Türk Tiyatro Sanatçıları

Konu 'Tiyatro & Sinema' bölümünde Toгgαи tarafından paylaşıldı.

  1. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38

    Bir İlk Kadın: Afife Jale

    Başkaldırı, başarı, aşk, mutluluk, mutsuzluk... Huysuz ve Tatlı Kadın şarkısı onun için yapıldı. 24 Temmuz 1941"de yaşama veda eden Afife Jale , tarihe; "sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını" olarak geçti. Ama onun kısacık yaşamı daha fazlasını içeriyor.


    Afife Jale , orta halli bir ailenin kızı olarak,1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. Dr. Sait Paşa'nın torunudur. Çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardı. İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Ama onun aklı tiyatrodaydı.O yıllar Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu yıllardı. Bu yasağa rağmen 1918'de, Darülbedayi'ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava bile girdi.


    10 Kasım 1918'de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alındılar. Afife ve Refika hariç öteki kızlar daha fazla dayanamamış ve "nasılsa sahneye çıkamayacakları" gerekçesiyle tiyatroyu bırakmışlardı . Aynı yılın 18 Aralık günü, Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazım artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarına alınmışlardı. Afife ise bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katıldı, kendini sahneye hazırladı. Ama bir türlü sahneye çıkamadı. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadını oldu.


    Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında, 1920 yılında Darülbedayi'de, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununu, Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp Paris'e gittiği için, bu rolü yüklenecek bir kadın sanatçıya ihtiyaç vardı. Ve Afife Jale, bu rol için seçildi. İlk kez Emel rolüyle ve takma bir isimle sahneye çıktı. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarıda bulundularsa da, genç sanatçı bir hafta sonra da "Tatlı Sır" oyununda yeniden sahneye çıktı. Sanatçı polis tarafından tutuklanmak istenince, Kınar Hanım tarafından arka bahçeye kaçırılarak polislerin elinden zor kurtuldu.


    "Mesut olduğum ilk gece"
    Afife Jale O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatırken; "Hayatımda mesut olduğum ilk gece..." diye tanımlıyordu: "Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Ağlama sahnesinde, taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi.


    Gerçekten de Afife Jale bir fedai gibi geçirir bundan sonraki yaşamını...
    Ve daha sonra Onu diğer kadınlar izledi. Tüm baskılara karşın bundan sonra Burhanettin Topluluğunda Seniye, Yeni Sahne'de Şaziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne'de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadınları Afife'yi izlediler" diye anlatılır.

    İşsizlik
    Üçüncü piyesi olan Odalık'ta oynarken, polis yine tiyatroyu bastı. Afife bu kez de makine dairesinden kaçırıldı . Bu zaptiye baskınında, Afife arkadaşlarınca kaçırılmışsa da, daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürüldü . "Dinini, milliyetini unutan sen misin?" diye hırpalandı. Aile içinde, Babası Hidayet bey de, onun tiyatrocu olmasına karşıydı. kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca sertleşti. Ona "******" dediği bir gün, "Benim Afife diye bir kızım yok" diye gürledi. Zaten Afife artık sahnede, "Jale" adını kullanıyordu. Sanatı için baba evini terk etti. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordu. Bu bildiri üzerine Afife'nin, Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi.. Artık hayat onun için çok zorlaşmıştı. Güvencesiz ve parasızdı ama tiyatro onun için bir tutkuydu ve gözü başka bir şey görmüyordu.

    Hastalık
    Önüne gecilmeyen şiddetli başağrıları başlar. Tiyatrosuz kalması Afife'nin zaten zayıf olan sinirlerini alt üst etmiş, kaçışı haplarda ve uyuşturucularda bulmaya başlamıştı. Sonradan aşık olduğu Suriye'li bir eczacının , yaptığı iğneler de onda bir alışkanlık başlatmıştı. Eczacı morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yapar. Bunun sonucu Afife artık bir morfinmandır.


    Ortalık biraz durulunca, birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu'da turneye çıkmış, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy'de oynamış, daha sonra da Fikret Şadi'nin Milli Sahne'siyle çeşitli kentlerde temsiller vermişti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başlamıştı.


    Gün geçtikçe bozulan sağlığı ve uyuşturucu alışkanlığı, tiyatroyu ister istemez bırakmasına neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çıkardı.


