TİYATRO

Konu 'Türk Edebiyatı Ders Notları' bölümünde karamelek tarafından paylaşıldı.

  1. karamelek

    karamelek Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    26 Ekim 2007
    Mesajlar:
    2.692
    Beğenileri:
    458
    Ödül Puanları:
    36

    TİYATRO
    Belirli bir yerde, belirli bir zamanda toplanan seyircilerin önünde, eğitilmiş veya gönüllü kimseler tarafından bir olay ya da durumun canlandırılarak anlatılmasına tiyatro denir.
    Tiyatro, insanla birlikte doğmuştur. Tiyatro terimi Yunanca theatron sözcüğünden gelmektedir. Ayrıca tiyatro yerine, dram, drama veya dramatik tür de denilmektedir. En genel anlamıyla tiyatro, "temsil edilen oyun" yani "seyirlik eser"dir. Günümüzdeki anlamıyla tiyatronun başlangıcını eski Yunan'da Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos (Diyanizos) adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır. Bu törenlerde keçi postu giymiş insanlar koro hâlinde şarkılar, şiirler söyler; dans ederlerdi. Thespis (Tespis) adında bir şair, M.Ö. 6. yüzyılda koronun karşısına bir oyuncu (aktör) çıkararak diyalogu başlattı. Daha sonra Aiskhylos (Ayklos) ikinci oyuncuyu, Sophokles (Sofokles) üçüncü oyuncuyu sahneye çıkardı. Böylece koro, giderek önemini yitirdi ve modern tiyatronun ilk oluşumları başlamış oldu.
    Türk toplumunda tiyatronun ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Fakat ozanların; yuğ, sığır, şölen adları verilen dinsel törenlerdeki gösterileri Türk tiyatrosunun temeli sayılmaktadır. Tiyatronun kaynağı Eski Yunan edebiyatıdır. Türk edebiyatında Tanzimat'a kadar Karagöz, ortaoyunu, meddah tiyatronun yerini tutmuştur. Şinasi'nin Tanzimat döneminde yazdığı Sair Evlenmesi (1859), Batılı anlamda ilk Türk tiyatro eseridir.
    Tiyatro; seyirci, oyuncu, eser, sahne, dil ve ifade gibi unsurlardan meydana gelir. Oyun; bir sahnede, seyirciler önünde, oyuncu ya da oyuncular tarafından oynanır. Genellikle oyunun yazarı bellidir. Ancak yazarı belli olmayan ya da bir topluluk tarafından yazılan oyunlar da vardır. Eser, yazılı bir metin olabileceği gibi, ana hatları belirlenmiş, fakat dile getirilmesi oyunculara bırakılmış sözlü metin de olabilir.

    TİYATRO ÇEŞİTLERİ
    1.TRAJEDİ
    2. DRAM 1. Çağdaş Tiyatro:1. Absürd Tiyatro 2. Epik Tiyatro
    2. Müzikli Tiyatro: 1. Opera 2. Operet 3. Opera-Komik 4. Bale 5. Revü 6. Skeç
    3.KOMEDİ
    TRAGEDYA
    Korku, acıma, ölüm, kin, öç alma, sevgi, hayranlık gibi temaları işleyen tiyatro çeşididir. Yunan şairi Tespis [M.Ö. VI. yy.), trajedinin kurucusu sayılır. Tragedya "keçi şarkısı" demektir. Eski Yunanlılar her yıl Dionysos adına düzenledikleri bağbozumu şenliklerinde bir keçi kurban eder, oyunlar oynarlardı. Tragedya bu oyunlardan çıkan bir tiyatro türüdür.
    Trajedide amaç; seyircilerin ruhunda korku, merhamet uyandırmak ve ibret vermektir. Günümüzde, trajediye benzeyen tiyatro çeşidi melodramdır. Melodram, cinayet, hıyanet, felâket gibi ürkütücü, üzücü konulara ve beklenmedik tesadüflere yer vererek sonu ibrete bağlanan tiyatro eseridir.
