Tarihin gelişim yasaları

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi 11. Sınıf' bölümünde Selim alaca tarafından paylaşıldı.

  1. Selim alaca

    Selim alaca Üye

    Katılım:
    7 Ekim 2008
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    0

    tarihin gelişim yasaları nelerdir?hakkında bildiklerinizi yazar mısınız?
  2. (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯)

    (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯) Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    5 Mart 2008
    Mesajlar:
    1.270
    Beğenileri:
    310
    Ödül Puanları:
    36
    TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ İÇİNDE YASALAR VE ANAYASA
    Bir prens ya da kanun yapan bir kimse olsaydım, olması gereken şeyleri söyleyerek vaktimi harcamazdım; ya yapardım ya da susardım. Jean-Jacquez Rousseau
    GİRİŞ
    Bu çalışmada, insanların toplum halinde yaşamalarından kaynaklanan düzen ihtiyacı sebebiyle, kendilerini, başkalarının haklarından soyutlamadan ve kendi haklarını da güvence altına alarak yaptıkları yasaların, varoluş sebepleri ilk örnekleriyle sunulmaya çalışılacaktır.
    İnsan hakları fikrinin nasıl, ne zaman ve kimler tarafından ortaya çıktığı ve bu hakların devletin, yani dönemin hükümdarının, mutlak otoritesine karşı haklarmış gibi görünmesine rağmen, devletin bu hakları kendi yetkileriyle, yasalar düzenleyerek, nasıl korumaya aldığı ortaya konulacaktır.
    Bu kapsamda, öncelikle hakların ayırımı yapılacaktır. Takip eden bölümde yasalar dönemin kendine özgü koşullarıyla birlikte neden-sonuç ilişkileriyle, tarihsel gelişim sürecinde incelenecektir. İnsan hakları bildirgeleriyle başlayan ilk haklar, ilk yasalar, ilk anayasalar, anayasanın tanımı ve anayasaların varoluş süreci ve bunların içeriklerindeki ortak noktalar açıklanarak, kronolojik bir perspektifle ortaya konulmaya çalışılacaktır. Çalışmanın son bölümünde ise Osmanlıdan bu yana yapılmış olan anayasalar, yapılış dönemlerindeki koşullar da göz önüne alınarak incelenecektir.
    1. TARİHSEL GELİŞİM
    İnsanoğlunun geçirdiği her türlü evre mutlaka tarihsel bir köke dayanır. İnsan hakları, kökleri ve temeli tarih süreci içinde oluşmuş, büyük bir kurallar, sorunlar ve davranış biçimleri yumağıdır. Bireyde bulunduğu kabul edilen ve bireyin ana rahmine düştüğü andan ölümüne kadar devam eden bu haklar ve özgürlükler, ancak insanın toplum içinde yaşamasıyla bir değer ifade eder (Kılıçoğlu, 1993:13).
    Toplum halinde yaşamak zorunda bulunan insanlar arasında bir düzen ve disipline ihtiyaç vardır. Çeşitli yönlerden birbirlerinden farklı olan insanlar, kendi iradeleriyle bu düzeni oluşturamayacaklarını kabul ederek, toplumlar üstünde bir gücün bu düzeni kuracağını kabul etmişlerdir ve bu güç tanrısaldır. Cicero bu gücü, kanunların, her şeyi cebren veya yasaklarla tanzim eden Tanrının, akıl ve muhakemesi sonucu ortaya çıkan iradesi olduğunu ve bu nedenle Tanrının insana bahşettiği kanunların hak ettiği değeri görmesi gerektiğini belirtmiştir (Cicero, 2001). Ancak, toplumun din ve ahlak ihtiyaçlarından doğan bu gücün de maddi şekilde gözükmesi gerektiği için, bu işlevi hükümdar yerine getirmektedir. Hükümdarlar, yardımcılarıyla birlikte, toplumun anlayışına uygun değerleri kamunun tasvibine dayanarak genelleştirmiş ve kural haline getirmiştir. Sonuçta bu kurallar da hukuku oluşturmuştur (Mumcu, 1994:1-6).
    Hukuk kuralları başlangıçta bir özlem, dilek ve istek olarak ortaya çıkmış, sonra hak isteme şeklinde somutlaşmıştır ki, bu olgu, hukukça tanınmış olan hak ve özgürlüklerin hemen hepsi için geçerlidir denebilir. Bu oluşum içerisinde ideolojilerin payı da açıkça görülmektedir (Kaboğlu, 1993:25).
    İnsan hakları düşüncesinin felsefi düzeyde ilk ortaya çıkışı Antik Yunan dönemine kadar uzanır. Hammurabi kanunlarının bağışladığı haklar ve Roma yurttaşlarına tanınan haklar gerçek anlamda insan haklarıdır, denemez. Çünkü bu yasalarda öngörülen haklar sadece vatandaş diye niteledikleri kişilere tanınmıştır. O dönemlerde “Köklü kent soylarından gelmeyenlerin, kadınların, kölelerin siyasal hakları - yani özgürlükleri - yoktur.” (Mumcu, 1994: 42). Bununla birlikte eskiçağın köleci toplum düzeni, insanların eşit ve kardeş olduğunu belirten düşüncelerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir (Özdek, 1993: 23). Dönemin filozofları Aristo ve Platon yerleşik kalıpları aşamayıp, devleti kişinin mutlak efendisi olarak görerek, köleliği olduğu gibi kabul etse, Stoisyenler (stoacılar) devleti her şeyin üstünde tutan, kalıplaşmış modelden uzaklaşıp ilk defa olarak, bütün insanlar arasında eşitlik, kardeşlik fikrini getirmişlerdir. Ancak Stoisizm siyasal bir doktrin olmaktan çok, ruh asaletine ve yüceliğine dayanan bir ahlak felsefesi olduğundan Stoacılar fikirlerini XVIII. yüzyılda Tabii Hukuk akımının yapmış olduğu gibi siyasi açıdan değerlendirip dile getirememişlerdir (Kapani, 1993:17-19).
