Tarih Dersi Notları

Konu 'Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS)' bölümünde Moderatör Güleda tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113

    İslam Öncesi Türk Kültür ve Medeniyeti

    TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ

    Türk Adının anlamı:

    Güçlü, kuvvetli, kudretli,

    Doğan, türeyen, çoğalan, artan anlamlarına gelmektedir.

    Türk” kelimesi ilk defa siyasi ad olarak, Göktürk Devleti tarafından kullanılmıştır. Daha sonra Türk soyuna ait olan bütün toplulukları ifade eden milli bir ad olmuştur.

    Coğrafi bir ad olarak, ilk defa Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanılmıştır. Anadolu ise XII yüzyıldan itibaren Avrupalılarca Türkiye olarak anılmıştır

    TÜRKLERİN ANAYURDU

    Türklerin ana yurdu Orta Asya'dır. Orta Asya; Altay-Sayan Dağları’nın kuzeybatısı, Tanrı Dağları’nın kuzeyi, Sibirya steplerinin güneyi ve Hazar Denizi’nin doğusu ile çevrili olan bölgedir.

    ANAYURTTA KURULAN UYGARLIKLAR

    * Anav Kültürü: MÖ 4500–1000 arası Türkistan’ın Başkenti Aşkabat yakınlarında ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda dokuma parçaları, seramik ve süs eşyaları bulunmuştur.

    * Afanasyevo Kültürü: MÖ 3000–1700 de Altay-Sayan dağlarının kuzey batısında bulunmuştur. Türklerin en eski kültürüdür. Afanasyevo tolumu, avcı ve savaşçı bir toplumdu. Bu toplumun koyun ve at gibi hayvanları besledikleri bilinmektedir. Bu kültür Orta Asya uygarlığının temelini oluşturmuştur.

    * Andronova Kültürü: MÖ 1700–1200 yıllarında Altay-Tanrı dağları, Güney Sibirya ve Hazar Denizi’nin doğusuna kadar olan bölgede oluşmuş bir kültürdür. Orta Asya kültürleri içinde yayılma alanı en geniş olanıdır. Afanasyevo Kültürünün gelişmiş bir şekli olarak karşımıza çıkar. Bakırdan yapılanların yanında ilk defa tunçtan ve altından yapılmış eşyalara bu kültürde rastlanır.

    * Karasuk Kültürü: MÖ 1200–700 yılları arasında Yenisey’de bulunmuştur. Orta Asya uygarlığında demir, ilk olarak bu kültürde işlenmiştir. Karasuk kültürü mensupları yünlü dokumayı ve keçeden çadır yapmayı öğrenmişler ve üzeri çadırla örtülü, dört tekerlekli arabalar kullanmışlardır.

    * Tagar Kültürü: M.Ö.700–100 arası Abakan bölgesinde görülmüştür. Bu kültüre ait çok sayıda keskin ahançer, ok uçları vb. eşyalar bulunmuştur.

    TOPLUM YAPISI

    Aile sosyal hayatın ve toplumun en küçük birimidir.

    Ailelerin birleşmesiyle urug (aileler birliği), urugların birleşmesiyle boy, boyların birleşmesiyle budun ( millet ), budunların birleşmesiyle il ( devlet ) meydana gelir.

    Aile = Oğuş denmiştir. Aile kalabalık değildir, küçük aileler şeklindedir. Bunu sağlayan göçebe hayattır. Anne – baba – çocuklar vardır. Evlenenler ayrılır, en küçük erkek çocuk baba ocağını devam ettirir. Kadın erkekle genelde eşit haklara sahiptir. Tek kadınla evlenme yaygındır. Aile, düğün töreniyle yapılan evlenme ile kurulur, kız evi oğlan evinden kalıng denilen bir başlık alırdı.

    Urug = Ailelerin birleşmesiyle oluşur. Bağımsız bir yapı değildir. Siyasi yönden bir boyun parçasıdır.

    Boy = Urugların birleşmesiyle oluşur. Başlarında boy beyi denilen kişiler vardır. Boyun çıkarlarını korumak, adaleti ve dayanışmayı sağlamak görevidir. Her boyun belli toprağı ve askeri gücü vardır.

    Budun = Boyların birleşmesiyle oluşur. Başında Han bulunur. Han’ın başkanlığında bir merkezden idare edilir. Siyasi yönden bağımsız olduğu gibi, il’e de bağlı olabilir.

    İl ( el ) – Devlet = Budunlar birleşerek il’i meydana getirir. Belli toprağı, halkı, hukuki düzeni olan siyasi bir topluluktur. il dağıldığında onu oluşturan alt birlikler aynen özelliklerini korur. Böylece yıkılan bir Türk devletinin yerine yenisi kolaylıkla kurulur. Bu sosyal teşkilat tarih sahnesinden silinmemelerinde önemli rol oynamıştır.

    SOSYAL HAYAT

    Bozkır yaşantısı mücadeleci ve pratik olmalarını sağlamıştır.

    Halk sınıflara ayrılmaz, toplumda eşitlik esastır.

    Ekonomik ve dini özgürlük vardır. Kölelik ve soyluluk kavramları yoktur. Din adamları ayrıcalıklı bir sınıf değildir.

    Hayvancılık yaygındır. Atı evcilleştirmişlerdir. Göçleri kolaylaştırmıştır.

    Yazın yaşadıkları yerler yaylak, kışın ise kışlak olarak ifade edilmiştir.

    Avcılık yaygındır. Aynı zamanda avcılık önemli bir savaş eğitimi görevine sahiptir.

    Sosyal hayat yerleşik hayata geçmeleriyle beraber değişikliğe uğramıştır.

    Göktürkler döneminde şehirler kurmuşlardır fakat yaygın olarak ilk kez Uygurlar döneminde yerleşik hayata geçmişlerdir.

    Uygurlar evlerini tuğladan yaparlardı, şehirlerine balık demişlerdir. Ordu balık önemli ticaret merkezi olmuştur. Uygurlar bataklıkları kurutup tarlalar açmış, sulama kanalları yapmışlardır.

    Genellikle at ve koyun eti yenirdi. Sütlü darı, peynir ve yoğurt yaygındır. İçki olarak kımız, kısrak sütünün mayasından yapılırdı.

    İpek, pamuk, devetüyü ve yünden elbiseler giyilir, Turfan’da dokunan çiçekli Uygur kumaşları ünlüdür.

    Dini ve ulusal törenlere bütün millet katılırdı. Baharda büyük şölenler düzenlenirdi. Şölenlerin diğer adı toy’dur. Kurban kesilir, yarışlar yapılır, dans edilirdi. Kopuz çalınırdı. Halkın ihtiyaçları karşılanırdı. Sürek avları, at yarışları, okçuluk, güreş, kılıç oyunu ve çevgen adı verilen atlı top oyunu sportif faaliyetlerdendir.

    DEVLET YÖNETİMİ

    Teşkilatçı olmaları çok devlet kurmalarına sebep olmuştur. Bağımsızlık duygusu gelişmiştir.

    Toplumun siyasi teşkilatlanmasının en üst basamağı il (devlet) olmuştur. Ülke sınırlarını koruyan ve halkı belli kurallara göre yöneten siyasi kuruluşa devlet denmiştir. Başında hakan bulunur.

    Hükümdar ( ilig )

    Egemenliğin ve siyasi iktidarın en başta gelen unsurudur.

    Kağan, hakan, han, şanyü, yabgu, tanhu, ilteber, idikut, erkin hükümdarın unvanlarıdır.

    Hükümdarlığın kaynağı ilahidir. Kutlu hanedan soyundan olanlar hükümdar olabilir. Göktanrı yetkiyi verir, buna kut denir. Kan yoluyla babadan oğla geçer.

    Ülke töre ( türe )’ye göre yönetilir. Devlet ve topum yaşamını düzenleyen kurallardır.

    Kağan resmi törenlerle tahta çıkar.

    Hükümdarlık Sembolleri; Otağ ( hakan çadırı ), örgin (taht), kotuz ( sorguç ), tuğ ( sancak ), yay ve davul.

    Hakan çadırı kubbelidir, kapısı doğuya açılır. Rengi ve şekliyle sahiplerinin konumunu belirtir.

    Hükümdar alp ( cesur ve kahraman ), bilge ( akıllı ), adil ve erdemli olması gerekir.

    Görevi orduya komuta etmek, töre hükümlerini uygulamak, ülkede birliği, dirliği, adaleti sağlamak, dağınık Türk boylarını toplayarak, halkı doyurmak ve giydirmektir.

    Eşlerine katun ( hatun ) denilir. Söz sahibidirler, gerekirse naip ( vekil ) olarak devlet başkanlığı yapar, elçileri kabul eder, devlet meclisine katılır.

    Veraset Sistemi

    Türk devletlerinin en zayıf yönü tahta geçme konusunun belli kurala bağlanmamış olmasıdır.

    Töreye göre hükümdar öldüğünde oğullarının hepsi tahta geçme hakkına sahiptir. Bu durum taht kavgalarına sebep olmuştur.

    Turfan Uygurlarında tahta geçme hukukunun yazılı belgeler ve senetlere dayandırıldığı bilinmektedir. Tahta geçme baş hatunun çocuklarının hakkıdır. Türk kağanlarında siyasi amaçla başka ülke prensesleriyle evlenme de olmuştur.

    Çocuklar küçükse, amcaları tahta geçer. Zaman zaman kurultay seçmiştir. Bazen yaşı en büyük ve bilgili olan tahta geçmiştir.( Ekberiyet Sistemi ).

    En çok karşılaşılan durum hanedan üyelerinin mücadelesi olmuştur.

    Kurultay – Hükümet

    Devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı büyük meclise kurultay – toy - kengeş denmiştir.

    Belli zamanlarda toplanır, önemli konular görüşülür, karara bağlanır.

    Asker ve sivil tüm yöneticilerle boy beyleri, bağlı kavimlerin yöneticileri katılır. Toygun; meclise katılma hakkına sahip olanlara denir.

    Hakan meclisin doğal başkanıdır. Ekonomik, siyasi, sosyal, dini, askeri konular görüşülür ve karara bağlanır.

    Her yılın dokuzuncu ayında genel toplantı yapılırdı. Hayvanların sayım sonuçları, ordunun durumu, genel sorunlar görüşülür.

    Ayukı ( hükümet ): Siyasi örgütlenmenin kurumlarından biridir. Hakanın ve meclisin emirlerini uygulardı.

    Ayguci ( başbakan ): Hükümetin başında bulunur.

    Buyruk ( bakan ): Hükümet üyeleridir.

    Bitikçi ve tamgacı; Yazışmaları yapar ve dış politikayı yürütür.

    Tarkan, Apa; Saray görevlilerindendir. Askeri ve sivil yönetimden sorumludur.

    Tudun: Denetim ve vergi işleriyle ilgilenir. Vali.

    Ordu; Hükümet konağının bulunduğu şehre denilir.

    İl ( el ) – örgin ( saray ) devlet başkanının oturduğu yer.

    Ebi ( hükümet konağı )

    Bitigciler: Kâtip

    Agı (Agılıg) : Hazine

    Agıcı: Hazinedar

    Kenetçi: Danışman

    Subaşı: Ordu Komutanı

    Tigin: Hükümdar Çocukları (Tekin)

    Şad: Diğer Hanedan Mensupları

    Tamgacı: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler

    Kımız: Kısrak Sütünden Elde Edilen Türklerim Milli İçkisi



    Balık: ygurların Şehirlerine Verdikleri Ad (Beşbalık Ve Ordubalık Gibi).

    Bitik Taş: Kitabe, Yazılı Taş

    Börk: Genellikle Hayvan Postundan Yapılan Başlık

    Kült: Tapma, Tapınma. Din.

    Minyatür: çoğunlukla eski yazma kitaplarda görülen, ışık, gölge ve hacim duygusu yansıtılmayan küçük renkli resim tekniği.

    Mani Dini (MANİHEİZM) : Hıristiyanlık, Budizm ve Zerdüştlük dinlerinin karışımı bir din.



    İkili Teşkilat

    Türklerde ilk devlet teşkilatı Mete Han tarafından kurulmuştur.

    Ülke sağ – sol ( doğu – batı ) şeklinde ikiye ayrılarak yönetilir.

    Doğu batıya göre üstündür. Güneşin doğduğu yer olduğu için. Hakan doğuda oturur, batıyı yabgu unvanıyla kardeşi yönetir. Yabgu iç işlerinde serbest, dış işlerde büyük hakana bağlıdır.

    Tigin hükümdarın çocuklarıdır. Şad unvanıyla çeşitli yerlere tecrübe kazanmaları için gönderilir. Selçuklu ve Osmanlı’da da görülür.

    ORDU ( SÜ )

    Kadın erkek her Türk savaşa hazırdır ( Ordu millet anlayışı )

    Ücretli değildir.

    Her Türk bir asker sayılır.

    Ordunun temeli süvarilere dayanır.

    Boy beyi, han, şad, tigin gibi yöneticiler savaşa hazır bir komutandır.

    İlk düzenli Türk ordusu Mete Han tarafından kurulmuştur. Mete Han’ın başa geçtiği M.Ö.209 yılı Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kutlanmaktadır.

    Onlu sistem vardır. En küçük on, en büyük onbin kişilik birlikler vardır. Onbin kişilik birimlere tümen denir. Ordu 24 tümenden oluşur.

    Avrupa bu sistemden etkilenmiştir. Romalılar, Ruslar, Moğollar, Çinliler vb. devletler taklit etmişlerdir.

    Bugünkü flama ve sancak yerine tuğlar kullanılmıştır.

    Genellikle hafif silahlar; ok, yay, kılıç, kalkan, kargı, mızrak, süngü ve hançer kullanılmıştır. Düşman ve araziye göre taktik vardır. Keşif, yıpratma, ani baskın ve Turan Taktiği ( kurt oyunu ) savaş taktikleridir. ( Malazgirt, Niğbolu, Mohaç)

    DİN VE İNANIŞ

    Türkler dini bir toplum değildir. Daha çok siyasi bir karaktere sahiptir.

    Din adamları ayrı bir sınıf değildir.

    Türklerde şamanizm’den etkilenme vardır fakat din değildir, büyü ve gizli güçlere inanma vardır. Temsilcilerine şaman denir. Şifa vericilik esastır.

    Eski Türklerde dini inanç üç noktada toplanmıştır;

    Tabiat Kuvvetlerine İnanma

    Atalar Kültü

    Gök Tanrı İnancı



    Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Dağ, tepe, kaya, ırmak, vadi, ağaç, orman, güneş, ay ve yıldız gibi varlıklarda bir takım gizli güçlerin var olduğuna inanılır.

    Ruhlar, iyilik seven ve kötülük getiren olarak ikiye ayrılır.

    Doğadaki bu ruhlara iduk yer- su ( kutsal yer su ) denir.

    Umay tanrıça adıdır.

    Yada taşı; yağmur yağdırmak ve rüzgar estirmek için sihrine başvurulan kutsal taştır.

    İlkbaharda ve sonbaharda at ve koyun kurban edilir. İlkbaharda törenler yapılır ( Nevruz: Yenigün )



    Atalar Kültü: **en kişilere ve atalara ait hatıralar kutsaldır. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır ve kurban kesilir. Mezarlara yapılan saldırı savaş nedeni olabilir.



    Gök Tanrı İnancı: Türklerin asıl dinidir. Bütün kâinatı yaratan Göktanrı’dır.

    Bugünkü Tanrı sözcüğü, Orhun yazıtlarında Tengri veya Tengiri biçimindedir.

    Göktanrı can veren yaşatan ve öldürendir. Yol gösterir, hükmeder, cezalandırır ve mükâfatlandırır.

    Türklerin devlet kurması Göktanrı’nın isteği ile olmuş ve hakana verilmiştir. Tanrı tarafından verilen devleti yönetme yetkisine kut denir.

    **enlerin ardından yas tutulur ve yuğ adı verilen törenler yapılır. Bu törenlerde ziyafet verilir, at yarışları yapılır.

    **üler kurgan adı verilen mezarlara gömülür.

    **ümden sonraki hayata inanç vardır. Eşyalar da gömülür. Mezarlara balbal adını verdiğimiz taşlar dikilir.

    Gök kutsaldır, gök ve yer yedi kattan yaratılmıştır.

    Uçmağ; Cennet, Tamu; Cehennem olarak ifade edilmiştir, öldükten sonra dirilişe inanılmıştır.

    Din adamlarına kam denilmiştir.

    Türk topluluklarının asıl dini Gök Tanrı dini olmasına rağmen, bazı topluluklarda değişik dinlerin yayıldığı da görülmektedir.

    Uygurlar arasında Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve İslamiyet yayılmıştır. Hazarlar da Museviliği kabul etmişlerdir. Macarlar, Kumanlar, Peçenekler, Tuna Bulgarları Hıristiyanlığı kabul etmiş, itil Bulgarları ise İslamiyet’i seçmişlerdi.

    Hazarlar ve Uygurlar din konusunda daha çok hoşgörülü olmuşlardır.

    İslamiyet dışındaki dinler genellikle Türklerin milli benliklerini kaybetmelerine ve diğer milletlerin arasında yok olmalarına sebep olmuştur.

    HUKUK

    Siyasi ve sosyal hayatı düzenleyen kurallara töre ( türe ) denir.

    Adalet, iyilik, eşitlik değişmeyen hükümlerdir.

    Töreye uymamak en büyük suç sayılmıştır.

    Sosyal düzeni sağlamak için mahkemeler vardır. Mahkemelerin başında bulunan kişilere yargan denir. Kağanın başkanlık ettiği mahkemeye yargu denmiştir. Yüksek mahkemelerdir ve siyasi suçlara bakar.

    Törelerin sert ve kesin hükümleri vardır. Hafif suçlar için hapis cezası vardır.

    Tek eşlilik vardır. Miras hukukuna göre topraklar en küçük oğla taşınabilir mallar ise diğer oğullara verilir.

    Türk hukuku ilk kez Uygurlar tarafından yazılı hale getirilmiştir.

    Medeni hukuk, ticaret hukuku, borçlar hukuku ve vergi hukukuna ilişkindir.



    YAZI, DİL VE EDEBİYAT

    Yazı: Göktürk, Uygur, Arap, Kiril ve Latin alfabeleri kullanılmıştır.

    Göktürk ve Uygur alfabeleri milli alfabelerdir.

    Göktürk alfabesi, en eski milli alfabemizdir.38 harf bulunur. Dördü sesli otuz dördü sessizdir. Sağdan sola yazılır, Orhun Alfabesi de denilmiştir. En güzel örneği Orhun Kitabeleridir.



    Orhun Kitabeleri-Yazıtları ( Göktürk Kitabeleri ) : Kutluk devleti döneminde ilki Vezir Tonyukuk adına 727’de, ikincisi Kültigin adına 732’de Bilge Kağan tarafından, üçüncüsü Bilge Kağan adına 735’de oğlu tarafından dikilmiştir.

    Türk tarihinin ve edebiyatının ilk yazılı belgeleridir.

    Türk adının geçtiği ilk Türkçe metindir.

    Türklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi hayatları hakkında bilgi verir. Ayrıca kitabeler gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler.

    Tonyukuk kitabesini kendi yazmış, Küligin ve Bilge Kağan’a ait olanları Yollug Tigin yazmıştır.1893’de Danimarkalı Thomsen okumuştur.

    Kırgızlar, Bulgarlar, Hazarlar ve Peçenekler 10. yy’a kadar Göktürk Alfabesini kullanmışlardır.

    Esik Kurganı’nda M.Ö. 5. ve 6. yy’a ait yazı bulunmuştur.

    Uygur Alfabesi; Soğd alfabesinden alınıp geliştirilmiştir.18 harfli olup, üçü sesli on beşi sessizdir. Sağdan sola yazılır. Moğolların resmi yazısı olmuştur.

    Uygurlar dönemine ait edebi eserler çoktur.

    Uygurlar kâğıt yapımını ve hareketli matbaa tekniğini uygulamışlardır.



    Dil ve Edebiyat:

    Ural – Altay dil grubunun Altay kolundandır.

    İlk ürünler sözlüdür. Cenaze törenlerinde söylenen sagu, şölenlerde saz eşliğinde söylenen koşuk, atasözleri olan sav, bağımsızlık ve vatan kutsallığı – kahramanlık – birlik konularının işlendiği destanlar en güzel örneklerdir.

    Adı bilinen en eski Türk şairi Aprın – çur Tigin’dir.

    Türk edebiyatının bilinen ilk yazılı örnekleri Yenisey Kitabeleri ve Orhun Kitabeleri’dir.

    Önemli Türk Destanları :

    Oğuz Kağan Destanı : Hunlar

    Alper Tunga Destanı : İskitler ( Sakalar )

    Şu Destanı : İskitler

    Manas Destanı : Kırgızlar

    Bozkurt Destanı : Göktürkler

    Ergenekon Destanı : Göktürkler

    Türeyiş Destanı : Uygurlar

    Göç Destanı : Uygurlar



    Türk Yazıtları ( Kitabeleri ) :

    Yenisey Yazıtları : Kırgızlar

    Karabalgasun( Ordubalık ) Yazıtları : Uygurlar

    Orhun ( Göktürk ) Yazıtları : Göktürkler

    EKONOMİ

    Hayvancılık

    Ekonominin temeli hayvancılıktır. At ve koyun çoğunlukta olup deve ve sığır da yetiştirilmiştir.



    Hayvan ürünlerinin ticareti yapılmıştır. Hunlarda canlı hayvan ihracatı ilk sırayı almıştır. Uygurlar hayvancılıkta gelişmemişlerdir.

    Tarım

    İklimin ve toprağın uygun olduğu yerlerde tarımla uğraşılmıştır. Hunlar buğday ve mısır yetiştirmişleridir. Göktürklerde her ailenin ekip biçtiği kendine ait topraklar vardır. Sulama kanallarının yapımına önem verilmiştir. Altay ve Selenga bölgelerinde kanallar açılmıştır. Hunların açtığı Göktürkler tarafından kullanılan Tötö kanalı örnek verilebilir.

    Uygurlar yerleşik hayat geçtikten sonra tarıma önem verdiler. Her çeşit sebze yetiştirmişlerdir.

    Türklerin yetiştirmiş olduğu ilk tarım ürünü hayvan yemi olan yonca, ilk tarımsal gıda ürünü buğday olmuştur.

    Tarlaya tarıglag, çiftçiye tarıgçı denmiştir. Saban kelimesi Türkçe de biline eski kelimelerden biridir.



    Ticaret

    Hunlardan itibaren ticaretin önemi kavranılmıştır.

    Çin, Sasani ve Bizans ile buna yönelik antlaşmalar yapılmıştır.

    Tüccarlara kolaylık sağlanmış, ticaret yollarının güvenliği için seferler düzenlenmiştir.

    İpek Yolu ve Kürk Yolu’nun Türklerin elinde bulunması diğer milletlere karşı üstünlük kurmalarında etkili olmuştur.

    İpek Yolu : Çin’den başlayıp Akdeniz ve Karadeniz’de sona eren ticaret yoludur.Türkler bu yol için Çinlilerle mücadele etmişlerdir.

    Kürk Yolu : Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlar, Altay ve Sayan dağlarından İpek Yolu’na paralel olarak uzanarak Çin’e ulaşan yoldur.Hazar, Sabir, Ogur ve Bulgar Türkleri genellikle ön plana çıkmıştır.



    Madencilik

    Madencilik gelişmiştir. Göktürkler demircilikle uğraşmışlardır. Hunlar demircilik, Hazarlar altın ve gümüş madenleri işlemişlerdir.



    Devletin Gelirleri

    Toprak ve hayvan vergileri, ganimetler, bağlı devletlerden alınan ve ticaretten sağlanan vergilerdir.

    Gelirler daha çok ordu masraflarına ayrılmıştır.

    İlk Türk devletlerinde hükümdarın resmi mührü vurulmuş ipekli bez parçalar para olarak kullanılmıştır.

    İlk madeni para Türgişler ( Türgeşler ) döneminde kullanılmıştır. ( 630 – 766 )

    BİLİM VE SANAT

    Ayı’ın, güneşin ve yıldızların hareketleri hakkında bilgi sahibidirler.

    Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, güneş yılı esasına göre hazırlanmıştır. Onili yıllık devrelere ayrılmış, her yıl bir hayvan ismiyle adlandırılmıştır.