    Tragedya türünün kendine özgü katı kuralları vardır:
    · Acıklı yönü ağır basan tiyatro türüdür.
    · Erdeme ve ahlaka büyük değer verilir.
    · Eser baştan sona ciddi bir havada geçer.
    · Kötü, bayağı sözlere ve konuşmalara yer verilmez; ağırbaşlı ciddi bir üslup kullanılır.
    · Konular tarihten ya da mitolojiden alınır.
    · Kişiler; tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar ya da yüksek zümreden insanlardır.
    · Güzel, mutlu bir yaşantıdan çöküntüye gidiş anlatılır.
    · Birbiri ardına sürüp giden "diyalog" ve "koro" bölümlerinden oluşur.
    · Beş bölümdür, aralıksız oynanır, perde arası yoktur.
    · Günlük hayatın sıradan olaylarına, çirkin sahnelere, öldürme, yaralama gibi kanlı olaylara yer verilmez. Bu tür olaylar sahne dışında geçer; sonradan oyun kişilerinden biri tarafından anlatılır.
    · Halktan kimselerin oluşturduğu koro vardır. Koro eyleme karışmaz.
    · Eserin üç birlik kuralına uygun olması gerekir. Olay birliği: Oyunda, bir tek olay ele alınır. Olay, bu ana konu çevresinde geliştirilir. Çevre birliği: Olay aynı yerde başlar ve biter; sahne değişmez. Zaman birliği: Olay, yirmi dört saati aşmayan bir, zaman süreci içinde geçmiş olmalıdır.
    · Tragedyalar şiir biçimindedir.
    Eski Yunan edebiyatında tragedya türünün en önemli isimleri Aiskhylos, Sophokles ve Euripides'tir. Fransız edebiyatında ise Racine ve Corneille tragedya türünde eserleri ile tanınan sanatçılardır.

    KOMEDİ
    İnsan yaşayışının ve toplumun gülünç yanlarını göstermek suretiyle ibret vermeyi ve hoş vakit geçirtmeyi amaçlayan bir tiyatro çeşididir. Komedi de tıpkı trajedi gibi Eski Yunan'da Dionysos adına yapılan törenlerden doğmuştur. Komedyanın temsilcileri Eski Yunan'da Aristophanes ve Menandros'tur; Latin edebiyatında Plautus ve Terentius'tur. Daha sonra Fransız edebiyatında Moliere, İngiliz edebiyatında Ben Jonson, Rus edebiyatında Gogol komedi türünde oyunlar yazmışlardır.
    Türk edebiyatında komedi türündeki ilk yapıt Şinasi'nin Şair Evlenmesi adlı oyunudur. Cumhuriyet döneminde Ahmet Kutsi Tecer, Necati Cumalı, Haldun Taner komedi türünde oyunlar yazmışlardır.

    Komedyanın özellikleri şöyle sıralanabilir:
    · Kişisel ya da toplumsal bozukluklar, gülünçlükler anlatılarak güldürme yoluyla düşündürme amaçlanır.
    · Konular toplumun günlük yaşamından alınır.
    · Kişiler genellikle halktan insanlardır.
    · Vurma, yaralama gibi acı verici olaylar seyircinin gözü önünde geçebilir.
    · Üslupta yükseklik ve soyluluk aranmaz; her türlü kaba davranışlara ve sözlere yer verilir.
    · Üç birlik kuralına uyulur. Yani olayda, çevrede ve zamanda birlik aranır.
    · Manzum olarak yazılır.
    · Beş bölümdür, aralıksız oynanır, perde arası yoktur.
    Klâsik komedilerin dışında kalan komediler, düz yazıyla da yazılır. Zaman ve çevre birliğine uyma mecburiyeti yoktur. Perde sayısı sınırlanmaz. Komediler, konularının nitelikleri yönünden çeşitlere ayrılır. Başlıcaları şunlardır:
    - Karakter komedisi: Kişilerin huyları, karakterleri üzerinde duran; onların gülünç yanlarını açığa vuran komedyalardır.