    Ortaçağda devlet ile kişilerin devlete karşı konumları durumunda gelişmeler olmuştur. Bu durumun ortaya çıkışındaki önemli etkenlerden biri Hıristiyan felsefesinin insan kişiliğine değer vermesi ve her insanın tanrının bir benzeri olarak yaratılmış olması düşüncesi sebebiyle yüksek bir haysiyet taşıdığı, bu haysiyet gereğince de kişiliğine bağlı bazı haklara sahip olabileceği fikrinin ortaya konmasıdır. İkinci bir etken de, feodalitenin ortaya çıkması ile mutlak devlet kudretinin dağılışı ve parçalanışıdır denebilir (Kapani, 1993:22-23).
    Ortaçağın sonlarına doğru birçok ülkede ticaretin de gelişmesiyle zenginleşen burjuva sınıfı, ekonomik gücü elde etmekle yetinmeyip, siyasi gücü de etkisi altına almak, ülke yönetiminde söz sahibi olmak istemiştir. Bu amaçla yeni gelişen burjuvazi, krallar ve soylularla uzun mücadelelere girişmiş, bunun sonucunda da hak ve özgürlüklerini güvence altına almış ve kendilerini devlet yönetiminde de temsil ettirmeyi başarmıştır. Devlet yönetiminde ortaya çıkan bu değişikliklerin herkes tarafından bilinip kalıcı olması için bulunan en güvenli yol bu hakların yazılı olmasıydı. XVIII. yüzyılda ortaya çıkan yazılı anayasaların temel işlevi bu olmuştur ve zamanla anayasalar, ülkedeki tüm sosyal sınıfların ve grupların taleplerini ortak ve genel kurallarla düzenleyen bir belgeye dönüşmüştür (Uygun, Zebekoğlu, Akbulut, 2001).
    2. HAKLARIN GELİŞİMSEL TASNİFİ
    Bugün temel olarak adlandırdığımız, kişi özgürlükleri ve siyasal haklar yukarıda da belirttiğimiz gibi, büyük ölçüde aristokrasi – burjuvazi çatışmasına dayanmaktadır. Birinci kuşak haklar da denilen bu haklar Amerikan ve Fransız devrimlerinden doğmuştur. XIX. yüzyılda doğan ilk büyük anayasacılık akımı ve bunu sonucu olarak hazırlanan anayasalar, ticaret ve sanayi burjuvazilerinin elde ettikleri toplumsal, iktisadi ve siyasal kazanımı hukukileştirdiler.
    XIX. yüzyılda eşitlik ve özgürlük herkese tanınmış idiyse de bunlardan sadece küçük bir zümre yararlanabiliyordu. Bu dönemde güç koşullar altında çalışan ve sefalet içinde olan işçi sınıfı sanayi devrimiyle birlikte bu ortamda doğdu ve toplumsal muhalefeti oluşturmakta gecikmedi. İşte ikinci kuşak haklar olarak adlandırılan sosyal, iktisadi ve kültürel alanda tanınmış olan bu hakların doğuş sebebi, ekonomik olarak güçsüz durumdaki sınıfların, siyasi ve toplumsal eşitsizliklere karşı tepkisi olarak nitelendirilebilir. Bu haklar toplanma, dernek özgürlükleri ve işçi sınıfının siyasal parti biçiminde örgütlenmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Geçen yüzyılın ortalarından itibaren İşçi sınıfına tanınan bu haklar zamanla toplumun tam***** mal edilmiş ve XX. yüzyılın başında anayasalarda yer almıştır.
    İkinci dünya savaşı sonrası üçüncü dünya devletlerinin de etkisiyle dayanışma hakları ortaya çıkmıştır. Toplumsal ve uluslar arası dengesizlik ve çatışmalar, dayanışma haklarının hukuk öncesi temelini oluşturmuştur. Son yarım yüzyılda ortaya çıkan ilerleme, değişim, bozulma ve tehlike gibi olgular ışığında yapılan çalışma ve öneriler, insan hakları alanında tanık olunan tarihsel evrim sürecinin devamı olarak nitelendirilebilir. Bu gelişmelerin sonunda 1982 yılında çevre, gelişme, barış ve insanlığın ortak malvarlığına saygı hakları önem kazanmıştır (Kaboğlu, 1993:26-30).