    Orta Asya Türk sanatının temeli göçebe hayata dayanır. Bu nedenle saraylar ve tapınaklar yapmamışlardır. Hunlar dönemine ait etrafı surlarla çevrili yerleşim merkezleri bulunmasına rağmen genellikle göçebe hayat uygun eşyalar Orta Asya Türk sanatının örnekleridir.

    Göktürk Kitabeleri önemli bir sanat eseri olarak görülür.

    Halk demircilik, dokumacılık, ahşap işlemeciliği, süslemecilik yapmıştır. Süslemede hayvan figürleri kullanılmıştır(hayvan üslubu)

    Kurgan; tepe biçiminde mezarlardır. Kazakistan’ın Almatı şehrine yakın Esik Kurganı en ünlüsüdür. M.Ö. 5. – 4. yy’a aittir. Altın eşyalar, seramik küpeler, gümüş çanaklar bulunmuştur. Altın Adam adlı altından yapılmış bir zırh bulunmuştur.



    Dokumacılık gelişmiş olup dünyanın en eski halısı Pazırık kurganında ortaya çıkarılmıştır. Halı ilk kez Hunlar tarafından koyunyününden dokunmuş ve kullanılmıştır.



    Resim sanatında Hunlardan kalma insan ve hayvan figürleri bulunmuştur. Göktürk Kitabelerinde savaşları konu alan tasvirler vardır. Uygurlar döneminde gelişmiştir. Saraylara ait duvar kalıntılarında fresko örnekleri vardır. Fresk: yaş duvar sıvası üzerine kireç suyunda eritilmiş madeni boyalarla resim yapma yöntemidir.

    Uygur şehirlerinin kalıntılarında minyatürler bulunmuştur. Bu minyatürler Türk resim sanatının ilk önemli örnekleridir. Moğollar aracılığıyla İslam dünyasına girmiş ve etkilemiştir.



    Heykel: İlk heykel örnekleri Göktürkler dönemine ait balbal taşlarıdır.

    Türkler, ölen kahramanları mezarları başlarına hayatta iken yendiği düşmanlarının heykellerini dikerlerdi. Bu heykellere balbal denmiştir. Yine Göktürk dönemine ait koç heykelleri geleneği daha sonraları Anadolu’da uzun yıllar devam etmiştir.

    Uygurlarda heykel sanatı gelişmiştir. Daha çok hayvan üslubu görülür. At, deve, keçi, fil heykellerine rastlanır.



    Mimarlık : Hun ve Göktürk dönemlerinde kalıcı sağlam yapılar yoktur.Zaman zaman ker***ten evler yapmışlardır.

    Uygurlar döneminde evler, tapınaklar ve şehirler yapmışlardır. Tek katlıdır. Mani ve Budizm’in etkisi ile mimari gelişmiştir. Şehirlere balık adını vermişlerdir. Beşbalık, Ordubalık, Turfan şehirleri Uygurlara aittir.

    Şehirlerin çevresi surlarla çevrilidir. Çin’de Mani ve Buda dinine ait mabed yapımında çalışmışlardır.



    Müzik :

    İlk örnekler kopuz eşliğinde söylenen destanlar, kahramanlık hikâyeleri ve aşk türküleridir.

    Kopuz Türklerle birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya’ya kadar yayılmıştır.

    Söyledikleri besteye ır ( yır ), sazlarla çalınan melodiye küg denmiştir.

    En gelişmiş sanatlardan biridir. Askeri bando yaygın olup ordugâhlarda ve hükümdarın huzurunda ır ve küglerden her gün dokuz parça çalınırdı. Bu durum hükümdarlık alametlerindendir.

    Göktürk ve Uygurlarda nefesli çalgılar kullanılmıştır.

    Türk ordularından Avrupa’ya geçen çalgılar kudüm ( timpani bas davul ), zurna ( obua ), çevgan ( çıngıraklı asa ), Türk kanunu ( kitara )dır.

    Uygurlarda orta oyunu vardır.

  2. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    Osmanlı Kültür Tarihi

    OSMANLILARDA DEVLET ANLAYIŞI

    Osmanlı Devlet anlayışı ve yönetim sisteminin temellerini;

    Uç beyliğinin gelenekleri

    Eski Türk gelenekleri

    İslam Hukuku

    Fethedilen yerlerin daha önceki uygulamaları oluşturmuştur.

    Ülkenin her yanında padişahın otoritesi geçerli olmuştur. Hükümdarlık mak***** sadece Osmanlı hanedanının erkek bireyleri geçebiliyordu. 17. yüzyılın başlarına gelinceye kadar tahta kimin geçeceğine ilişkin kesin bir belirleme yoktu. Ailenin bütün erkek bireyleri, taht üzerinde hak sahibiydi. Padişah ölünce, oğullarından hangisinin tahta geçeceği konusunda, devlet yönetiminde etkili grupların (ümera, ulema vb.) tercihleri önemli rol oynuyordu. Eski Türk Devlet geleneğinden kaynaklanan bu sistem (Kut anlayışı) taht kavgalarına neden oluyordu.

    I. Murat Döneminde ülke padişah ve çocuklarının ortak malıdır anlayışı geçerli olmaya başlamıştır.

    Fatih Sultan Mehmet zamanında, başa geçen şehzadeye karşı kardeşlerinin karşı çıkmasını engellemek amacıyla (Nizam-ı Âlem için) kardeşlerini öldürebilme yetkisi verilmiştir. Bunun nedeni taht kavgaları nedeniyle devletin tehlikeye düşmesini ve parçalanmasını önlemek ve en güçlü olanın padişah olmasını sağlamaktı.

    Osmanlı padişahları, Yavuz Sultan Selim’den itibaren halife unvanını alarak, İslam dünyasının da dini lideri konumuna gelmiştir(1517).

    17. yüzyılın başlarında I. Ahmet zamanında Osmanlı ailesinin en yaşlı ve tecrübeli üyesinin (Ekber ve Erşed) başa geçmesi kuralı getirildi. Bu değişiklik sonucunda şehzadelerin sancağa çıkma uygulaması kaldırılarak yerine” Kafes Usulü” getirildi. Bu uygulama şehzadelerin tecrübesiz ve bunalımlı yetişmesine neden olmuştur. Bu sistemle tahta kimin geçeceği belli olmuş ve ilk dönemlerdeki taht kavgaları görülmemiştir.(Bu sistem şehzadeler arasındaki rekabet duygusunu ortadan kaldırması bakımından olumsuz, taht kavgalarına son vermesi bakımından da olumlu sonuçlar doğurmuştur).

    19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin batıya ayak uydurma çabalarının olduğu bir dönemdir. Bu dönemde padişahın yetkilerini düzenleyen yeni kurumlar kurulmuştur. Bu kurumların başında parlamento (meclis) gelir. Ancak I. Meşrutiyet döneminde de padişahın yetkilerine bir sınırlama getirilmedi. Son söz yine padişahın idi. II. Meşrutiyetin ilanı ile padişahın yetkilerine az da olsa sınırlamalar getirildi ve meclisin yetkileri arttırıldı.

    Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında başta bulunan hükümdarlara Bey denilmiştir. Yine Hıristiyanlara karşı savaştıklarından Gazi de denilmiştir. I. Murat döneminden itibaren sultan unvanını kullanmaya başlamışlardır. Hükümdarların aldığı diğer başlıca unvanlar; Han, Hakan, Hüdavendigar, Hünkâr ve genellikle Padişah’tır.

    Hükümdarlık sembolleri ise; hutbe, sikke, davul, sancak, tuğ ve kılıç kuşanmaktı.

    NOT: Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarına şehzade denilirdi. 16. yüzyılın sonlarına kadar şehzadeler 14–15 yaşlarına gelince, Anadolu’daki sancaklara sancakbeyi olarak gönderilirlerdi. Şehzadeler, başlarında Lala denilen bilgili, tecrübeli devlet adamlarının gözetiminde sancaklara yönetici olarak gönderilirlerdi. III. Mehmet'ten sonra şehzadelerin sancağa çıkma usulü kaldırıldı. (Şehzadeler sarayda kafes hayatı yaşadılar).

    OSMANLILARDA MERKEZ TEŞKİLATI

    Osmanlı Devleti’nde hükümet, ordu ve eyaletlerin yönetimi padişaha bağlı olarak teşkilatlanmıştı. Padişah, ülkenin her tarafındaki bütün birimleri merkezden yönetiyordu. Devletin yönetim merkezi İstanbul’du.

    A. SARAY

    Saray, padişahın hem özel hayatının geçtiği hem de devletin yönetildiği yerdi.

    Saray sadece; yönetim ve askerlik için değil, Osmanlı edebiyatı, sanatı, ekonomik ve sosyal hayatı bakımından da geniş teşkilatlı bir merkez ve her alan için bir moda ve ilham kaynağı olmuştur.

    Osmanlı sarayı genel planı itibariyle, Enderun denilen iç saray ile Birun denilen dış saray olmak üzere iki bölümden oluşuyordu. Bu iki bölümü ”Bâbü’s-Saâde” denilen kapı birbirine bağlıyordu.

    1- Enderun (İç Saray) : Padişahın özel hayatını geçirdiği bölümdür. Enderun, padişahın güvenilir ve yetenekli elemanlarının yetiştiği, gerekli bilgi ve deneyim kazandıkları bir yerdi. Enderun yönetim örgütü içinde önemli görevlere getirilecek insanların seçiminin yapıldığı bir okul görevi yapmıştır.

    Enderun’daki eğitim ve hizmet odaları şunlardı.

    Has Oda: Burada padişahın günlük işlerine bakan kişiler bulunurdu.

    Hazine Odası: Padişahın özel hazinesine ve değerli eşyalarına bakarlardı.

    Kiler Odası: Padişahın sofra hizmetlerini yerine getirilerdi.

    Seferli Odası: Müzisyen, berber vb. hizmetlilerin bulunduğu yerdi.

    2- Birun (Dış Saray) : Padişahın devlet işlerine baktığı bölümdür. Birunda padişahın taşra hizmetine ait teşkilatı bulunuyordu. Bunların en önemlileri şunlardır: Yeniçeriler, Altı Bölük Halkı, Topçular, Cebeciler, Mehterler, Müteferrikalar, Çaşnigirler, Çavuşlar, Kapıcılar ve Seyisler...

    NOT: Osmanlılarda ilk saray Bursa da yapılmıştı. Başkent Edirne olunca burada daha büyük bir saray yapılmış, İstanbul'un fethiyle Fatih Beyazıt'taki mevcut sarayda oturmuş, buranın yeterli gelmemesi üzerine aynı yerde başka bir saray yaptırılmıştı. Eski Saray denilen bu sarayın da yeterli olmaması üzerine Topkapı Sarayı(yeni saray) yapılmıştır. Padişahlar 19. yüzyıla kadar burada oturmuşlar, 19. yüzyılda Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız Sarayları yapılmıştır.

    İSTANBUL’UN YÖNETİMİ

    İstanbul’dan önce Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne Osmanlılara başkentlik yapan merkezlerdir. İstanbul padişahın yaşadığı ve devletin yönetildiği yer olması nedeniyle her konuda ayrıcalıklı uygulamaya tabi tutulmuş, her yönetim biriminin en üst yöneticisi buraya tayin edilmiştir. İstanbul’a Dersaâdet, Der-i–Aliyye, Asitane, İslambol gibi adlar verilmiştir. İstanbul’un genel düzen ve güvenliğinin sorumluluğu Sadrazama verilmiştir

    DİVAN-I HÜMAYUN

    Orhan Bey döneminde kurulmuştur. Osmanlıların en üst yönetim organı, en üst mahkeme ve padişahların danışma meclisidir. Bugünkü “Bakanlar Kurulu”na benzeyen bir teşkilattır. Üyeleri padişah tarafından atanır, her türlü kararda son sözü padişah söylerdi. Divanın aldığı kararlar Mühimme adı verilen defterlere kaydedilirdi.

    Divan-ı Hümayunda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilmiş üç kolun temsilcileri vardı. Bu kollar Seyfiye, İlmiye ve Kalemiye kollarıydı.

    Seyfiye (Ehl-i Örf, Ehl-i Seyf, Ümera)

    Padişahın örfünü uygulayıcısı olan koldur. Diğer bir deyişle yürütme gücünü temsil eden koldur. Seyfiyeden olan her derecedeki görevliler, reayanın huzurlu yaşayabilmesi ve adaletle yönetilebilmesi için merkezde ve taşrada görev yaparlardı. Seyfiyenin iki temel görevi vardı: Yönetim ve Askerlik. Seyfiyenin divandaki temsilcileri ve görevleri şunlardır:

    a) Sadrazam (Vezir-i Azam): Günümüzde başbakan konumundaki sadrazam, padişahın mutlak vekili olup yönetimde padişahtan sonra en yetkili kişidir. Devletin en yüksek rütbeli memuru durumundadır. Fatih’ten itibaren Divan’ın da başkanı olan sadrazam çoğu zaman padişah adına devleti idare etmiştir. Padişah bulunmadığı zamanlarda orduya da Serdar-ı Ekrem unvanıyla sadrazam komuta ederdi.

    b) Kubbealtı Vezirleri: Günümüzdeki devlet bakanları konumunda olan vezirler daha çok askeri ve siyasi işlerden sorumluydular. Zaman zaman değişik işlerde görevlendirilirlerdi.

    c) Yeniçeri Ağası: Vezir olan Yeniçeri Ağaları Divan’ın daimi üyesiydiler. Ancak vezir olmayan Yeniçeri ağaları ise ihtiyaç duyulduğunda görüşmelere katılırlardı.

    d) Kaptan-ı Derya: Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren denizlerdeki bütün işlerin sorumlusu ve Donanmay-ı Hümayunun başkomutanıdır. 16. yüzyıldan itibaren İstanbul’da bulunduğu zamanlarda divan çalışmalarına katılmıştır.

    İlmiye (Ehl-i Şer)

    Devletin temel ideolojisini savunan gruptur. İlmiye sınıfı, medreselerde yetişen bilgili kişilerden oluşuyordu. İlmiyenin devlet yönetiminde ve toplum içinde üç önemli görevi vardı: Bunlar Tedris ( Bilgi aktarma yani eğitim-öğretim görevidir), Kaza ( İslam hukukuna göre hüküm verme yani yargı görevidir) ve İfta ( Yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığı konusunda fikir belirtme yani fetva görevidir). İlmiyenin divandaki temsilcileri ve görevleri şunlardır:

    a) Kazaskerler: I. Murat döneminde kurulmuş Fatih döneminde Anadolu ve Rumeli Kazaskerlikleri olmak üzere sayıları ikiye çıkarılmıştır. Kazaskerler Divan’da büyük davalara bakarlar, kendi bölgelerindeki kadı ve müderrisleri atama veya görevden alma işlerine karar verirlerdi.

    b) Şeyhülislam (Müftü): İlmiye sınıfının başıdır. Yükselme dönemine kadar divan üyesi değildi ve gerektiğinde çağrılırdı. Kanuni’den itibaren divana üye olmuştur. Divan’da alınan kararların İslam Dini’ne uygun olup olmadığı konusunda fetva verirdi. Yükselme döneminde protokoldeki yeri hızla arttı ve sadrazamla eşit duruma geldi. Fetva verme yetkisi vardı. İlk şeyhülislam II. Murat döneminde görev yapan Molla Fenari’dir.

    Kalemiye (Ehl-i Kalem)

    Osmanlı idari ve mali bürokrasisini oluşturan gruptur. Kalemiyenin divandaki temsilcileri ve görevleri şunlardır:

    a) Nişancı: Divanda çıkan belgelere, padişah adına yazılacak fermanlara, beratlara ve namelere hükümdarın imzası olan tuğrayı çekerlerdi. Nişancının görevleri şunlardır:

    Fethedilen arazileri tahrir defterlerine yazmak.

    Dirlikleri dağıtmak, tapu defterlerine işlemek ve kayıtları düzenlemek.

    Padişahın tuğrasını çekmek.

    Örfi kanunları iyi bilmek ve gerektiğinde yorumlamak.

    Divanda alınan kararları düzelttikten sonra tamamlamak, fermana uygun olarak emirleri yazmak, padişaha ve sadrazama gelen mektupları tercüme ettirerek bunlara cevap hazırlamak.

    Nişancıya Reisülküttab başkanlığında, çeşitli kalemlerden oluşan bir teşkilat vardı. Bu kalemler: Beylikçi Kalemi, Tahvil Kalemi, Ruus Kalemi ve Amedi Kalemi idi.

    b) Defterdar: Maliye işlerinden sorumlu bakanlar idi. İlk defterdar I. Murat döneminde atanmıştır. Mali işlerin artmasından dolayı Fatih döneminde Anadolu ve Rumeli Defterdarı olmak üzere sayıları ikiye çıkarılmıştır. Defterdarın görevleri şunlardır:

    Hazine ile ilgili işlerde hüküm yazmak

    Rütbe ve dirlik verilecek kimseleri hükümdara teklif etmek

    Akçenin değerini korumak

    Bütçeyi hazırlayarak hükümdara sunmak

    Defterdarlığa bağlı başlıca kalemler şunlardır; Ruznamçe Kalemi, Maliye Emirleri Kalemi, Tarihçi Kalemi, Gelir ve Giderler kalemi.

    c) Reisülküttap: Divandaki kâtiplerin şefi olan Reisülküttap nişancıya bağlıydı. 17. yüzyıldan sonra önemi artmış ve devletin dışişlerinin sorumluluğu Reisülküttaplara verilmiştir.

    DİĞER DİVANLAR:

    Sefer Divanı: Vezir-i azam sefere çıkarken toplanan divan

    Ulufe Divanı: Yeniçeri maaşları için toplanan divan

    Galebe Divanı: Yabancı elçilerin kabulü sırasında toplanır

    Ayak Divanı: Olağanüstü durumlarda toplanan divan.

    At Divanı: Sefer sırasında at üzerinde yapılan toplantı.

    D- MERKEZ TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN

    DEĞİŞİKLİKLER

    1- 18. Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler:

    Tahta Osmanlı ailesinin en yaşlı üyesinin geçmesi, zamanla devlet işlerinin sadrazamlara bırakılması sonucun doğurdu. Sadrazamların güçlenmesi ile Divan Bab-ı Ali’de (Sadrazam kapısı = Yüksek Kapı) toplanmaya başlamıştır

    I. Mahmut ve II. Osman zamanlarında divan toplantıları kaldırıldı. Devlet işleri sadrazam konağında görülmeye başlandı. Bu durum sadrazamların gücünü arttırmıştır.

    18. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerin artması kalemiye sınıfının özellikle de Reisu’l Küttab'ın etkinliğini arttırmıştır

    2- 19. Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler

    1826'dan itibaren Bab-ı Ali sadrazamın özel ikametgâhı olmaktan çıkmış, devletin hükümet binası haline gelmiştir.

    II. Mahmut, merkez teşkilatının temel kurumu olan Divan-ı Hümayun’u kaldırarak Avrupa tarzında bakanlıklar (Nazırlıklar) kurmuştur.

    Yönetim, adalet ve askerlik işlerinin planlanması ve yürütülmesi için Dar-ı Şuray-ı Babıâli, Meclis-i Valy-ı Ahkâm-ı Adliye ve Dar-ı Şuray-ı Askeri gibi meclisler kurulmuştur.

    Tanzimat Fermanıyla başlayan dönemde yeni meclisler kurulmuştur. Bu dönemde padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve kanunun üstünlüğü kabul edilmiştir.

    1876 yılında Kanun-i Esasi ilan edilerek meşrutiyet yönetimine geçildi. Bu anayasa ile padişahın yanında halkında yönetime katılması sağlandı. Meşrutiyet döneminde Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan adıyla iki tane meclis açıldı.

    OSMANLILARDA TAŞRA TEŞKİLATI

    Osmanlı Devleti ilk dönemlerinde tek merkezden yönetiliyordu. Bu dönemde devletin temel birimi, sancak beyleri tarafından yönetilen “Sancak” idi.

    Rumeli’de toprakların sürekli genişlemesi sonucu, idari yönden Osmanlı Devleti Rumeli ve Anadolu eyaletlerine ayrılmıştır. Eyaletleri “Beylerbeyi” denilen kişi yönetiyordu.

    16. yüzyılda toprakların genişlemesinden sonra, Osmanlı eyalet teşkilatı daha düzenli hale gelmiştir. 16. yüzyılda taşra teşkilatı ”tımar” sistemine göre düzenlenmiştir.

    Tımar: Devletin miri araziden belirli bir kısmının yıllık gelirinin tamamını veya bir kısmını, belli hizmetler karşılığında asker ve memur görevlilere bırakmasına denir.

    Osmanlı Devleti 16. yüzyılda, tımar sistemini esas alarak taşra teşkilatını, Askeri-İdari ve Kazai-İdari birimlere ayırmıştır.

    Osmanlı Taşra Teşkilatını bir şemayla şöyle gösterebiliriz. :




    PADİŞAH




    RUMELİ BEYLERBEYİ





    ANADOLU BEYLERBEYİ


    İdari Birim


    Yönetici


    Asayiş


    Adalet

    Eyalet


    Beylerbeyi


    Subaşı


    Kadı

    Sancak


    Sancakbeyi


    Subaşı


    Kadı

    Kaza


    Kadı


    Subaşı


    Kadı

    Köy


    Köy Kethüdası

    (Köy İmamı)


    Yiğitbaşı


    Kadı Naibi



    ASKERİ İDARİ TEŞKİLAT

    Osmanlı Devleti önce Beylerbeyilik veya Eyalet denilen birimlere ayrılmıştır. Beylerbeyilikler daha alt birim olarak sancaklara, sancaklarda tımar nahiye (Kaza)’lerine ayrılmıştır.

    Osmanlı Devleti’nde taşra teşkilatı üç bölümden meydana gelmekteydi:

    a) Merkeze Bağlı Eyaletler (Saliyanesiz Eyaletler) :

    Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Bu eyaletler dirliklere ayrılır, maaş karşılığı asker ve görevlilere verilirdi. Rumeli, Erzurum, Budin, Karaman, Sivas, Dülkadr, Halep ve Şam saliyanesiz eyaletlerdendir.

    b) Özel Yönetimi olan Eyaletler ( Saliyaneli Eyaletler):

    Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerdir. Buralardan yıllık bir vergi alınıyordu. Vergiler iltizam usulü ile yıllık olarak alınırdı. Bu gelirlerden beylerbeyi, sancakbeyi ve asker maaşları ödenir, kalan kısmı ise hazineye girerdi. Mısır, Habeş, Yemen, Trablusgarp, Tunus ve Cezayir özel yönetimi (Saliyanesiz) olan eyaletlerdendi.

    c) Bağlı Hükümet ve Beylikler (İmtiyazlı Eyaletler):

    İçişlerinde serbest, dışişlerinde merkeze bağlı eyaletlerdir. Yöneticileri, halkın seçimi ve padişahın onayı ile belirlenirdi. Hicaz dışındakiler vergi ve asker göndermek zorundaydılar. Eflak, Boğdan, Erdel, Kırım ve Hicaz bu eyaletlerdendir.

    NOT: Eyaletlerin başında beylerbeyi bulunuyordu. Eyalet içinde beylerbeyinin bulunduğu sancak paşa sancağı adıyla anılırdı. Beylerbeyi Divan-ı Hümayunun küçük bir kopyası olan "Eyalet Divanı"nın başıydı.

    KAZAİ- İDARİ TEŞKİLAT

    Kazalar, bir ya da daha fazla tımar nahiyesinin birleşmesiyle meydana gelmiş birimlerdir. Kazaların başında padişahın yargı gücünü temsil eden “Kadı” bulunurdu. Kadı, kazadaki bütün idari işlemleri yargı denetiminde tutan görevliydi.

    MAHALLİ TEŞKİLAT

    Osmanlı Devleti’nde padişahın merkezi otoritesi altında çeşitli yerel teşkilatlar kurulmuştur. Bunlar;

    a) Mahalle ve Köy Teşkilatı: Mahalle ve köy, birbirini tanıyan, sosyal dayanışma içinde olan kişilerin oluşturduğu bir topluluğun yaşadığı yerdir. Mahalle ve köyün yöneticisi İmamdı. İmam, bir tür seçimle belirlenir ve kadının arzı ile beratla ataması gerçekleştirilirdi. İmam, hükümetin temsilcisi sayılır ve padişahın emirlerini halka duyururdu. Burada görev yapan yiğitbaşı ise burada güvenliği sağlardı.

    b) Esnaf Teşkilatı: Osmanlı Devleti’nde esnaflar, Lonca adı verilen bir teşkilata bağlıydılar. Her esnaf bir loncaya üye olur ve onun denetimi ile koruması altında bulunurdu.

    c) Cemaat İdareleri: Osmanlı Devleti’nde cemaat kavramı Hıristiyan ve Museviler için kullanılıyordu. Hukuk açısından devlet, bunları Zımmi olarak niteliyordu. Bu cemaatlere mensup olan kişiler, ibadetlerini serbestçe yapar, istediği işle uğraşır, kendi dinlerine ve dillerine uygun eğitim yaparlardı. Cemaatler, evlenme ve boşanma konusunda tamamen kendi kurallarını uygularlar, ceza hukukunda ise kadıların kararlarına uyarlardı.