    - Töre komedisi: Bir çağın, bir toplumun görenek ve geleneklerini, ahlâkını; bunların gülünç yanlarını ele alır.
    - Yergi komedisi: Edebî hicvin sahneye uygulanmış şeklidir. Bir insan, bir zümre yahut belli bir vakıa gülünç yanlarıyla ele alınır.
    - Entrika komedisi: Olayların karışıklığı, şaşırtıcılığı üzerinde duran, merak ve coşku uyandıran komedilerdir.
    - Vodvil: Önceleri şarkılı, müzikli oyunlara vodvil adı verilmiştir. Sonraları bol entrikalı, alaylı, çok hareketli; yanlış anlamalar ve kaba saba davranışlarla sürüp giden hafif komedilere vodvil denmiştir.

    DRAM
    Hayatın güzel, çirkin, acıklı, gülünç, bayağı, korkunç vb. yanları bir bütün olarak ele alınır. Dram, modern tiyatronun başlangıcı sayılır. Trajedinin ve onu benimseyen klâsik akımın katı şekilciliğine bir tepki olarak ortaya çıkan dram, biçim kaygılarını reddetmiş, serbest olmaya çalışmıştır.
    Dram türünün özellikleri şöyle sıralanabilir:
    · Acıklı ve gülünç olaylar bir arada bulunabilir,
    · Olaylar, tarihin herhangi bir döneminden alınabileceği gibi, günlük yaşamdan da alınabilir.
    · Yunan mitolojisi yerine ulusal değerlere yöneliş vardır.
    · Vurma, yaralama, zehirleme, öldürme gibi acı verici olaylar sahnede canlandırılabilir.
    · Zaman ve yer birliği kuralı yoktur.
    · Oyunun kişileri toplumun her tabakasından olabilir.
    · Nazımla nesir iç içe olabilir.
    · Oyunda gerçekliğe uygunluk aranır. Bu yüzden yaşayışımızda olan her şey, her olay oyunda yer alabilir.
    Avrupa'da dram, Rönesans'tan sonra, İngiltere'de I. Elizabeth çağında (XVI. yy.) Shakespeare (Şekspir)'le; XVIII. yy.'da Almanya'da; sonraları Fransa ve diğer batı ülkelerinde doğup gelişmeye başlamıştır. Victor Hugo [Viktor Hügo) Cromvvell [Kromvel) adlı oyununun ön sözünde romantik dramın niteliklerini ortaya koymuştur. Hugo'ya göre dram, hayatın aynıdır; iyi, kötü, acıklı, gülünç, güzel, çirkin, ince ve kaba olaylar insan hayatında iç içe bulunur. Bunlar bir bütün olarak tiyatroya da girer; birbirinden ayrılmaz.
    Namık Kemal'in "Vatan yahut Silistre" ile "Zavallı Çocuk" adlı oyunları Türk edebiyatında dramın ilk örnekleri sayılabilir. Abdülhak Hamit'in tiyatro yapıtları da dram örneği sayılır.

    1. GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
    Zamanımızdan yaklaşık dört bin yıl önce Orta Asya'da yaşayan Türk boylarının bulunduğunu biliyoruz. Türklerin sığır, yuğ, şölen adları verilen törenlerindeki gösteriler, gelenekli Türk tiyatrosunun ilk örnekleri sayılabilir. Bu törenlerin yönetmen ve oyuncuları şaman adı verilen din adamlarıdır.
    Zamanla içeriği genişleyen dinsel törenler, geleneksel törenler hâline gelir. Ergenekon Destanı'nda yer alan demir dövme töreni bu örneklerden birini oluşturur. Bu törene bütün boy halkı katılır, büyük bir alan sahne olarak kullanılırdı. Dede Korkut Öyküleri incelendiğinde, ozan ve kopuzun dram sanatının bir parçası olduğu anlaşılır. Ayrıca Şamanizm ayinleri bu bakımdan dikkati çeker.