    3.İLK YASALAR
    3.1. Hammurabi Kanunları (İ.Ö.2500)
    Mezopotamya’da, M.Ö. II. bin yılda hüküm süren, Babil Devleti Kralı Hammurabi (Büyük Reis), ülkesinin toplumsal, siyasal, ekonomik ve dinsel alanlarını 282 mad**** bir yasayla düzenlemiştir. Bu yasa tarihin ilk yazılı anayasasını oluşturmuştur da denebilir. Tarihin bu ilk yazılı anayasası, Babil halkını sınıf sınıf ayırmış ve bu sınıfların hak ve yetkilerini düzenlemiştir. Buna göre Babil halkı; kişisel mülkiyet ve ticaret hakkına sahip olan özgür insanlar (asiller); gayrimenkul değil ama para ya da kıymetli eşya sahibi olma hakkı olan azat edilmiş kölelerin oluşturduğu bağımlılar ve ödenmemiş bir borç, savaş esiri olma hali veya doğuştan gelme nedenlerle köleleşenler gibi üç ayrı sınıfa bölünmüştür. Bu sınıf sistemi Fransız İhtilaline kadar geçerliliğini korumuştur.
    Hammurabi Kanunlarında, toplumsal hayatı düzenleyen hükümlere baktığımızda, günümüzdeki bir çok hukukta hala var olan “kısas” sistemini görmekteyiz. Suçlular eğer özgür bir insan değilse “göze göz, dişe diş” yasası geçerlidir, özgür insanlar suçlarının bedellerini maddi bir tazminatla ödeyebilirlerdi. Bunun dışında hemen hemen bütün ağır suçlar ölüm ile cezalandırılıyordu. Aile yaşamı hakkındaki düzenlemelere bakıldığında tek eşlilik esası görülmektedir. Ancak kadının çocuğu olmadığı taktirde, evliliğin temel amacının çoğalma olduğu gözönüne alınarak, kocaya, nikahsız bir eş ya da yardımcı bir kadın seçme hakkı verilmiştir (Hak-İş, 2002).
  3. (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯)

    (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯) Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    5 Mart 2008
    Mesajlar:
    1.270
    Beğenileri:
    310
    Ödül Puanları:
    36
    Bir yargıç baktığı davada hatalı bir karar verirse hem mesleğini bir daha yapamıyor hem de verdiği hatalı kararın on mislini ödemekle yükümlü oluyordu. Zilyetlik kurumu ile ilgili olarak, bir adam evini, bahçesini ya da arazisini terk eder ve kiraya verirse, zilyet olarak alan kişi üç yıl oturduktan sonra, sahibi gelip istediğinde, geri vermeme hakkına sahipti. Mülkiyet hakkı, irtifak hakkı, emanet akdi, istisna ve hizmet akitleri düzenlenmiş, akitlere uymama veya ayıplı mal halinde zarar karşı tarafa ödettirilmek üzere yaptırıma bağlanmıştı ve bu zarar genelde ayni olarak ödetiliyordu. Tanrı adına yemin önemli bir ispat aracı olarak kullanılıyordu. Bir kişi birisine iftira atar da ispat edemezse alnına koyulan bir işaretle damgalanıyordu. Ensest ilişkiler cezalandırılıyordu.
    Her ne kadar bu yaptırımlar günümüzde geçerli olan evrensel hukuk ilkelerine birebir uygun olmasa da Hammurabi Kanunlarında yer alan pek çok ilke, insan haklarına yer vermesi açısından önem taşımaktadır (Hak-İş, 2001).
    3.2. Roma - 12 Levha Kanunları (İ.Ö. 367)
    Roma uygarlığı insan hakları açısından dört dönemde incelenebilir. Birinci dönem, Arkaik dönem, Roma’nın kurulmasından 12 Levha Kanununa ( Leges Liciniae Sextiae) kadar olan ve insan haklarından söz etmenin mümkün olmadığı dönemdir. Roma vatandaşı olan aileler ve liderleri babalar (patres) birleşerek bir lider (rex) altında toplanmaya karar vermişlerdir. Bu dönemdeki monarşik yönetimden İ.Ö. 509 yılında gerçek bir demokrasinin hakim olduğu cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. İ.Ö. 367’de 12 Levha Kanunu ile yönetilenlere de seçilme hakkı verilmiş ve klasik öncesi döneme geçmişlerdir. Klasik öncesi dönemde kanun çıkaran meclis, halk meclisi ve senato idi. Bu dönemin en önemli olayı ise tarihte ilk defa ortaya çıkmış olan insan haklarıyla ilgili yasaların normal yaşantıya geçirilebilmesidir. Üçüncü dönemdeki en önemli özellikler ise İ.S. 212’de Roma’da yaşayan insanların hepsine vatandaşlık hakkı verilmesi, yargı alanında ve sivil alanda yapılan değişiklikler ve yabancıların haklarının da korunmaya alınmasıdır. Klasik dönem sonrasında yani dördüncü dönemde ise insan haklarını, 12 Levha Kanununu ve diğer kanunları da bir kenara koyan Roma, İmparator Diocleziano ile kralın sözünün kanun olarak kabul edildiği monarşiye geri döner (italyaonline, 2001).
    Günümüz Avrupa Hukukunun temelini oluşturan Roma’da, ilk yazılı kanunlar olan 12 Levha Kanunları, Roma toplumundaki Patricilerle (soylular) ve Plepler (halk) arasındaki sınıf mücadelesi sonucu hazırlanmıştır (Bilgiç, 2001).