    TAŞTA TEŞKİLATINDA GÖREV YAPAN DİĞER GÖREVLİLER VE GÖREVLERİ

    Muhtesip: Esnaf gruplarının sürekli denetleyerek, çarşı-Pazar düzenini sağlamakla görevliydiler.

    Kapan Emini: Kapanlara gelen hububat, meyve, sebze, balık gibi ürünlerin vergilendirilmesi ve bunların adaletli bir şekilde dağıtımından sorumlu görevlilerdir.

    Beytülmal Emini: Bir beldede kamuya ait çıkarları korumakla yükümlü görevli.

    Gümrük ve Bac Eminleri: Kasaba ve şehirlerdeki çeşitli zanaat ve ticaret etkinliklerinin vergilerini toplamakla görevli kişilerdir.

    TAŞRA TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

    1- 18. Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler:

    Taşra teşkilatı giderek eski önemini yitirmeye başlamış, eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yerlerine gitmeyerek vekiller tayin etmişlerdir. Bu nedenle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güçlenmeye ve yönetimle çatışmaya başlamışlardır.

    Ayan: Bir bölgenin, bir kasabanın ve bir sınıfın ileri gelenleri.

    İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi bozulmuş ve tımarlı sipahiler işlerini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden olmuştur.

    İltizam Sistemi: Kanunların saptadığı vergileri yükümlülerden toplama ve devlet hazinesine aktarma görevinin, açık arttırma yoluyla yapılmasıdır.

    Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kalmış, üretim azalmış ve ekonomik sorunlar ortaya çıkmıştır. Ayrıca eyalet ordusu önemini yitirmiştir.

    2- 19. Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler:

    II. Mahmut merkezi otoriteyi arttırmak amacıyla ayanlarla Sened-i İttifak antlaşmasını imzalayarak onları merkezi otoritenin altına almıştır(1808). Ancak bu belge padişahın yetkilerini sınırlandırdığı gibi ayanların varlığını da meşrulaştırmıştır. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra yönetime tam olarak hâkim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.

    Tanzimat döneminde İltizam Sistemi kaldırılarak hazine gelirlerinin toplanması amacıyla Muhassıllıklar oluşturulmuştur.

    1864 yılında “Vilayet Nizamnamesi” çıkarıldı. Buna göre taşra yönetim birimleri “Vilayet, Liva (Sancak), Kaza ve Köy” diye birimlere ayrıldı. Livaların yönetimi mutasarrıf'lara verildi. 1871 ‘de köy ile kaza arasına “Nahiye”, yeni bir yönetim birimi olarak girdi.

    OSMANLILARDA ASKERİ TEŞKİLAT

    Osmanlı beylik iken ordusu aşiretin gönüllü gazileri olan Türkmenler, alp erenler ve gazilerden meydana geliyordu. Orhan Bey döneminde ilk düzenli yaya ve atlı birlikler kuruldu.”Yaya ve Müsellem” adı verilen bu askerlere savaş zamanlarında gün****k verilirdi. I. Murat döneminde “Kapıkulu Ocağı” kurulmuştur. 15. yüzyılda Osmanlı askeri teşkilatı kara ve deniz olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir.

    A- KARA KUVVETLERİ

    1- KAPIKULU ASKERLERİ

    I. Murat döneminde Yeniçeri Ocağı kurularak (1362–1363) bu ocağın asker ihtiyacını karşılamak için pençik sistemi uygulanmıştır.

    Pençik Sistemi: Savaş esirlerinin beşte birinin asker olarak yetiştirilmesi.

    Daha sonra II. Murat döneminde uygulamaya başlanan “Devşirme Sistemiyle” kapıkulu ocaklarının asker ihtiyacı karşılanmıştır.

    Devşirme şu şekilde yapılırdı:

    Fermanla, devşirilecek bölge ve memur (turnacıbaşı) belirlenirdi.

    Bölgedeki sancakbeyi, kadı ve rahip, çocukları belirlemede devşirme memuruna yardım ederdi.

    İhtiyaç oranında devşirme yapılırdı.

    Orta boylular seçilir, vücut kusuru olanlar devşirilmezdi.

    Bir erkek çocuğu olan aileden devşirme yapılmaz ve her aileden bir çocuk alınırdı.

    Kapıkulu askerleri devletten üç ayda bir “Ulufe” denilen maaş alırlardı. Kapıkulu askerleri kendi aralarında “Kapıkulu Piyadeleri” ve “Kapıkulu Süvarileri” olarak ikiye ayrılırlardı.

    a) KAPIKULU PİYADELERİ

    Acemioğlanlar Ocağı: Devşirme usulü ile toplanan gayrimüslim çocuklar, Türk-İslam kültürü alarak yetiştirildikten sonra Acemioğlanlar Ocağına, oradan da Yeniçeri Ocağına alınırdı.

    Yeniçeri Ocağı: Kapıkulu askerlerinin en önemli kısmı olan Yeniçeri Ocağı, savaşta ve barışta padişahı korumakla görevliydi. Evlenmeleri ve askerlikten başka işte çalışmaları yasak olan bu ocak II. Mahmut tarafından kaldırılmıştır(1826).

    Cebeci Ocağı: Ordunun silahlarını yapan, tamir ve temin işlerine bakardı.

    Topçu Ocağı: Top dökmek, top atmak ve top mermisi yapma işlerine bakarlardı. Osmanlılar topu ilk defa I.Kosova Savaşında kullandılar.

    Top Arabacıları Ocağı: Top arabalarının yapımı ve topların taşınması işlerine bakarlardı.

    Humbaracı Ocağı: Havan topu ve el bombası yapımı ile uğraşırlardı.

    Lağımcı Ocağı: Kuşatılan kalelerde tünel kazılması, top fitillerinin ateşlenmesi ve köprü inşası işlerine bakarlardı.

    b) KAPIKULU SÜVARİLERİ (ATLILARI)

    Kapıkulu süvarileri Enderun Okulu ve yeniçeri ocağından terfi ile seçilirdi. Kapıkulu süvarilerine, altı bölümden oluştuğu için “Altı Bölük Halkı” da denir.

    Sipahi ve Silahtar: Savaşta hükümdarın sağında ve solunda bulunur padişahın çadırını korurlardı.

    Sağ ve Sol Ulufeciler: Savaşta saltanat sancaklarını korurlardı.

    Sağ ve Sol Garipler: Savaşta ordunun ağırlıklarını ve hazineyi korurlardı.

    Ocağın adı-Mevcudu-Günlük Ulûfesi

    Acemiler


    7.745


    1–2,5 akçe

    Yeniçeriler


    12.000


    2–5 akçe

    Cebeciler


    500–800


    8 akçe

    Topçular


    1000–1200


    6–8 akçe

    Top Arabacıları


    400


    4–6 akçe

    Kapıkulu Süvarileri


    8000


    14–90 akçe

    Kapıkulu Ocaklarındaki Bozulmalar:

    Askerî alandaki başarısızlıkları önlemek için 17. yüzyıldan itibaren askeri teşkilatta yeni düzenlemelere ihtiyaç duyuldu. Ancak bu düzenlemelere Yeniçeri ocakları karşı koydular. Yeniçerilerin başlıca ayaklanmaları şunlardır:

    Yeniçeriler 17. yüzyılın başında sadrazamın görevden alınması için padişah III. Mehmet'i ayak divanına çağırmışlar, padişah istekleri kabul etmek zorunda kalmıştır.

    Padişah II. Osman Lehistan seferi sırasında yeniçerilerin isteksiz davranışını görünce, sefer dönüşü Anadolu, Mısır ve Suriye’den toplayacağı askerle yeniçerileri kaldırmayı düşünmüş, ancak bunu öğrenen yeniçeriler ayaklanarak II. Osman’ı şehit etmişlerdir.

    IV. Murat saltanatının ilk yıllarında yeniçerilerin isteklerini kabul etmek zorunda kalmış, fakat sonra sert tedbirlerle onları sindirmiştir.

    IV. Mehmet zamanında zorbalıkları devam eden yeniçeriler 1656'da devlet adamlarını öldürdüler. (Vakayı Vakvakiye= Çınar vakası)

    1687'de IV. Mehmet’i tahttan indirerek yerine II. Süleyman’ı geçirdiler.

    Nizam-ı Cedit’i kuran III. Selim'i tahttan indirdiler. (Kabakçı Mustafa Ayaklanması)

    Yeniçerilerin Ayaklanmalarının Başlıca Sebepleri:

    Padişah ve diğer devlet adamlarının yeniçeri ocaklarında düzenlemeler yapmak istemeleri,

    Saray entrikaları sonucu vezir veya diğer devlet adamlarının yeniçerileri kışkırtmaları

    Padişah değişikliğinde cülus bahşişi aldıklarından padişahları tahttan indirerek yerine yenisini geçirmenin işlerine gelmesi

    Pek çoğunun İstanbul'da esnaflık gibi işlerle uğraşmalarından sefere gitmek istememeleri

    Maaşlarının düşük ayarlı para ile ödenmesi

    Denge unsuru olan tımarlı sipahilerin ortadan kalkmasıyla devlet içinde en etkili güç haline gelmeleri,

    Tımar sisteminin çökmesiyle sayılarının ve güçlerinin artması








  3. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    EYALET ASKERLERİ

    Osmanlı ordusunun önemli bir kısmını eyalet askerleri oluşturuyordu. Eyalet askerlerinin temelini “Tımarlı Sipahiler” oluşturmaktaydı. Eyalet askerleri şu kısımlardan oluşmaktaydı:

    1- Tımarlı Sipahiler: Tımarlı sipahilerden oluşan, dirlik sahiplerinin beslemek zorunda olduğu, çağrıldığında toplanıp orduya katılan, maaş almayan ve Osmanlı ordusunun büyük bölümünü oluşturan ordudur. Osmanlı toprak sisteminin doğal sonucu olarak oluşan bu ordu devlete ekonomik bakımdan yük olmazdı. Tımarlı sipahi aldığı dirlikle, hem kendi geçimini sağlar hem de tımar kanunnamesinde belirlenen miktarda atlı asker beslerdi. Tımarlı sipahilerin beslediği bu atlı askerlere cebellü denirdi. Tımarlı sipahiler 16. yüzyılın sonlarından itibaren önemini kaybetmiştir.

    NOT: Tımar sahipleri ilk 3 bin, zeamet sahipleri ise ilk 20 bin akçesini kendi geçimleri için ayırırlardı. Buna kılıç hakkı denirdi. Tımar sahipleri geri kalan gelirin her 3 bin akçesi, zeamet ve has sahipleri ise her 5 bin akçesi için tam teçhizatlı bir atlı asker yetiştirmek ve gerektiğinde bunlarla birlikte savaşa katılmak zorundaydı.

    Tımarlı sipahilerin önemini kaybetme nedenleri

    J Dirliklerin hak etmeyen kişilere verilmesi.

    J Yeniçerilerin tımarları ele geçirmeleri.

    J Sipahilerin sayılarının artması.

    J Yeni fetihlerle toprakların genişletilememesi

    J Celali isyanları yüzünden üretimin azalması.

    J Tımar gelirlerinin düşmesi ve gelirlerinin hazineye mukataa yoluyla aktarılması

    J 17. yüzyıl ortalarından itibaren tımarlı sipahilerin geri hizmetlerde görevlendirilmeleri.

    Tımar Sisteminin Bozulmasının Sonuçları

    Devlet ulûfeli tüfekli kapıkulu askerinin sayısını artırmak zorunda kaldı.

    Sayıları çoğalan kapıkullarına ulûfe yetiştirmek güçleşti. Hazinenin yükü arttı.

    Eyaletlerdeki tımarlı sipahiler ile kapıkulu birbirine karşı denge unsuru idiler. Tımarlı sipahiler kalkınca, kapıkulları devlete hükmeder hale geldiler.

    Kapıkulu askeri ihtiyacı artınca "devşirme sistemi" de bozuldu. Devşirme olmayan kişiler de kapıkulu askeri yapıldı.

    Köylü kapıkulu asker olmak isteyince toprağını bıraktı. Bu yüzden üretimde azaldı.

    2- Akıncılar: Bahar aylarında düşman ordularına akınlar düzenlemek, keşif hizmetlerinde bulunmak, ordunun güvenle ilerlemesini sağlamak ve savaş sırasında akınlar yaparak düşmanın moralini bozmak amacıyla sınır ve uc boylarında görev yapan atlı birliklerdir.

    3- Azaplar: Savaşlarda yeniçerilerin önünde bulunup, savaşlarda yeniçerilerin önünü açmak göreviyle yükümlü olan Anadolu’daki bekâr erkeklerden oluşan askerlerdir.

    4- Yaya ve Müsellemler: Ordunun geri hizmetinde bulunup, ordunun geçeceği yolları açmak, köprüleri tamir etmekle görevliydiler. Anadolu’daki müsellemlere Yörük denirdi.

    5- ****ler: Sınır boylarını koruyan hafif süvari birlikleri.

    6- Gönüllüler: Sınır boylarındaki halktan seçilip sınırdaki şehir ve kasabaların korunmasından sorumlu askerler.

    7- Beşliler: Geri hizmet ocaklarından olup, sınır boylarında görev yaparak kaleleri korurlardı.

    8- Sakalar: Ordunun su ihtiyacını karşılarlardı.

    3- YARDIMCI KUVVETLER

    Savaşlarda Osmanlı Devleti’ne bağlı beylik ve devletlerden alınan kuvvetlerdir. Kırım, Eflak, Arnavut ve Boğdan kuvvetleri gibi.

    B- DENİZ KUVVETLERİ (DONANMA)

    Osmanlı Devleti’nin ilk deniz kuvvetleri Karesi Beyliği’nin alınması ile oluştu. Osmanlılarda ilk deniz faaliyetleri 1350’lerde Marmara Aydıncık (Edincik) üssünün kurulmasıyla başladı. I. Beyazıt zamanında Gelibolu tersanesi oluşturuldu. Daha sonraları İstanbul, Süveyş ve Rusçuk’ta tersaneler inşa edildi. Osmanlı denizciliği II. Bayezid zamanında gelişti. Bu dönemde büyük kaptan ve denizciler yetişmiştir. Osmanlı donanması Kanuni döneminde Doğu Akdeniz’in en önemli gücü haline gelmiştir.

    Donanmanın başında Kaptanıderya (Kaptan Paşa) bulunurdu. Kaptanıderya, Ege adalarını içine alan bir eyaletinde yöneticisi durumundaydı. Donanma askeri genellikle Batı Anadolu’dan seçilir ve bunlara “Levent” denirdi. Osmanlı donanmasındaki gemilere “karamürsel, kalite, kadırga ve mavna” gibi isimler verilirdi.

    Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Salih Reis, Piri Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis, Kılıç Ali Reis meşhur Türk denizcileridir.

    ASKERİ TEŞKİLATTA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

    Orduda meydana gelen bozulmaların temelde iki nedeni vardı;

    Avrupa’daki gelişmeler: Avrupa’da merkezi krallıkların güçlenmesiyle daimi nitelikte ve yeni silahlar kullanan Batı ordularına karşı, çoğunluğu tımarlı sipahilerden oluşan Osmanlı ordusunun eskisi kadar başarılı olamayışıydı. Çünkü Avrupa orduları daimi olduklarından onlar için "savaş zamanı" diye bir şey söz konusu değildi. Oysa tımarlı sipahi hasat zamanı köyünde bulunmak, öşrünü toplamak düşüncesindeydi. Ayrıca yeni savaş teknikleri ve silah kullanımı ancak kışlada özel eğitimle verilebileceğinden tımarlı sipahinin savaşlarda etkisi de kalmamıştı. Bu nedenle tımarlılar 17. yüzyıldan sonra sadece yol ve istihkâm işlerine bakan askerler haline geldiler.

    Tımar sistemindeki bozulmalar: Tımar sisteminin bozulmasına bağlı olarak kapıkulu ocaklarının da bozulmasıdır.

    Osmanlı Devleti, 17. yüzyıldan başlayarak 18. ve 19. yüzyıllarda askeriyede ıslahatlar yaptı. 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan ıslahatlarda Avrupa’nın etkisi olmuş ve Avrupa’dan teknik elemanlar getirilmiştir.

    I. Mahmut döneminde, Humbaracı Ahmet Paşa, Avrupa eğitim sistemini örnek alıp, topçu ve humbaracı sınıfını kurarak geliştirdi. Ayrıca bu dönemde Üsküdar’da askeri mühendis yetiştirmek için “Hendesehane” adıyla bir askeri okul açıldı (1734)

    III. Mustafa, Avrupa askeri teknolojisini Osmanlı ordusuna getirmeye çalıştı. Fransa’dan getirilen Baron de Tott (Ahmet Paşa) topçu sınıfını ıslah ederek sürat topçu ocağını kurdu. Deniz kuvvetlerinin subay ihtiyacını karşılamak için “Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun” adıyla bir denizcilik okulu açıldı (1773).

    I. Abdülhamit, İstihkâm Okulu açarak ordunun teknik sınıflarında ıslahat yapmaya çalıştı.

    III. Selim kara subayı yetiştirmek amacıyla “Mühendishane-i Berri-i Hümayun” adıyla bir okul açtı.

    III. Selim, Nizam-ı Cedit talimli bir asker ocağı kurdu. Batıdaki askeri yeniliklere uygun olarak kurulan bu yeni ordunun giderlerini karşılamak içinde “İrad-ı Cedit” adıyla bir hazine oluşturdu.

    II. Mahmut, Sekbanı Cedit ve Eşkinci Ocaklarını açtı. 1826’da yeniçeri ocağını kaldırarak yerine Asakir-i Mensure-i Muhammediye ordusunu kurdu. Redif birlikleri oluşturdu ve ordunun doktor ihtiyacını karşılamak için Mekteb-i Tıbbiye ile Harp Okulunu açtı.

    Abdülmecit döneminde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile askerlik hizmeti bütün tebaaya yayıldı. Böylece gayrimüslim tebaanın askere alınması sağlandı. Askerlik ocak hizmeti olmaktan çıkıp herkes için vatan görevi sayıldı.

    Abdülaziz döneminde donanmaya ağırlık verilerek, dünyanın üçüncü büyük savaş filosu oluşturuldu. 1869 yılında Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın girişimleriyle Osmanlı ordusu “Nizamiye, Redif ve Mustahfız” olarak üç ana bölüme ayrıldı.

    1870'de "askeri zaptiye" teşkilatı (jandarma) kuruldu.

    II. Abdülhamit, ordunun düzenlenmesi için Almanya’dan subaylar getirterek, askeri subayların sayısını arttırdı. Harp Akademisi (Erkânı-ı Harbiye)’ni kurdu. Ayrıca Doğu Anadolu’daki aşiretlerden Ermeni isyanları ve Rus saldırılarına karşı koymak için “Hamidiye Alaylarını” kurdu.

    OSMANLILARDA HUKUK

    Osmanlı Devleti’nde hukuk; Şer’i (İslam) Hukuk ve Örfi Hukuk olmak üzere iki temele dayanıyordu.

    Şer’i Hukuk’un esası, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir. Şer’i Hukuk sadece Müslümanlara uygulanırdı. Müslüman olmayan halk kendi dini kurumlarınca yargılanırdı.

    Örfi Hukuk ise, Şer’i Hukuka ters düşmemek kaydıyla padişahın koyduğu kanun, kanunname ve ferman gibi kurallardır. Padişahın koyduğu bu kurallar örfe(töreye) uygun olurdu. Örfi konulardaki kurallar padişahın ağzından yazılır ve bunlara Ferman denirdi. Fermanlar devlet hayatını ve sosyal hayatı düzenlerdi.

    Adalet işlerinin divandaki temsilcisi Kazaskerdi.

    Osmanlı Devletinde adalet işlerine Kadılar bakardı. Padişah, Şer’i konularda kadının kararlarına müdahale edemezdi. Mahkemelerde görülen davalar şeriyye sicilleri denilen defterlere kaydedilirdi. Kadıların verdiği kararı kabul etmeyenler bir üst mahkeme olan Divan-ı Hümayuna müracaat ederlerdi. Kadıların yardımcılarına Naip (Kadı Naibi) denirdi. Devirlere göre kadıların görev süresi, on sekiz ay ile üç yıl arasında değişirdi. Bunda amaç terfilerinin tıkanmaması ve halk ile fazla kaynaşmamalarını sağlamaktı. İstanbul kadılığı kadılıkta en yüksek aşamaydı.

    Kadıların Görevleri Şunlardı:

    Merkezden gönderilen emirlerin reayaya ulaşmasını sağlamak.

    Mahkemedeki davalara bakmak(Yargıçlık).

    Nikâh sözleşmesi, şirket kurulması, Vakıf kurulması gibi sözleşmeleri yapmak (Noterlik).

    Reayanın istek ve şikâyetlerini divana ulaştırmak.

    Vergilerin adil olarak dağıtılmasını sağlayıp, toplanan vergileri merkeze ulaştırmak.

    HUKUK ALANINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER

    II. Mahmut döneminde, müsadere usulü (memurların mallarına el konulması) kaldırılmıştır.

    Nezaret-i Deva-i, Adalet bakanlığına dönüştürülmüştür.

    Tanzimat Fermanı ile Osmanlı halkı arasında dil, din ve ırk ayırımı yapılmayacağı, herkesin kanun önünde eşit sayılacağı ve kimsenin yargılanmadan idam edilmeyeceği esası getirildi.

    Memurların yargılanması, hükümet ile halk arasındaki davaların görüşülmesi için Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye kuruldu.

    Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıldı (Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868)).

    1868'de Şurayı Devlet (Danıştay) kuruldu.

    1856 Islahat Fermanı ile karma mahkemelerin kurulması sağlandı (Yabancıların Türk mahkemelerinde yargıç olarak yer alması devletin egemenlik haklarıyla uyuşmamaktadır).

    Abdülaziz döneminde, Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adlı bir yüksek mahkeme kuruldu.

    Tanzimat döneminde "İnsan hakları ve vicdan hürriyeti" bakımından önemli gelişmeler oldu. Zenci esirliği yasaklandı ve mezhep değiştirmeyi yasaklayan kanun kaldırıldı.

    İlk Osmanlı Anayasası olan Kanun-ı Esasi hazırlandı ve I. Meşrutiyet ilan edildi. (1876).

    Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında Mecelle adı verilen İslam Hukukuna dayalı ilk Medeni kanun hazırlandı.

    1874 yılında İstanbul Sultani Mektebinde bir sınıf ayrılarak hukuk mektebi açıldı. II. Abdülhamit 1878 yılında hukuk alanında uzman ihtiyacını karşılamak amacıyla Mekteb-i Hukuk-ı Şahane (Hukuk Fakültesi)’yi kurdu.

    NOT: 19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önemli eksiği mahkemelerde birlik olmamasıdır.(Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Nizamiye Mahkemeleri, Konsolosluk Mahkemeleri, Şer’i Mahkemeler ve Cemaat Mahkemeleri).

    OSMANLILARDA VAKIF SİSTEMİ

    Vakıf : Bir kimsenin malının bir kısmını veya tamamını hayır işine, dini veya sosyal bir hizmete ebediyen tahsis etmesidir.

    Vâkıf : Vakıf yapan kimseye denir.

    Mevkûf : Vakfedilen mala denir.

    Mütevelli : Vakıf yöneticisine denir.

    Vakfiye : Kadı huzurunda düzenlenen, vakıf şartlarını belirten sözleşmeye denir.

    Osmanlı Devleti’nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bırakılmıştır. Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eğitim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanlarında önemli roller oynamıştır.

    Osmanlı Devleti’nde başta padişah olmak üzere, hanedan üyeleri, yüksek dereceli devlet görevlileri, toplumun seçkin kişileri vakıflar kurmuşlardır. Devlet bu vakıfların korunması için önlemler almış, devlete ait birçok gelir kaynaklarının vakıflara verilmesini sağlamıştır. Böylece, devletin herhangi bir harcama yapmasına gerek kalmadan vakıf sistemi sayesinde sosyal, kültürel ve dini hayatla ilgili birçok hizmet yerine getirilmiştir.