    1928 yılında bir arkadaşıyla, Kuşdili çayırında Hafız Burhan'ın bir konserine gitmiş, orada sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la tanışmıştı. Kısa bir sürede Pınar, genç kadına ****ler gibi aşık olur. 1929 yılında evlenirler ve Selahattin Pınar "Nereden Sevdim O Zalim Kadını", " Huysuz ve Tatlı Kadın " gibi birçok ölümsüz şarkısını onun için besteler.


    İkisi de, Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı. Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi, birlikte yapmaya çalıştılar. Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip, yarıştılar. "Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriye'li Eczacı onu morfine alıştırmıştı bir defa, kurtulamıyordu.... Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar ****ğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife.. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu .Ama Bir süre sonra, Pınar karısının morfin bağımlılığı ile başa çıkamamaya başladı. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çıkamamak, Afife'yi mutsuz kılıyor, kurtuluşu yalnız "iğne"de buluyordu.


    Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için... Olmadı ! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife; "Terk et beni" diye yalvardı ona. "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Ve 1935 yılında boşandılar... Şimdi afife için en kötü yıllar başlıyordu. Bundan sonra Afife içine düştüğü girdaba büsbütün batarak, sefalet içinde sürünmeye başladı. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karının doyururken, ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlardı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmadığı bu kadından kısa sürede ayrılır.


    Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı olan, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesi'nde geçirir, yaşamının son yıllarını... 24 Temmuz 1941 günü henüz 39 yaşındayken, bir deri bir kemik veda etti hayata.. **ümü gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de, mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu...


    Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi, böylece sessiz sedasız yok olup gitti. O istediği hayatı yaşayabilmek için çok bedel ödedi. Büyük mutlulukları ve mutsuzlukları bir arada yaşadı . Ve elbette sanatta, kadınların tarihine geçti.


    Uzun yıllar onun adını bile anan olmadı. Lâkin son dönemlerde, önemli bir yere sahip oldu;yönetmenliğini "Şahin Kaygun'un üstlendiği, Müjde Ar ve Tarık Tarcan'ın baş rollerini paylaştığı, " AFİFE JALE " adlı sinema filmi ile, Afife Jalenin hayatı, beyaz perdeye taşınmıştır... Daha sonra, Haldun Dormen'in önerisi ile 1997 yılının mayıs ayından bu yana, her yıl Afife Jale adına, tiyatro ödülleri dağıtılmaktadır...


    Neziha Araz'ın kaleminden Afife şöyle sesleniyor; "Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın.


    Tiyatro varsa ben varım" inancı ve aşkıyla yaşıyordu Afife, "Olmak ya da olmamak" işte gerçek buydu onun için. "Olmak"la sanatını icra etmek eşanlamlıydı, bu eşanlam da tiyatroydu. Toplum hayatında ilk olmak; yani onun deyimle "ilk ateşi yakmak"," ilk türküyü söylemek"," ilk aşkı ya da direnişi başlatmak" bir olaydı ve bunun her zaman bir be**** vardı. İlkler, yol boyu bu be**** ödediler."
  2. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Bedia MUVAHHİT

    1897 yılında İstanbul'da doğdu. İstinaf Mahkemesi Müddet-i Umumi'lerinden Şekip Bey'in kızıdır. Moda'da Dame de Sion Mektebi'nde ve Kadıköy'deki Terakki Lisesi'nde okudu. 1921'de Erenköy Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başladı. Sanat yaş***** 1908'de atıldı. 1914'te yeni kurulan Darülbedayi'ye girdi. 1923'te "Ateşten Gömlek" filminde "Ayşe" rolünü oynayarak, Türk sinemasının Neyyire Ertuğrul'la birlikte gözüken ilk kadın oyuncu oldu. 1918'de Ahmet Muvvahhit'le evlendi. 1937'de eşi ölünce, Ferdi İtatzer ile evlendi. Uzun süre Şehir Tiyatroları'nda çalıştı. Tiyatronun yanı sıra sinema oyunculuğunu da sürdürdü.
    Filmleri arasında Ateşten Gömlek, İstanbul Sokaklarında, Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Beklenen Şarkı, Paydos, Gülmeyen Gözler, Son Beste, Yaşlı Gözler, Cumbadan Rumbaya, Çapkınlar, Belalı Torun, Bir Gecelik Gelin, Gönül Ferman Dinlemez, Erkek Fatma Evleniyor, Kötü Tohum, Sıralardaki Heyecan, Barut Fıçısı, Halk Çocuğu, İstanbul Kaldırımları, Bozuk Düzen, Hep O Şarkı, Sokak Kızı, Üvey Ana bulunuyor.
  3. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38

