürün , iman zaafının başladığı heyecanın azalıp ,yaratıcılığın kaybolmaya yüz tuttuğu bir sürece girmesidir.
    Tanzimat zihniyetini güdenler, ondan beklenileni veremeyişini Batı kültür ve müesseselerini , inanç ve geleneklerini tam benimseyişimize , daha açıkçası , Müslümanlıktan tamamen sıyrılıp, Avrupalılaşma, yani Avrupa’nın inanç ve törelerini ruhumuzda ve tatbikatımızda benimsememiş olmamızda aramaktadırlar. Bu zihniyete göre , şayet biz , yani Müslümanlar , sadece Batı teknolojisini almayıp ( hoş onu da almadık ya ) ,onun ahlak ve hukukunu gelenek ve göreneğini almış olsaydık , Tanzimat tutardı.
    Avrupa diplomatlarının söz birliği ederek telkin ettikleri fikre göre , Osmanlı hükümetinin , Avrupalı devletler heyetinin haricinde kalmasının hakiki sebebi din idi. Hükümeti tesis etmiş olan din ( Müslümanlık) hakim ve nazım olarak kalmıştı. Türkiye’nin artık iltifata mazhar olabilmesi için aradaki , maniayı ( Müslümanlık dinini ) ya büsbütün izale , yahut hafifletmek veya reforme etmek suretiyle yavaş yavaş din tehditlerinden kurtulmak icap ediyordu.
    Bütün Hıristiyan tebaaya verilen bu geniş hürriyet bile Avrupa devletlerini tatmin etmiyor, üstelik Müslüman büyük bir milleti, dininden vazgeçirmeye matuf olan gayretleri gittikçe artıyordu.
    Bu hususta Engelhard der ki:
    ‘’Protestan cemiyetlerine hizmet eden İngiltere safiri lord Stadford vicdan hürriyeti meselesini de ortaya atarak, Hristiyan namına bazı taleplerde bulunmuş , Müslümanların mezhep değiştirmesinde ve camiyi terk ile kiliseyi kabulde serbest oldukları esasını , Halifeye kabul ve alenen ilana çalışmıştı’’.
    İşte Tanzimat, çözümü kendi kültürü dışında aramaya başlamanın açık yönelişi olmak bakımından , soğumamızın ileri bir merhalesini ifade eder... Kendi kültüründe çözüm bulamayan sorumluluk sahiplerinin , değişik temaslar içinde oldukları ve kendilerini mağlup eden güce gözlerini çevirmesi, bunun üzerinde düşünmesi ve bu gücü örnek almaya çalışması tabiidir. İşte Tanzimat, bu yönelişin bir bakıma nesmi ve ecnebilerin fazlaca bulaştığı açılışıdır.
    Bundan sonra , Osmanlı okumuşlarının ruhi kıvamı gittikçe bozulacak , Avrupa hayranlığından, tek çözümün hatta tek medeniyetin Avrupa’da olduğu inancına giderek ve kendine ve mukaddeslerine bakışı ise güvensizlikten kuşkuya ve hatta nefrete kadar uzanacaktır.
    Ayrıca Tanzimat Fermanı’nın ardından baş gösteren azınlık faaliyetleri de artmıştır. Bu konu da Engelharde şunları ifade etmektedir:
    Eşitliğin getireceği sonuçları uzun uzadı ya düşünmeyen reaya , kendilerine verilen yeni hakların faydalarından ve üstünlüklerinden yararlanabilmek için şikayetlerinin duyulacağına ihtimal verdikleri her yerde seslerini yükseltmekteydiler. Diğer bir tabirle reayanın büyük bir değişim istediği , statükonun devam ettiğini gördükçe şikayetlerini bir kat daha artırarak nefret ettikleri ortadaydı. Bunlardan bir çoğu Osmanlı Hükümetinin hakimiyetinden kurtulma arzusuna kapılarak Hıristiyan dünyasını oluşturan devletlerle kendi aralarındaki din ve mezhep ortaklığını , ruhani bağa sarılmak hususunda her zamankinden fazla eğilim gösteriyorlardı. Yabancı devletlerde aynı mezhepte bulunanlarla kendileri arasında yine kendi görüşlerine göre o derece sıkı bir menfaat ve hissiyat ortaklığı olmuştu ki Ortodokslar kendilerini Rus, Katolikler Fransız, Protestanlar ise İngiliz saymaktaydılar.