    3.3. Magna Carta Libertatum (19 Haziran 1215)
    Kral Yurtsuz John ile baronlar arasında imzalanmış olan 63 mad****k bu belgenin, “Büyük Özgürlük Fermanının” önemi, çağdaş demokrasi tarihinde kralın yetkilerini sınırlayan ilk temel belge olmasıdır (Gümüş, Sevi, 2001).Magna Carta’nın yapıldığı dönem öncesine baktığımızda, kilise üzerinde bir denetim hakkına sahip olan Kral II. Henry, adına vergi toplayan yerel temsilciliklere soylular yerine, saraydan yetişen görevlilerin atanmasını sağlamış ve her özgür kişinin gelirine göre ülke savunmasında katkıda bulunması gibi ilkeleri içeren genel hukuki kurallar getirmişti. Ancak bu süreç öldüğünde kesintiye uğradı. **meden önce, oğulları arasında miras kavgası çıkınca buna, ülkeyi çocukları arasında paylaştırarak son verdi. Ancak, yerine kral olacak oğlu John’a hiç toprak vermemişti, bu sebeple ona “Yurtsuz” lakabı takılmıştır. 1215 yılında, baronlar “istenmeyen adam” ilan ettikleri kraldan bir takım ayrıcalıklar istediler. Kral Yurtsuz John bu istekleri kabul etmeyince, baronlar da başkaldırıp, bir çok yeri kuşattılar. Sonuçta imzalanan Magna Carta, genel içeriği ile kentsoyluların, soyluların, baronların ve kilisenin krala zorla kabul ettirdikleri eski feodal yasalara bir dönüştü ( Öztürk, 2000:54-58).Magna Carta’da İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf, katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükler güvenceye bağlanmaktadır. Bu haklar: adalet satılamaz, reddedilemez, geciktirilemez; suçsuza ceza verilemez; ceza suçla orantılı olmalıdır; zoralım yasaktır, yasalar dışında hiçbir vergi yüksek rütbeli kilise adamları ve baronlardan oluşan bir kurula danışmadan, haciz yoluyla ya da zor kullanılarak toplanamaz; kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz; ülkeye giriş çıkış serbesttir; tam bir ticaret serbestisi vardır, gibi haklardı (Gümüş, Sevi, 2001).
    4. İNSAN VE VATANDAŞ HAKLARI BİLDİRGELERİ
    4.1. Bildirgeler ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
    İlk yazılı Anayasalar, bir insan hakları bildirgesiyle başlar. Anayasa ile pozitif hukuk tarafından “tanınma” söz konusuyken, bildirge ile “özgürlük” beyan edilir. Hukukun bağlayıcılık gücü pozitif hukuk metnine dönüşmesiyle başlasa da, bildirge, ilgili siyasal toplumun hak ve özgürlüklere verdiği değeri dile getirir ve ilke olarak tanınacak insan hakları için çerçeve çizer. XVIII. yüzyılda başlayan, sürekliliği ve güncelliği olan bildirgelerde iki gelenek ayırt edilir. Bunlar Anglo-Sakson ve Fransız gelenekleridir (Kaboğlu, 1993:31)
    4.1.1. İngiliz Hürriyet Bildirileri
    Anglo-Sakson dünyasına özgü bildirgeler aslında bir insan hakları çizelgesi oluşturmaktan çok, Büyük Britanya’da iktidarın keyfiliğini önlemeye yönelik metinler olarak düzenlenmiştir. İngiliz halkı, feodal düzenlemelerle kralın yetkilerinin sınırlandırıldığı bu belgelerden, sonraki yüzyıllarda genişletici yorumlar yapıp, günümüz şartlarına uydurarak yararlanmayı başarmıştır (Kapani, 1993:41). 1215 yılında Magna Carta Libertatum ile kişi haklarının sağlanması yolunda ilk adımı atmış olan İngilizler daha sonra Petition of Rights (1628), Habeas Corpus Act (1697), Bill Of Rights (1689), Act Of Settlement (1701) ile hükümdarın iktidarını yasayla çevrelemek suretiyle, hak ve özgürlüklerinin sınırlarını gittikçe genişletmişlerdir (Kaboğlu, 1993:37)
    Sonuçta Amerikan ve Fransız Bildirgeleri gibi gerçek anlamda birer haklar Bildirisi sayılamayan İngiliz Bildirgeleri, insanlığın hürriyet yolunda ilerleyişinde ona ışık tutan örnek meşaleler olmuşlardır ( Kapani, 1993:42).
    4.1.2. Amerikan Hürriyet ve Hak Bildirgeleri
    Amerikan Haklar Bildirgeleri doğal hukuk öğretisi ve tabii haklar felsefesinden esinlenmiş olup, yazılış şekli bakımından Fransız geleneğine daha yakındır. (Kaboğlu, 1993:37,38). 12 Haziran 1776 Virginia Anayasasının başındaki Bill Of Rights ilk belge olarak alınsa da gerçek anlamda bir haklar beyannamesi sayılmamıştır. Kişi güvenliği, vicdan, söz, basın, toplanma özgürlükleri, mülkiyet hakkı gibi klasik hak ve özgürlükleri ilan eden bu bildirge, sonrakiler için model oluşturmuştur. Böylece ilk resmi Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi 1776 yılının Temmuz ayında yapılan bildirge olarak kabul edilmiştir (Kapani, 1993:42). Daha sonra Pennsilvanya Anayasa Başlangıcı ve Haklar Bildirgesi (Eylül 1776), Delaware Haklar Bildirgesi (Eylül 1776), Maryland Haklar Bildirgesi (Kasım 1776) ve diğerleri de bu bildirgeler ışığında yapılmıştır (Kaboğlu, 1993:37,38).