    Gazanfer Özcan
    (27 Ocak 1931-17 Şubat 2009)
    İlkokulu Cihangir Firuzağa İlkokulu’nda, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulunda, liseyi Beyoğlu Taksim Erkek Lisesi’nde tamamladı. Lisedeyken oynadığı “Hisse-i Şayia” adlı oyundaki Bican Efendi rolüyle tiyatroyla tanıştı.
    Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Bölümü’ne katıldı. 1955 yılında Komedi Tiyatrosu’nda oynanan Mahallenin Romanı oyunu tiyatro yaşamının dönüm noktası oldu. Bu oyunda rahatsızlanan Reşit Gürzap’ın yerine sahneye çıkıp başarılı olunca kadroya girdi.

    1962 yılına kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem yetişkin oyunlarında görev aldı. 1962 yılında Gönül Ülkü ile evlendi ve Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nu kurdu.

    50′li 60′lı yıllarda çok sayıda sinema filminde de rol alan Gazanfer Özcan, uzun bir süre sinemaya ara verdikten sonra 2000yılında çevrilen Komiser Şekspir filmi ile sinemaya döndü. Pek çok dizide de rol aldı. Kuruntu Ailesi adlı dizideki Hüsnü Kuruntu rolü ile tanındı, pek çok yapımda ailenin babası rolünü üstlendi. Avrupa Yakası adlı dizideki Tahsin Bey rolü ile de “baba” rolünü sürdürdü.

    1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.

    Filmleri
    1952 İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı
    1953 Çeto ***** Milyoner
    1954 Fındıkçı Gelin
    1954 Aramızda Yaşıyamazsın
    1954 Şimal Yıldızı
    1958 Allı Yemeni
    1959 Sevdalı Gelin
    1959 Garipler Sokağı
    1961 Biz İnsan Değil Miyiz
    1961 İki Damla Gözyaşı
    1961 Utanmaz Adam
    1961 Naciyem
    1961 Minnoş
    1961 Yedi Günlük Aşk
    1961 Külkedisi
    1962 Damat Beyefendi
    1962 Şaka Yapma
    1963 Avare Şoför
    1970 Vur Patlasın Çal Oynasın
    1971 Çılgın Yenge
    1975 Televizyon Çocuğu
    1975 Tokmak Nuri
    1975 Ah Nerede Vah Nerede
    1975 Dam Üstüne Çul Serelim
    1992 Burnumu Keser misiniz?
    2000 Komser Şekspir
    2005 Keloğlan Kara Prens’e Karşı
    2007 Beyaz Melek

    Diziler
    1986 Kuruntu Ailesi (Hüsnü Kuruntu)
    2002 Başımıza Gelenler
    2003 Baba
    2004 Avrupa Yakası
  4. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Gerçek Adı: Metin Akpınar

    Doğum Yeri: Aksaray, İstanbul

    Doğum Tarihi: 02.11.1942

    Onu Ünlü Yapan Ne?

    Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun kurucuları arasındaydı (1967), daha sonra sinemaya adım attı ve Zeki Alasya ile birlikte rol aldığı sosyal içerikli filmlerle tanındı..

    Birliktelikleri:
    Eşi: Göksel Özdoğdu, 17 Şubat 1961'de evlendiler, (Ayrıldılar)

