Tüm Konuların Özetleri

Konu 'Din Kültürü 9. Sınıf Yazılı Soruları' bölümünde Adenozin tarafından paylaşıldı.

  1. Adenozin

    Adenozin Üye

    Katılım:
    4 Ekim 2011
    Mesajlar:
    960
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    64

    Din ve İnsan
    a)İnsanın Evrendeki Konumu
    İnsanlar, tarihin derinliklerinden beri; evrenin ne zaman ve ne şekilde meydana geldiği, niçin yaratıldığı, büyüklüğünün ne kadar olduğu gibi konuları merak etmişler, zihinlerindeki sorulara cevap bulabilmek için çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapmışlardır.
    Evren; canlı ve cansız milyonlarca varlığı içerisinde barındıran düzenli ve uyumlu bir bütündür. İnsanlar, hayvanlar bitkiler, dünyamız, güneş, ay, yıldızlar ve galaksiler evrenin birer parçalarıdır.
    Dünyamız ; atmosfer tabakası, havası, suyu, iklimi, bitki örtüsüyle, karada, havada ve denizde canlıların bütün ihtiyaçlarını karşılayacağı, rahatça yaşayabilecği bir mekan olarak yaratılmıştır.
    Kutsal Kitabımızda bu konu; ‘Biz hakikaten insanı şan ve şeref sahibi kıldık … Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık.(İsra,70)
    Yüce Allah(c.c.) insanı; düşünme, araştırma yapma, öğrenme, olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurabilme, sorunları çözebilme, kendini geliştirme yetenekleriyle donatılmış, akıl ve irede sahibi bir varlık olarak yaratmıştır. İnsanın bu üstün özellikleri Kur’an-ı Kerim’de; ‘Biz insanı en güzel biçimde yarattık.’ (Tin,4) ifadeleriyle karşılık bulur.
    İnsan aklı sayesinde iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilir, aklını ve özgür iradesini kullarak olumlu/olumsuz sonuçlara yol açabilir.
    Özgür iradesini kullarak kullanarak seçim yapabilme, aklıyla karar verebilme yeterlilikleri nedeniyle insan, davranışlarından sorumlu tutulmuş,tercihlerine bağlı olarak ödül veya ceza öngörülmüştür.
    ‘Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.’(Zariyat,56) ayetinden kolayca anlaşılabileceği gibi insanın doğal dokusunu kororuyabilmesi, kulluk bilinci içerisinde yaşamasına bağlıdır. İbadetlerini düzenli ve bilinçli bir şekilde yerine getirenler, kendilerini duygusal veya fizksel olarak olumsuz etkileyen faktörlere karşı güvence altında bulunurlar. (Bakara,21)
    b)İnsanın Doğası ve Din
    Her insan beslenmeye, giyinmeye, barınmaya ihtiyaç duyduğu gibi; sevmeye, sevilmeye, güvenmeye de ihtiyaç hissetmesi nedeniyle, tarih sahnesinde yer alan bütün toplumlar, yüce bir varlığa inanma ve ibadet etme gereği duymuşlardır.
    Dinin nasıl ortaya çıktığı, insanların niçin dini davranışları benimsediği sorurularına birbirinden farklı açıklamalar getirilebilmekle birlikte, her insan topluluğunda dini davranışların yer alması nedeniyle, akla yatkın olanı; ‘İnanç ve ibadet uygulamalamalarının kaynağının insan doğası olduğu’ yönündeki görüştür. Hz.Muhammed(SAV) konuyu; ‘her insane fıtrat üzere (inanmaya eğilimli olarak) doğar.’ (Müslim,Kader, 22. Hadis) şeklinde ifade etmiştir.
    Din; insanların üstesinden gelemeyeceği doğa olayları, hastalıklar, ölümler ve hayatın çeşitli zorlukları karşısında ayakta kalmalarını sağlayan sarsılmaz bir psikolojik destek sistemidir. Aynı zamanda insanların niçin yaratıldığı, evren ve evrendeki muhteşem işlerliğin nasıl yaratıldığı, ölüm sonrası nelerle karşılaşılacağı gibi insane zihnini meşgul eden sorulara cevap niteliğindedir.
    Tarih boyunca doğa olaylarına ve çeşitli cisimlere tapınma gereği duyan insanlara, peygamberler ve kutsal kitaplar gönderen Allah, gerçekten inanılmaya ve ibadet etmeye sadece kendisinin değer olduğunu bildirmiştir