    4.1.3. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgeleri
    1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, yalnızca Fransızlar için değil, bütün insanlar için geçerli, evrensel olma amacını taşıyan bir Déclaration’dur. Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme haklarını insanın doğal ve zamanaşımına uğramaz hakları olarak niteleyen bildirgede, bir takım klasik hak ve özgürlükler yanında, ulusal egemenlik ilkesi, erkler ayrılığı ilkesi, yasanın genel iradenin ifadesi olması gibi bazı siyasal ilkeler ve anayasa esaslarına da yer verilmiştir (Kaboğlu, 1993:37).Amerikan ve Fransız Haklar Bildirgeleri temelde tabii haklar doktrinine dayanmış ve insanların doğal, başkalarına devredilemez, zamanaşımına uğramaz, kutsal haklarından söz etmişlerdir. Ancak Fransız İhtilali ve bildirgeleri Amerikan İhtilali ve bildirgelerinden sonra gerçekleşmesine rağmen; Amerikan Bildirgeleri, Fransız Bildirisinin ifade gücü, üslubunun berraklığı ve çekiciliği ve Fransızca’nın o dönemde daha yaygın kullanılması gibi sebeplerden dolayı Fransız İhtilali kadar ses getirememiştir (Kapani, 1993:45-47). Sonuçta Fransız İhtilali sonucunda yapılmış olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tarihte klasik bir örnek olarak yerini almıştır.
    5. ANAYASANIN TANIMI VE İÇERİĞİ
    “Anayasa, bir devletin temel yapısını, kuruluşunu, iktidarın devrini ve devlet iktidarı karşısında bireylerin özgürlüklerini düzenleyen belgedir” (Teziç, 1991:6). Çağdaş demokratik ülkelerde anayasalar, iktidarın sınırlanması, özgürlük, eşitlik ve adalet uğruna verilen uzun mücadeleler sonucu kazanılmış hakların, temel değerlerin ve ortak iradelerin somutlaştığı belgelerdir.
    Anayasalar öncelikle, birinci kuşak haklar adı verilen, insan ve yurttaşların temel özgürlüklerini tanır. Kişinin maddi ve manevi bütünlüğü, özel ve ailesel yaşama ilişkin haklar, düşünce ve din özgürlüğü, toplanma özgürlükleri ve siyasal hakları da içerden birinci kuşak haklardan sonra ikinci kuşak haklar düzenlenir. İktisadi, toplumsal ve kültürel haklar olan bu haklar da çalışma, yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma hakkı, toplumsal güvenlik hakkı, sağlık hizmetlerine sahip olma hakkı ve kolektif sosyal haklar gibi haklardır (Kaboğlu, 1993:34-35). Özde sosyal adaleti sağlamaya, eşitsizlikleri azaltmaya yönelik bu haklar toplum içinde ekonomik bakımdan zayıf sınıf ve grupları korumaya yönelmiştir. 1970’li yıllarda başlayarak tanınan üçüncü kuşak hakların üzerinde konu olarak en yoğun durulan hak ise çevre hakkıdır. Bunun dışında barış hakkı, onun doğal uzantısı olan silahsızlandırılmış bir dünyada yaşama hakkı, insani yardım hakkı, ekonomik ve sosyal açıdan gelişme hakkı da son dönemlerde gelişen ve anayasalarda da yer alan duyarlılık alanlarındandır (CHP, 1999).
  4. (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯)

    (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯) Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    5 Mart 2008
    Mesajlar:
    1.270
    Beğenileri:
    310
    Ödül Puanları:
    36
    Anayasa belgesinin içerdiği kurallar genel ve soyut niteliktedir. Çünkü anayasa kuralları öteki kanunlara oranla değiştirilmesi güç koşullara bağlanmıştır. Anayasaların ayrıntılı kurallara yer vermesinin, ya da her konuyu düzenleme kaps***** almasının bazı sakıncaları vardır. Bir kanun ile düzenlenebilecek konuların anayasada yer alması ve bunların ayrıntılı olarak düzenlenmesi, koşulların değişmesi ile yeni anayasa değişikliklerini sık sık gündeme getirebilir. Bu da ülkede, kolaylıkla bir siyasi kışkırtma nedeni olabilir. Bu bakımdan anayasalar, genel ilkeleri saptamakla yetinmeli ve kanun koyucunun düzenleyebileceği ayrıntılara girmemeli, bir çerçeve yasa olarak hazırlanmalıdır (Teziç, 1991:7).
    Günümüzde anayasalar belirli bir sistematiğe göre düzenlenmiş yazılı bir belge şeklindedir. Bazı ülkelerinse yazılı anayasaları yoktur. İngiltere ve Yeni Zelanda’da devletin dayandığı temel kurallar üzerinde güçlü bir konsensus olduğu için bu kuralların yazılı hale getirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmamıştır. İsrail’de ise din-devlet ilişkileri gibi, anayasalarda düzenlenen temel sorunların önemli bir kısmında uzlaşma sağlanamadığından yazılı bir anayasa yapılması başarılamamıştır (Uygun, Zebekoğlu, Akbulut, 2001).
    6. ANAYASALAR
    Yazılı ilk anayasa olan Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, 1787 yılında kabul edilmiş ve 1789 yılında yürürlüğe girmiştir. İktidar değişiklikleri sebebiyle yasaları güvenceye almak amacıyla yapılan bu anayasanın temel işlevleri başlangıç bölümünde de belirtildiği gibi; adaleti tesis etmek, iç huzuru yerleştirmek, ortak savunmayı sağlamak, genel refahı teşvik etmek, devletin temel örgütünü kurarak insan hakları ve temel özgürlüklerini korumak amaçlarını taşımaktadır (Karamustafaoğlu, 1994).