    Ailesi:
    Annesi: Nadide Hanım
    Babası: Mustafa Bey

    Ödüllerinden Bazıları: -
    Eğitim:
    - Pertevniyal Lisesi, Aksaray, İstanbul


    Meraklısına...
    1962'de Türk Talebe Birliği'nde amatör olarak tiyatroya başladı.
    İki yıl sonra ilk kez profesyonel bir oyunda yer aldı ve bu tarihten sonra önemli tiyatro yapımlarında rol aldı.
    1967'de Türkiye'nin ilk Kabare Tiyatrosu olan Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun kurucuları arasındaydı
    1972'de Tatlı Dillim filmiyle sinemaya adım atan Akpınar, Zeki Alasya ile ayrılmaz bir ikili oluşturmuşlar ve yıllarca tiyatroda, sinemada ve televizyon birlikte rol almışlardı.
    Bir söyleşide; dayısı Mevlanakapılı Kaşıkçı Ahmet'in ünlü bir kabadayı olduğunu söyleyen Akpınar, annesi engel olmasa kendisinin de kabadayı olacağını söylemişti.
    Daha önce küs olduğu Kemal Sunal ile Propoganda filminde, aynı şekilde Zeki Alasya ile de Güle Güle filminin çekimlerinde yeniden barışmıştı
    Propaganda filmiyle yeni bir sayfa açtığını belirten Akpınar artık farklı karakterleri canlandırmaya başlayacağını söylemişti.
    Yemeğe olan düşkünlüğü ile tanınıyor.
    Sıklıkla telif hakları ile ilgili şikayetlerde bulunan Akpınar, kazandığı paralar yatırım yapmasını bilen bir aktör. Zira, Zeki Alasya ile kavgalı oldukları dönemde çıkan tartışmalarda, Zeki Alasya'nın kazandığı paraları yatırıma dönüştürmediğini kendisinin ise farklı davrandığını söylemişti.
  5. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Demet AKBAĞ

    Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümünü bitirdi. 1983 yılında Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu' nda profesyonel oldu. Sırasıyla Kent Oyuncuları, Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları, Devekuşu Kabare, Dormen Tiyatrosu ve Ortaoyuncular gibi özel tiyatro topluluklarında, 1987 yılından başlayarak da çeşitli TV programlarında çalıştı.

    Aynı yıl Magazin Gazetecileri Derneği tarafından yılın televizyon yıldızı seçildi. 1993 yılında Antalya Film Festivali'nde, " Tersine Dünya " adlı filmindeki rolüyle Altın Portakal Ödülü'nü aldı. 1995 yılında İsmail Dümbüllü, 1996, 1997, 1998 ve 2000'de Altın
    Kelebek, Yılın Komedi Sanatçısı ve 1996, 1997 yıllarında da Magazin Gazetecileri Derneği Komedi Sanatçısı ödüllerini aldı. Kuruluşundan ( 1995 ) bu yana " BKM Oyuncuları "ndaki oyunculuk görevini sürdürmektedir.

    Sanatçı, Zeki Ökten' in " Davacı " ve Ersin Pertan' ın " Tersine Dünya " filmlerinde rol aldıktan sonra, son olarak Yılmaz Erdoğan' ın " Vizontele " isimli filminde rol almıştır.
  6. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Genco ERKAL

    Tiyatro, sinema sanatçısı Genco Erkal 1938 yılında İstanbul'da doğdu. Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü'nden mezun oldu. Sanat yaş***** Robert Koleji'nde amatör olarak başladı. 1957'de Genç Oyuncular, 1959'da Kenterler, daha sonra Arena, Gülriz Sururi-Ergin Cezzar, AST ve İstanbul Tiyatrosu'nda sahneye çıktı.
    1969'da Dostlar Tiyatrosu'nu kurdu. "Çöl Faresi", "Nalınlar", "Midas'ın Kulakları", "Keşanlı Ali Destanı", "Bir ****nin Hatıra Defteri", "Rosenbergler **memeli" ve daha birçok oyunda rol aldı. 1981'de Ali Habib Özgentürk'ün yönettiği "At" filmiyle ilk kez sinema oyunculuğunu denedi. Başlıca filmleri arasında "Hakkari'de Bir Mevsim" ve "Faize Hücum" var.
  7. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Haldun DORMEN

    1928 yılında Mersin’de doğan Haldun Dormen Yale Üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında İstanbul'a dönerek Muhsin Ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "Cinayet Var" adlı oyunla ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü.

    1955 yılında Papaz Kaçtı komedisi ile Dormen Tiyatrosunu kurdu. Bugüne kadar yüzün üstünde rol alan Dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. Sürç-i Lisan Ettikse ve Antrakt adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında Hisseli Harikalar Kumpanyası, Geceye Selam, Şen Sazın Bülbülleri, Yolun Yarısı, Günaydın Mr. **ill, Amphytrion 2000 ve Bir Kış Öyküsü gibi yapıtlar bulunan dokuz müzikal yazdı. Şehir tiyatrolarında onaltı yıldır oynanan "Lüküs Hayat" ve İstanbul Operasında "Kral ve Ben" müzikallerini sahneye koydu.