    9-3 DİNİN İNSAN HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
    Din, insanları dünya ve ahirette mutluluğa ulaştırmak amacıyla yüce Allah tarafından gönderilen ilahi kurallar, ilkeler bütünüdür.
    Bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah ona inanıp ibadet edilmesini istemiştir. ‘muhakkak ki ben… Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl.’ Ta-ha suresi 14.ayet ,’… Yalnız Allaha kulluk et ve şükredenlerden ol.’ Zümer suresi 66. ayet
    Din sadece Allaha ibadet etmeyi değil insanlarla iyi geçinmemizi de ister. Örneğin; anne babaya iyi davranmayı, komşu haklarını gözetmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi emreder. Yoksullara yardım etmek, kimsesizleri koruyup gözetmek, zor durumda kalanlara destek olmak da dinin öğütlerindendir.’ Allaha ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya… iyi davranın… ‘ nisa suresi 36. ayet
    Din kişiye ve topluma zarar veren her şeyi yasaklamıştır.örf ve adetlerin oluşmasında dinin önemli yeri verir

    9-4.İnanmanın Çeşitli Biçimleri
    Tarih boyunca yaşamış bütün toplumlar bir dini,inancı ya da felsefi düşünceyi benimsemişlerdir.İnsanlık tarihi incelendiğinde dinsiz bir toplumun var olmadığı görülecektir.Çünkü inanmak,insanın en temel manevi ihtiyaçlarından biridir.
    İnanmanın çeşitli biçimleri vardır. Bunların başlıcaları;tek tanrıcılık (monoteizm),çok tanrıcılık(politeizm),gizemcilik(gnostisizm),bilinemezcilik(agnostisizm)tanrıta-nımazlık(ateizm)tır.
    4.1.Tek Tanrıcılık (monoteizm)

    Monoteizm,kelime olarak tek tanrıcılık anl***** gelir.İslam dininde bu inanca tevhit denir.Tevhit inancına göre Allah birdir,tektir;onun eşi, benzeri ve ortağı yoktur.Evreni yaratan ,yöneten ,kontrolü altında tutan odur.
    İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed(s.a.v)’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği dinler tek tanrı inancına dayanır.Buna tevhit(Allah’ın birliği)inancı denir.Kur’an-ı Kerim’de de Allahın birliğini yani tevhit inancını konu alan çeşitli ayetler bulunur.Örneğin İhlas suresinde şöyle buyrulur:”De ki:O Allah birdir.Allah sameddir.O,doğurmamış ve doğmamıştır.Onun hiçbir dengi yoktur.”Enbiya suresinde yer alan bir ayette ise “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı yer ve gök,(bunların nizamı)kesinlikle bozulup gitmişti…”* ifadesi yer alır.

    9-10Teyemmüm
    Boy abdesti ve namaz abdesti temiz suyla alınır. Temiz suyun bulunmadığı ya da hastalık ve benzeri nedenlerle kullanılmasının sakıncalı olduğu durumlarda teyemmüm yapılır. Teyemmüm yapmak için önce niyet edilir. Sonra eller temiz bir toprağa ya da kil, kum gibi toprak cinsinden bir şeye sürülüp silkelenir. Ardından yüz, bir kere mesh edilir. Eller toprağa yeniden sürülür. Önce sağ, sonra sol kol mesh edilerek teyemmüm tamamlanılır.
    Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: ‘…Su bulamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla mesh edin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. ‘ (Maide suresi, 6. Ayet.)



    Mekan ve Çevre Temizliği
    Temizlik hem birey hem de toplum için çok önemlidir. Sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamanın temel şartı temiz olmaktır. Bu sebeple her insan, öncelikle vücudunu ve elbiselerini temiz tutmalıdır. Ayrıca yaşadığı mekanın, çevrenin temizliğine de önem vermelidir.
    Evimizin temiz ve düzenli olması konusunda üzerimize düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmeliyiz.
    Çevremizde herkese açık olan bazı toplumsal mekanlar bulunur. Bu gibi yerlerden yaralanırken temizlik kurallarına uymalıyız. Herkese açık olan toplumsal mekanlarda temizlik kurallarına uymayanları, buraları kirletenleri güzel bir dille uyarmalıyız. Bunu yaparken kaba ve kırıcı olmamalıyız. Gerekli durumlarda toplumsal mekanların ve çevrenin temiz tutulması konusunda başkalarıyla yardımlaşma içinde olmalıyız. Aynı şekilde okulumuzun ve bahçesinin temizliği için de üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz.
    ‘ İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve havada düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın, belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler. ‘ (Rum suresi, 41. Ayet.)