    1874 yılında kabul edilmiş olan İsviçre Anayasasında İsviçre Konfederasyonu, konfederasyon üyelerinin birliğini güçlendirmek ve birliği, İsviçre ulusunun gücünü ve onurunu korumak amacıyla yapılmış bir federal anayasayı benimsemiştir. 1958 Fransız Anayasasının başlangıç bölümünde, Fransa; 1789 bildirisi ile saptanmış, 1946 anayasasının başlangıcı ile doğrulanıp tamamlanmış biçimiyle insan haklarına ve ulusal egemenlik ilkelerine bağlılığını açıkça ilan etmektedir. 1978 yılında kabul edilmiş ve 1992 yılında yürürlüğe girmiş olan İspanya Anayasasında hukukun üstünlüğü, adil bir ekonomik ve toplumsal düzenle demokratik yaşamın yasalar ve anayasalarla güvence altına alınması, anayasanın başlangıç bölümünde yer almaktadır. Çek Cumhuriyeti, 1992 yılında kabul edilen anayasasında, insan haklarına ve sivil toplum ilkelerine dayanan hür, demokratik ve hukukun üstünlüğünü koruyan bir devlet olduklarını belirtmişlerdir (Sivil Anayasa Girişimi, 1999).
    Sonuçta, anayasaların içeriğinde; anayasanın yapılış nedenlerini ortaya koyan giriş bölümü; insan hakları, temel hak ve ödevler; yasama bölümünü içeren örgütlenme bölümü; devletin bayrağına ait hükümler gibi özel hükümler; insan hakları ile ilgili olarak egemenlik, yasal eşitlik hakkı, vergi adaleti, düşünce söz ve vicdan özgürlükleri gibi haklar yer almaktadır.
    7. 1876’DAN 1982’YE TÜRK ANAYASALARI
    7.1. Kanun-i Esasi (1876)
    Türk toplumunda anayasal hareketler XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. İlk anayasa Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde kabul edilmiş olan Kanun-i Esasi’dir. Kişi hak ve güvenliği, ibadet hürriyeti, basın hürriyeti, dilekçe hakkı, konut dokunulmazlığı, eğitim hürriyeti, kanun önünde eşitlik, mülkiyet hakkı, angarya ve işkencenin yasaklanması gibi kişi hak ve hürriyetleri ilk defa, klasik esaslara uygun olarak oldukça geniş bir liste halinde bu anayasada yer almıştır. İlk bakışta bu listenin, zamanın liberal anlayışına göre düzenlenmiş, Batılı örneklerinden pek geri kalır bir tarafı yoktur ancak bu haklar herhangi bir güvenceye ve müeyyideye dayandırılmadığından Kanun-i Esasi liberal ve demokratik bir anayasa olmaktan uzaktır. Padişah II. Abdülhamit döneminde yapılmış olan Kanun-i Esasi, olağanüstü durum ve halkın ehliyetsizliği gibi sebeplerle iki sene sonra yürürlükten kaldırılmıştır. Her ne kadar resmen ilga edilmemiş olsa da anayasanın tanımış olduğu kişi hak ve hürriyetleri askıya alındığından hukuki teminatı ortadan kalkmıştır. 1908 yılında II. meşrutiyetin ilanı ile yeniden yürürlüğe konulan Kanun-i Esasi’de hürriyetçi bir rejimin kurulması bakımından yetersiz olduğu için, bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler genel olarak hükümdarın yetkilerinin sınırlandırılması ve parlamentonun yetkilerinin genişletilmesi yönünde olmuştur. Ayrıca haberleşmenin gizliliği ve toplantı ve dernek kurma hürriyetleri de getirilmiştir (Kapani, 1993:101-109).
    7.2. Teşkilat-ı Esasiye ( 1921)
    1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş ve meclisin ilk işlemlerinden biri kendi bünyesi içinden çıkan bir yürütme kuvveti kurmak olmuştur ve bu yürütme kurulunun yani hükümetin dayandığı ilkeler de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile açıklığa kavuşturulmuştur.Teşkilat-ı Esasiye’nin en önemli yeniliği ve en devrimci ilkesi milli egemenlik ilkesidir. Meclis hükümeti adıyla bilinen sistemin tipik bir örneği olan 1921 Anayasası, yasama ve yürütme kuvvetlerinin TBMM’de toplandığını belirtmektedir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile Teşkilat-ı Esasiye Kanunun bazı maddelerinde değişiklikler yapılmıştır. “Türkiye devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir” maddesi eklenmiş ve 1921’den farklı olarak bakanların tek tek TBMM tarafından seçimi yönetimi bırakılıp bugünkü parlamenter hükümet mo****ne daha yaklaşan bir hükümet kurma yöntemi benimsenmiştir (Özbudun, 1993:5-8).