    11. yüzyılda İslâmiyet'i tamamen kabul etmiş olan Türkler, yeni kültürün etkisiyle tiyatrodan uzak kaldılar. Buna karşılık, gölge (hayal) oyunları cansız olduğu için, hoşgörüyle karşılanmıştır. Ayrıca Türkler; kültür, inanış ve yaşayışlarına uygun olarak geleneğe dayalı bir canlandırma sanatı geliştirdiler. Türk tiyatrosunda üç gelenekten söz edilebilir: 1) Köy tiyatrosu geleneği, 2) Halk tiyatrosu geleneği, 3) Batı tiyatrosu geleneği.
    Köy tiyatrosu geleneği, köy seyirlik oyunları adı altında toplanan oyunlardan meydana gelir. Halk tiyatrosu geleneği ise daha çok şehirlerde gelişmiştir. Meddah, Orta oyunu ve Karagöz gelenekli Türk tiyatrosunun en önemli verimleridir. Gelenekli Türk tiyatrosu adı verilen bu tiyatro anlayışının kolları şunlardır:
    v Köylü Tiyatrosu Geleneği: Kırsal bölgelerde, köylerde görülen, daha çok yöresel yaşamdan konularını alan seyirlik oyunların oluşturduğu bir tiyatro geleneğidir. Kökleri geçmişe
    dayanır. Bolluk, sevgi, savaş, kıskançlık, yoksulluk gibi konular işlenir. Köy Seyirlik Oyunu da denilen bu oyunlar sözlü gelenek içinde yer alır. Oyunların içeriği ve yapısı, yörelere göre farklılıklar gösterebilir. Oyuncular genellikle profesyonel değildir. Kılık değiştirme, kişileştirme, maskeler ve müzik oyun içinde yer alabilir. Köylü tiyatrosu geleneği içinde yer alan oyunlarda kalıplaşmış sözlerin yanı sıra doğaçlamalarda bulunur.
    v Halk Tiyatrosu Geleneği: Halk tiyatrosu geleneği içindeki oyunların en yaygınları
    meddah, Karagöz ve ortaoyunudur. Bu oyunlar, köylü tiyatrosu geleneğine göre sosyal sanat anlayışına ve tiyatroya biraz daha yaklaşmış oyunlardır. Oyuncular, az çok profesyonel kimselerdir. Bu oyunlar da doğaçlama geleneğine bağlıdır. Halk tiyatrosu içinde yer alan oyunlar, şehirlerde belli bir sahne anlayışı içinde sergilenirdi.
    v Batı Tiyatrosu Geleneği: Batılı anlamda tiyatro geleneği Tanzimat’la başlamıştır. Çeviriler, uyarlamalar ve ilk denemelerle kendini gösteren bu gelenek günümüze kadar olgunlaşarak gelmiştir. Günümüzde de gerek devlet tiyatroları, gerekse özel tiyatrolar bu geleneği kurumlaştırarak sürdürmektedir.
    Geleneksel Türk tiyatrosunun ürünleri Karagöz, Ortaoyunu ve Meddah'tır.

    MEDDAH
    Meddah tek kişiyle oynanan geleneksel tiyatro türüdür. Tek kişilik oyundur. Meddah, eğlendiren sanatçı anlamına gelen bir sözcük olduğu halde zamanla sanatın adı haline gelmiştir. Hikâye anlatma ve taklit yapma sanatı olan Meddahlık; perdesi, sahnesi, kıyafetleri ve kişileri bir tek sanatçıda toplanan, unsurları basit ve sade bir tiyatrodur.