    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.

    İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti.

    Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) savaşmazlardı. Bu aylara "haram aylar” denir. Bu aylarda, bütün kabîleler güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat edebiliyorlardı.

    Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, şâirler, hatipler, falcılar ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı.

    Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.

    Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.

    İslâmiyetten önce Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları koruma, cesâret.. gibi bazı iyi özellikleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Özellikle köle ve kadınlara hiç değer vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs malları arasında, mirâsçılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.

    İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, haksızlık, sefâhat ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir önder, bir kurtarıcı beklemekteydi.




    Eskiden beri Mekke'deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi. Her biri, Mekke'nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Nûr Dağı'nda bir köşeye çekilir, tefekküre dalardı.40 yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde de bir yalnızlık sevgisi belirdi. O da Nûr Dağı’nda bir mağaraya çekilip, günlerce orada kalıyor, Yüce Allah'ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek O'na ibâdet ediyordu. Giderken azığını da berâberinde götürüyor, bitince evine dönüyor, sonra tekrar gidiyordu. Böylece Allah, onu büyük görevine hazırlıyordu. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi vahyin başlangıcı, sâdıkrüyâlar şeklinde oldu. Gördüğü her rüya, olduğu gibi çıkıyordu. Bu durum, altı ay kadar devam etti.

    İlk Vahiy

    610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesinde, hırkasına bürünüp Hira Mağarası’nda düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil'i gördü. Melek O'na:
    -"Oku" Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):
    -"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıktı.
    -"Oku" diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:
    -"Ben okuma bilmem..." cevabını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz. Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra AlakSûresi'nin ilk beş âyetini okudu.
    "Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O, insanı ‘alak'tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belletenRabb'in sonsuz kerem sahibidir." (AlakSûresi, 1-5).
    Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu ayetleri tekrarladı. Heyecanla mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gökyüzünden bir sesin:
    "Ey Muhammed. Sen Allah'ın elçisisin, Ben de Cebrail'im" dediğini duydu. Başını kaldırdığı zaman, Cebrâil'i gördü. Korku içinde evine vardı. Eşi Hz. Hatice'ye:
    "Beni örtün, çabuk beni örtün" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı, “Kendimden korkuyorum”, dedi. Hz. Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
    "Öyle deme. Allah'a yemin ederim ki, Yüce Allah, hiç bir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin işlerini yüklenirsin, Fakire yardım edersin. Misafiri ağırlarsın...."
    Varaka’nın Sözleri Hatice daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)'i, amcasının oğlu Varaka'ya götürdü. Varaka ‘hanîf’lerdendi. Tevrât ve İncil'i okumuş, İbranî dilini ve eski dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra: -"Müjde sana Ey Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen Hz. İsâ'nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Yüce Allah'ın Musâ'ya göndermiş olduğu Cebrail'dir. Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..." dedi. Aradan çok geçmeden Varaka öldü.
    Özgür Göktürk 9/D

    9/15
    HZ. MUHAMMED’İN TOPLUMSA BARIŞA YÖNELİK ETKİNLİKLERİ
    Hz. Muhammed (s.a.v.) , Hicret’ten sonra Medine’de barış,huzur ve güven ortamını sağlamak için bazı çaşılmalar yaptı.Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye göç edenlerle Medineli Müslümanlar arasında kardeşlik ilan etti.Medineli Müslümanlar sahip oldukları imkanları Mekke’den gelen din kardeşleriyle paylaştılar.Bu durum,onlar arasındaki sevi ve kardeşlik duyularının güçlenmesini sağladı.
    Medine’de sadece Müslümanlar değil,Yahudi kabilelerde yaşıyordu.Peygamberimiz onlarla tarihte, Medine Sözleşmesi olarak geçen bir vatandaşlık antlaşması imzaladı.Hem Yahudilerin hem de Müslümanların din ve vicdan özgürlüklerini garanti altına alıyordu.İki tarafın hak ve görevlerini,birbirleriyle ilişkilerini belirli esaslara bağlıyordu.Hz. Muhammed’İn bu gibi çalışmalarla Medine’de toplumsal barışın kurulmasında büyük bir katkı sağlamış oldu.
    HZ. MUHAMMED’İN İSLAMI YAYMA ÇABALARI
    Hz.Muhammed (s.a.v.) 610 yılında peygamber olarak görevlendirildikten sonra, yakın çevresinden başlayarak bütün Mekke halkını İslam dinine inanmaya çağırmıştır.Daha sonra Mekke’nin çevresindeki yerleşim bölgelerine giderek İslam’ı anlatmıştır.Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Müslümanlar,Medine’yi hicret ettikten sonra İslamiyet bütün Arabistan’da hızla yayılmıştır.Peygamberimiz (s.a.v.) Hicret’in altıncı yılından sonra çevre ülkelerin hükümdarlarına da mektuplar yazarak onları ve halklarını İslam’a davet etmiştir.
    Örneğin Peygamberimizin Bizans hükümdarına önderdiği mektupta şunları söylemiştir:”Allah’ın Resulü Muhammed’den Bizans İmparatoru Herakleios (Herakliyus)’a :Allah’ın selamıhal yolda olanlarla olsun.Seni İslam’a çağırıyorum.İslam’ı kabul et ki kurtuluşa eresin.Allah da sana mükafatını iki kat versin.Eğer kabul etmezsen halkın günahını sen çekersin.Ey ehlikitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan söze geliniz.Sadece Allah’a kulluk edelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım.Allah’ı bırakıp da birimiz diğerimizi ,ilahlaştırmasın...”
    Sonuç olarak Hz. Muhammed , İslam’ı yaymak için büyük çaba harcamıştır.O yaklaşık 23 yıl süren peygamberlik hayatı boyunca insanlara İslam’I anlattı.Onları Müslüman olmaya çağırdı.Bu çağrısında da başarılı oldu.Hz. Muhammed 632 yılında vefat etmeden önce İslamiyet Arabistan Yarımadası’nda yayıldı.