    Vakıflar yoluyla şu konularda önemli başarılar elde edilmiştir:

    Devletin kuruluş yıllarında fethedilen topraklara Türklerin yerleşmesini sağlamış ve buraların Türkleşmesini sağlamıştır.

    Şehir, kasaba ve köylerin büyümesinde, bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır.

    Bütün eğitim ve sağlık kurumlarının finansmanını sağlamıştır.

    Şehirlerin ticaret faaliyetlerinin kolaylaşmasında en büyük rolü oynamıştır.

    NOT: II. Mahmut zamanında bütün vakıflar kurulan “Evkaf Nezaretine” bağlanmıştır(1836).

    OSMANLI TOPLUMU

    Örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan insanların oluşturduğu bütünlüğe toplum denir. İnsanların bir arada yaşadığı en üst seviyedeki örgütlenme biçimine ise devlet denir. Devlet, halk ülke ve hükümranlık unsurlarından oluşur. Osmanlı toplumu denince, Osmanlı sınırları içinde yaşamış olan insan grupları anlaşılır. Toplum yapısı ise bu grupların örgütlenme biçimi ve aralarındaki ilişkiler ağıdır.

    Osmanlı Devleti kurulduğunda halkının tamamı Türk’tü. 14. yüzyıldan itibaren sınırları hızla genişleyen Osmanlı Devleti’nin egemenliği altına değişik soy ve dinden pek çok insan girmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir toplum haline gelmiştir.

    NOT: Bu çok uluslu yapının çatırdayarak, Osmanlı Devletinin parçalanmasına neden olan en önemli dış gelişme Fransız İhtilali'dir.

    DEVLETİN RESMİ TASNİFİNE GÖRE OSMANLI TOPLUMU

    Osmanlı anlayışına göre, adalet, devlet, şeriat, hükümranlık, ordu, servet ve halk toplum yapısının temel dayanaklarını oluşturuyordu.

    Osmanlı Devleti’nde toplum, yönetenler (Askeri) ve yönetilenler (Reaya) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

    1- YÖNETENLER (ASKERİ SINIF)

    Askeri sınıf, padişahın kendilerine dini ya da idari yetki tanıdığı devlet görevlilerinden oluşuyordu. Yönetenlerle, yönetilenler arasındaki en önemli fark, yönetenlerin devlete vergi vermemesi, yönetilenlerin vergi vermesidir. Yönetenler, gördükleri vazife ve eğitime göre üç gruba ayrılmıştır.

    Seyfiye Sınıfı: Osmanlı toplumunda yönetim görev de olan askeri zümreyi ifade eder. Sadrazam, vezirler, beylerbeyleri, sancakbeyleri, kapıkulu zabitleri ve neferleri ile tımarlı sipahiler ve deniz askerleri bu gruptandı.

    İlmiye Sınıfı: İlmiye, ilimle meşgul olanlar topluluğu demektir. Kazaskerler, şeyhülislam, müderrisler ve kadılar bu gruptandı. İlmiye sınıfı eğitim, adalet, yargıçlık, noterlik, fetva ve mahalli yönetim işlerine bakarlardı.

    Kalemiye Sınıfı: Büro veya daire anl***** gelen, devlet kalemlerinde çalışan her düzeydeki idari memurların oluşturduğu gruptur. Nişancılar, reisülküttaplar ve divan kâtipleri bu gruptandı. Kalemiye sınıfı, devletin yazışma, maliye ve dışişlerine bakarlardı.

    2- YÖNETİLENLER (REAYA)

    Osmanlı Devleti’nde yönetilenlere “reaya” denirdi. Reaya askerlerden farklı olarak vergi öderlerdi. Reayayı, çeşitli din, mezhep, ırk ve dilden topluluklar oluşturmuştur. Sistem Müslümanların hâkimiyeti üzerine kurulduğundan, Müslümanlara “Millet-i Hâkime”(Hâkim olan Millet, diğer din mensuplarına ise “Milleti Mahkume” (egemenlik altında yaşayan) deniyordu.

    Osmanlı Devleti’nde yönetilenler dini yönden; Müslümanlar ve Gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

    Müslümanlar: Türkler, Araplar, Acemler, Boşnaklar ve Arnavutlar Müslüman toplumu oluşturuyordu. Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve vergi öderlerdi. Osmanlı Devleti’nde yönetici olmak için ilk şart Müslüman olmaktı. Müslümanlar çoğunlukla tarım ve zanaatla uğraşmışlardır.

    Gayrimüslimler: Gayrimüslimler, Hıristiyan ve Musevilerdi. Geniş inanç özgürlüğüne sahip olan bu gayrimüslimler, tarım ve ticaret faaliyetleri ile uğraşırlardı. Askerlik yapmayan bu gayrimüslimler “cizye ve haraç” adı ile devlete iki vergi vermişlerdir (Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Bulgarlar, Romenler Hıristiyan toplumu, Yahudilerde Musevi toplumu oluşturmuşlardır).

    YERLEŞME DURUMUNA GÖRE OSMANLI TOPLUMU

    Osmanlı toplumu yerleşme yerine göre; şehirliler, köylüler ve göçebeler şeklinde üç gruba ayrılmıştır.

    1- Şehirliler: Burada askerler, tacirler, esnaflar, seyyar satıcılar, seyyidler ve diğer ülkelerden Osmanlılara sığınan amanlar yaşardı. Şehirde yaşayan bu gruplar yönetim, adalet, eğitim, üretim, ticaret ve zanaat işlerine bakarak geçimlerini sağlarlardı.

    2- Köylüler: Osmanlı ekonomisinin temeli, tarıma dayalı olduğu için nüfusun büyük bir bölümü köyde yaşıyordu. Köylü, işlediği toprağa karşılık çift vergisi öderdi. Kanunların yükümlülükleri dışında köylüler hür ve bağımsızdı. Tımar beyleri, çiftçi aileleri, mukataa ya da kesim denilen işletme biçimiyle yer işleyenler, mülk sahipleri, müsellem ve muaflar köyde yaşayan toplumu oluşturmuşlardır.

    3- Göçebeler (Konargöçerler): Sürekli yer değiştiren göçebeler hayvancılıkla uğraşırlardı. Osmanlı fetih hareketlerine paralel olarak bu konar-göçer aşiretlerin büyük bir kısmının yeni fethedilen yerlere yerleştirilmesi, buraların Türkleşmesinde etkili olmuştur. Göçebeler, devlete ağnam vergisi yanında kullandıkları otlak, kışlak ve yaylaklar için de vergi ödemişlerdir.

    OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL HAREKETLİLİK

    Osmanlı toplumunda sosyal hareketlilik iki şekilde yaşanmıştır:

    1- YATAY HAREKETLİLİK

    Bir toplumun ülke coğrafyası üzerinde, köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye gidip gelmesi ya da oraya göçerek yerleşmesine toplumun yatay hareketliliği denir.

    Bu hareketlerin bir kısmı kendiliğinden gerçekleşmiş, bir kısmı da devletin imar ve iskân politikası sonunda meydana gelmiştir.

    a) Kuruluş ve yükselme dönemlerinde yatay hareketlilik:

    Bu dönemlerde yatay hareketlilik fethedilen yerlere doğru yerleşme şeklinde görülür. Osmanlı Devleti bu dönemde Balkanlar'daki Türk nüfusunu artırmak için yatay hareketliliği teşvik edici uygulamalar yapmıştır.

    Bu teşvik uygulamaları şunlardır:

    Bataklık ya da ıssız yerlere vakıflar kurmak yoluyla buraların ekonomik hayatını canlandırmış, insanların buraya yerleşmesini özendirmiştir.

    Fethedilen yerlere yerleşeceklere bir takım vergi kolaylıkları sağlanmıştır.

    b) Osmanlı Devletinde Duraklama Devri sonrası Yatay Hareketlilik:

    Bu dönemlerde kaybedilen yerlerdeki Türk ve Müslüman halk iç kesimlere göç etmek zorunda kalmıştır.

    Nüfus artışı, ekonomik güçlükler ve eşkıyalık hareketleri gibi nedenlerle kırsal kesimdeki halk büyük kentlere göç etmiştir

    2- DİKEY HAREKETLİLİK

    Bir sınıftan başka bir sınıfa geçmek veya bulunduğu sınıf içinde daha yüksek mevkilere gelmeye "Dikey hareketlilik" denir. Ortaçağ Avrupa'sının sınıflı toplumlarında ve Hindistan'daki "Kast" teşkilatının katı sınıfsal yapısında dikey hareketlilik yoktur. Çünkü buralardaki sınıflar kan bağına dayanmaktadır. Örneğin; baron, dük, kont, Lord olabilmenin şartı bu kimselerin soyundan gelmektir.

    Osmanlı Devletinde "kan bağına" dayanan sınıfsal bir yapı olmadığından dikey hareketlilik yoğun bir şekilde görülür. Reaya statüsünden askeri statüsüne geçmenin, ya da bulunduğu mevkide daha üst kademelere yükselmenin üç temel şartı vardı:

    Müslüman olmak

    Devlet görevini en iyi şekilde yapmak

    Padişaha tam bağlı olmak

    Yönetenler sınıfına geçebilmek veya mesleğinde yükselebilmek, ancak eğitim-öğretim yoluyla mümkündü. Savaşlarda başarı göstererek tımar sahibi olmak, kalemiye sınıfına dâhil bir büroya kâtip olarak girmekte yönetenler sınıfına geçmenin yollarındandı.

    Reaya içindeki Müslüman olmayanların devşirme yoluyla Müslümanlaştığını ve kapıkulu sistemi içinde eğitimlerini tamamlayarak devletin önemli kadrolarında görev aldıklarını görüyoruz. Mesela 1453–1566 yılları arasında görev yapan 24 veziri azamın 20'si devşirmedir.
  4. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    OSMANLI TOPLUMUNDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER

    Osmanlı toplum düzeni ve barışı Kanuni’nin son yıllarından itibaren bozulmaya başlamıştır. 1554’lerden itibaren taşra yönetimiyle ilgili olan dirliklerin büyük bir bölümünü ele geçiren kapıkullarının, merkezden bağımsız olarak çiftlik ve malikâneler kurmaları, resmi hüviyet sahibi yeni tip köy zenginini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmelerden sonra tımarlı sipahilerin büyük bölümü dirliklerini kaybetmiş ve işsiz kalmıştır.

    Bu gelişmeler sonucunda köylü, geçim sıkıntısı içine düşmüş, elindeki toprağı azalmıştır. Borcunu ödeyemediğinden kendi topraklarında ücretle çalışır duruma gelen köylü, toprağını terk edip göç etmek zorunda kalmıştır.

    Dirlik sisteminin bozulmasından sonra Osmanlı toplumunu derinden etkileyen önemli bir faktörde Coğrafi keşiflerdir. Coğrafi Keşifler sonucunda Avrupa’ya getirilen gümüşün kaçak yollardan Osmanlı topraklarına girmesiyle, paranın değeri düşmüş ve fiyatlar %200’lere varan artışlar göstermiştir. Bunun sonucu olarak halk geçim sıkıntısı içerisine düşmüştür.

    İşsiz kalan halk eşkıyalık yaparak Anadolu’daki isyanlara katılmıştır. !7. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden Celali İsyanları halkı önemli ölçüde etkilemiştir.

    Bu olumsuzluklara karşı devlet, köylünün mülkünü gasledenlere karşı mücadele ettiyse de tam başarılı olamamıştır.

    1- Osmanlı Toplumunda 18. Yüzyılda Meydana Gelen Değişmeler:

    Avrupa ile diplomatik ilişkilerin yoğunlaşmasına paralel olarak “Kalemiye” sınıfının önemi artmıştır. Artık sadrazamlar seyfiyeden değil kalemiyeden seçilmişlerdir.

    Avrupa’nın etkisi ile çeşitli reformlar yapılmış. Bu reformlar içinde yabancı uzmanlar getirilmiştir.

    Devşirme sistemi önemini kaybetmiştir. Bunun sonucunda reayaya mensup kimseler yoğun olarak yönetici kadroya girmiş ve yöneticilerin etnik yapısı Türkler lehine değişmiştir.

    18. yüzyılda devlet savaştan çekinmiş, deneyimli, yenilik taraftarı ve İstanbul’daki Avrupalı devletlerin elçileriyle boy ölçüşebilecek tecrübeli kişiler yönetime getirilmiştir.

    18. yüzyılda güçlenen gruplardan biride “Ayan ve Eşraf”tır.. 19. yüzyılın başlarında iyice güçlenen ayanlar, merkez üzerinde etkili olmuşlardır. Başlangıçta, ayanlarla bir sözleşme imzalamak (Sened-i ittifak–1808) kalan II. Mahmut daha sonra merkezi idareyi güçlendirerek ayanların gücünü kırmıştır.

    Osmanlı Devleti önceleri fethettiği bölgelere Türkleri taşıyıp yerleştirirken, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılda savaşların kaybedilmesi nedeniyle elden çıkan topraklardan Anadolu’ya gelen insanlar uygun yerlere yerleştirilmeye çalışılmıştır.

    Elden çıkan topraklardan gelen ürünlerin telafisi için konar-göçerler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

    2- Osmanlı Toplumunda Tanzimat ve Sonrasında Meydana Gelen Değişmeler:

    Farklı bir anlayışa sahip, batı tarzı okulları bitiren ve yabancı dil bilen yeni bir bürokrat türü ortaya çıkmıştır. Bu yeni bürokratlar Bu yeni bürokratlar, İstanbul’daki yabancı elçilerle ilişki içindeydiler, buda yabancıların Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmasını kolaylaştırmıştır.

    Tanzimat Fermanı ile devlet ile toplum ilişkilerinde yeni düzenlemeler yapılmış, halka yeni hak ve güvenceler verilmiş ve padişahın yetkileri sınırlandırılmıştır.

    Islahat Fermanıyla Müslim-Gayrimüslim halk, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin kaynaştırılmaya çalışılmıştır.

    19. yüzyılda toprak kayıpları nedeniyle Osmanlı genel nüfusu azalırken, daralan Osmanlı sınırları içindeki nüfus ise kaybedilen yerlerden gelen göçlerle artmaktaydı.

    19. yüzyılda ulaşımın buharlı gemiler ve demiryolları ile yapılmaya başlanması, istasyon, rıhtım, depo ve yeni postahane binalarının yapımına yol açmış ve bu binaların kervansaray ve hanların yerini almasını sağlamıştır.

    Şehirlerdeki yönetim işleri, askeri sınıfın konaklarından, yeni oluşan bürokrasi için yapılmış devlet dairelerine kaymıştır.

    Ayrı mahallelerde oturan milletler bir birine karışarak şehir dışında yeni mahalleler kurmuşlar, yeni zengin ve kozmopolit tabakaların oluşması sağlamışlardır.

    OSMANLI EKONOMİSİ

    Üretim, tüketim ve dağıtım ile ilgili etkinliklerin tümüne ekonomi denir. Bir toplumun ekonomik etkinlikleri, başlıca üç ana bölüme ayrılır: Tarım, Sanayi ve Ticaret. Bunlar kendi aralarında ikinci derecede bölümlere ayrılabilir. Devletlerin ekonomi politikalarının amacı halkın refahını sağlamaktır.

    Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı idi. Bu nedenle iktisat anlayışı toprağın iyi değerlendirilmesi, boş bırakılmaması ve iyi vergilendirilmesine dayanıyordu. Sınırların genişlemesi sonucu ticaret faaliyetleri Osmanlı iktisat anlayışına yeni bir değişiklik getirmiştir. Ticari faaliyetler Osmanlı fetihlerini de yönlendirmiştir.

    Siyasi ve askeri yönlerden güçlü olmanın yanında ekonomik yönden de güçlü olmayı hedefleyen Osmanlı Devleti’nin amacı; Avrupa’yı ekonomik yönden kendine bağımlı hale getirmekti.

    Osmanlı Devleti’nde tüm iktisadi faaliyetler halkın sıkıntıya düşmeden yaşamasını sağlamak amacıyla düzenlenmişti. Bu anlayışın sonucu olarak üretim faaliyetleri ihtiyaç duyulan oranda gerçekleştiriliyordu. Üretimin ihtiyacı karşılayamaması halinde satın alma yoluna gidiliyordu.

    Osmanlı Devleti, 18. yüzyıla kadar kendisine yeterli bir ekonomik yapıya sahipti. Ancak, Coğrafi Keşifler sonucunda yeni yolların bulunması ve Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan yolların eski önemlerini kaybetmesi, Osmanlıların dünya ticaret yollarının uzağında kalması, yabancı ülkelere verilen ticari imtiyazlar (kapitülasyonlar) ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesi Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir.

    19. yüzyılda Avrupa ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler artmış ve Avrupalı devletlerin tamamı kapitülasyonlardan yaralanmıştır. Avrupa’daki sanayi İnkılâbı, Osmanlı Devleti’ndeki yerli sanayinin çökmesine, el tezgâhları ile atölyelerin kapanmasına neden olmuştur. Osmanlı devleti ekonomik alanda Avrupa’ya bağımlı hale gelerek onların açık pazarı haline gelmiştir.

    A- TOPRAK İDARESİ ve TARIM

    Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Osmanlı Devleti, ekonomisinin en önemli kaynağı olan toprağı Miri Toprak olarak kendi mülkiyetinde tutmuştur. Devlet, toprakların işlenmesini reayaya bırakmış ve ekonomik hayatı düzenlerken her köylü ailesinin geçimini sağlayacak kadar toprağa sahip olmasına dikkat etmiştir. Osmanlı Devleti’nde ülke toprakları, mülkiyet hakkı bakımından “Mülk, Miri ve Vakıf” olmak üzere üçe ayrılmıştır.

    1- Mülk Arazi: Mülkiyeti kişilere ait olan topraklardır. Bu tür topraklar kendi aralarında iki kısma ayrılmıştır;

    Öşri Topraklar: Bu toprakları işleyenler Müslümanlardı. Toprağın mülkiyetine sahip olan Müslümanlar ürünlerinin bir kısmını devlete vergi olarak öderlerdi. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, miras bırakabilirler, satabilir veya vakfedebilirlerdi.

    Haraci Topraklar: Gayrimüslimlerden alınan topraklar olup, fetihten sonrada eski sahiplerinde bırakılmışlardır. Bu toprakları işleyenlerde her türlü tasarruf hakkına sahiptirler. Bunlar da “Harac-ı Mukaseme” adıyla üretim vergisi, “Harac-ı Muvazzafa” adıyla arazi vergisi verirlerdi.

    2- Vakıf Arazi: Gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış olan arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup devlet tarafından da vergiden muaf tutulmuştur.

    3- Mirî Arazi: Mülkiyeti devlete ait olan topraklardır. Devlet bu toprakları çeşitli hizmetler ve görevler karşılığı kullanıma vermiştir. Miri arazi gelirlerine göre şu bölümlere ayrılırdı:

    Dirlik Araziler: Hizmet karşılığı olarak devlet adamlarına tahsis edilen arazilerdi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, tasarruf hakkı köylüye, üreticinin devlete vermesi gereken vergi ise dirlik sahibine aitti. Böylece devlet hazinesinden memur ve sipahi maaşları için para çıkmamış oluyordu. Dirlikler gelirlerine göre üç bölüme ayrılıyordu:

    Has: Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan dirliklerdir. Bunlar padişah, şehzade, beylerbeyi vb. üst düzet yöneticilere verilirdi.

    Zeamet: Yıllık geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arasında olan dirliklerdir. Orta derecedeki devlet memurlarına (kadı, divan kâtipleri vb.) verilirdi.

    Tımar: Yıllık geliri 3.000 akçe ile 20.000 akçe arasında olan dirliklerdir.

    Dirlik sahipleri kendisine verilen toprakları köylüye 50–150 dönümlük topraklar halinde dağıtır. Ve hasat zamanında köylünün yetiştirdiği ürünün vergisini alırlardı.

    Tımarlı Sipahi Şu Durumlarda Toprağı Köylüden Geri Alabilirdi

    Toprağı sebepsiz yere terk edenlerden,

    Sebepsiz yere 3 yıl üst üste ekmeyenlerden,

    Sebepsiz yere vergisini vermeyenlerden.

    Tımarlı Sipahinin Köylüye Karşı Görevleri Şunlardır:

    Köylünün güvenliğini sağlamak,

    Köylünün tohum, gübre vb. ihtiyaçlarını temin etmek,

    Köylünün vergisini en kolay şekilde ödemesini sağlamak

    Osmanlı devleti dirlik sistemini uygulamakla birçok kazançlar elde etmiştir. Bunlar:

    Devlet, üretimi denetimi altına almış ve sürekliliğini sağlamıştır.

    Eyalet askerleri bu sistem sayesinde yetiştirilmiş ve devamlı savaşa hazır bir ordu bulundurulmuştur.

    Devlet, bazı görevlilerine maaş vermekten kurtulmuştur.

    Ülkenin bayındır hale gelmesi, araziden daha iyi yararlanılması, askeri masrafların azalması ve gelirlerin arttırılması sağlanmıştır.

    Devlet, dirlik sisteminin uygulandığı yerlerde vergi toplama yükünden kurtulmuştur.

    Bu sistem sayesinde ülkenin her tarafına yayılan askerler sayesinde köylerde bile güvenlik sağlanmıştır.

    NOT: Has ve zeametler, ilgili kişilere görevde kaldığı süre içinde tahsis edilir, görevlerinin bitiminde geri alınırdı. Tımarlar ise kanunlara aykırı bir hareketi olmadığı takdirde sipahilere ömür boyu verilirdi. Sipahinin ölümü üzerine bazı şartlarda mirasçılarına kalırdı.

    NOT: Tımar ve zeamet sistemi II. Mahmut zamanında kaldırılarak başta valiler olmak üzere devlet memurları maaşa bağlandı.

    NOT: Zaman içinde tımar toprakların Mukataa haline getirilip mültezime verilmesi yaygınlaşmıştır.

    İltizam Sistemi: İltizam devlete ait bir gelirin ihale yoluyla şahıslara verilmesidir. 16. yüzyıldan sonra uygulamaya konulan bu sistemde devlete ait bir gelir genellikle 3 yıllık bir süre için açık artırmaya çıkarılır, en yüksek be**** verene devredilirdi. Bu ihaleyi kazanan kişiye “Mültezim” denirdi. Mültezimlere dirlik sahiplerine verilen haklar tanınmıştı.

    NOT: Bu sistemin en önemli yararı devletin acil para ihtiyacını karşılamasıdır.

    Tımarların mukataa haline getirilip mültezime verilmesi şu olumsuz sonuçları doğurmuştur:

    Mültezim baskısı altında kalan halkın vergisini ödeyememesine ve toprağını terk etmesine

    İltizamların genellikle o bölgedeki zengin ve güçlü kişilere (ayan) verilmesiyle, taşradaki ayanlar güç kazanmaya başlamışlar ve devlete baş kaldırmışlardır

    Tımar toprakların iltizama verilmesiyle, valiler eskiden tımarlı sipahiye yaptırdıkları güvenlik ve askerlik hizmetini, sarıca sekban denilen kapılarında besledikleri askerlere yaptırmaya başladılar. Barış döneminde veya beylerinin tayini çıktığında işsiz kalan ve levent adını alan bu insanlar eşkıyalık yaparak karınlarını doyurmaya başladılar.

    NOT: İltizam yöntemi Tanzimat’a (1839) kadar yürürlükte kalmış, bu tarihte kaldırılmıştır. Ancak 1855'ten itibaren iltizama yeniden dönülmüştür.

    Paşmaklık Arazi: Vergi gelirleri padişahların eşlerine ve kızlarına bırakılan topraklardır.

    Malikâne arazi: Üstün hizmetleri nedeniyle bazı devlet görevlilerine verilen topraklardır.

    Mukataa Arazi: Gelirleri doğrudan devlet hazinesine ait olan topraklardır.

    Ocaklık Arazi: Gelirleri kale muhafızları ve tersane giderlerine ayrılan topraklardır.

    Yurtluk Arazi: Gelirleri sınır boylarındaki askerlere verilen topraklardır.

    Metruk Arazi: Otlak, yaylak, kışlak ve mera gibi tarıma kapalı olan ve halkın kullandığı topraklardır.