    Düvet-i ecnebiye , Osmanlının yönetimini denetim altında tutmak istemektedir. Bunun için de sefaretleri yoluyla yaptıkları kaba baskıları devam ettirirken , imparatorluk içindeki gayri Müslimleri teşkilatlandırarak , onlar vasıtası ile bir denetim kurmak istemektedirler. İngiltere , Protestan mezhebindeki tebaayı himayesi altına almaya çalışmaktadır. 1842’de Kudüs’te bir Protestan Kilisesi kurdurmayı başarmış , açtırdığı okullarda özellikle Ermenileri Protestan yapmaya ve siyasi amaçlara yönlendirmeye çalışmaktadır. Fransızlar da aynı şeyi Katolik mezhebi mensupları yapmaya çalışmakta , o da Katolik kilisesi kurdurarak Ermeniler arasında bu mezhebi yayamaya çalışmaktadır. Rusya ise Ortodoks ve Grogeryan mezhebi mensuplarının himayesini üstlenmiş olarak onları yönlendirmektedir.
    TANZİMAT’A TEPKİ
    YENİ OSMANLILAR VE FEDAİLER
    Tanzimat sürecine , ülkenin tüm siyaset, kültürel ve bilimsel etkinlik , hak ve özgürlüklerini hem kullanan hem de temsil eden başlangıçta önemli iki tepki hareketi ortaya çıkmıştır: Yeni Osmanlılar ve Fedailer hareketi .
    Yeni Osmanlılar, tıpkı Tanzimat bürokratları gibi Tercüme odası veya batılı eğitim kurumlarında yetişmiş olan ve Tanzimat’ı birçok açıdan yetersiz bularak eleştiren aydınlardan oluşmuştur. Bu aydınlar daha çok modern bir olgu olan gazeteler çevresinde kümelenmişlerdi...
    Yeni Osmanlılar Tanzimat’ın açtığı yolda, ancak Tanzimatlıların mekanik bir sistem transferi anlayışına dayalı batıcılıklarına karşı daha bilinçli bir batılılaşmayı , İslami temeller üzerinde evrimleştirilmesi gereken ve Osmanlı parodiğmasını dikkate alan ama yine de sistemli olmayan bir anlayışı savunmaktaydılar. O nedenle gene de Osmanlıcı diyebileceğimiz bir siyaset birlikçiliği amaçladılar...
    Ancak Yeni Osmanlılar ne tam olarak islami , ne de tam olarak batıyı kavrayamadılar.
    Tanzimat’a merkezden gelen bir diğer tepki ise Fedailer Hareketi idi. Hıristiyanlara sağlanan hukuksal eşitlik ve Tanzimat’ın diğer amaçlarının şeriata aykırılığı düşüncesi ile oluşan bu hareket , yine de , daha çok geleneksel bir tepki hareketi niteliğindeydi ve Osmanlılar gibi , padişahlığın tasfiyesi ya da en azından meşrutiyetçi bir İslami anlayışta değildi.
    SONUÇ
    Önceleri memnunlukla karşılanan Tanzimat Islahatı, değişikliklerden zarar gören çevrelerin kışkırtmaları ve tatbikatta vuku bulan aksaklıklar yüzünden , kısa zamanda umumi bir direnme ile karşılaştı. Rumeli’nin Niş bölgesinde ve Anadolu’nun Bala kasabasında çıkan ayaklanmalar sonucunda , ıslahat hareketinin önderi Mustafa Reşit Paşa 1841 Martında Hariciye Nazırlığından azlolundu. Mamafih bundan sonra 6 defa sadrazamlık 3 defa da Hariciye Nazırlığı yapacaktır.
    Tanzimat, böyle dikenli ve çakıllı bir yolda yürümeye çalıştı.
    Mustafa Reşit Paşa 1845 yılında yeniden işbaşına getirilince Tanzimat Hareketine devam etti. Onun ve yetiştirdiği Ali ve Fuat Paşaların gayretleri sayesinde Tanzimat Islahatı Ali Paşanın 1871’de ölümüne kadar sürdü...
