Türk dans tarihi

Konu 'Kültür-Sanat' bölümünde Moderatör Güleda tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Güleda

    Moderatör Güleda Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    7.623
    Beğenileri:
    4.563
    Ödül Puanları:
    113

    Türk dans tarihi - Türk dans tarihi Hakkında


    Türk dans tarihi

    Avrupa’da, 16. yüzyılda salon dansının ilk biçimleri, küçük ölçekli saray törenlerinde ve diplomatik kutlamalarda kendini göstermeye başladığında, Osmanlı sarayında onlarca cariyeden oluşan yerel orkestralar eşliğinde dans eden harem kızları, oğlanları, çengiler ve köçekler vardı. Haremin misk kokulu buğulu havasında ipekler ve tüllere bürünmüş şahane rakkaseler dans eder, zat-ı şahaneleri de onları büyük bir zevkle izlerdi.

    Bazı Osmanlı padişahlarının Avrupa ziyaretlerine müzisyenler ve dansçılar ***ürdükleri, tarihi kayıtlarda var. Prof. Metin And “Türk Köylü Dansları” adlı kitabında 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlılar’ın birçok Avrupa saray dansını bile oynadıklarını aktarıyor.

    Ancak Osmanlı’nın son dönemlerinde raks (dans) ve musiki bazı kurumlarda öğretilmeye başlandığında, yani saray dışına çıktığında sorunlar baş gösterdi. Kadınlarla birlikte veya partnerli dans kabul edilemezdi.

    16 Aralık 1919’da Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi, dönemin Dahiliye Nazırı’na yazdığı bir mektupla Beyazıt’ta kurulan Osmanlı Musiki ve Raks Cemiyeti’nin faaliyetlerinden yakınmıştı. Bu cemiyette kadınlar ve erkekler birlikte müzik yaparak ve dans ederek günaha giriyordu. Başkanlığını müzisyen İsmail Hakkı Bey’in yaptığı kuruluş, Dahiliye Nazırı’nın talimatı ile polis tarafından basılarak 25 Aralık 1919’da kapatıldı.

    Günümüzde ise durum biraz daha farklı…

    Türkiye’de dansla ilişki ve dansın konumlanması tarifine varmak istersek, ilk referansımız kuşkusuz halk dansları olacaktır. Bu durum Batı dans tarihi için de geçerlidir ve tüm dünyada dansın kökenlerinde, ritüeller ve halk dansları vardır.

    Türkiye Mezopotamya, Akdeniz ve Orta Asya kültürleri ile beslenen köklü bir Anadolu kültürünün mirasçısı. Bu durum dansla olan tarihsel ilişkimizi de oldukça iddialı bir biçimde izah ediyor. Şarap, bereket ve tiyatro tanrısı Dionysos’un doğduğu iddia edilen Anadolu toprakları, aynı zamanda O’nun dans kültürünün doğduğu topraklardı ve daha Dionysos doğmadan bin yıllar önce dans sanatı, kendini birçok duvar resminde göstermişti.

    “Ancak dans eden bir tanrıya inanabilirim” diyen büyük filozof Nietzsche, sanki bunu Anadolu’nun ilk halkları için söylemiş gibi.

    Ülkemizde bulunan, neolitik çağdan kalan tüm kaya resimlerinde dans eden figürler tasvir edilmiş. Bugün, bu tarihsel mirasın takipçisi, çok köklü bir dans kültürünün üzerinde oturuyoruz. Akla gelebilecek her temayı içeren zengin bir halk dansları koleksiyonuna sahibiz.

    Prof. And dans evrelerimizi, yer, soy, din, imparatorluk ve batılılaşma evrelerine ayırarak incelemiş, “oyun” ve “büyü” kavramlarının bugünün danslarında yaşadığını belirlemiş:

    “Bugün Anadolu’nun hemen her bölgesinde rastladığımız seyirlik köylü oyunlarının gerek konusu ve bazı büyüsel ayrıntıları bakımından, gerekse belli mevsimlere uyarak süreli oluşlarından bunların eski uygarlıkların bolluk, dinsel törenlerinin kalıntıları olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz”.