    Toprak Sisteminde Meydana Gelen Değişmeler

    Tımar sisteminin bozulmasıyla, "Dirlik topraklar" mirî mukataa'ya çevrilerek, yani gelirleri hazineye devredilerek, peşin alınan bir bedel karşılığı üç yıllığına "İltizam"a verilmeye başlandı.

    NOT: Mültezim denen iltizam sahipleri daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapmışlardır. Bu durum "Celali İsyanlarına" veya vergisini ödeyemeyen köylünün toprağını terk ederek büyük şehirlere göç etmesine neden olmuştur.

    Devletin artan masraflarının karşılanması için Mukataalar mültezimlere üç yıllık dönemler için değil, ömür boyu verilmeye başlandı. Bu sisteme malikâne usulü denilir. (1695'te)

    "Malikâne usulüyle" sağlanan gelirlerde yetmeyince, bu defa Mukataaların yıllık kârları paylara ayrılarak satılmaya başladı. Bu usule de Esham Usulü denilmiştir (1775).

    Tımar ve zeamet sistemi II. Mahmut zamanında kaldırılarak başta valiler olmak üzere devlet memurları maaşa bağlanmıştır.

    1854'te Arazi kanunnamesi ile mülkiyet sistemine geçilerek, uzun süre bir toprağı kullananlar o toprağın sahibi olmuşlardır.

    1858'de çıkarılan bir başka "arazi kanunu" ile tarım ürünlerinden alınan çeşitli vergiler kaldırılarak, tek vergi olarak aşar vergisi yürürlükte tutuldu.

    B- HAYVANCILIK

    Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonominin önemli unsurlarından biridir. Göçebeler geçimlerini tamamen hayvancılıktan sağlamışlardır. Osmanlı döneminin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağıdır. Hayvanlar etleri ve sütleriyle önemli bir gıda kaynakları oldukları gibi kıl, yapağı ve derileri de sanayinin ham maddesini oluşturur. Devlet, hayvancılıkla uğraşanlardan Adet-i Ağnam adıyla bir hayvan vergisi almıştır. Bursa’da ipek, Ankara’da tiftik, Selanik’te çuha, Bulgaristan’da Aba üretimi yapılmaktaydı.

    C- SANAYİ

    Osmanlılarda sanayi 17. yüzyıla kadar Avrupa’dan ileri düzeydeydi. El tezgâhlarında her türlü araç ve gereç üretiliyordu. Silah sanayi ve tersaneler devletin elindeydi. Osmanlı Devleti’nde özel sektörün elindeki en önemli sanayi dalı tekstil (dokuma) idi. Ankara'da sof, Bursa'da İpekçilik, Selanik'te çuhacılık, Bulgaristan'da aba Kayseri, Manisa ve Tokat'ta dericilik (debbağlık) yaygındı. Ayrıca Osmanlı Devletinde savaş araç ve gereçlerini üretmek için fabrika ve imalathaneler de kurulmuştu.

    Osmanlı Devleti’nde esnaf ve zanaatkârlar kendi aralarında “Lonca” denilen bir teşkilat kurmuşlardır. Her esnaf muhakkak bir loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu.

    Bu loncalar, ekonomik hayatın temeli durumundaydı. Loncalarda dini ve milli bir disiplin ve eğitim anlayışı vardı. Çırak, kalfa, usta ve şeyh ilişkileri bu anlayışa göre düzenlenmişti. Her loncanın altı kişilik bir yönetim kurulu vardı. Yönetim kurulu başkanına şeyh denirdi.

    Şeyh: Çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir ve cezaların uygulanmasını sağlardı.

    Kethüda: Loncayı dışarıda temsil eder, hükümetle ilişkileri düzenlerdi.

    Nakib: Şeyhi temsil eder, esnafla şeyh arasında aracılık yapardı.

    Yiğitbaşı: Disiplin işleri ve esnafa hammadde dağıtımını yapardı.

    Ehl-i Hibre: İki kişiydiler. Mesleğin sırlarını bilen, malların kalitesi bildiren, fiyat belirleyen uzman. (Bilirkişi)

    Loncaların başlıca görevleri şunlardı;

    Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek.

    Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenlemek.

    Üyelerinin zararlarını karşılamak ve kredi sağlamak.

    Halka mesleki eğitim vermek.

    NOT: Loncaların dışında esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi.

    Avrupa’daki Ekonomik Gelişmelerin Osmanlı Sanayine Etkileri

    Coğrafi keşiflerle zenginleşen Avrupalılar; artan tüketim eğilimlerini, elde ettikleri altın ve gümüşle Osmanlı pazarlarından karşılayınca esnaf hammadde bulmakta zorlandı.

    Sanayi İnkılâbı sonucu bol ve ucuz, üstelik kapitülasyonlar nedeniyle düşük gümrüklü Avrupa mallarıyla Osmanlı esnafı rekabet edemedi.

    NOT: Esnafı zorlayan başka bir konuda şehirlere göç eden köylünün, maaşları alan yeniçerilerin ve diğer grupların esnaflığı yeni bir geçim yolu olarak görmesiydi. Bu durum esnaf teşkilatlarının disiplinli yapısını bozmuş, artan esnaf sayısı geçimlerini iyice zorlaştırmıştır.

    Osmanlı Devletinin Sanayiyi Geliştirmek İçin Aldığı Tedbirler

    Sanayi hammaddelerinin ihracını yasaklamıştır.

    Gelişmiş teknolojiyle yeni imalathaneler açmıştır.

    Islah-ı Sanayii Komisyonu kurarak, esnaf birliklerini canlandırmaya ve onları şirketleşmeye çalışmıştır. Osmanlı Devleti Tanzimat fermanıyla ülkenin kalkınması için yabancı sermayeden yararlanacağın açıklamıştı. Bu yolla Osmanlı ülkesinde haberleşme ve ulaşımı geliştiren adımlar atılmıştır.

    Kırım savaşı sırasında ilk defa telgraf hattı döşenmiştir. Yine yeni bir teknoloji olan demiryolu Osmanlı ülkesine girmiştir. Verilen imtiyazlarla İngilizler Batı Anadolu hattını, Almanlarda Bağdat Demiryolunu inşa etmişlerdir.

    D- TİCARET

    Ticaret, üretilen malların tüketiciye ulaştırılması işlemidir. Siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanması, devletin ticaretin önemi nedeniyle tüccarları özendirmesi, ticaret yolları üzerinde güvenliğin sağlanması ve işlek ticaret yollarının Osmanlı topraklarından geçmesi, ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nde üçü Anadolu’da üçü de Avrupa’da olmak üzere altı ticaret yolu ağı vardı. Bunlar:

    Anadolu'da Ticaret Yolları:

    Sağ Kol: İstanbul'dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Konya, Adana üzerinden Halep'e uyanıyordu.

    Orta Kol: İstanbul’dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Diyarbakır’a buradan da Musul ve Bağdat'a kadar uzanıyordu.

    Sol Kol: İstanbul'dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Erzurum ve Kars'a uzanıyordu.

    Rumeli'de Ticaret Yolları:

    Sağ Kol: İstanbul'dan Bulgaristan, Eflak-Boğdan ve Erdel'e uzanıyordu.

    Orta Kol: İstanbul'dan Edirne, Belgrad üzerinden Avrupa içlerine uzanıyordu.

    Sol Kol: İstanbul'dan Edirne, Selanik üzerinden Mora'ya uzanıyordu.

    Osmanlılarda ticaret başlıca iki faaliyet alanında gelişmiştir. Birincisi zanaatkârların ürettiklerini dükkânlarında pazarlama biçimi, ikincisi ise, bir başka bölgeden ya da ülkeden getirilen malı satan ya da satmak üzere götüren tüccarın yaptığı iştir.

    Tüccarlar niteliklerine göre başlıca üç gruba ayrılmıştır.

    Sermayedar: Çoğunlukla bir malı ucuz ve bol bulunduğu dönemde toplayıp depolayan ve fiyatlar yükseldiğinde satan grup.

    Tacir-i Seffar: Bir bölgeden başka bir bölgeye mal taşıyarak, o malın kıt olduğu bölgedeki fiyat yüksekliğinden kâr eden grup.

    Örgütlenmiş Tüccar: Belli bir yerde mal gönderebileceği güvenilir temsilcileri bulunan ve bu yolla ticaret yapan tüccar grubu.

    15. ve 16. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslararası ticaret faaliyetlerinde başlamıştır.16. yüzyılda Bursa, İstanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.

    Osmanlı toprakları üzerinde canlı bir ticaret hayatı oluşmuştur. Bu Osmanlı Devleti’nin meydana getirdiği barış ve huzur ortamının bir sonucuydu. Osmanlı Devleti sınırları içinde canlı bir ticaret hayatının oluşmasının nedenleri;

    Osmanlı siyasi düzeninin herkesin huzur ve güvenliğini sağlaması.

    Osmanlıların uzak ve geniş alanları birbirini tamamlayan ekonomik birimler haline getirmesi.

    Uzun ve alt dalları bulunan yol ağını kurup güvence altına alması.

    Mekânda rasyonel bir örgütlenme sağlanması.

    Ticaretle İlgili Deyimler:

    Menzil: Yol üzerindeki konaklama noktalarına denirdi.

    Menzil Teşkilatı: Haberleşme tatar denilen ulaklar tarafından yapılıyordu. Devlet habercilerin çabuk gitmelerini sağlayacak dinlenmiş atları ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için konaklama yerine yakın köy ve kasabalardaki bazı aileleri bu iş için görevlendirirdi. Bu teşkilata menzil teşkilatı denirdi.

    Derbentçi: Ana yolların, boğaz ve geçitlerin güvenliğinden sorumluydu.

    Mekkâri Taifesi: Yolcu ve mal taşıma işlerini meslek edinen esnaflara verilen ad.

    NOT: Coğrafi Keşifler sonucunda yeni yolların bulunmasıyla Osmanlıların elinde bulunan ticaret yolları önemlerini kaybetmiş buda Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir.

    E- KAMU EKONOMİSİ



    Kamu ekonomisi, devlet maliyesi demektir. Osmanlı Devleti’nde ilk mali teşkilat, I. Murat zamanında kurulmuştur. Tanzimat dönemine kadar günümüzdeki anlamıyla gelirlerin ve gederlerin ayrıntılarıyla gösterildiği bir devlet bütçesi yapılmamıştır.

    Osmanlı en önemli gelir kaynağı vergilerdi. Vergiler ikiye ayrılır;

    1- Şer’i Vergiler: İslami temellere dayanıyordu. Şer’i vergiler şunlardır:

    Öşür: Müslüman halktan ürettiği ürünün onda biri oranında alınan vergidir.

    Haraç: Gayrimüslimlerden alınan vergidir. İkiye ayrılıyordu:

    Harac-ı Mukassem: Elde edilen üründen alınırdı.

    Haracı Muvazzaf: Toprak vergisiydi.

    Cizye: Müslüman olmayan halktan, askerlik hizmetinden muafiyeti karşılığı olarak alınan şahsi vergi idi. Kadın, çocuk, papaz ve düşkünlerden alınmazdı.

    2- Örfi Vergiler: Devletin sürekli veya olağanüstü ihtiyaçları için padişahın emriyle konan vergilerdir. Örfi Vergiler şunlardır:

    Çift Resmi: Tarım üreticisinin kullandığı toprağın büyüklüğüne ve üreticinin evli veya bekâr oluşuna göre alınan vergidir.

    Niyabet Rüsumu: Yöneticilerin yönetim sırasında reayadan aldıkları vergidir. Suçlulardan alınan cerimeler (Bad-ı Hava)’de bu grup içindedir.

    Bâclar ve Gümrük Vergileri: Tüccarlardan alınan vergilerdir.

    Çift bozan vergisi: Toprağını izinsiz olarak terk eden veya üç yıl üst üste ekmeyenlerden alınan vergi.

    NOT: Sel, savaş, yangın gibi olağanüstü durumlarda Avarız denilen bir vergi daha toplanırdı.

    16. yüzyıldan itibaren giderlerin artması, buna karşılık gelirlerin azalması hazinenin açık vermesine yol açmıştır.

    NOT: İlk resmi Osmanlı bütçesi Tarhuncu Ahmet Paşa tarafından hazırlanmıştır. Tarhuncu Ahmet Paşadan sonra Köprülülerde denk bütçe çalışmalarına devam etmiştir.

    F- OSMANLILARDA PARA VE FİYAT HAREKETLERİ

    Osmanlı tarihinde ilk para Osman Bey zamanında bastırılmıştır. Devletin darphanede yapıp piyasaya sürdüğü paralara Sikke adı verilirdi. Bunlardan gümüş olanına “Akçe”, altından olanına ise Sikke-i Hasene, Sultani ya da Kırmızı denirdi. Sikkelere bakır katılmasına ayar denilirdi. Bu tip paralara kırkık akçe adı verilirdi.

    Sonraki dönemlerde çeşitli isimlerde sikkeler piyasaya sürülmüştür. Bunlar guruş, para, pul, metelik, mecidiye’dir.

    Osmanlı parasının yanı sıra yabancı altın ve gümüş paralar da kullanılmıştır. Bunun nedeni Osmanlı ülkesinde altın ve gümüş madeninin az olmasıdır.

    Coğrafi Keşifler sonunda Avrupa’dan gelen çok miktarda altın ve gümüşün Osmanlı topraklarına girmesi, Akdeniz havzasındaki hızlı nüfus artışı, Avrupalıların ticaret faaliyetlerini genişletmesi 16. yüzyılda Osmanlı parasının değer kaybetmesine neden olmuştur.

    1839 ‘da ilk kez “Kaime-i Nakdiyye-i Mutebere” adıyla kâğıt para çıkarılmıştır. Karşılığı olmayan bu kâğıt paraların kullanımı üç kez tekrarlanmış ve fakat başarılı olunamamıştır. 1844 yılında yeni bir düzenlemeye gidilerek devlet darphanesi para basmada tek yetkili kılındı. Yüz guruş bir Osmanlı lirası olarak belirlendi. Böylece Osmanlı parası Guruş ve Mecidiye oldu.

    G- DEĞİŞEN DÜNYA ŞARTLARI KARŞISINDA OSMANLI EKONOMİSİ

    Tımar sisteminin ortadan kalkmasıyla bazı topraklar ayanların eline geçti ve büyük çiftlikler ortaya çıkmıştır..

    Avrupa’nın azalan tarım üretiminin bir kısmını Osmanlılar karşılamış, sanayinin hammaddesi olan pamuk, tütün gibi ürünlerin üretimi yoğunluk kazanmıştır.

    1858 yılında Arazi Kanunnamesi çıkarılarak özel mülkiyet pekiştirildi. Daha sonra Tapu Nizamnamesi de çıkarılmıştır.

    Toprak üzerinden çeşitli adlarla alınan vergiler kaldırılarak, yerine, ürünün yüzde onu oranında alınan Aşar Vergisi tek vergi olarak bırakılmıştır.

    19. yüzyılda hayvancılık açısından önemli olan Balkanlar, Avrupa’nın ihtiyaçlarını karşılamıştır.

    Osmanlı ülkesindeki hammaddenin bir kısmı Avrupa’ya çıkmıştır.

    Daha önce Avrupa’ya mamul mal satan Bursa ve Ankaralı tüccarlar yarı mamul mal satmaya başlamışlardır.

    19. yüzyılda esnaf gruplarının lonca düzenindeki üretimleri büyük çöküntüye uğramıştır.

    1820’lerden sonra Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını istila etmesi üzerine devlet şu tedbirleri almıştır:

    Yeni teknolojiden faydalanarak fabrika diye isimlendirilen büyük imalathaneler açılmıştır.

    1860–1873 yılları arasında faaliyet gösteren “Islahı Sanayi Komisyonu” sanayi alanında faaliyet gösteren esnafın canlandırılmasına çalışmıştır.

    Avrupa mallarının pazarlanması ve hammadde ticaretinin yoğunluk kazanması üzerine, Avrupa ekonomisinin bir parçası haline gelebilmek için ulaşıma büyük önem verilmiş. Avrupa’dan kısa bir süre sonra demiryolu çalışmaları Osmanlı ülkesine girmiştir.

    Tanzimat döneminde ticaret ilişkilerinin değişmesi üzerine kademeli olarak iç gümrükler 1874 yılına kadar kaldırılmıştır.

    Ticaret yollarının değişmesi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı Antlaşması Osmanlı ekonomisini olumsuz olarak etkilemiştir.19. yüzyılın tek yanlı hükümler taşıyan en önemli ekonomik antlaşması, İngiltere ile yapılan Balta Limanı Antlaşmasıdır (1838). Osmanlı Devleti, bir yandan Mehmet Ali Paşa, diğer yandan Rusya’nın güçlenmesi karşısında, İngiltere’ye bazı ekonomik ödünler vermiştir. Balta Limanı Ticaret Antlaşmasına göre yerli tüccar gümrük vergisi öderken, yabancı tüccar bundan kurtulmuştur (Bu antlaşmayla ihracattan alınan vergiler artırılırken (%12), İthalattan alınan vergiler azaltılmıştır (%5)).

    Balta Limanı Antlaşması’nın en önemli özelliği, Osmanlı Devleti’nin bağımsız dış ticaret yapma hakkından yoksun bırakılmasıdır. Bu antlaşmadan sonra bağımsız dış politika izleyemeyen Osmanlı Devleti’ne, Avrupalı devletler her krizde vergileri düşürtmüşlerdir.

    Tanzimat Dönemi’nde, 1847’de Bank-ı Dersaadet adıyla ilk banka kurulmuş, fakat bu banka Kırım Savaşı sırasında iflas etmiştir. Daha sonra İngilizler tarafından Bank-ı Osmanî kurulmuş(1856), 1863’te adı Bank-ı Osman’î-i Şahane olan bu bankaya para basma yetkisi de verilmiştir.

    Tanzimat döneminde Mithat Paşa’nın girişimiyle çiftçiye kredi vermek için Memleket Sandıkları kurulmuştur. 1863’te Ziraat Bankası kurularak çiftçilere kredi sağlanmıştır.

    1906 yılında ticareti desteklemek ve milli şirketler kurmak için Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası kurulmuş ve 1927’de İş Bankası’na katılmıştır.

    19. yüzyılda Osmanlı ekonomisinin iyice bozulması üzerine devlet iç borçlanmaya gitti. 1850’lerde iç kaynaklar tükenme noktasına gelince dış devletlerden borç para alma gündeme gelmiştir. Devlet Kırım savaşı sırasında 24 Ağustos 1854’te ilk defa dış borçlanmaya gitmiştir. 1854 yılında başlayan bu dış borçlanma 1877 yılına kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti aldığı bu dış borçları ödeyemeyince Duyun-ı Umumiye İdaresi (Genel Borçlar İdaresi) kurulmuş (1881) ve alacaklı devletler, alacaklarına karşılık Osmanlı Devleti’nin bazı gelir kaynaklarına el koymuştur.







  5. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    OSMANLILARDA EĞİTİM VE ÖĞRETİM

    İyi bir insan, iyi bir vatandaş yetiştirmek amacıyla yapılan çalışmaların tümüne eğitim denir.

    Osmanlı devlet anlayışında eğitimin hedefi; itaatkâr, hoşgörülü, sorumluluklarını bilen, kanunlara uyan, başkalarına saygılı, çevresine yararlı kişiler yetiştirmekti.

    1- ENDERUN

    Bu okul II. Murat Dönemi’nde Edirne Sarayı’nda açılmıştır. Endurun’un en önemli özelliği, saray üniversitesi olmasıdır. Osmanlı Devleti’ni yönetecek idareci, komutan, devlet memuru ve sanatkârlar burada yetişmiştir. Bu okul İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nda faaliyetlerine devam etmiştir.

    Devşirme sistemiyle toplanan çocuklar, burada iyi bir Müslüman, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı veya usta sanatkâr olarak yetiştirilirdi. Daha sonraları Enderun’a Müslüman ailelerin çocukları da alınmıştır.

    Enderun’da öğrenciler şu dört alanda eğitilirdi:

    Beden eğitimi.

    Saray İşlerini uygulamalı olarak öğrenme.

    Yetenekleri doğrultusunda bir sanat dalında uzmanlaşma.

    Teorik öğrenim yaparak İslami bilgilerini arttırma.

    Eğitim-öğretim birbirini izleyen yedi oda(Koğuş) içinde yapılırdı. Bu odalar; Büyük Oda, Küçük Oda, Doğancılar Odası, Seferli Odası, Hazine Odası ve Has Oda’dır.

    Enderun Mektebi, eski önemini yitirmekle birlikte 20. yüzyıla kadar varlığını devam ettirmiş 1909 yılında kapatılmıştır.

    2- MEDRESE

    Osmanlı Devleti’nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini veren, eğitim ve öğretim sisteminin temel kurumu medreselerdir.

    Medrese, nakli ve akli bilimlerin öğretildiği eğitim kurumudur. İslam dinine ilişkin bilimler Nakli bilimleri oluşturur. Tefsir (Kur’an-ı Kerimin açıklaması), Fıkıh (İslam hukuku), Kelam (İslam felsefesi) nakli bilimlerdendir. Akli bilimler ise, bir yönüyle Allah’ın varlığını ve yüceliğini kanıtlayan, diğer yönüyle dünyanın düzenini ve özünü akıl yoluyla açıklayan bilim dallarıdır. Matematik, Cebir, Tarih, Fizik, astronomi akli bilimlerdendir.

    İlk medrese 1331 yılında Orhan Bey tarafından İznik’te açılmıştır. Buraya atanan ilk müderris ise Davud-ı Kayseri’dir. Daha sonra başta Bursa, Edirne ve İstanbul olmak üzere hemen hemen her Osmanlı şehrinde medreseler açılmıştır. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman Dönemlerinde medrese eğitim ve öğretimi en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

    Medrese, esas itibariyle Hariç, Dâhil ve Sahn olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. İlkokul düzeyindeki Hariç derslerini veren öğrenci, isterse ortaokul seviyesindeki Dâhil derslere devam ederdi. Öğrenci Dâhil medreselerini bitirdikten sonra Sahn medresesinde eğitimini sürdürürdü. Sahn talebesi, danişmend veya softa (suhte) ismiyle öğrenim görür ve buralardan İcazetname denilen diploma ile mezun olurdu.

    Medreselerde ders veren öğretmenlere Müderris, yardımcıklarına da Müid denirdi.

    Osmanlılarda eğitimin ilk basamağı Sıbyan Mektebi idi. Bunlara “Mahalle Mektebi” de denirdi. Hemen her mahallede, her c*****n yanında bir Sıbyan Mektebi vardı. Sıbyan mekteplerinde eğitim karma ve ücretsizdi. Bu okullar vakıflar eliyle yönetilirdi. Din bilginleri, kadı, doktor, matematik ve astronomi bilginleri gibi Osmanlı aydınlarının büyük kesimi medreseden yetişiyordu.

    Osmanlılarda ilköğretim II. Mahmut zamanında zorunlu hale getirilerek 1847 yılında Sıbyan Mektepleri Talimnamesi yayınlandı. Bu talimnameye göre eğitim ve öğretimin süresi dört yıl olarak belirlenerek öğrencilerin okula devam etmesi zorunlu hale getirildi Tanzimat’tan sonra Avrupa’dan örnek alınarak yeni ilköğretim okulları açıldı. İlköğretim Sıbyan Mektepleri (Ana Okulu), İptidailer (İlkokul) ve Rüştiyeler (Ortaokul) olmak üzere üçe ayrıldı. 1869’da yayınlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile her köy ve mahallede Sıbyan Mektebi kurulması kararlaştırıldı

    Osmanlı Devleti’ndeki genel amaçlı orta öğretim kurumlarının belli başlıcaları “İdadiler (Ortaokul), Sultaniler (Lise) ve Darulmaarif (Rüştiyeler ile Darülfünün arasında eğitim veren lise dengi okul)’tir”.

    Osmanlı Devleti’ndeki yüksek öğretim kurumları ise Darülfünündür. 1871 yılında kapatılan Darülfününlar zaman zaman açılmışsa da istenilen sonucun alınmaması üzerine 1933 yılında kapatılarak yerine üniversiteler açılmıştır.

    Medreseler, kuruluş döneminden Tanzimat’a kadar ülkenin bilim ve adalet hayatına önemli ölçüde de yönetime hâkim olmuştur. Batıdaki gelişmelere ayak uyduramayan medreseler, Tanzimat sonrasında gelişmeyi engelleyen kurum haline gelmiş ve 3 Mart 1924 yılında çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile kapatılmışlardır.