    İmparatorluk sınırları içinde yaşayan çeşitli cins ve mezhepteki unsurlardan bir ‘’Osmanlı Milleti’’ yaratmak maksadıyla yürütülen Osmanlılık siyaseti fiiliyatta gerçekleşmedi. 1850 yılında Vidin’de patlak veren isyan, yabancı devletlerin gizli teşvik ve yardımları sayesinde devletin başına büyük bir gaile açtı. İsyan bastırılabildiyse de , Balkanlarda Hıristiyan tebaanın istiklal kazanmak uğrunda giriştikleri faaliyetler imparatorluğun parçalanmasına zemin hazırladı.
    Tanzimat hareketinin yeteri kadar başarılı olamamasının asıl sebebi yapılan işlerde Batı taklitçiliğinin ağır basmasıdır. Nitekim Tanzimat devlet adamlarının takip ettikleri eğitim siyaseti Batı hayranı ve halktan kopmuş bir aydın tebaasının yetişmesine imkan vermiştir. Tanzimatçıların muarızı Yeni Osmanlılar, hususiyle Namık Kemal ve Ziya Paşa yazılarında bu siyaseti şiddetle yermişlerdir.
    Tanzimatçıların hatalı mali siyaseti Sultan Abdulaziz’in son saltanat yıllarında bütün vahametiyle belirdi. 1854’ten beri yapılan dış borçlanmalar , bilgisizce yatırımlar ve israflar yüzünden , 20 yılda bütçe açığı 5 milyon Türk Lirasına yükselmişti. Dış borçların faizi ise yılda 14 milyon Türk Lirasını bulmuştu. Mali buhran Sultan 2. Abdulhamit’in cülüsünden sonra 1881 yılında , Duyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulması sonunda giderilebilmiştir.
    Tanzimat hareketinin hedefi Osmanlı İmparatorluğunu çöküntüden kurtarmaktı. Maksadın sağlanamadığı muhakkaktır. Ancak, Tanzimat devri tarihimizde tamamen başarısız bir çağ sayılamaz .
    Tanzimatçılar , 1856 Paris Anlaşması ile Osmanlı Devletini bir Avrupa devleti olarak tescil ettirmişlerdi. Bunun için başta Islahat Fermanı olmak üzere ağır bedeller ödediler . Türkiye hangi bedelleri ödeyecek?
    Bugün , Avrupalılaşmak, Avrupai değerleri benimsemek dendiği zaman tek bir çatlak ses işitilmiyor1839’da aynı şeyi çok daha sınırlı bir çerçevede isteyen birkaç kişiydi. Herhalde tarih onları haklı çıkardı. 160 yıllık Batılılaşma maceramızın günah tekelerinden bahsediyoruz : Mustafa Reşit Paşa, Ali ve Fuat Paşalar.










    TANZİMATIN DUASI Osmanlı modernleşmesinin çok keskin dönemlerinden biri olan Tanzimat Fermanı ve bu fermanın tatbikatı kimi memnun etti , kimlerin işine yaradı?
    Müslüman halkı mı , gayrimüslimleri mi, padişahın ve geleneksel devlet anlayışının önüne geçen bürokrasiyi mi, düvel-i muazzam ayı mı?
    Ferman’ın ilanı günü Müslüman halk çok müteessirdi,’’Müslim ve gayri Müslim tebaanın bilcümle hukukta mutavaatı’’ kabul edilmişti. Kaynaklar şu yolda şikayetlerin ve sızlanmaların olduğunu naklediyor :’’Aba vü ecdadımızın kanlarıyla kazanılmış olan hukuk-ı mukaddese-i milliyemizi bugün gaip ettik . Millet-i İslam’a bu bir ağlayacak gündür’’.
    Rumlar ve Ermeniler de memnun değildi. Çünkü gayrimüslimler içindeki teşrifat sıralaması Rum-Ermeni –Yahudi şeklinde düzenlenmişti. Onlar da ‘’ Devlet bizi Yahudilerle beraber etti, biz İslamların tefevvukuna razı idik’’ diye söyleniyorlardı.