    Meddah, bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikâye anlatır. Bu hikâyelerin bir kısmı anonimdir; bazılarının ise yazarı bellidir. Meddah, aksesuar olarak bir mendil ve bir sopa-baston kullanır. Anlatılan hikâye genellikle güldürücü ve zaman zaman edebî ve ahlâkî bir sonuç çıkarabileceğimiz türdendir. Meddah, hikâyesine, vakaların geçtiği yeri ve zamanı, kahramanlarını tanıtarak başlar. Hikâyesine başlarken kimsenin alınmaması için "isim isme, insan insana, semt semte benzer..." biçiminde sürüp giden sözler söyler. Meddah, anlattığı hikâyeyi bir mecmuada okuduğunu belirtir. Doğaçlama olarak hikâyeye eklemeler yapar.
    Hikâye kahramanlarını kendi seviyelerine göre ve bölgelerinin ağızları, şiveleri ile konuşturur. Kastamonulu, Kayserili, Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi, mirasyedi, züppe vb. tipleri dramatik bir sahne hâlinde ortaya koyar. Elindeki mendili terini silmekte, sesini değiştirmekte ve canlandırdığı tiplere göre başörtüsü, şal, ceket gibi kullanır. Sopasından, kapı çalma veya sert vuruşların yapılmasında faydalanır. Meddah, hikâyesinin sonunda sürç-i lisanından ötürü af diler ve bir başka gün daha güzel hikâyeler anlatacağını vaat ederek oyununu bitirir.
    Okumanın gelişmediği ve dinlemenin makbul sayıldığı zamanlarda saraylarda, kahvehanelerde, kasabalarda, şehirlerde ramazan gecelerinde halktan büyük ilgi gören meddahlık, 15. yüzyıldan zamanımıza kadar birçok sanatkâr yetiştirmiştir.
    ORTAOYUNU
    Orta oyunu, dört bir yanı seyircilerle çevrilmiş bir meydanda, herhangi bir vazıh metne bağlı kalınmadan oynanan doğaçlama bir oyundur. Orta oyunu, meddahın birden fazla oyuncusu olan bir şekli veya Karagöz'ün perdeden yere inmiş bir türü olarak da tanımlanabilir. 19. yüzyılın sonunda ya da 20. yüzyılın başında kesin biçimini almıştır.
    Sahne görevini gören birkaç basit eşya vardır. Dekor olarak "yeni dünya" denilen bir paravana evi, bir tezgâh ve birkaç hasır iskemle ile "dükkân" denilen eşyalar kullanılır. Oyunun oynandığı alana "palanga" denir.
    Orta oyunu, bir meydanda, "ortada", özellikle ramazan aylarında, bayramlarda, düğünlerde, kır eğlencelerinde oynanan bir şehir halk tiyatrosudur. Ortaoyunun temel iki kahramanı "Pişekâr" ve "Kavuklu"dur. Pişekâr, Hacivat'ın; Kavuklu ise Karagöz'ün özelliklerini taşır. Oyunun yardımcı kişileri Zenne, Çelebi, Kastamonulu, Kayserili, Acem, Yahudi... gibi taklit tiplerdir. Şive taklitlerine yer verilir. Orta oyunu, dört bölüme ayrılır:
    1- Başlangıç: Orta oyunu zurna ile açılır. Zurna, Pişekâr havası denilen bir ezgi çalar ve Pişekâr, başında dilimli bir kavuk, sırtında kenarları kürkle çevrilmiş bir cübbe, altında çakşır ve
    ayaklarında sarı mest pabuç; akıllı, okumuş, işgüzar, iyiyi kötüden ayıran, yaşlı, vakarlı bir kişidir. Elindeki "şakşak" ile zurnacıya çal işaretini verir; oyun başlar. Pişekâr’ın zurnacı ile yanlış anlamalara dayanan güldürücü konuşmasından sonra Kavuklu sahneye girer. Kavuklu, cahil
    görünüp ahmak geçinen, telâşlı, kurnaz, neşeli bir halk adamıdır.