    Medreselerin bozulma nedenleri:

    Medreselerde pozitif bilimlere yeterince önem verilmemesi.

    İlmiye mensuplarının hak etmediği halde terfi ettirilmesi.

    Rüşvet ve iltimas ile müderris atanması.

    Softa (suhte) denilen medrese talebelerinin mezuniyetten sonra iş bulamayıp Celali İsyanlarına katılması.

    Okumuş kitlenin memuriyet dışında herhangi bir sahaya sevk edilememesi.

    NOT: Tanzimat dönemine kadar bütün eğitim kurumları Şeyhülislama bağlı idi.

    3- AZINLIK VE YABANCI OKULLARI

    Osmanlı Devleti, birçok millet ve kültürü içinde barındırıyordu. Bu nedenle, Osmanlı topraklarında yaşayan ve Türk olmayan pek çok azınlık kendi okulunu açmıştır. Azınlık okulları, gayrimüslim topluluklara bağlı eğitim kurumlarıdır. Azınlık okulları, patrikhaneler ve hahamhaneler aracılığıyla bağımsız olarak yönetilmişlerdir. Azınlıklara ait okullar, genellikle kiliselerin yanında ona bağlı olarak açılmaktaydı (Fener Rum Papaz Mektebi, Heybeliada Papaz Mektebi, Musevi Asri Mektebi azınlık okullarındandır).

    Azınlık okullarının dışında, Avrupalı devletlerde kendi politik çıkarlarına uygun düşen herhangi bir Osmanlı azınlığını koruma bahanesiyle okullar açmışlar ve onlar aracılığıyla çıkarlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Bu amaçla Fransızlar Saint Benoit, İngilizler Beyoğlu Kız lisesi ile Nişantaşı İngiliz Erkek Lisesini, Amerikalılar ise Robert Kolejini açmışlardır. Bu devletlerden başka Almanya, İtalya, Avusturya, İran ve Rusya’da Osmanlı Devleti’nde okullar açmıştır.

    Osmanlı Devleti’nin parçalanmaya başladığı son yıllarda azınlık ve yabancı okulları, başta din ve mezhep propagandası olmak üzere öğretmen kisvesiyle papazların ve casusların bir üssü haline gelmiştir.

    EĞİTİM VE ÖĞRETİM ALANINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER

    1857 yılında Maarif-i Umumiye Nezareti (Genel Eğitim Bakanlığı) kurularak Milli Eğitim Bakanlığı’nın temeli atıldı.

    1861 bir nizamname çıkarılarak harbiye, bahriye ve tıbbiye dışındaki okullar Maarif-i Umumiye Nezaretine bağlandı. Böylece askeri ve sivil okullar birbirinden ayrılmış oldu.

    II. Mahmut döneminde ilköğretim zorunlu hale getirilerek, medreselerin yanında yeni tarz okullar açılmıştır.(Bu durum mektepli-medreseli tartışmalarına yol açmıştır.

    1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi çıkarılarak eğitim yeniden düzenlenerek sistemleştirilmiştir.

    Azınlıklara kültür, eğitim ve inanç özgürlüğü tanıyan Osmanlı Devleti, okul açma izni de vermiştir.

    Kapitülasyonlardan faydalanarak yabancı devletlerde Osmanlı Devleti’nde okullar açmıştır.

    Batı tarzı eğitim veren pek çok okul açılmıştır. Darülfünün (Yüksekokul–1845), Darülmuallimin (Öğretmen Okulu–1848), Darülmaarif (Devlet memuru yetiştiren Lise Dengi Okul–1849), Mektebi Mülkiye (İdari personel yetiştiren okul–1859), Islahhane (Sanat Okulu–1860), Lisan Mektebi (Yabancı Dil Öğreten Okul–1864), Sanayi Mektebi (Sanat Okulu–1868), Hukuk Mektebi ( 1874), Baytar Mektebi ( Veteriner Okulu–1895), Galatasaray Sultanisi ( Lise Düzeyinde Açılan İlk Okuldur–1868), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar okulu–1881) ayrıca Orman ve Maden Mektebi, Telgraf Mektebi ve Müze Mektebi gibi başka meslek ve sanat okulları da açılmıştır.

    OSMANLILARDA KÜLTÜR VE SANAT

    İnsanların meydana getirdiği maddi ve manevi değerlerin tümüne kültür denir. Aile yapısı, örf ve adetler, eğitim-öğretim, inançlar, giyim ve kuşam kültür oluşturan unsurlardır.

    Osmanlı Kültürünü oluşturan temel etmenler şunlardır:

    İlk Türk devletlerinden gelen Türk töresi.

    10. yüzyıldan itibaren Türk kültürüne giren İslam inancı (İslam Hukuku).

    Hâkim olunan coğrafyanın var olan kültür yapısı.

    Osmanlı dönemi Türk kültürü, genel itibariyle coğrafyaya hâkim, dış kültür değerlerini kendi bünyesinde birleştiren ve onları geliştirerek yeni bir mana kazandıran bir özellik taşır. 13. yüzyılın sonlarından itibaren Bizans sınırında kurulan uc bölgelerinde, klasik büyük bir devlete yükselişin tarihini yaşayan Osmanlılar, kültürlerini uçlardaki diğer kültürlerin gelişmelerini de alarak süslemiştir. Kuruluş döneminde başlayan kültürel gelişme Fatih döneminde olgunlaşmıştır.

    17. yüzyıl ve sonrası klasikleşen değerlerin, değişen dünya şartlarıyla karşılaşma dönemidir. 16. yüzyılda gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, bünyesinde birçok kültür toplamış, fakat diğer kültürleri yok etme yoluna gitmemiştir. 19. yüzyılda yeni tarz ve değerler gündeme gelmiş, bu dönemde çağdaşlaşma kültüre yansımıştır.

    OSMANLILARDA DÜŞÜNCE HAYATI

    Osmanlılar, Anadolu’da siyasi birliğin sağlanması yanında düşünce birliğinin sağlanmasına da büyük önem vermişlerdir. Osmanlıların bütün sistemlerinin temel yapısını İslam hukuku, eski Türk geleneği ve yaşanılan bölgenin özellikleri birleşerek esas teşkil etmiştir.

    Osmanlı klasik döneminde bilim, dini yönden algılanmış ve bu açıdan tanımlanmıştır. Bilimler Nakli (İslami Bilimler) ve Akli Bilimler diye iki kısma ayrılmıştır.

    18. yüzyılın başından itibaren, batılılaşma ve çağdaşlaşma Osmanlı düşüncesinde yer etmiştir. Tanzimat’tan itibaren çağdaş toplumun özelliklerinden olan çeşitli düşünce akımlarının temelleri atılmıştır. Bu düşünce akımları ve önemli temsilcileri şunlardır:

    İslamcılık (Panislamizm): Tüm Müslümanların bir çatı altında toplanmasını savunmuşlardır. II. Abdülhamit tarafından desteklenen bu akımın önemli temsilcileri İzmirli İsmail Hakkı, Ahmet Cevdet Paşa, Bursalı Tahir, Mehmet Akif Ersoy ve Şemsettin Günaltay’dır

    Batıcılık: Her yönüyle batının örnek alınmasını savunmuşlardır. Abdullah Cevdet bu akımın en önemli temsilcisidir.

    Osmanlıcılık: Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin Osmanlı sınırları içinde yaşayan tüm insanların birlikteliğini savunmuşlardır. Namık Kemal ve Sabahattin Bey bu akımın temsilcileridir.

    Turancılık (Türk Birliği): Tüm Türklerin bir çatı altında toplanmasını savunmuşlardır. Bu akımın en önemli temsilcisi İttihat ve Terakki Partisi idi.

    Türkçülük: Misak-ı Milli sınırları içindeki Türklerin birlikteliğini savunmuşlardır Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Fuat Köprülü bu akımın en önemli temsilcileridir. Atatürk, Türkçülük konusunda Ziya Gökalp’ten etkilenmiş ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu temel üzerine oturtmuştur.

    BİR KÜLTÜR UNSURU OLARAK DİN

    Din bir kültür öğesi olarak, insan ve toplum davranışlarını etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Dini faaliyetler, özellikle tarikatların çevresinde yoğunlaşmıştı. Tarikat şeyhleri bulundukları yerlerde hem kendi görevlerini yerine getiriyor hem de kültürel gelişmeye katkıda bulunuyorlardı.

    BİLİM VE TEKNOLOJİ

    Osmanlı Devleti’nde bilime ve bilim adamlarına büyük bir önem verilmiştir. Bunun sonucunda birçok bilim dalında pek çok bilim adamı yetişmiştir. Bilindiği gibi Osmanlıların bilim merkezleri medreselerdir. Fatih döneminde açılan Sahn-ı Seman Medresesi ve Kanuni döneminde açılan Süleymaniye Medresesi çağın en ileri bilim kuruluşları olmuştur. El-Fenari, Kadızade-i Rumi, Ali Kuşçu, Molla Lütfi, Molla Zeyrek, Aşıkpaşazade, Neşri, İdris-i Bitlisi, Kemalpaşazade, Piri Reis, Seydi Ali Reis, Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Peçevi İbrahim Efendi ve Evliya Çelebi önemli bilim adamlarıdır.

    YAZI, DİL VE EDEBİYAT

    Osmanlılar Arap Alfabesini kullanmışlardır. Osmanlılar Arap Alfabesine, Türkçedeki seslerin söylenişlerinden esinlenerek birkaç harf daha eklemişlerdir.

    Osmanlılarda devletin resmi yazışma dili Türkçe, din ve bilim dili Arapça ve edebiyat dili de Farsça idi.

    Türkçe, Arapça ve Farsçanın kaynaşması sonucu Osmanlıca denilen bir yazı dili ortaya çıkmıştır.

    Edebi Akımlar ve Temsilcileri:

    Divan Edebiyatı: Osmanlılarda saray ve medrese çevresinde Arap ve Fars edebiyatının etkisiyle gelişen edebiyat türüdür. Nesimi, Dehhani, Ahmedi, Şeyhi, Ahmet Paşa Necati, Baki, Fuzuli, Zati, Hayali, Yahya Bey ve Nef’i bu edebiyat türünün en önemli temsilcileridir.

    Halk Edebiyatı: Halk edebiyatının temeli ozan ya da âşık adını alan şairler tarafından atılmıştır. Şairler halkın duygu ve düşüncelerini sade bir Türkçe ile anlatmışlardır. Gevheri, Âşık Ömer, Karacaoğlan, Köroğlu, Kul Mehmet ve Kul Mustafa bu edebiyat türünün en önemli temsilcileridir.

    Tekke (Tasavvuf) Edebiyatı: Tekkelerde yetişen ve daha çok dini değerlere ağırlık veren, fakat nazım şeklinde halk edebiyatına yaklaşan bir edebiyat türüdür. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Eflaki Dede, Hacı Bayram Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemseddin, Dede Ömer Ruşeni İbrahim Gülşeni, Pir Sultan Abdal ve Sinan-ı Ümmi Tekke edebiyatının en önemli temsilcileridir.

    Tanzimat Edebiyatı: Batının etkisiyle gelişmiş bir edebiyat türüdür. Bu dönemde dilde sadeleşme ön plana çıkmıştır. Batıdan alınan ilk tür tiyatro olmuştur. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemseddin Sami, Ali Suavi ve Ahmet Cevdet Paşa bu dönemin önemli temsilcileridir.

    Serveti Fünun Edebiyatı(Edebiyatı Cedide): Türk edebiyatının Avrupalılaşmasında yeni bir aşama olmuş, şiirde aruz ölçüsünü kullanıp bireysel konuları işlemişlerdir. Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahid bu akımın en önemli temsilcileridir.

    Fecri Ati Edebiyatı: Bu dönemin önemli şair ve yazarları; Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit, Fuat Köprülü ve Yahya Kemal’dir.

    Milli Edebiyat: Edebiyat tarihimizde 1911–1923 tarihleri arasında kalan dönemdir. Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin ve Mehmet Akif Ersoy bu akımın en önemli temsilcileridir.

    OSMANLILARDA BASIN VE YAYIN

    Osmanlılarda ilk matbaa Lâle Devri'nde İstanbul'da kurulmuştur (1727). Bu ilk matbaanın kurucuları Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika'dır. Burada basılan ilk eser ise Vankulu Lugatı’dır. Osmanlılarda Gazetecilik

    Osmanlı devletinde ilk resmî gazete, II. Mahmut zamanında haftalık olarak çıkarılan Takvim-i Vekayi'dir (1831). Bu gazete Cumhuriyet dönemine kadar varlığını sürdürmüştür. Türkçe olarak çıkarılan bir başka gazete ise Ceride-i Havadis'tir (1840). İlk özel Türk gaze*tesi Agâh Efendi ve Şinasi'nin 1860'ta çıkardıkları Tercüman-ı Ahval'dir. Şinasi ayrıca 1862'de Tasvir-i Efkâr adıyla bir fikir gazetesi çıkardı. Namık Kemal bu gazetede başyazardı. 1866'da çıka*rılan Muhbir isimli gazetede Ali Suavi laisizmi işledi. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra basın ve yayın hayatında yeniden canlanma görüldü. Hüse*yin Cahit, Tevfık Fikret ve Hüseyin Kâzım, Tanin Gazetesini çıkardılar. İttihat ve Terakki yönetimi*ne karşı olanlar Volkan Gazetesini çıkardılar. Volkan gazetesi 31 Mart Olayı'nın çıkmasında etkisi olduğu gerekçesiyle kapatıldı. 31 Mart Olayı'ndan sonra iktidarını güçlendiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, basına uygulanan sansürü ağırlaştırdı. I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla Osmanlı basın ha*yatı tümüyle durgun bir döneme girdi. Ancak I. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Yenigün, Akşam, İkdam ve Güleryüz gibi gazeteler çıkarıldı.

    Osmanlılarda Dergicilik

    Osmanlı Devleti'nde ilk dergi Mecmua-i Fünun adıyla Münif Paşa tarafından, ilk resmî dergi ise Mir'at adıyla Mustafa Refik tarafından 1862'de, ilk mizah dergisi Diyojen adıyla Teodor Kasap tarafından 1872'de çıkarıldı. Daha sonra bu dergiyi Hayal ve Çıngıraklı Tatar isimli mizah dergileri izledi.

    XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Genç Kalemler ve Türk Yurdu düşünce hayatımıza önemli katkılar yapmış dergilerdir. Aynı dönemde mizah türünde Hokkabaz Hoca Nasreddin ve Geveze gibi dergiler yayınlanmıştır. I. Dünya Savaşı’nın sonunda Aydınlık ve Aydede adlı mizah dergileri çıkarılmıştır.

    GÜZEL SANATLAR

    Osmanlılar’da gelişen sanat dalları; mimari, edebiyat, minyatür, musiki, tezhip, çinicilik, hattatlık, cam, seyirlik oyunlar ve tiyatrodur.

    Zanaat dalları ise; dokuma, halı, cilt, maden ve ahşap işleridir.

    Minyatür Sanatı: Osmanlılarda el yazmalarını süsleyen resimlere minyatür, bu sanat ile uğraşanlara da nakkaş denirdi. İslam dinine göre resim yasaklandığı için resim yerine daha soyut olan minyatürü tercih etmişlerdir. Matrakçı Nasuh ve Nakkaş Osman önemli minyatür ustalarındandır. Diğer önemli minyatür sanatçıları Niğari, Nakkaş Hasan Paşa, Kalender ve Levni’dir. Şeker Ahmet Paşa önemli ressamlardandır. 19. yüzyılda resim dalında Osman Hamdi Bey Güzel Sanatlar Okulu’nu açarak Batı Tarzında Resim Sanatının gelişmesi yolunda ilk adımı atmıştır.

    Keramik Sanatı: Osmanlılarda ilk defa keramik ve çinicilik 16. yüzyılda İznik’te başlamıştır.17. yüzyıldan itibaren İznik keramik ve çini merkezi olarak önemini kaybetmiştir.

    Çinicilik Sanatı: Kökeni Orta Asya’ya kadar giden çini sanatı, Osmanlılarda gelişmiştir. Osmanlıların çini merkezi önceleri İznik iken daha sonra Kütahya olmuştur. Osmanlı çini sanatının en önemli örneklerini, 16. yüzyıl ortasından 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar İznik sır altı tekniğiyle yapılan kırmızı çiniler teşkil etmektedir. Osmanlı dönemi çinilerinde bitkisel motifler ile sarı, yeşil ve kırmızı renkler kullanılmıştır.

    Cilt Sanatı: Osmanlılarda cilt sanatı, özellikleri deri ciltler, çeşitli malzemeleri ve zengin bezemeleri ile dikkat çeker. Deri ciltler üzerine farklı tekniklerle bezemeler yapılmıştır. Bu işle uğraşanlara mücellit denirdi.

    Hat Sanatı: Güzel yazı yazma sanatıdır. İslamiyet’e geçişle başlamıştır. Hat sanatı ile uğraşanlara hattat denir. İslam ülkelerinde resim sanatının yerini almıştır. Türk yazı sanatı, en parlak dönemini Osmanlı hattatlarıyla yaşamıştır. 13. yüzyılın sonlarından itibaren hattatlar sülüs, nesih, muhakkak, reyhanî, tevki ve rika gibi yazı çeşitleri kullanmışlardır. Amasya’lı Şeyh Hamdullah, Ahmet Karahisari, Hafız Osman, Mustafa Rakım Efendi ve Kazasker Mustafa izzet önemli hattatlardandı.

    Müzik: Osmanlılar, Türk müzik geleneğini devam ettirerek Osman Bey zamanında Mehterhane denilen mızıka takımını kurmuşlardır. Tokatlı Derviş Ömer Gülşeni, Nihani, Mustafa Itri Efendi, önemli müzisyenlerdendir. !8 ve 19. yüzyıllarda Türk müzüğinde Batı’nın etkisi görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde tek sesli müzikten çok sesli müziğe geçilmiştir. II. Mahmut Mızıka-i Humayun’u kurarak örgün bir müzik eğitimi başlatmış, bir anlamda konservatuar açmıştır. 19. yüzyılda İsmail Dede Efendi, Dellalzade İsmail Efendi, Hacı Arif Bey ve öğrencisi Şevki Bey gibi ünlü müzisyenler yetişmiştir.

    Tezhip Sanatı: Kitapların altınla yaldızlanmasına tezhip, tezhip yapanlara da müzehhip denirdi. Her kitaba uygulanmaz sadece değerli kitaplara uygulanırdı.

    Tiyatro ve Diğer Seyirlik Oyunlar: Türklerin Orta Asya’dan bu yana devam eden kukla, dans ve birtakım taklit oyunları Osmanlı Devletinde de devam etmiştir. Türk tiyatrosu; Köylü Tiyatrosu, halk Tiyatrosu, Saray Tiyatrosu ve Batı tiyatrosu olmak üzere dört bölüme ayrılırdı. İlk Türkçe tiyatro oyunu Şinasi’nin Şair Evlenmesi’dir.

    Cam Sanatı: Camilerde ve ahşap binalarda kullanılmıştır. Küçük renkli cam parçalar bir araya getirilerek yapılır.

    MİMARİ

    Osmanlı mimarisi 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar Selçuklu ve Beylikler mimarisinin etkisinde kalmıştır. Klasik dönemde Türk mimarisi evrensel değerde bir üretme gücüne sahip olmuş ve üstün bir niteliğe kavuşmuştur.

    Osmanlı mimarisi, özellikleri bakımından üç döneme ayrılır:

    1- Erken Dönem: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçen dönem, Osmanlı mimarisinde erken dönem olarak anılır. Bu dönem, genelde Selçuklular ve beylikler dönemi mimari özelliklerini taşır.

    Bu dönemde yapılan mimari eserlerden bazıları şunlardır; İznik’te Hacı Özbek Camii ve Yeşil Camii, Bursa’da Ulu Camii, Hüdavendigar Camii ve Yeşil Camii, Edirne’deki Ulu Camii ve Üç şerefeli camii. Fatih tarafından yaptırılan Topkapı sarayı sivil mimarinin en önemli örneklerinden biridir.

    Yıldırım Bayezıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı ile Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Rumeli Hisarı ve Topkapı Sarayı’nın surları askeri mimarinin en güzel örnekleridir.

    2- Klasik Dönem: Mimari alanda bu döneme damgasını vuran Mimar Sinan’dır. Türk mimarisi Mimar Sinan ile doruk noktasına ulaşmıştır. Dört yüzden fazla eser bırakan Mimar Sinan, Şehzade Camiini çıraklık, Süleymaniye Camiini kalfalık ve Selimiye Camiini de ustalık eseri olarak kabul etmektedir. Mimar Sinan, yalnızca mimari eserler meydana getirmekle kalmamış Mimar Davut Ağa ile Mimar Mehmet Ağa gibi ünlü mimarları da yetiştirmiştir.

    17. yüzyılın en önemli mimarı ise Sultan Ahmet Camiini yapan Mimar Mehmet Ağa’dır.

    3- Geç Dönem: 18. yüzyılda (Lale Devrinde) Türk mimarisi kendi üslubundan uzaklaşarak Avrupa mimarisinden etkilenmiştir. Bu dönemde Avrupa mimarisinin barok ve rokoko tarzları mimarimize girmiştir(1740–1808). Avrupa mimari tarzının etkisinde yapılan ilk eser Nur-u Osmaniye Camii’dir.

    19. yüzyılda batı kaynaklı “Ampir Üslüp” adlı yeni bir mimari akım ortaya çıkmıştır(1808–1860).1900 yılından sonra “Neo Klasik” denilen eski Osmanlı mimarisi yeniden önem kazanmıştır.Osmanlı mimarisi dini, sivil ve askeri mimari olmak üzere üç bölüme ayrılmaktadır.

    NOT. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren futbol ülkemize girmiş, Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe gibi spor kulüpleri kurulmuştur.








  6. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113
    Türk İnkılabının Gelişimi

    18 YÜZYIL ISLAHATLARI

    Lâle Devri Islahatları (1718 -1730)

    Osmanlı tarihinde Pasarofça Antlaşması'ndan Pat*rona Halil isyanına kadar geçen döneme Lale Dev*ri denilmiştir. İsmini ünlü lâle bahçelerinden alan bu devri sade*ce İstanbul ve etrafındaki önemli merkezler yaşayabilmiştir. Bu dönemde İstanbul'da saraylar, köşkler, park ve bahçeler yapılmıştır. Osmanlı Devleti'nde ilk kez bu dönemde Avrupa'nın üstünlüğü kabul edilerek Avrupa'daki yeniliklerden faydalanma yoluna gidilmiştir.

    Lâle Devri'nde;

    I İlk kez Avrupa'nın önemli merkezlerinde geçici elçilikler açıldı (Paris, Viyana, Moskova ve Le*histan). Osmanlı Devleti, elçilikleri kurmakla; Avrupa'daki teknik, bilimsel ve sosyal gelişme*leri takip etmeyi ve Avrupa devletlerinin politika*larını öğrenmeyi amaçlamıştır.

    Said Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından ilk Türk matbaası kuruldu (1727). İbrahim Müte*ferrikamın evinde kurulan bu ilk Osmanlı matba*asında dini kitaplar hariç, tarih, coğrafya ve edebiyata ait bazı kitaplar basılmıştır. Matbaada basılan ilk eser Vankulu Lügati adlı sözlüktür. Matbaa Avrupa'dan alınan ilk teknik yeniliktir.

    Not: Osmanlı Devleti'nde ilk matbaa, II. Bayezid döne*minde gayrimüslimler tarafından İstanbul'da kurul*du. Fakat hattatlığın çok gelişmiş ve yaygın bir meslek olması nedeniyle Müslümanlar o dönemde matbaaya ilgi duymadılar. Osmanlı Devleti hattatla*rı mağdur etmemek amacıyla önceleri matbaada dini kitapların basımını yasaklamıştır.

    Yeniçerilerden oluşturulan bir itfaiye örgütü (Tulumbacılar) kurulmuştur.

    Yalova'da bir kâğıt imalathanesi, İstanbul'da ku*maş ve çini imalathanesi açılmıştır.

    İlk defa çiçek hastalığı için aşı bulunmuştur.

    Doğu klâsiklerinden bazı eserler Türkçeye ter*cüme edilmiş, kütüphaneler açılmış, resim, min*yatür, edebiyat ve az da olsa bilim alanında ge*lişmeler gözlenmiştir.

    Avrupa'dan Rokoko ve Barok tarzı mimari ör*nek alınarak çeşitli eserler yapılmıştır.

