Tarihi Olaylar

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 9. Sınıf' bölümünde Moderatör Remzi tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64

    Çanakkale niçin geçilemedi?


    18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dâhice Boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve Boğazı düşman gemilerine kapamıştı... Peki o esrarlı mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür?
    Evet, Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914’te Çanakkale’ye gelmişti... Almanya’da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilen bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti’nin mali problemleri ona Boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu.


    Çanakkale Boğazında zaten önceden Boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.
    6 Mart gecesi Cevat Bey, Mayın Grup Komutanı Hafız Nazmi Bey’e şu emri veriyordu:
    “Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusret’le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi sezer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun!..”
    Evet, bu sefer mayınların Boğazı kesecek şekilde değil de kıyıya paralel olarak Karanlık Limanı’na dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir düşünceydi! Çünkü düşman zırhlıları Boğaza grup grup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için Boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman’da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu...


    Nazmi Bey, ertesi gün Nusret Mayın Gemisi Komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’yı buldu. Her iki subay da çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret’in genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Bey’in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti... Evet, Türk tarihi için çok önemli bir gün başlıyordu!..

    Destanın sadece bir parçası: Nusret

    Nusret Mayın Gemisi, daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman’a giriyordu... Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret’in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı. Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattının hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yer almaya başladılar. Birkaç dakika sonra bütün mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü...


    Makineler tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınların dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı...
    Evet, verilen görev büyük bir başarıyla yerine getirilmişti. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin Başkomutanının hasta kalbi bu heyecana dayanamamış, duruvermişti; Hakkı Bey, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu...
    ***
    Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana geldi. Bunların sebebi, 7-8 Mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonra da; gerek düşmanın fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret’in mayınlarıydı. Düşmanın “yüzen kale”leri birer birer batmaya başladı. Önce Bouvet 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü.


    Bu andan itibaren her şey ters gitmeye başlamıştı. Bouvet’in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarptı ve yan yatmaya başladı. Üç dakika sonra da Irrestible’nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü...
    Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouvet) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Evet, Nusret Mayın Gemisi’nin yapmış olduğu görev tarihin akışını değiştirmişti...
  2. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    Napolyon, Osmanlı’da görev almak istemiş!

    Avrupa’nın Sezar’dan sonra yetiştirdiği en büyük komutanı olarak kabul edilen Napolyon, “dünya imparatorluğunun merkezi” dediği İstanbul’a gelerek Osmanlı ordusunda görev almak istemiş, fakat bu arzusuna kavuşamamıştı. Bu amaç için pasaportu bile hazırlanan Napolyon, kardeşi Josef’e, “İstersem hükümet beni Osmanlı’ya iyi bir maaş ve parlak bir sefir rütbesiyle göndermeye hazır. Orada büyük Osmanlı’nın topçularını düzenlemek benim görevim olabilir” diye yazmıştı.

    Bu ilginin altında yatan, tabii ki öncelikle Fransız çıkarlarıydı. Akdeniz ve Orta Doğu’da İngiltere ve Rusya’nın güçlenmesini önlemek, bilhassa Mısır üzerinden Hindistan sularında stratejik üstünlüğünü artırmak isteyen İngilizler’e engel olmak. Böylece Fransa’nın ekonomik, siyasi ve askerî çıkarları korunacaktı.
    Evet, Fransa’nın gözü Mısır’da idi. Fransız hükümetleri Orta Doğu’ya hakimiyetin Mısır’da kurulacak bir koloni ile gerçekleşeceğinin farkında olarak, uygun ortam kolluyorlardı. Osmanlı yönetiminde görülen boşluklar, idarenin Mısır halkını ve Memlûk beylerini küstürmeleri bu fırsatı doğurmuş gibiydi.
    19 Mayıs 1798’de Toulon limanından ayrılan Fransız donanmasının hedefi son derece gizli tutulmuştu. Osmanlı idaresi Fransız donanmasının bu ani hareketi karşısında Mora, Girit ve Kıbrıs’ı tahkim etti. Mısır hiç akla gelmeyen hedefti. Ne zaman ki 450 parçalık donanmayla 60 bin kişilik Fransız ordusu İskenderiye önlerinde göründü, gerçek o vakit anlaşıldı. Ama iş işten geçmişti.
    Napolyon Mısır topraklarına ayak bastığında siyasi kurnazlığını göstererek, Türkleri hedef almadan, İstanbul yönetimine kırgın ve hatta kafa tutan Memlûk Beyleri’ne yöneldi. “Böl-parçala-yut” taktiği uyguluyordu. İstanbul, olayları kaygıyla izliyordu. Kafasına “Doğunun İmparatoru” olma hedefini koymuş bu genç subayın ihtiraslarının önü kesilmeliydi!