    2- Muhavere: Yalnız Pişekâr ve Kavuklu arasında geçen konuşmadır. Bu bölümde, Kavuklu, bir "tekerleme" söyler; olağandışı bir olayı kendi başından geçmiş gibi anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler. Sonunda bunun bir rüya olduğu anlaşılır. Karşılıklı söz oyunlarıyla yürütülen muhavere [söyleşme] bölümü, orta oyununun en önemli parçasıdır. Bu bölümün, oyunun konusuyla bir bağlantısı yoktur. Tekerlemeler, Kavuklu'nun söz ustalığını göstermeye yarayan bağımsız parçalardır.
    3- Fasıl: Bu bölümde belli bir olay sahnelenir. Fasıl bölümü oyunun kendisidir. Oyunlar, fasıl bölümünde gösterilen olaya göre adlar alır. Büyücü, Fotoğrafçı, Eskici Abdi, Gözlemci, Kâğıthane Safâsı, Kızlar Ağası, Mahalle Baskını, Sandıklı, Pazarcılar, Telgrafçı, vb. Orta oyunu, belli bir vakanın çevresinde örülmüş konuşmalar, taklit, çalgı ve şarkıdan meydana gelir. Orta oyunun hangi tarihte başladığı belli değildir. Tarih içindeki gelişimi boyunca, kol oyunu, meydan oyunu, zuhuri diye çeşitli adlar almış, XIX, yüzyılın ortalarından bu yana orta oyunu diye anılmıştır.
    4- Bitiş: Bu bölüm çok kısadır. Açış gibi kapanışı da Pişekâr yapar. Seyirciden özür diler ve gelecek oyunun adını, yerini duyurur.
    KARAGÖZ
    Karagöz, bir "gölge oyunu"dur. Bir beyaz perdenin arkasına konulan bir ışıkla ve bu ışığın önünden geçilerek perdeye yansıtılan şekillerle [insan, hayvan, bitki, eşya, vb.] oynanır.
    Karagöz adlı oyunun doğuşunu anlatan rivayet şöyledir: Karagöz ve Hacivat, Sultan Orhan zamanında Bursa'da bir cami inşaatında çalışan işçilerdir. Bu iki amelenin her gün sürüp giden nükteli konuşmaları öteki işçileri işlerinden alıkoyduğu için, Sultan Orhan tarafından idam ettirilmişlerdir. Fakat padişah bu yaptığına çok pişman olmuştur. Bunun üzerine Şeyh Küşterî isimli bir sanatkâr, padişahın üzüntüsünü hafifletmek için, Karagöz'le Hacivat'ın deriden yapılmış tasvirlerini beyaz perdeye aksettirip, onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuştur. Geleneğe göre, Şeyh Küşterî Karagöz oyuncularının "pîr"i sayılır. Karagöz perdesine de Küşterî Meydanı” denir.
    Gölge oyunu'ndan, İslâm dünyasında XI. yüzyılda söz edilmeye başlanmış. İslâm dünyasında Gölge Oyunu için kullanılan Zıll-ı Hayâl ve benzeri tabirler, bu oyunun tasavvuf inanışı için de bir ifade vasıtası olmasındandır. Buna göre, kâinatta bizim bütün gördüklerimiz, yegâne "gerçek varlık" olan Allah'ın, bir "zuhur âlemi" olan bu âlemdeki hayalleridir. "Geçici varlıklar", tıpkı Karagöz perdesinde görünen hayaller gibi "Büyük Hakikat”in gölgeleridir. "Büyük Hakikat" ise bütün bu geçici hayallerin arkasında, onların vasıl olmaya çalıştıkları "edebi âlem"dedir.