    (9/17)
    Kur’an’ın İç Düzeni İle İlgili Kavramlar (Ayet, Sure, Cüz, Mushaf)
    Ayet : Kur’an-ı Kerim’in bir veya birkaç cümlecikten oluşan ifadeleridir.

    • Ayet sözlükte alamet, delil, işaret demektir.
    • Kur’an’da yaklaşık 6666 ayet vardır.Sure : Kur’an’ın en az 3 ayetten oluşan 114 bölümünden her birine verilen addır.

    • Sure sözlükte yüksek mevki, etrafı surlarla çevrili şehir demektir.
    • Tevbe suresi hariç tüm sureler besmeleyle başlar.
    • Surelerin sıralaması zaman ya da konuya göre değil uzundan kısaya doğrudur.
    • En uzun sure Bakara, en kısa sure Kevser’dir.Cüz : Kur’an-ı Kerim’in 20’şer sayfalık bölümüne verilen addır.

    • Kur’an-ı Kerim 30 cüzden oluşmuştur.Mushaf : Kitap haline getirilmiş olan Kur’an’ın özel adıdır.

    • Mushaf sözlükte iki kapak arasında toplanmış sayfalar demektir.

    • Kur’an’a bu isim Hz. Ebu Bekir döneminde verilmiştir.Kur’an’ın Okunması İle İlgili Kavramlar (Tecvit, Mukabele, Hatim, Hafızlık)
    Tecvit : Kur’an-ı Kerim’i güzel bir biçimde okumak için uyulması gereken kuralları kapsayan ilimdir.
    Mukabele : Kur’an-ı Kerim’i okuyan kişiyi, bilenlerin Kur’an’dan takip etmesi, bilmeyenlerin dinlemesidir. Ayrıca her Ramazan ayında Hz. Muhammed ve Cebrail’in ayetleri karşılıklı okumasına da mukabele denir.

    Hatim : Kur’an-ı Kerim’i bütünüyle ezbere ya da yüzünden, baştan sona kadar okumak veya dinlemektir.
    Hafızlık : Kur’an-ı Kerim’i bütünüyle ezberlemektir. Kur’an’ı baştan sona ezberleyen kişiye hafız denir.
    Kur’an’ın Anlaşılması ve Yorumlanmasıyla İlgili Kavramlar (Meal, Tefsir)
    Meal : Kur’an-ı Kerim’in tercümesidir. Anlam, kavram demektir.
    Tefsir : Kur’an-ı Kerim’i açıklamak ve yorumlamaktır. Kur’an-ı Kerim’i açıklayan kişilere müfessir denir. Ayetlerin iniş sebeplerini belirtir.

    • Yıllar içinde çok sayıda tefsir kitabının yazılmasının nedenleri;

    * Güncel sorunlara cevaplar bulunmasının gerekmesi ve
    * Farklı kültürlere sahip olan müfessirlerin Kuran’ı farklı yorumlamasıdır.

    • Ülkemizde ilk tefsir ve meal Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından yapılmıştır.

Sayfayı Paylaş