    O gün ferman okunurken birçoklarının suratı asıktı. En çok memnun görünenler bürokrasi ve batılı fikirlerle yetişen gençlerdi. Bunlardan bir kısmı’’gayrimüslim tebaa Müslümanlar içine yayılıp mahalleler karma hale gelince hem emlakimizin fiyatı artacak hem de medeniyet yaygınlaşacak’’ diyordu.
    Bu karışık ve zıt duygular içinde ferman okundu . Fakat duası nasıl olacaktı? Bu konuda merhum Ahmet Refik çok hoş ve ibretli şeyler anlatıyor:
    ‘’Ferman okundu, her ferman okunuşundan sonra dua etmek adetti. Öteden beri deavi memurları içinde ‘’Duacı’’namıyla bir memur bulunurdu. Duacılar ale’l-umum cahil adamlardı. Hatta Hüsrev Paşanın sadaretine dair hatt-ı hümayun okunduktan sonra , Deavi Nazırı’nın duacısı Hüsrev Paşa’ya dua ederken , ‘’Rabbim Kah har ismiyle kahretsin’’demişti. Bu hal nazar-ı dikkati celp eylediği için dua vazifesi deavi çavuşlarından alınmış, dua etmeyi bilenlere tevdi edilmişti. Binaneleyh Babıali’nin resmi bir duacısı vardı. O tarihlerde Babıali duacısı Nurosmaniye Camii hatibiydi. Ne zaman sadaret değişse çağırılır, hatt-ı hümayun okunur okunmaz dua ettirilirdi.
    ‘’Islahat Fermanı Müslimlerle gayrimüslimlerin müsavatı esasına müsteniddi; binaenaleyh bu münasebetle dua edilmesi muvafık olamayacaktır. Bunun için Hariciye Nazırı Fuat Paşa , hatip efendinin çağrılmasını tembih etmişti. Fakat Şeyhülislâm Arif Efendinin bundan haberi yoktu. Binenaleyh ferman okunur okunmaz:
    -Duacı efendi nerede? Diye sordu. Teşrifatçı Nazif Efendi:
    -Yok, gelmedi, diye cevap verdi. O sırada, Meclis-i Maarif azasından Arif Efendi metropolitlerin arkasında duruyordu. Arif Efendi ömrünü vaizlikle geçirmişti. Esasen Mabeyni Hümayun başkatibi Hakkı Bey’in hocası olmak hasebiyle Meclis-i Maarif azalığına da geçmişti. Maarif Nezareti’ne bile vaiz kıyafetiyle gider, ekseriya vükela konaklarına devam ederdi. Arif Efendi Şeyhülislam’ın gözüne ilişmişti:
    -Gel Arif Efendi dua et.
    Dedi. Arif Efendi derhal metropolitlerle papazların safını yararak geçti, meydana çıktı, ellerini açtı;
    -‘’Ya muhavvile’l-havli ve’l –ahval. Havvil halena ila ahseni’l-hal. Allahümme’rham ümmete Muhammed. Allahümme’hfaz ümmete Muhammet.
    (Ey Hareket ve halleri değiştiren Allah, Durumumuzu hallerin en güzeline çevir. Ey Allahım ümmeti Muhammed’e rahmet et, ey Allahım ümmet-i Muhammedi koru.)
    diye beylik bir dua okudu. Papazlar fena halde bozuldu. Herkesin canı sıkıldı. Serasker Rüştü Paşa bu dua üzerine rüfekasından birinin kulağına eğildi ve şu sözleri söyledi:
    -Bir gece saat 9’a kadar meşgul olarak bir uzun layiha kaleme alıp da tamam ettikten sonra rih ( yazı kurutma makinesi) dökeyim derken yanlışlıkla mürekkep hokkasını alıp dökerek bu kadar emeğini heba ettikte insan nasıl meyus ve müteessir olur ise, bu fermanın akabinde bu duanın okunuşu da öyle oldu’’ (Buradaki’’ saat dokuz’’ şu andaki akşamın ‘’ saat dokuz’’u değil elbette .Eski alaturka saatte akşam 12’de okunur. Varın 9’u hesap edin .)

Sayfayı Paylaş