    Halkın ortak malı olan Karagöz oyununun klâsik dağarcığı 28 oyundan ibarettir. Bu sayı, ramazan ayında, Kadir Gecesi dışında, her gece bir oyun gösterildiği için, ramazan gecelerinin sayısına eşittir. "Karagözcü" adı verilen sanatçılar, zaman içerisinde dönemin koşullarına göre oyuna bazı eklemeler yapmışlardır. Karagöz "tuluat"a (doğaçlama) dayanan bir oyundur. Karagöz oyunlarının metinleri 19. yüzyılda yazıya geçirilmeye başlanmıştır.
    Oyunun temel kişileri Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz saf, temiz kalpli, zeki ama okumamış insanları temsil eder. Hacivat ise tipik bir yan aydındır, bildiklerini sergilemekten (malumat-furuşluk) hoşlanır. Oyunda konuya göre Çelebi, Tuzsuz Deli Bekir, Laz, Zenne, Arnavut, Rumelili gibi tipler de yer alır.
    Karagöz oyununda perdede Hacivat görünmeden önce "göstermelik" denilen çeşitli görüntüler yer alır. Göstermelikler kalktıktan sonra perdeye Hacivat'ın görüntüsü gelir.
    Karagöz, saf ve temiz ruhlu, olayların gülüne taraflarını büyük ustalıkla yakalayan, zeki, okumamış fakat irfan sahibi Türk halkını temsil eder. Dilde, ahlâkta, davranışlarda daima iyiden ve güzelden yanadır. Bu güzelliklere katılan her yabancı ve yapmacık unsuru alaya alır. Hacivat ise medrese kültürü ile yetişmiş, sofu, Osmanlı kibar zümresinin görgüsüne sahip, dilde yabancı kalmış kelimelere yer vermekten hoşlanan bir tiptir. Ayrıca Karagöz oyununda, Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi gibi azınlıklara mensup tiplere de yer verilir. Konuşunu günlük hayat ile masal, hikâye ve destanlardan. Alan Karagöz oyunu, “Başlangıç" ve "Bitiş" bölümleri dışında başlıca iki ana bölüme ayrılır: Muhavere ve Fasıl.
    a) Muhavere: Karagöz ile Hacivat arasında, geçen konuşmadan oluşur. Asıl oyunun konusuyla herhangi bir bağlantısı yoktur. Bu bölümde, Hacivat’ın medrese kültürü ile Osmanlı terbiyesinden gelen dil ve ifadesine ters ve güldürücü cevaplar veren halk adamı Karagöz’ün nükte, cinas ve hicivleri yer alır.
    b) Fasıl: Bu bölümde belli bir vaka gösterilir. Karagöz oyunları, bu bölümde gösterilen vakalara göre adlar alır: Bahçe, Çeşme Hamamı, Abdal Bekçi, Kanlı Kavak, Tımarhane, Kanlı Nigar, Salıncak, Yalova Safası vb. Karagöz ve Hacivat'tan başka kişiler de bu bölümde oyuna katılır: Altı Kulaç Beberuhi [cüce ve aptal], Çelebi(genç ve züppe bir mirasyedi], Tuzsuz Deli Bekir [sarhoş), Efe [zorba], Zenne, vb.
    Oyunun sonu hep aynı şekilde biter. Karagöz Hacivat'a bir tokat atar. Hacivat da "perdenin sahibine Karagöz'ün perdeyi yıkıp viran eylediğini haber vermek" üzere sahneden çekilir. Karagöz gelir, seyircilerden sürç-i lisanından ötürü özür diler. Tehdit yollu, gelecek sefer Hacivat'a neler edeceğini söyleyip perdeyi terkeder. Böylece ertesi akşam hangi faslın oynanacağını haber vermiş olur.
    2. MODERN TÜRK TİYATROSU
    Saray ve çevresi, Batı tiyatrosu ile tanışmamızı sağlayan etkenlerin başında gelir. Saray, gelenekli Türk tiyatrosunu benimsediği ölçüde Batı tiyatrosunun tanıtılıp yerleşmesinde de öncülük etmiştir. Bu öncülük, padişahların hem saray dışındaki tiyatro çalışmalarını desteklemeleri, hem de saray içinde tiyatro çalışmalarına yer vermeleri şeklinde olmuştur. Abdülmecit 1858'de Dolmabahçe'de, Abdülhamit 1889'da Yıldız'da saray tiyatrolarını yaptırmışlardır.