    Mısır harekatını başlattığında Piramitler’in önünde mağrur bir eda ile askerine “Burada dörtbin yıllık tarih sizi seyrediyor” diye hitap eden, Avrupa’nın en büyük birleşik kuvvetlerini birkaç saatte bozan kumandan, Mısır’a ilk ayak bastığı günlerde izlediği hoşgörü politikasını bırakarak asıl yüzünü ortaya çıkartıp, Gazze’ye oradan da Filistin’e doğru ilerlemeye başladı. Yafa’yı ele geçiren Napolyon, şehirdeki on bin kadar asker ve sivili kılıçtan geçirdi. 19 Martta, Filistin’in kuzeyinde çok stratejik bir konumu olan Akka Kalesi önlerine geldi. Evet, Napolyon’u pişman edecek Muhasara başlamıştı!.. Çünkü kaleyi Cezzar Ahmed Paşa gibi bir “İhtiyar delikanlı” savunuyordu!..
  3. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    Tek başına bir ordu “Çomar Bölükbaşı”

    50 seçme yiğitle Kuskun yolundan gelirken Hakkari Hanının 500 atlısı onları gözetleyip dururmuş. Nihayet çok sarp bir yerde kıstırıp, önlerini ve ardını çevirip üzerlerine saldırdılar. Yerin darlığını görünce, hemen attan indi ve düşman içine yalınkılıç dalıp, göz açıp kapayıncaya kadar yetmiş adamı yere serdi. Cenk iyice kızıştı ve adamlarından yirmisi kırıldı, otuzu sağ kaldı. Tam bu sırada Hakkari’den, onların saflarına 2000 atlı daha yetişti. İyice sıkıştılar. Çomar, kurt gibi cenk ederken, adamlarından kalan 30 kişi de kırıldı. Yalnız kalmıştı. Hemen atının yanına varıp iki gözünden öptükten sonra:
    -Bismillah!.. Ey dağlı doru! diyerek ata atladı ve Hakkarililerin arasına daldı. Önüne geleni kırmakla beraber gördü ki, o dar ve sarp yerde binlerce adam kuşatmış. Kaçacak yer yok. Arkasına bir baktım, iki minare yükseklikteki yalçın kayaların aşağısı Van deryası. Hemen bir kere: ‘Ya Allah! Sana sığındım!’ diye ata ökçe vurup, doludizgin o baş döndürücü uçurumdan kendisini deryaya attı. Arkasından bağırıyorlar: ‘Bre koman! Çomar atıyla deryaya atlıyor. Yüzerek karşı sahile geçecek!’ diye.
    Atın boynuna yapışmış vaziyette deryaya düştü. Biraz sonra su yüzüne çıkıp, yüzerek karşı sahile ulaştı. Fakat burası bataktı. Bir saat uğraştıktan sonra, çizme ve çakşırlarını bırakmak suretiyle kurtuldu. Tam bataktan çıkmak üzereyken, Hakkari Beyinin adamları yetiştiler. Yanında ne tüfek kalmış, ne kılınç. Baktı ki, baltası atın eğerinde asılı duruyor. Hemen kaptı ve dalsatır aralarına daldı. 20 tanesini daha kırdıktan sonra diğerleri kaçtılar. Hemen atını bataktan çıkarmak için yanına geldi.
    -Yâ Hey!.. deyip kaldırmaya davrandı ve at kişneyip ayağını toprağa bastı ve bataktan çıktı.

    Hemen atına atlayıp, arkadaşlarına yardıma gelenlerin üzerine saldırdı. Her tarafı ıslak, şallak mallak balta sallarken, atı sendelemeye başladı. Bir de baktı ki, beş altı yerinden yaralanmış, dermanı kalmamış, dizleri titreyip durur. Attan indi ve cenge devam ederek, kıyı kıyı gerilemeye başladı. Biraz sonra bir türbeye rastladı. Hemen, “Süren Baba” adlı bu ziyaretgaha daldı ve pencereden cenkleşirken, mertliği bırakıp tüfeğine el atan bir namerdin gönderdiği bir kurşun Çomar Bölükbaşı’yı alnından vurup devirdi. Başını kesip Hakkari Beyine getirdiler. Ama sonradan, “Yiğittir” diye başı tekrar gövdesinin yanına getirilip, Süren Baba’nın yanına defnettiler...”
  4. Moderatör Remzi

    Moderatör Remzi Üye

    Katılım:
    19 Ekim 2011
    Mesajlar:
    507
    Beğenileri:
    487
    Ödül Puanları:
    64
    Bir ana, cepheye son evladını uğurluyor!

    Sene 1915... Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci Dünyâ Harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu var... Yiğitlerin biri ölüyor, bini yetişiyor, ihtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah’a dua ediyor...
    Cepheye durmadan takviye kuvvetler gidiyor, işte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehîd olmak inancı gönüllerine huzur veriyor...


    Sevkiyat subaylarından biri vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla ve şüpheyle yaklaşır...
    Beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşu içinde beklemektedir. Anadolu’nun cefakâr anası ile yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:
    -Valide! Yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?
    -Trende oğlum var. Onu uğurlamaya geldim.
    -Oğlun kimdir, nerelisiniz?
    -Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin.
    -Onu görmek ister misin, çağırayım mı?
    -Sana dua ederim. Ona bir çift sözüm var.

    Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak;
    -Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın Şipka’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehîd düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, c*****n kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şipka’ya uğrarsa dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin” demiştir.
    Hüseyin, son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası son evlâdını da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır.

Sayfayı Paylaş