    Tarihçilerin “bereketli hilal” diye tarif ettikleri bölgenin bir bölümü olan Anadolu, şenlikleriyle ile ön plana çıkan Dionysos’a tapınılan çok önemli bir dans coğrafyası… Ve bu coğrafyada dansa verilen değerde Cumhuriyet döneminin farklı bir yeri var.

    Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Şavaşı’nın ardından gerçekleştirmeye çalıştığı kültür devriminde dansa da özel önem atfetmişti.

    Dönemin popüler dansları o zamanlar ülkemizde yaşayan gayrimüslümler tarafından uygulanırken Atatürk, bu kültürün Türkiye’deki gençler tarafından da öğrenilmesi için öncülük etmişti.

    Atatürk, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi yapılanmalarla birlikte Halkevleri’ni kurarak ülkedeki binlerce halk dansı figürünün derlenmesini de önermişti.

    O dönemin ünlü sporcu ve halk bilimcilerinden Selim Sırrı Tarcan’a uluslararası etkinliklerde dans etmesi için koreografi siparişi bile verilmişti. Atatürk, Tarcan’dan “Milli hususlarımızı gösteren bir dans dizayn ederek” günlük kostümlerle dans etmesini istemiş; Tarcan da, buna karşılık ünlü “Sarı Zeybek” ve “Tarcan Zeybeği” danslarını yaratmıştır.

    Selim Sırrı, Paris’te 1924’te yapılan Olimpiyat Oyunları’nda zeybek oynadı, daha sonra bu dansı geliştirerek Atatürk’ün istediği forma soktu. Ardından, zeybek danslarından esinlenerek yaptığı koreografiyi, İzmir Kız Muallim Mektebi’nin konferans salonunda okulun öğretmenlerinden Mualla Hanım ile birlikte Atatürk’ün huzurunda sergiledi.

    Atatürk, gösteri bittiğinde yaptığı konuşmada şöyle demişti: Hanımefendiler, Beyler! Selim Sırrı Bey raksını ihya ederken ona bir şekl-i medeni vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara, bizimde mükemmel bir raksımız var, diye biliriz ve bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı bu yeni şekli ile her içtimai salonda kadınlarla beraber oynanabilir ve oynanmalıdır”.

    Mustafa Kemal bu konuşmanın ardından Selim Sırrı’ya dönerek, “Yorulmadınızsa Mualla Hanım’la birlikte bir defa daha şehir elbiseleriyle oynadığınızı görmek isterim” demiş ve dans bu kez modern kostümlerle alkışlar arasında tekrar edilmişti.



    Selim Sırrı, koreografisini Atatürk’e ithaf etmiş, ilk kez kadınlarla birlikte icra edilen bu dansı, “Atatürk’ün içtimai hayatımızda kadına verdiği mevkii düşünerek bu küçük eseri vücuda getirdim” diyerek gerekçelendirmişti. Atatürk, dansı ülkenin kültürel yaş***** sokmayı da hedefleri arasına almıştı. Cumhuriyet balolarında tüm politikacıların dans etmesini teşvik etmişti. Aynı zamanda Cumhuriyet baloları ülkemizin ilk “batı dansı” atölyelerine dönüştü. Dönemin klasik salon dansları bu sayede ülkemizde tanındı.

    Aradan geçen yıllar, Türkiye’nin modernleşme atılımı yaptığı yıllardı. Yeni eğlence anlayışı, Batılı kalıplarla büyük kentlere hakim olurken, halk da kendi yaratımlarını, kendi kültürel aktarımlarını zenginleştirerek sürdürdü. Her türlü hakim ifade biçiminin karşısına yarattığı folklor değerleriyle çıkan halk, birbirinden güzel eserler yaratarak yanıt verdi.