    Not: Lâle Devri ıslahatları Avrupa'nın etkisiyle yapılan ilk esaslı ıslahat hareketleridir. Bilim, teknik, sanat ve kültürel alanlarda ıslahat yapılmış, askeri alanda ıs*lahat yapılmamıştır. Osmanlı mimarisinin Avrupa mimarisinin etkisinde kalması sonucunda sivil mi*mari ön plana çıkmıştır.

    Lâle Devri'nde yapılan eğlenceler ve israf fakir hal*kın tepkisine yol açtı. Sadrazam Nevşehirli İbra*him Paşa'nın yakınlarını önemli mevkilere getirme*si ve İran'la yapılan savaşlarda başarısız olunması, Patrona Halil isyanının çıkmasına yol açmıştır (1730). Halkın yanında bir kısım askerler de isyana katıldılar. Birçok bahçe ve köşkü yerle bir eden is*yancılar, matbaaya dokunmadılar. Bu durum hal*kın yeniliklere karşı olmadığını gösterir.



    I. Mahmut Dönemi Islahatları (1730 -1754)

    Patrona Halil isyanından sonra devlet işleri alt üst oldu. I. Mahmut padişah olduktan sonra asilerin elebaşlarını ortadan kaldırdı.

    I. Mahmut, ıslahatların yapılmasını Fransız asıllı Humbaracı Ahmet Paşa'ya (Kont dö Boneval) vermiştir.

    Humbaracı Ahmet Paşa;

    Osmanlı ordusundaki Humbaracı ve Topçu sını*fını ıslah etmiştir.

    Ordunun ıslahı için raporlar hazırlamıştır.

    Subay yetiştirmek amacıyla Kara Mühendishanesi'ni kurmuş (1734), böylece Osmanlı Dev*leti, Avrupa tarzında ilk teknik okulu askeri alanda açmıştır. Bu durum, yapılan yeniliklerin bilimsel gelişmelerle takviye edilmesinin amaç*landığını göstermektedir.

    Üsküdar’da askeri mühendis yetiştirmek için Hendesehane adıyla bir askeri okul kurulmuştur (1734)

    Emrindeki kıtaları Avrupa ordularının düzenine göre örgütlemiş; orduyu bölük, tabur ve alay gi*bi bölümlere ayırmıştır.

    Osmanlı Devleti'nde Avrupa tarzında askeri ıslahat*lar ilk kez bu dönemde başlamıştır. Bu ıslahatların etkisiyle Osmanlı ordusu, 1736 – 1739 Osmanlı -Rus ve Avusturya Savaşlarını kazanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Bu durum Humbaracı Ahmet Paşa'nın yaptığı ıslahatların başarılı olduğuna kanıt gösterilebilir.



    III. Mustafa Dönemi Islahatları (1757- 1774)

    I. Mahmut'tan sonra Osmanlı tahtına geçen III. Os*man zamanında kayda değer bir ıslahat yapılmadı. III. Mustafa tahta çıktıktan sonra Avrupa tarzında ıs*lahatların yapılmasına önem vermiştir. Bu dönemin ıslahatlarını Sadrazam Koca Ragıp Paşa ve Baron de Tot yapmıştır.



    III. Mustafa döneminde,

    Lüzumsuz masraflar kesilmiş, maliyede ıslahat yapılarak devletin gelirleri artırılmaya çalışılmıştır.

    Fransızcadan matematik ve astronomiyle ilgili kitaplar tercüme edilmiştir.

    Topçu ve istihkâm askerleri ıslah edilmiş, Sürat Topçu Ocağı kurulmuş ve Avrupa tarzında as*ker yetiştirilmiştir.

    Çeşme faciasından sonra tersane ıslah edilerek yeni bir donanma kuruldu. Ayrıca deniz subayı yetiştirmek amacıyla Mühendishane-i Bahri-i Humayün (Deniz Mühendishanesi) kurulmuştur (1773).

    Mali alanda düzenleme yapılmış, iç borçlanma sistemi (esham) uygulanmıştır.

    Not: 1775 yılında yürürlüğe konan "esham" uygulama*sı bir iç borçlanma türü olarak yorumlanabilir. Bu uygulama, büyük mukataa gelirlerinin halka satıl*ması demekti ve gelir ortaklığına benziyordu. Esha*mın kişiler arasında değişimi serbestti, ancak ver*giye tabiydi.



    I. Abdülhamit Dönemi Islahatları (1774-1789)

    1768 – 1774 Osmanlı - Rus savaşlarında Osmanlı Devleti'nin mağlup olması ve Küçük Kaynarca Ant*laşması ile ağır şartların kabul edilmesi, yapılan ıs*lahatların yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    I. Abdülhamit yabancı danışmanlar getirerek ısla*hatlara devam etti. I. Abdülhamit yabancı danış*manların Müslüman olmaları ve Osmanlı kıyafetlerini giymeleri şartını kaldırarak bu konuda yapılacak ıslahatları başlatan ilk padişah ol*muştur.

    Devrin ileri gelen ıslahatçı devlet adamları Halil Hamit Paşa ve Cezayirli Hasan Paşa'dır.

    I. Abdülhamit döneminde,

    Sürat Topçu Ocağı genişletilerek mevcudu artı*rılmıştır.

    İstihkâm Okulu açılmış, Lağımcı ve Humbaracı ocaklarının gelişmesi sağlanmıştır. Kara ve De*niz kuvvetlerini ıslah etmek için Avrupa'dan çok sayıda mühendis ve uzman getirilmiştir. Haliç, Karadeniz ve Ege'de yeni tersaneler açılarak modern gemiler yapılmıştır.

    Maliyenin düzeltilmesi için çalışmalar yapılmış*tır. Bu amaç doğrultusunda yeniçerilerin sayımı yapılmış, tımar sisteminde düzenlemeye gidil*miş ve ulufe alım satımı yasaklanmıştır.

    III SELİM DÖNEMİ (1789 -1807)

    III. Selim Dönemi önemli Siyasi Olayları

    Osmanlı Avusturya Savaşları ve Ziştovi Antlaşması (1791)

    Osmanlı – Rus savaşı ve Yaş Antlaşması (1792)

    Napolyonun Mısır’ı işgali (1798) ve Fransızlarla imzalanan El Ariş Antlaşması ile Mısır’ın Osmanlı hâkimiyetine geçmesi



    III. Selim Dönemi Islahatları

    1787 -1792 Osmanlı - Rus ve Avusturya savaşların*da Osmanlı ordusunun özellikle yeniçerilerin yeter*sizliği görülmüştü. III. Selim, Ziştovi ve Yaş Antlaş*masıyla (1792) sağlanan barış ortamından faydala*narak ıslahatlara başladı. İleri gelen devlet adamla*rından raporlar aldı. III. Selim döneminde yapılan ıslahatlara Nizam-ı Cedit adı verilmiştir. Bu dönem ıslahatlarının ağırlık merkezini askeri ıslahatlar oluş*turmuştur.

    III. Selim döneminde,

    Nizam-ı Cedit Ordusu kuruldu. Bu ordu yeniçe*rilerden seçilen ve Anadolu'dan getirilen asker*lerden kurulmuş ve Avrupa tarzında eğitilmiştir. Ordunun giderleri yeni kurulan İrad-ı Cedit Ha*zinesi tarafından karşılanmıştır.

    Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Kara Mühendishanesi) adlı askeri okul açılmıştır.

    Avrupa'daki gelişmeleri takip etmek ve Osman*lı Devleti hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amacıyla Avrupa'nın önemli merkezlerinde sü*rekli elçilikler kurulmuştur. Bu durum Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilere eskisinden daha fazla önem verildiğini gösterir.

    Paranın değeri korunmaya çalışılarak yerli malların kullanımı özendirilmiştir.

    İlmiye sınıfının ıslahı için çalışılmış, kadıların gö*rev yerlerine gitmeleri sağlanmıştır.

    Yeni kitaplar tercüme edilmiş, Fransızca devle*tin ilk resmi yabancı dili haline getirilmiştir.

    Vezirlerin sayısı ve görev süreleri yeniden belir*lenmiştir.

    Anadolu ve Rumeli yirmi sekiz eyalete ayrılmış*tır.

    Yeniçerilerin sayısı azaltılarak eğitim zorunlulu*ğu getirilmiştir. Avrupa'dan getirilen askeri uz*manların çalışmalarıyla topçu, humbaracı ve la*ğımcı ocakları ordunun teknik sınıfı olarak yeni*den düzenlenmiştir.

    Donanmaya önem verilerek tersane ıslah edil*miştir.

    III. Selim dönemi ıslahatları Kabakçı Mustafa İsya*nı ile sona ermiştir (1807).

    Not: III. Selim tarafından yapılmak istenen ıslahatlar; ye*niçerilerin tepkisi, devlet adamlarının lüks ve israfa dalmaları, İrad-ı Cedit hazinesi için konulan vergi*lerin toplumda meydana getirdiği huzursuzluk ve yabancı elçilerin aleyhte propaganda yapmaları gi*bi nedenlerden dolayı başarılı olamamıştır.

    XVIII. Yüzyıl Islahatlarının Genel Özellikleri

    Osmanlı Devleti, Avrupa'nın gerisinde kaldığını anlamış ve Avrupa'yı örnek alarak yenilikler yapmıştır.

    Islahatlar padişah ve devlet adamları tarafından yapılmış, halkın ıslahatlar konusunda bir isteği ve desteği olmamıştır.

    Savaşların yenilgiyle sonuçlanması ve toprak kayıplarının devam etmesi, ıslahatların askeri alanda yoğunlaşmasına neden olmuştur.

    Islahatlar, gösterilen tepkiler yüzünden (özellik*le yeniçerilerin) devamlı olmamıştır.

    İlk defa Avrupa'dan getirilen uzmanlardan ya*rarlanılmıştır.

    XVII. Yüzyıl ıslahatlarına göre daha esaslı ısla*hatlar yapılmıştır. Ancak ıslahatlarla amaçlanan hedefler gerçekleştirilememiş ve devlet çökün*tüden kurtarılamamıştır.

    19. YÜZYIL ISLAHATLARI

    Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda,

    Merkezi otoriteyi güçlendirmek

    Askeri alanda yenilikler yaparak toprak kaybını önlemek

    Ulusçuluk akımının yaygınlaşmasından sonra azınlıkların imparatorluktan ayrılmalarını engel*lemek

    Avrupa'daki gelişmeler paralelinde imparatorlu*ğun modernleşmesini ve demokratikleşmesini sağlamak

    Ekonomik sorunları çözmek

    Avrupalı devletlerin desteğini sağlamak

    amaçları ile değişik alanlarda yenilikler yapmıştır.



    II. MAHMUT DÖNEMİ (1808-1839)

    II. Mahmut Dönemi Önemli Siyasi Olayları

    1806–1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşmasının imzalanması (1812).(Bu antlaşma ile Sırplara ayrıcalıklar verilmiştir)

    1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması’nın imzalanması (1829). (Bu antlaşma ile Rumlara bağımsızlık, Sırplara ise özerklik verilmiştir)

    Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı. 1833 Kütahya Antlaşması ile Ruslarla Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın imzalanması

    II MAHMUT DÖNEMİ YENİLİKLERİ

    Sened-i İttifak (1808)

    Bu senet II. Mahmut ile ayanlar arasında imza*lanmıştır.

    Not: Bir bölgenin, şehrin, kasabanın ileri gelenlerine ayan denirdi. Osmanlı Devleti'nde yönetim ile şehir halkı arasında ilişkiler ayanlar aracılığıyla kurulur*du.

    Ayanlar şehrin en nüfuzlu ve zengin kişileriydi. Bun*ların çoğunluğunu görevini kötüye kullanarak yük*selen mahalli memurlar ve bölgede görev yapmış kapıkulları oluşturuyordu. Bunların en meşhurları Karaosmanoğulları, Çapanoğulları, Tekeoğulları, Caniklizade ve Tepedelenli Ali Paşa'dır.

    Ayanlarla II. Mahmut arasında Sened-i İttifak'ın ya*pılmasında Alemdar Mustafa Paşa önemli rol oy*namıştır. Osmanlı Devleti, Sened-i İttifak'la ayanla*rı merkeze bağlayıp, devletin eyaletler üzerindeki etkisini güçlendirmeyi ve ıslahatların başarılı olma*sını amaçlamıştır.

    Yorum: Sened-i İttifak;

    Padişahın yetkilerini sınırlandırmış ve padişahın ilk defa kendi otoritesi yanında bir güç olarak ayanları kabul etmesine ortam hazırlamıştır.

    Osmanlı Devleti'nin ayanlara söz geçiremeyecek kadar zayıfladığını ortaya çıkarmıştır.

    Bazı tarihçilere göre Osmanlı Devleti'nin Magna Charta'sı, bazılarına göre de anayasal mo*narşiye ilk adımı kabul edilmiştir.

    Alemdar'ın ölümü ve merkezi otoritenin güçlenmesiyle unutulmuştur.

    Askeri Alanda Yapılan Yenilikler

    II. Mahmut'un padişahlığının ilk yıllarında sadrazam Alemdar Mustafa Paşa askerlik alanında bazı yeni*likler yapmaya çalıştı. Nizam-ı Cedit'in yerine Sekban-ı Cedit ismiyle yeni bir ocak kurdu. Yeniçeri Ocağı'nda ıslahat yapılarak eğitim zorunlu tutuldu. Ulufe alım satımı yasaklandı.

    Sekban-ı Cedit'in kısa sürede güçlenmesi yeniçeri*leri telaşlandırdı. Ayaklanma çıkaran yeniçeriler, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'yı öldürdüler. Bu olaydan sonra yeniçerilerin isteğiyle Sekban-ı Cedit Ocağı kaldırıldı.

    Sekban-ı Cedit'in kaldırılması yeniçerilerin şımar*masına neden oldu. II. Mahmut yeniçerilerden Eş*kinci adıyla yeni bir ocak kurdu. Bu ocak Avrupa tarzında eğitim yapacaktı. Yeniçeriler, "Eğitim iste*meyiz" diyerek ayaklandılar. Buna karşılık halk, es*naf, medrese öğrencileri, topçu birlikleri padişahın yanında toplanarak Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdılar (1826) (Vaka-yı Hayriye).

    Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla,

    Padişahın devlet yönetimindeki otoritesi yeni*den güçlenmiştir.

    Yeniliklere engel olan bir kurum ortadan kaldırılmıştır.

    Bektaşilik tarikatı yasaklanmıştır.

    Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla bölük, tabur, alay, şeklinde düzenlen yeni bir askeri teşki*lat kuruldu. Bu ordu çağdaş nitelikli merkez ordusu olarak kuruldu.

    Ayrıca; eyaletlerde tımarlı sipahilerin ortadan kalk*masıyla doğan askeri boşluğu doldurmak için Redif Birlikleri (1834) ve Rumeli'de Müşirlikler ku*ruldu (1836). Redif birlikleri Müşirliklere bağlan*mıştır.



    Yönetim Alanında Yapılan Yenilikler

    XVIII. Yüzyıldan itibaren önemini kaybeden Di*van örgütü kaldırılarak yerine bugünkü anlam*da bakanlıklar (nazırlıklar) kuruldu (1826). Padişah, sadrazam ve şeyhülislamın elinde toplanan yetkiler nazırlar (bakanlar) arasında paylaştı*rılmıştır.

    Devlet memurları dahiliye ve hariciye diye ayrıl*mış, tımar ve zeamet kaldırılarak devlet memur*larına maaş bağlanmıştır. Bu uygulama ile merkezi otoritenin güçlendirilmesi amaçlan*mıştır.

    Görevden alınan veya ölen devlet adamlarının mal varlığına el koymak demek olan müsadere usulü kaldırılmıştır. Bu yenilikle devlet memur*larının mal ve mülkü güvence altına alınmış*tır.

    Osmanlı uyruğundaki herkese tam bir din ve mezhep özgürlüğü tanınmıştır.

    İller merkeze bağlanmış ve âyanlık kaldırılmıştır. Mahalle ve köylerde muhtarlıklar, şehirlerde ise posta ve polis teşkilatları kurulmuştur. Bu yeniliklerle merkezi otorite güçlendirilmeye çalışılmıştır.

    Anadolu ve Rumeli'de askeri amaçlı ilk nüfus sayımı yapılmıştır (1831). Sadece erkeklerin sa*yılması bu duruma kanıt olarak gösterilebilir.

    Karantina servisleri kurulmuştur.

    Kılık - kıyafet alanında değişiklik yapılmış, me*murların fes ceket ve pantolon giymeleri kabul edilmiştir. Ancak halk kıyafet konusunda serbest bırakılmıştır.

    Yurtdışı seyahatlerinde pasaport uygulaması getirilmiştir. Bu uygulama ile yurda giriş ve çı*kışlar kontrol altına alınmıştır.

    Çeşitli konularda teklifler hazırlamak ve kendilerine gönderilen sorunları incelemek üzere bazı meclisler kuruldu. Askeri konularda Dar-ı Şura-yı Askeri, adli konularda Meclis-i Vala-yı Ahkâmı Adliye, bürokraside Dar-ı Şura-yı Babıâli gibi meclisler çalışmaya başlamıştır.



    Eğitim ye Kültür Alanlarında Yenilikler



    II. Mahmut döneminde Batılılaşmaya ve kültürel faaliyetlere önem verilmiş, medreselerin yanın*da Avrupa tarzında eğitim kurumları açılmıştır.

    İstanbul'da ilköğretimin zorunlu hale getiril*miştir (1824).

    Yüksek öğretime öğrenci yetiştirmek için Rüşdiye (ortaokul) ve Mekteb-i Ulum-u Edebiye gibi orta dereceli okullar açılmıştır.

    Devlet memuru yetiştirmek için Mekteb-i Maarif-i Adliye kurulmuştur.

    Doktor yetiştirmek için Tıbhane-i Amire (1827), Cerrahhane (1832) ve Mekteb-i Şahane-i Tıbbiye (1839) açılmıştır

    Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu), Mızıka-i Hümayun (Bando Okulu) gibi askeri okullar açılmıştır.

    Not: II. Mahmut döneminde Avrupa tarzında sivil okulla*rın açılması, Osmanlı ülkesinde kültür çatışmasına neden olmuştur. Eğitimde doğan bu iki başlılık Cumhuriyet Dönemi'nde, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun çıkarılmasıyla ortadan kaldırılmıştır.

    II. Mahmut döneminde yabancı dile büyük önem verilmiş ve yabancı dil bilen Müslüman çevirmenler yetiştirilmiştir.

    Avrupaî tarz müzik serbest bırakılmıştır.

    İlk defa bu dönemde Avrupa'ya öğrenci gönde*rilmiştir.

    Not: Avrupa tarzında okulların açılması, Avrupa'ya öğ*renciler gönderilmesi, padişah ve devlet adamlarının Avrupa ziyaretleri, modern okulların açılması Osmanlı Devleti'nin Batı kültürleriyle etkileşimini artırmıştır.

    Takvim-i Vekayi adıyla ilk resmi gazete çıkarılmış*tır (1831). Bu gazeteyle halkın aydınlatılması, devle*tin bütünlüğü ve devamı yönünde hükümet politikasının pekiştirilmesi, ıslahatların ve si*yasal gelişmelerin anlatılması amaçlanmıştır. Yazı kadrosu devlet memurlarından oluşan ga*zetenin tirajı 5.000'e ulaşmıştır. Devlet bu gaze*teyle halkı yönlendirmeye çalışmıştır.



    Ekonomi Alanında Yapılan Yenilikler

    Yerli malların kullanılması teşvik edilmiş, Os*manlı parasının dışarıya çıkışını önlemek için yabancı kumaştan elbise yapılması yasaklan*mıştır.

    Yeni kurulan ordunun elbise ve ayakkabı ihtiya*cının karşılanması için Bakırköy'de bez, Eyüp'te iplik, İzmit'te çuha ve Beykoz'da deri fabrikaları kurulmuştur.

    Osmanlı tüccarının yabancı tüccarlarla rekabet edebilmesi için gümrük vergilerinde kolaylık sağlanmıştır.

    Ekonomik kalkınmada önemli rol oynayan yol yapımına önem verilmiştir.

    Yorum: Ekonomik çalışmalara en büyük darbeyi 1838 Bal*ta Limanı Antlaşması vurdu. Osmanlı Devleti, Mehmet Ali Paşa isyanına karşı destek bulabilmek için önce İngiltere, sonra da Fransa'ya önemli ta*vizler verdi. Bu ticaret antlaşmasıyla yabancı tüc*carlar, Osmanlı ülkesinde çok düşük vergi karşılı*ğında ticaret yapmaya başladılar. Osmanlı tüccar*ları yabancı tüccarlarla rekabet edemedi, ithalat ve ihracat arasındaki denge bozuldu. Böylece Os*manlı pazarlarını Avrupa malları istilâ etti. 1838 Bal*ta Limanı Antlaşması'yla Osmanlı Devleti, bağımsız dış ticaret politikasından vazgeçmiştir.



    ABDÜLMECİT DÖNEMİ(1839-1861)



    Tanzimat Fermanı'nın ilanından (1839) I. Meşruti*yetin ilanına kadar geçen süreye Tanzimat Dönemi (1876) denir. Yenilik taraftarı Abdülmecit’in pa*dişah olduğu bu dönemde Tanzimat ve Islahat Fer*manları yayınlaşmıştır.

    Osmanlı Devleti'nde yapılan ıslahatlar iki döneme ayrılır. Birinci dönem ıslahat hareketlerinde, Os*manlı Devleti'nin kendi tarih ve kültürünün; ikinci dönem ıslahat hareketlerinde ise, Avrupa kültürü*nün etkisi görülür. II. Mahmut, Tanzimat ve Meşruti*yet dönemleri, ikinci dönem ıslahat hareketleri ara*sında yer alır.

    Abdülmecit Dönemi Siyasi Olayları:

    Londra Konferansı ve Mısır sorununun çözümü (1840)

    Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841). (Boğazlar sorunu ilk kez devletlerarası bir konferansta görüşülerek çözümlenmiştir)

    Kırım Savaşı (1853–1856) ve Paris Antlaşması’nın imzalanması(1856).

    İlk kez bu dönemde İngiltere ve Fransa’dan dış borç alınmıştır (1854).



    Tanzimat Fermanı (1839)

    Tanzimat Fermanı, dönemin Dışişleri Bakanı Mus*tafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmıştır.

    Bu fermanın hazırlanmasında;

    Fransız İhtilali'nden etkilenen Osmanlı Devlet adamları ve aydınlarının, Avrupa ülkelerindeki yönetim anlayışını ve vatandaşlık haklarını ör*nek alarak yenilik yapmak istemeleri

    Osmanlı Devleti'nin varlığını kendi kuvvetiyle koruyamayacağını anlamasından sonra Avru*palı devletlerin desteğini sağlamak istemesi

    Rusya'nın Hıristiyan halka yeni haklar verilmesi için yaptığı baskıların önlenmek istenmesi, etkili olmuştur.

    3 Kasım 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı'nda başlıca şu esaslar yer almıştır:

    Müslüman ve Hıristiyan bütün halkın ırz, na*mus, can ve mal güvenliği devletin güvence*si altında olacaktır.

    Bu hüküm ile din ve mezhep ayrımı gözetil*meksizin halka eşitlik ve devlet güvencesi veril*miştir.

    Vergiler herkesin gelirine göre düzenli bir şekilde toplanacaktır.

    Bu hüküm ile Vergilerin toplanmasındaki eşitsizlik ve haksız*lıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır ve gelire göre vergi toplama yoluna gidilmiş, stan*dart vergi oranlarından vazgeçilmiştir.

    Askerlik işleri düzene konulacak, askere al*ma ve terhis işlemleri sağlam esaslara bağ*lanacaktır.

    *Tanzimat Dönemi'nde askerlikte ocak usulü or*tadan kaldırılmış, askerlik vatan görevi haline gelmiştir.

    *Tanzimat Fermanı'ndan sonra askerlik süresi beş yıl olarak belirlenmiştir.

    Not: Tanzimat Fermanı'yla bütün Osmanlı vatandaşları*nın eşit sayılması ve askerlik işlerinin düzenlenme*sinin karara bağlanması, gayrimüslimlerin askerlik yapmasını zorunlu hale getirmiştir. 10 Mayıs 1855'te bir kanun çıkarılarak, gayrimüslimlerin Müslü*manlar gibi askerlik yapmaları kabul edilmiş ve ciz*ye kaldırılmıştır. Bu durum gayrimüslimler arasında memnuniyetsizlik meydana getirince askerlik için bedel usulü getirilmiştir.