    7.3. 1924 Anayasası
    İkinci TBMM, seçilmesinden sonra, henüz resmen yürürlükten kaldırılmamış olan Kanun-i Esasi’yi ve yeni devletin ihtiyaçlarına karşılık veremeyeceğini düşündüğü 1921 Anayasasını yürürlükten kaldırıp yeni bir anayasa yayımlamıştır (Özbudun, 1993:9). 1924 Anayasasının hazırlanışında, XVIII. yüzyıl Fransız İhtilali prensiplerinin izleri oldukça derin görülmektedir. Tabii haklar ve hürriyetler bölümü 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesinden esinlenerek hazırlanmış ve özellikle hürriyetin tanımı doğrudan doğruya beyannameden alınmıştır. Bu dönemde Atatürk halk kitlelerini demokrasi ve hürriyet rejimine hazırlama işini başarmak çabasına girmiştir. Tanzimat ve meşrutiyetin ikiciliğinden, tavizciliğinden, ilericilikle gericiliği bağdaştırma çabalarından uzaklaşmış ve devlet düzenini laik temeller üzerine kurmakla geçmişte bütün ilerici hamleleri çelmeleyen ve durduran engelleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır (Kapani, 1993:107,113).1924 Anayasası değişikliği zor olduğu için sert bir anayasadır. Anayasanın hiçbir maddesinin hiçbir sebep ve bahane ile savsanamayacağı ve işlerlikten alıkonulamayacağı maddesi de bunun bir göstergesidir. Ancak, bu gibi anayasanın üstünlüğünü koruyucu hükümlerin gerçek ekinlik kazanabilmesi için kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek bağımsız bir yargı mekanizmasının varlığı gerekmektedir ki böyle bir denetim sistemi 1924 Anayasasında kurulmuş değildi. ABD Anayasasının hiçbir hükmünde de kanunların anayasaya uygunluğunun mahkemelerce denetlenebileceği açıkça yazmamış olsa da mahkemeler kendilerini buna yetkili görmüşlerdir. Ancak Türkiye’de mahkeme kararları bu yönde gelişmemiş ve kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi 1961 Anayasasının kabulüne kadar yerleşmemiştir. Böylece anayasanın sertliği gerçek bir müeyyideye kavuşmamış, adi kanunlarla anayasaya aykırı hükümler kabul etmek, yani dolaylı yönden anayasayı değiştirmek mümkün olmuştur (Özbudun, 1993:8-10).
    7.4. 1961 Anayasası
    II. Dünya savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler Anlaşmasının imzalandığı San Fransisco Konferansının dünyayı saran havası Türkiye’de de çoğulcu demokratik düzene geçiş için elverişli atmosferi yaratmıştır. Türkiye bu olayla birlikte tek partili sistemden çok partili sisteme geçebilmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti ilk dönemde liberal demokrasinin, insan haklarının, kamu hürriyetlerinin savunuculuğunu yapıyor ve bunları geniş ölçüde gerçekleştirmeyi vaat ediyordu. Bu sebeple büyük çoğunluk Demokrat Partiyi desteklemiştir. Ancak bu hürriyetçi akım uzun sürmemiş, iktidarın fırsatçı bir iktisadi politika ile kitleleri maddi bakımdan yaralandırma ve böylece onların desteğini sağlama yolu mümkün olmamış, emekçi kitlelere gerçek refah ve güvenliği sağlayacak sosyal kriterler taşımadığı için de vaatleri, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. XIX. yüzyıl liberalizminden esinlenen bu savruk, plansız ve programsız tutum bir süre sonra kötü sonuçlar vermeye ve ülke ekonomisini dar boğaza sürüklemeye başlayınca, iktidar, hürriyetler rejiminin kendi aleyhine işlemesi endişesi içinde adım adım bu rejimden uzaklaşmaya başlamıştır. İlk olarak fikir ve eleştiri hürriyetlerini kısıtlayıcı tedbirler alma yoluna gidilmiş ve arkasından kısıtlamalar devam etmiştir.
    Atatürk ilkelerinin korunması ve demokratik hukuk devletinin yeniden sağlam temeller üzerinde kurulması amacı ile 27 Mayıs 1960 Devrimi gerçekleşmiştir ki, bu devrim baskı karşısında direnmenin en belirgin örneklerinden biri sayılabilir. 1924 Anayasası hukuki teminat müesseseleri (Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hakimler Kurulu gibi) yönünden zayıf kaldığı için zaten devrim öncesinde yeni bir anayasa fikri kamu oyunda genellikle benimsenmiş bulunuyordu ve bu sebeple devrim sonrasında ilk önce yeni bir anayasa yapımına girişilmiştir. Sonuçta yapılan 1961 Anayasası, genel karakteri bakımından daha çok özgürlük istemesinden kaynaklanan bir ihtilal sonucu yapılmış bir tepki anayasasıdır.
  5. (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯)

    (¯`•вєуαz мєℓєк•´¯) Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    5 Mart 2008
    Mesajlar:
    1.270
    Beğenileri:
    310
    Ödül Puanları:
    36
    1924 Anayasasının yasama ve yürütme kuvvetlerini teorik açıdan da olsa, Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplamış olmasına karşılık, 1961 Anayasası, kuvvetlerin yumuşak ayrılığını benimsemiştir. Bunun anlamı, yasama ve yürütme arasındaki ayrılıktan çok, yargı organının bu iki siyasal nitelikli organ karşısındaki bağımsızlığını ön plana çıkarmasıdır. 1961 Anayasası temel hak ve hürriyetlere 1924 Anayasasına oranla hem daha geniş, hem daha güvenceli bir yer vermiştir.