    Türkiye halkı dans eden, dansı seven bir halk... Dans kültürü genlerinde var. Türkiye danslarının genel karakterinden söz etmek oldukça zor. Hem derin tarihsel birikim, hem etnik çok renklilik, hem de coğrafi farklılıklar çok kültürlü bir dans karakteri ortaya çıkarıyor. Ege’de ağır ve mağrur danslar, Trakya’da kıvrak karşılamalar, Karadeniz’de hızlı horonlar, doğuda aşiret kültürünün etkisi ile omuz omuza uygulanan danslar tek tip bir karakter dansı tarifini zorlaştırıyor. Aslında buna gerekte yok. Çünkü Anadolu’da her duygunun dansı var ve güzellikleri de barındırdıkları çeşitlilik ve renklilikte…

    Türkiye’de dansın resmi tarihi, 1948 yılında önemli bir ivme kazandı. Ankara Konservatuarı’nın ve bale bölümünün açılması, İngiltere’den Dame Ninette de Valois’nın koreograf olarak getirilmesi, Türk bale tarihinde önemli bir eşik taşı oldu. O’ndan sonra Türkiye bale klasikleri ile tanıştı, Türkiye’de ki pek çok bale sanatçısı onun öğrencileri tarafından yetiştirildi.

    Yukarıdan empoze edilen bu sanatsal akım doğal olarak kısıtlı bir seyirci kitlesi buldu ve ilk sanatsal üretimler, ancak devlet ricalinin katıldığı resmi “temsil”lerde kendisini gösterebildi.

    Dans tarihimizdeki bu “temsil” süreci, yeni genç koreografların yetişmesi ile bazı deneysel dans çalışmalarının da önünü açtı.

    Dame Ninette de Valois, ilk olarak Ferit Tüzün’ün “Çeşme Başı” isimli eseriyle yerel karakterli bir bale yarattı, ardından Oytun Turfanda, Güloya Arıoba ve Duygu Aykal gibi koreograflar yerel motifli baleler yaratarak kendi kaynaklarına yakınlaşmak istediler.

    SSCB dönemindeki halk balesi arayışlarının yanında çok cılız kalan bu arayışlarla, ünlü Türk beşlilerinin çalışmalarını da referans alarak, bir Türk balesi yaratma arayışına girdiler. Böylesine bir yoz döngü son 20 yıla kadar sürdü. Oytun Turfanda’nın yerel adımlı ilk balesinin adı da “Yoz Döngü”ydü. Kontrolsüz bir biçimde kentleşmeye başlayan Türkiye’nin göçle birlikte yeni yeni tanışmaya başladığı lümpen kültür ve kültürel aidiyet sorununun işlendiği bu eser bale ile kurduğumuz ilişki için de güzel önermeler içeriyor.

    Ancak bu çabalara rağmen Türk halkı baleye alışamadı. Bu dönemin ardından ilk Türk müzikalleri sahnelendi. Dönemin hakim anlayışı, “Lüküs Hayat” müzikalinde danslarla da ifade edildi.

    Bugünün modern dans toplulukları ise, işte bütün bu dans kültürünün ürünleri. Bu görkemli birikime saygı duyan deneysel bir çalışma olan Anadolu Ateşi de başarısını Türk motiflerinden esinlenen, bale ve modern dansın imkanlarını kullanan koreografik anlayışına borçlu.

    Octavio Paz, “Dans insan bedeninin şiiridir” diyor. Bizim beden dilimizle yazacağımız şiirler de, köklü kültürel değerlerle beslenen ve görkemli tarihimizden damıtılmış efsanelerin diliyle yazılmalı. Homeros’u ve Yaşar Kemal’i doğuran topraklara bu coğrafyanın masal diliyle yaratılmış yapıtlar armağan etmek gerekiyor.

    yazı:mustafa erdoğan

Sayfayı Paylaş