    Saray dışında XVIII. yüzyılda Galata'da yapılan tiyatro binasını XIX. yüzyılda Beyoğlu ve diğer semtlerde yapılan tiyatro binaları izlemiştir. Batı tiyatro toplulukları İstanbul'a gelerek buralarda kendi dilleriyle oyunlar vermiş ve bize Batı tiyatrosunu tanıtmışlardır. Yerli tiyatromuz ilk olarak azınlıklar tarafından kurulmuştur. Bu yoğun tiyatro faaliyetinin Batı tiyatrosunun tanınıp sevilmesinde önemli payı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni tiyatro toplulukları kurulmuş, bu topluluklarda azınlıklara mensup oyunların yanı sıra Türk oyuncuları da rol almışlardır. Hacı Nazım Efendi ve Güllü Agop tiyatroları, önceleri çeviri oyunlar oynamakla işe başlamışlardır. Dolmabahçe saray tiyatrosunda oynanmak üzere Şinasi'ye ısmarlanan Şair Evlenmesi ile atılan ilk adım, diğer Türk tiyatro yazarlarının oyunlarıyla devam etmiştir. "Şair Evlenmesi"ni, Moliere [Molyer)'den yaptığı tercümelerle Ahmet Vefik Paşa ve "Ayyar Hamza" adaptasyonuyla Ali Bey takip etmiştir.
    Tanzimat edebiyatına hemen her türde önderlik etmiş olan Namık Kemal ise, başta “Vatan yahut Silistre" olmak üzere kaleme aldığı altı telif eserle, bu türe geniş katkıda bulunmuştur. Tanzimat yazarları içinde tiyatro edebiyatımıza en çok eser kazandıranlardan biri de Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Manzum tiyatroyu edebiyatımızda en geniş ölçüde deneyen Hamit’i bizde bu tarzın kurucusu saymak hiç de yanlış olmaz.
    Tanzimat devrinin en ünlü tiyatro kurumu Güllü Agop idaresindeki Gedikpaşa Tiyatrosudur. Bunun hükümet eliyle kapatılmasından sonra, kısa bir süre, Ahmet Vefik Paşa'nın desteğiyle, Bursa Tiyatrosu faaliyette bulunmuş ve bunu takip eden uzun yıllar boyunca tiyatro hayatımıza Minak Efendi adlı tiyatro adamı hâkim olmuştur. Ne yazık ki bu süreye rastlayan tiyatro çalışmaları Avrupa romanlarından sahneye aktarılan ve bozuk bir şive ile temsil edilen melodramlardan ileriye gidememiştir.
    Edebiyat-ı Cedîde'nin tiyatro hayatımıza katkısı pek az olmuş, Halit Ziya, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf gibi yazarlar birkaç eserle bu türe de değinmişlerse de kendi alanlarında gösterdikleri başarıya ulaşamamışlardır.
    XX. Yüzyıl tiyatrosunun ilk verimli faaliyeti şüphesiz ki Darülbedayi'in [Şimdiki İstanbul Şehir Tiyatroları] kuruluşu olmuştur. XX. yüzyıl tiyatro edebiyatımıza hizmeti geçmiş yazarlar arasında şu isimleri sayabiliriz: Halit Fahri, Yusuf Ziya, Reşat Nuri, Faruk Nafiz, Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Vedat Nedim, Ahmet Kutsi, Ahmet Muhip, Cevat Fehmi, Haldun Taner, Necip Fazıl, Turgut Özakman, Necati Cumalı, Cahit Atay, Tarık Buğra, Yahya Akengin, vb...

Sayfayı Paylaş