    Tarihsel gelişim içinde Türk toplumunun hürriyetçi bir düzene ulaşma çabaları inişli yokuşlu bir grafik göstermiştir. Her “hürriyete açılış” dönemini, bir süre sonra bir duraklama ve gerileme, bir otoriter tepki dönemi izlemiştir ki 10 yıllık bir demokratik düzen 12 Mart 1971 tarihinde Silahlı Kuvvetlerin Muhtırası ile sona ermiştir. Silahlı Kuvvetler, bir süredir başgösteren şiddet eylemleri, anarşik olaylar ve kardeş kavgalarına son vermek için müdahale edip, iktidarı, anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştiremediği için ağır bir dille eleştirmiştir. Bu olay sağlıklı bir demokratik düzenin temellerinin atılacağı yolunda umutların doğmasına yol açmıştır. Ancak kısa bir süre sonra, Silahlı Kuvvetler 12 Mart öncesinin bütün suçunu ve sorumluluğunu 1961 Anayasasına yükleme kampanyasına başlayarak olayı tersine çevirmiştir (Kapani, 1993:112-138). Bunların sonucu olarak 1961 Anayasası 1971-1973 ara rejim döneminde iki defa önemli değişikliklere uğramıştır. Bunlar yürütmenin güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerde sınırlamalar, yargı denetiminde sınırlamalar, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kurulması gibi değişikliklerdir (Özbudun, 1993:18). Sonuçta 1961 Anayasası, bu değişikliklere rağmen insan haklarına dayanan demokratik bir anayasa olma vasfını kaybetmemiş olsa da (Kapani, 1993:138), bu değişiklikler bir bakıma 1982 Anayasasının habercisi olmuştur (Özbudun, 1993:18).
    7.5. 1982 Anayasası
    1961 Anayasası gibi askeri bir müdahale sonucu yapılmış olan 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980 harekatı sonucu, Milli Güvenlik Konseyinin, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devletin otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak amaçlarıyla yapılmıştır. 1982 Anayasası 1961 Anayasasına oranla daha uzun ve ayrıntılı bir biçimde yani kazüistik yöntemle hazırlanmıştır. Değiştirilmesi daha güç koşullara bağlanan 1982 Anayasasında hiçbir şekilde değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümlerin kapsamı genişletilmiştir. Her iki anayasa da halkoylaması sonucu kabul edilmiş, ancak 1961 Anayasasından farklı olarak 1982 Anayasasının değişiklik sürecine cumhurbaşkanının onayı safhası eklenmiştir. Cumhurbaşkanına, onaylamadığı anayasa değişikliğini halkoyuna sunma yetkisi verilmiştir.
    1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha az katılmacı bir demokrasi mo****ni benimsemiş, belli ölçüde depolitizasyonu yani siyasetten uzaklaşmayı amaçlamıştır. (Özbudun, 1993:27-44).1982 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde kısmen veya tamamen durdurulabileceği ve bunlar için de anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceği şeklinde bir madde içermektedir. Her ne kadar ağır tedbirler içerse de milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler demekle, hiçbir şekilde durdurulamayacak ve ihlal edilemeyecek bazı temel hak ve hürriyetlerden oluşan bir çekirdek alan yaratmaktadır (Özbudun, 1993:87-88).
    1982 Anayasasına yapıldığı günden bu güne birçok yönden eleştiri getirilmiştir. Bu eleştirilerin başında, anayasaların, bireyin haklarını güvence altına alan ve devletin yapısını düzenleyen hukuk kurallarının bütünü olduğu ancak, 1982 Anayasasının, devletin gücünü bireye karşı korumak için yapıldığı, yer almaktadır. Bununla birlikte, bu anayasanın, 1970’li yıllarda yaşanan hükümet krizleri, siyasal istikrarsızlık ve anarşi ortamı sebebiyle bir tepki olarak ortaya çıktığı, ancak 1961 Anayasasının tersine özgürlükleri sınırlayan bir anayasa olduğu belirtilmektedir (Türk,2001). 17 Ekim 2001 tarihinde 1982 Anayasasının 32 maddesinde değişiklik yapılmıştır. Haberleşme hürriyeti, konut dokunulmazlığı hakimlik teminatına alınmış, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı yeniden düzenlenmiştir. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulmaması eklenmiş ve anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin insan haklarına dayanan, demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerde bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Hak arama hürriyetinde, savunma hakkına adil yargılanma hakkı da eklenmiştir. Sendikal haklar düzenlenmiş, geçici 15. Maddenin üçüncü fıkrası, yani bazı maddelerin anayasaya aykırılığının iddia edilememesi hükmü yürürlükten kaldırılmıştır (Başbakanlık, 2001). Bütün bunlardan 1982 Anayasasının, ruhu her ne kadar tam olarak değişmese de, devletten çok bireye ve insan haklarına yöneldiği sonucunu çıkarabiliriz de denilebilir.
    SONUÇ
    Tarihsel gelişim sürecinde insan ilişkilerinin bir düzene ve düzenin gerektirdiği kurallara ihtiyacı olduğundan yola çıkarak hakları ve hakları korumak için de yapılan yasaları incelemiş bulunuyoruz.
    Anayasa değişiklikleri veya yeni anayasalar yapılırken önceki dönemlerin olaylarının göz önünde bulundurulması, o dönemlerdeki istenmeyen olayların tekrar yaşanmaması bakımından bir gerekliliktir ( Türk, 2001). Sonuçta genel karakteri ve yapısı bakımından, her anayasanın hemen hemen her hükmünün, her maddesinin bir geçmişi, bir yaşanmış hikayesi olduğu ve bu hikayenin de özellikle Temel Haklar Bölümünün düzenlenişinde ön plana geldiği söylenebilir (Kapani, 1993:118).

Sayfayı Paylaş