    Mahkemeler açık olarak yapılacak ve hiç kimse haksız yere idam edilmeyecektir.

    Bu hükme dayanarak; Tanzimat Fermanı'yla Osmanlı ülkesinde Avrupa hukuk kuralları geçerli olmaya başlamış ve padişahın yetkileri kanunlarla sınırlandırılmıştır, sonuçlarına ulaşılabilir.

    Herkes mal ve mülküne sahip olacak, miras bırakabilecek ve müsadere kaldırılacaktır.

    Bu hüküm ile mülkiyet hakkı devlet garantisi al*tına alınmıştır. Böylece kişilerin sermaye biriki*mine ortam hazırlanmıştır.

    Rüşvet ve iltimas kaldırılacaktır.

    Bu hüküm ile halkın devlete ve yöneticilere gü*ven duyması sağlanmak istenmiştir.

    Herkes kanun önünde eşit olacaktır.

    Bu hüküm ile tüm Osmanlı vatandaşları arasın*da eşitliğin sağlanması istenmiş, bu durum Os*manlıcılık fikrine esas olmuştur.

    Başta padişah olmak üzere herkes fermanın hükümlerine uymakla yükümlüdür.

    Bu hüküm ile;

    * İlk kez padişah kendi yetkilerini kendi sınırlan*dırmıştır.

    * Bu fermanın getirdiği en önemli yenilik, her gü*cün üzerinde kanun gücünün olduğunun kabul edilmesidir.

    Bundan sonra çıkarılacak kanunlar Tanzimat Fermanı'na aykırı olmayacaktır.

    Tanzimat Fermanı Osmanlı ülkesinde anayasacılık hareketinin başlangıcı sayılmıştır.



    Tanzimat Fermanı'nın Sonuçları

    Tanzimat Fermanı kişisel özgürlükleri ve vatan*daşlık haklarını genişletmiştir.

    Tanzimat Dönemi'yle başlayan ıslahat hareket*lerinde daha çok hukuk ve yönetim alanında ıs*lahatlar yapıldı. Batının etkisiyle hazırlanan bu ferman, yapılacak ıslahatları da içermiştir.

    Hukuk alanında ıslahatlarla yeni ticaret ve ceza kanunları ile yeni mahkemeler kurulmuştur. Tanzimat Dönemi'nde Şer'iye mahkemelerinin yanı sıra, azınlıkların Cemaat mahkemeleri, Konsolosluk mahkemeleri, Ticaret mahkemele*ri ve Nizamiye mahkemeleri faaliyet göstermiş*lerdir. Bu mahkemelerde birbirinden farklı kuralların uygulanması hukuk birliğini bozmuştur.

    Tanzimat Fermanı, halkın isteğiyle değil, padi*şahın tek taraflı bazı esasları devlet garantisine almasıyla ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ferman halk arasında fazla anlaşılamadı. Fermanın an*laşılması için Anadolu ve Rumeli'ye memurlar gönderildi. Bu dönemdeki gelişmelerin etkisiyle ilk Osmanlı aydın kadrosu yetişmiştir.

    Padişah, bu fermanı kabul ederek kendi yetkile*rini sınırlandırmıştır.

    Batıyı daha iyi anlayan aydınlar yetişmiş ve ba*tılılaşma hareketleri yoğunlaşmıştır.

    Maarif Nezareti kurularak (1857) medreseler dışındaki bütün eğitim kurumları bu bakanlığa bağlan*mıştır. Bu durum eğitim - öğretim alanında iki*liklere neden olmuştur. Yine Tanzimat Döne*mi'nde kız öğrencilerin eğitimi devletin so*rumlulukları arasına girmiştir.

    İlk banka bu dönemde kurulmuştur(Bank-ı Dersaadet, bu bankanın iflas etmesi üzerine Bankı Osmanî adlı banka kurulmuştur 1856)

    Ceride-i Havadis, Tasvir-i Efkâr ve Tercüman-ı Ahval gazeteleri çıkarılmıştır. Bu durum halkın önemli gelişmelerinden haberdar olmasına, kültürel gelişmelerin hızlanmasına, okuma yazmanın önem kazanmasına ortam hazırla*mıştır.

    Islahat Fermanı (1856)

    Tanzimat Fermanı'nın bir devamı ve Tanzimat ile başlayan ıslahatların bir aşaması olan Islahat Fer*manı, İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'ne baskısı sonucu ilan edilmiştir.

    Islahat Fermanı'nın esasları Viyana'da yapılan top*lantı sonunda Avusturya, İngiltere ve Fransa tarafın*dan belirlenmiştir. Viyana görüşmeleri sırasında Müslüman ve Hıristiyan halk arasındaki farklılıkların padişahın fermanıyla ortadan kaldırılması kararlaş*tırılmıştır.

    Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin baskıları sonu*cunda içişlerine karışılmasını önlemek amacıyla Is*lahat Fermanı'nı hazırladı. Bu ferman Paris Antlaşması'nda yer almıştır.

    1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı'nın başlıca maddeleri şunlardır:

    Din ve mezhep özgürlüğü sağlanacak, okul, kilise ve hastane gibi binalar tamir ve yeniden inşa edilebilecektir.

    Bu hüküm ile Hıristiyanlara tam bir dini serbestiyet getirilmiş, açılan okullar milliyetçi isyanların artmasına neden olmuştur.

    Hıristiyan ve Musevilere karşı küçük düşürü*cü sözler ve deyimler kullanılmayacaktır.

    Bu hüküm ile gayrimüslimlerin isyanlarının ön*lenmesi ve Müslüman Hıristiyan çatışmasının or*tadan kaldırılması amaçlanmıştır.

    Hıristiyan ve Museviler devlet memuru olabi*lecek, çeşitli okullara girebilecektir.

    Bu hüküm ile Hıristiyanlarla Müslümanlar ara*sındaki en önemli ayrılık giderilmiştir.

    İşkence, dayak ve angarya kaldırılacaktır.

    Vergiler herkesin gelirine göre toplanacak ve iltizam usulü kaldırılacaktır.

    Askerlik için nakdi bedel kabul edilecektir.

    Bu hüküm ile Hıristiyanlar para ödeyerek asker*lik görevinden muaf tutulmuşlardır. Bu durum toplumsal eşitlik anlayışıyla bağdaşmaz.

    Hıristiyanlar il meclislerine üye olabilecekler*dir.

    Bu hükümle, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu yerlerde yerel yönetim Hıristiyanların denetimine geçti. Bu da devletin parçalanmasını hızlandır*mıştır.

    Yapılacak antlaşmalarla yabancı uyruklular vergilerini ödemek şartıyla mal ve mülk sahibi olabilecektir.

    Bu hüküm ile yabancı sermayenin ülkede yatı*rım yapmasına olanak sağlamıştır. Bu hakka sa*hip olan yabancılar Osmanlı ülkesindeki etkin*liklerini artırmışlardır.

    Mahkemeler açık yapılacak, herkes kendi di*nine göre yemin edecektir.

    Patrikhanede yeni meclisler kurulacak, bu meclislerin aldığı kararlar Babıâli tarafından tasdik edildikten sonra yürürlüğe girecektir.

    Bu hüküm ile Balkanlarda yeni Hıristiyan devlet*lerin kurulmasına ortam hazırlanmıştır.

    Tarım ve ticaret işleri düzenlenecek. Herkes şirket ve banka gibi ticari nitelikli kurumlar açabilecektir.



    Islahat Fermanı'nın Sonuçları

    Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı'ndaki hüküm*leri teyit ve tekrar etmekle beraber onları geniş*letmiş, özellikle Hıristiyan halka tanıdığı hakları ve sorumlulukları açıklığa kavuşturmuştur.

    Gayrimüslimlere mahkemede şahitlik hakkı ve*rilmiş, cizye ve haraç kaldırılmıştır.

    Din ve vicdan hürriyeti devlet güvencesi altına alınmıştır. Bu konudaki hükümlerden bir kısmı, zamanın Avrupa devletlerinin çoğunda henüz gerçekleşmemişti.

    Islahat Fermanı'nın ilan edildiği 1856 tarihlerin*de Avrupa devletlerinde din ve ırk ayrımına da*yalı hukuksal düzenlemeler devam etmiştir.

    Hıristiyan halkın askerlik görevini ne şekilde ya*pacağı açığa kavuşturulmuştur.

    Islahat Fermanı, bağımsız iç siyaseti engelle*miş, yapılan ıslahatların başarısızlıkla sonuçlan*masına neden olmuş, Avrupalı devletlerin mü*dahalesine yol açmıştır.

    Not: Islahat Fermanı'nın uygulanmasıyla bütün toplu*lukları din, dil, ırk farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve yeni bir Osmanlı toplumunun meydana getiril*mesi amaçlanmıştır.

    ABDÜLAZİZ DÖNEMİ (1861-1876)

    Abdülaziz Dönemi Önemli Siyasi Olayları:

    Bu dönemde hiç savaş olmamıştır.

    Abdülaziz Avrupa’ya giden ilk Osmanlı padişahı ve Yavuz’dan sonra Mısır’ı ziyaret eden tek Osmanlı hükümdarıdır.

    Devletin en ağır borcu bu dönemde alınmıştır

    Abdülaziz Dönemi Islahatları

    Abdülaziz döneminde Mekteb-i Mülkiye-i Tıbbi*ye, Eczacılık Okulu, Kaptan ve Çarkçı Mektebi ile Darülmuallimat (kız öğretmen okulu) öğreti*me başladı. Yetim Müslüman çocuklar için Darüşşafaka açıldı. 1869'da Maarif-i Umumiye Ni*zamnamesi (genel eğitim tüzüğü) kabul edile*rek öğretim kademeleri sıbyan, rüştiye, idadi, sultani ve darülfünun olarak planlandı.

    Yeni yasaları bildiren Düstur dergisi yayınlan*maya başlandı.

    Bahriye Nezareti kuruldu. Büyük ve modern bir donanma oluşturuldu. Deniz Ticaret Kanunu çı*karıldı.

    Mecelle adı verilen bir medeni kanun hazırlan*dı. Mecelle II. Abdülhamit döneminde yürürlüğe girmiştir.

    II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİ (1876-1909)

    II. Abdülhamit Döneminin Önemli Siyasi Olayları:

    1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Ayestefanos(1878) ve Berlin Antlaşmalarının imzalanması (13 Temmuz 1878).

    Kıbrıs’ın İngiliz Yönetimine bırakılması(4 Haziran 1878).

    Tunus’un Fransızlar tarafından işgali (1881)

    Mısır’ın İngilizler tarafından işgali (1882)

    Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi (1908)

    Yunanistan’ın Girit’i topraklarına katması (1908)

    Duyunu Umumiye idaresi’nin kurulması (1881)

    Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhakı (1909)

    31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)

    MEŞRUTİYET DÖNEMİ

    Bir hükümdarın başkanlığı altında toplanan parla*menter sisteme meşrutiyet denir. Bu sistemde hü*kümdarın yanı sıra halkın oluşturduğu bir meclis yer alır. Böylelikle halk padişahın yanında yönetime ka*tılır. Meşrutiyet ilan edilen devletlerde genellikle bir anayasa hazırlanarak devlet idaresi bu anayasa doğrultusunda yürütülür.



    I. Meşrutiyetin İlanı (1876)

    Tanzimat Dönemi'nde yetişen Osmanlı aydınları arasında Fransız İhtilali'nin etkisiyle gelişen vatan, millet, hürriyet, eşitlik, hak, hukuk, meşrutiyet gibi kavramlar yayılmaya başlamıştır. Bu aydınlar devle*tin eski gücüne ulaşabilmesi için Müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlı vatandaşlarının tam bir eşitlik içinde ülke yönetimine katılmasını, meşruti*yet yönetiminin kurulmasını ve anayasa yapılması*nı istiyorlardı. Avrupalıların Jön Türkler adını ver*dikleri Yeni Osmanlılar bu düşüncelerini yaymak amacıyla cemiyetler kurdular.

    Tuna ve Bağdat valilikleri sırasında büyük başarılar gösteren Mithat Paşa Yeni Osmanlıların önderliğini yapmıştır. Yeni Osmanlıların düşüncelerine bazı ile*ri görüşlü devlet adamları da katıldılar.

    Sultan Abdülaziz'in meşrutiyete karşı çıkması üzeri*ne Şehzade V. Murat ile anlaşan Mithat Paşa ve ar*kadaşları Abdülaziz'i tahttan indirmeye çalıştıkları sırada padişah suikast ile öldürülmüştür. V. Murat'ın sağlık durumu padişahlık yapmaya elverişli olma*dığından Yeni Osmanlılar bu defa meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit'i tahta çıkar*dılar.

    II. Abdülhamit Yeni Osmanlılara verdiği sözü yerine getirerek Mithat Paşa'yı sadrazam yaptı. Mithat Pa*şa başkanlığında bir kurul oluşturularak ilk Türk anayasası olan Kanun-î Esasi hazırlandı.

    Bu sırada Balkan bunalımını görüşmek üzere İstan*bul'da bir konferans toplanmıştı. Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin içişlerine karışmasını önle*yeceği düşüncesiyle 23 Aralık 1876'da konfe*ransın ilk günü I. Meşrutiyeti ilan etti. Ancak Av*rupalı devletler bu durumu hiç dikkate almamışlar*dır.

    I. Meşrutiyetin ilan edilmesinde;

    Yeni Osmanlıların Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmaları

    İstanbul Konferansı'nda Osmanlı Devleti aleyhi*ne karar alınmasının önlenmek istenmesi

    Azınlıkların da ülke yönetimine katılmalarını sağlayarak imparatorluğun dağılmasının önlen*mek istenmesi

    etkili olmuştur.

    Not: Osmanlı Devleti azınlıkları ülke yönetimine katarak Avrupalı devletlerin içişlerine karışmasını engelle*meyi, toplumu milliyetçilik akımının olumsuz etki*sinden korumayı amaçlamıştır. Bu uygulama Osmanlıcılık düşüncesiyle bağdaşmaktadır.

    Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesinden sonra meclis çalışmaları için hazırlıklar yapıldı. Genel Meclis 20 Mart 1877'de Dolmabahçe Sarayı'nda çalışmaları*na başlamıştır.

    Kanun-i Esasi'nin Önemli Maddeleri

    Saltanat ve hilafet hakkı ve makamı Osmanoğulları soyunun en büyük erkek evladına ait*tir.

    Bu madde Osmanlı Meşrutiyeti'nin monarşik karakter taşıdığını göstermektedir.

    Devletin dini İslam'dır. Yasalar dini hükümle*re aykırı olamaz.

    Bu madde Osmanlı anayasasının teokratik ağır*lıklı bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

    Yasama görevi Ayan Meclisi ve Mebusan Meclisi'ne verilmiştir.

    Ayan Meclisi üyeleri padişah tarafından ölünceye kadar tayin edilebilecektir. Mebu*san Meclisi'nin üyeleri dört yılda bir yapılan seçimle her elli bin Osmanlı erkeğinin seçe*ceği milletvekillerinden oluşacaktır.

    *Halk ilk kez seçme ve seçilme hakkına sahip olarak yönetime katılma hakkı elde etmiştir.

    *Osmanlı Devleti'nde parlamenter sisteme geçil*miştir.

    Not: Yasama, devlet bütçesini çıkarma ve hükümeti de*netleme amaçlarıyla kurulan, üyeleri halk tarafın*dan belirli bir süreliğine seçilen siyasal organa parlamento denir.

    Yürütme yetkisi; başında padişahın bulundu*ğu Bakanlar Kurulu'na (Heyet-i Vükela'ya) verilmiştir.

    Kanun teklifini sadece hükümet yapabilecek*tir.

    Bu maddeler Mebuslar Meclisi'nin etkinliğini azaltmış ve bir danışma meclisi durumuna dü*şürmüştür.

    Bakanlar Kurulu'nun başkan ve bakanlarını padişah seçer, atar ve gerektiğinde azleder.

    Mebuslar Meclisi'nin başkanı ve iki yardımcı*sı meclisin gösterdiği adaylar arasından pa*dişah tarafından seçilir.

    Meclisi açmak ve kapatmak padişaha aittir.

    Hükümet meclise karşı değil, padişaha karşı sorumlu olacaktır.

    Bu madde, padişahın yetkilerinin milli iradenin üstünde olduğunu göstermektedir.

    Anayasada kişi özgürlüğü, öğretim ve öğre*nim özgürlüğü, mülkiyet hakkı, din özgürlü*ğü, basın özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, vergi eşitliği, yasal eşitlik ve dilekçe hakkı gi*bi temel haklar yer almıştır.

    Osmanlı Devleti'nde kişisel haklar ve özgürlük*ler genişlemiş ve anayasa güvencesine alınmış*tır.

    Padişah, devlet güvenliğini bozduğu gerek*çesiyle polis araştırması yaptırabilecek ve sonunda suçlu görülen kişileri sürgüne gön*derebilecektir.

    Kanun-i Esasi'nin Önemli Özellikleri

    Kanun-i Esasi, Türk tarihinin Avrupa tarzındaki ilk anayasasıdır.

    Bu anayasa, Prusya ve Belçika anayasaları in*celenerek bir heyet tarafından düzenlenmiştir.

    Padişahın Meclisi dağıtabilmesi, bakanların padişaha karşı sorumlu olması, padişahın iz*ni olmayan konuların Mecliste görüşülme*mesi, Ayan Meclisi üyelerini padişahın seç*mesi ve ömür boyu görevde kalmaları ulusal egemenlik ve demokrasi kavramlarıyla bağdaşmaz.

    Osmanlı - Rus Savaşı sırasında II. Abdülhamit, Ka*nun-i Esasi'nin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak meclisi tatil etmiştir (14 Şubat 1878). Bu kararın alınmasında Meclisin etnik yapısının çalışmala*rı aksatması da etkili olmuştur.

    II. Abdülhamit II. Meşrutiyetin ilanına kadar ülkeyi sıkı bir yönetimle kendi otoritesi altında yönetmiştir. Bu dönemde matbaalar çoğalmış, kitap basımı ve tercüme faaliyetleri hızlanmış, yeni okullar açılmıştır. Yine bu dönemde imar çalışmalarına önem veril*miş, Bağdat ve Hicaz demiryolları işletmeye açıl*mıştır. Demiryollarının yapımına önem verilmesi merkezi yönetimin güçlendirilmesine yardımcı olmuştur. Bu dönemde Ziraat Mektebi, Veteriner Mektebi (1895) ve Mekteb-i Hukuk-ı Şahane (1878-Hukuk Fakültesi) açılmıştır.

    II. Meşrutiyet'in İlanı (1908)II. Abdülhamit'in Mebuslar Meclisi'ni kapatması ve anayasayı yürürlülükten kaldırması meşrutiyet yan*lılarını yeniden harekete geçirdi.

    Meşrutiyet yanlıları 1889 yılında İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'ni kurarak örgütlendiler. Cemiyet daha sonra adını İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak de*ğiştirmiştir. Cemiyet üyeleri faaliyetlerini genişlete*rek yurt içinde ve dışında cemiyetin şubelerini açtı*lar. Rus çarı ile İngiltere kralının Reval'de bir araya gelerek Boğazlar sorununu görüşmeleri ve Make*donya'da ıslahat yapılmasını istemeleri üzerine Av*rupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin içişlerine ka*rışmasını engellemek ve imparatorluğun çok uluslu yapısını korumak isteyen İttihatçı subaylardan En*ver Bey Selanik'te, Resneli Ahmet Niyazi Bey Manastır'da kendilerine bağlı birliklerle ayaklandılar. Rumeli'de Meşrutiyet isteğiyle gösterilerin artması sonucunda II. Abdülhamit meşrutiyetin yürürlüğe girdiğini ilan etmek zorunda kaldı (23 Temmuz 1908).

    II. Meşrutiyet'in İlanının Sonuçlan

    Meşrutiyet yönetiminin ilk günlerinde iktidar boşluğu ve geçiş döneminin kargaşası bazı devletlerin işine yaradı:

    Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.

    Avusturya - Macaristan Berlin Antlaşması'na gö*re yönetimi altında tuttuğu Bosna - Hersek'i top*raklarına kattı.

    Girit Yunanistan'a bağlanma kararı aldı.

    II. Meşrutiyet Dönemi'nde ilk siyasi partiler ku*rularak faaliyet gösterdiler. Bu partilerin başlıcaları İttihat ve Terakki Partisi, onun ilk rakibi Ahrar (Hürler) Partisi ve İttihatçıların amansız düş*manı Hürriyet ve İtilaf Fırkası idi. Bu partiler sayesinde tarihimizde demokratik parlamen*ter sistemin İlk denemeleri yapıldı.

    II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçim*lerle İttihat ve Terakki Partisi en güçlü siyasi teş*kilat haline geldi. Yönetimi doğrudan ele alma*yan İttihatçılar dışarıdan müdahaleyi tercih etti*ler.

    31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)

    Meşrutiyete karşı olanlar İttihat ve Terakki'ye karşı olan partilerin bünyesine girerek halkın dini duygu*larından da faydalanarak halkı isyana teşvik ettiler. Bu arada bazı subaylar da İttihatçılara karşı tavır al*dılar. İttihatçıların milli bir politika izleyeceğinden çekinen bazı Avrupa devletleri isyancıları destekle*diler.

    Bu gelişmeler sonunda İstanbul'da avcı taburlarındaki askerler isyanı başlattılar (13 Nisan 1909). Bu isyan Rumi takvime göre 31 Mart'ta çıktığından 31 Mart İsyanı olarak adlandırılmıştır. İsyanın çık*masında Avrupalı devletlerin askerler arasında yaptığı propagandaların yanı sıra halkın dini duy*gularının istismar edilmesi de etkili olmuştur.

    İsyan kısa süre de büyüyünce İttihat ve Terakki Ce*miyeti Mahmut Şevket Paşa komutasında Hareket Ordusu adı verilen bir kuvveti Selanik'ten İstan*bul'a gönderdi. Ordunun kurmay başkanı Musta*fa Kemal'di.

    Hareket ordusu isyanı kısa sürede bastırdı. Bu du*rum ordunun yenilik hareketlerini ve rejimi koru*duğunun göstergesidir. İsyandan sorumlu olduğu gerekçesiyle II. Abdülhamit tahttan indirilerek V. Mehmet Reşat padişah ilan edilmiştir. Bu olaydan sonra Kanun-i Esasi'de önemli değişiklikler yapıl*mıştır.

    Not: 31 Mart Olayı Osmanlı devlet düzenini değiştirme*ye yönelik bir isyandır. Bu isyanın bastırılması meş*rutiyet rejiminin sürdürülmesini sağlamıştır.

    II. Meşrutiyet Döneminde Kanun-i Esasi'de Yapılan Önemli Değişiklikler

    Padişah Mebuslar Meclisi’nde anayasaya bağlılık yemini edecektir.

    Bu hüküm ile kanun üstünlüğü ilkesi pekiştiril*miştir.

    Padişah Bakanlar Kurulu'nun yalnızca baş*kanını seçmekle yükümlüdür.

    Bakanlar Kurulu Mebuslar Meclisi’ne karşı sorumludur.

    2. ve 3. hükümlerle, padişahın yürütme ile ilgili yetkileri kısıtlanmış, millet iradesi yürütme orga*nı üzerinde denetim hakkı kazanmıştır.

    Mebuslar Meclisi başkanını kendisi seçer.

    Ekonomi, ticaret ve barış antlaşmaları Me*buslar Meclisi’nin onayından sonra yürürlü*lüğe girer.

    Mebuslar Meclisi ve Ayan Meclisi padişahtan izin almadan yasa önerme hakkına sahiptir.

    Padişah, veto ettiği bir yasa tasarısı değiş*meden yeniden mecliste kabul edilirse bu ta*sarıyı onaylamak zorundadır.

    5. 6. ve 7. maddeler padişahın yasama yetkisi*nin kısıtlandığını göstermektedir.

    Padişahın meclisi feshetme yetkisi oldukça zorlaştırılmıştır.

    Padişah Meclis'te anayasaya bağlılık andı İç*me yükümlülüğü altına girmiş, ödenekleri yasaya bağlanmıştır.

    Yorum: Kanun-i Esasi'de yapılan bu değişiklerle,

    Padişahlık makamı sembolik hale gelmiştir.

    Padişahın yönetimdeki etkinliği azalmış, buna karşın halkın yönetime katılımı artmıştır.

    Demokrasi ve millet egemenliği kavramları ge*lişmiştir.







Sayfayı Paylaş