    1966'da sinemaya geçti ve yalnızca iki film yönetti. Bozuk Düzen (1966). Güzel Bir Gün İçin (1967) Hacettepe Üniversitesinden Onursal Bilim Doktoru belgesi alan ve Devlet sanatçısı olan Haldun Dormen halen Yapı Kredi Sigorta ve Yayla Sanat merkezinin Sanat danışmanıdır. Ellinin üstünde ödülü olan sanatçının bir oğlu ve bir torunu vardır.
  8. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Zeliha Berksoy
    Oyuncu - Yönetmen

    "Almanların bir lafı vardır." diyor Zeliha Berksoy, kendini anlatırken: "Doğduğu oda" Tiyatro ve oyunculuğu, onun doğuşu ile yakından ilgili. Opera artisti olan Semiha Berksoy, annesi çünkü. Anne Berksoy, sıradışı bir insandır. Berlin'deki Yüksek Müzik Akademisi'ni bitmiştir. Zeliha'yı dünyaya getirdiğinde ise 35 yaşındadır. Yıl 1946'dır ve doğuma kadar Semiha Berksoy yalnızca kariyeri ile ilgilenmiştir. Böylesi bir müzik ort***** doğan bir bebek için de kaçınılmaz olan tek şey vardır: müzik dinlemek. Zeliha'nın çocukluğu operalar, Devlet Tiyatrosu kulisleri, turneler, yurt dışı gezileri arasında geçer. Hatta Viyana'da Devlet Operası'nda 'Tanrıların Çöküşü"nü izlediğinde üç buçuk yaşındadır henüz. "Tanrıların Çöküşü'nü gayet iyi biliyorum." diyor. "Hatırlıyorum değil, biliyorum. Çünkü oradaki bir sahneyi defalarca oynadım. Yani bana anlatılmadı bu; ben oynadım."Devlet Tiyatrosu'nda küçük çocuk rollerine çıkar sonra. Kararlıdır. Devlet sanatçısı olacaktır mutlaka.

    Normal eğitimin ardından Ankara Devlet Konservatuarı'nın tiyatro bölümüne girer. Beş yıllık eğitimden sonra Ankara Devlet Tiyatrosu ailesine katılmıştır artık. Yıl 1965'tir. Bu arada tiyatro üzerine yurt dışında eğitim görmeye karar verir. Eğitim için Berlin seçilir, çünkü Alman tiyatrosu ve Almanya'daki reji sanatı dünyada çok önemli bir boyut ve denek taşıdır ve Berlin'in Zeliha Berksoy'un kariyerinde de önemli bir yeri vardır. Böylece tiyatrodan destekli olarak Berlin'in sanat dünyasına doğru yol alır Zeliha Berksoy.

    "Berlin'e gittiğim zaman şehir ikiye bölünmüştü; Batı ve Doğu Berlin. Batı Berlin, Doğu Almanya'nın içinde küçük bir adaydı. Ancak gece treni ya da uçakla gidilebiliyordu. Gündüz kara yolu ile geçmek yasaktı. Aslında tiyatro sanatçısı olmak benim için bir şanstı. Böylece Doğu ve Batı'daki sanatı aynı anda izleyebiliyordum." Shiller Theatre o zaman Berlin Devlet tiyatrosu gibidir. İçinde çok önemli rejisör ve oyuncuları barındırır. Zeliha Berksoy'un reji asistanlığına başladığı tiyatroda Shiller'dir. Asistanlık görevini yaparken Berlin'deki bütün sanat hareketlerini de büyük bir merakla izlemeye devam eder. Müzeler ve özellikle modern sanat galerileri, tiyatrolar ve operalar sık sık ziyaret ettiği yerlerdir.

    "Berlin Asamble'ye de gidip gelmeye başlamıştım. İlk önceleri oyunları izleyip çıkıyordum. Bir ekoldür orası. Her tiyatroda bulunmayan çok ciddi ve geniş bir arşivi vardır. Brecht'e ait en küçük notların bile saklandığı, değerlendirildiği, oyunlarının hepsinin fotoğraflarının bulunduğu, reji defterlerinin ve Brecht'in yöntemleri ile hazırlanmış kitapların saklandığı bir arşiv. Orada Brehct zamanında yapılmış herşeyi bulabilir, hem oyunları izleyebilir hem de bu arşivden faydalanabilirsiniz. Provaları izlemeye gelenler arasında benim gibi yabancı insanlar da vardı. Böylece ben Berlin Asambleye gidip, gelmeye başladım. O tarihlerde Brecht"in karısı hayattaydı. Kendisinden izin aldım ve belli başlı yönetmenlerin provalarını izlemeye başladım. Asamble, başlı başına bir okuldu benim için. Bir yıl devam ettim. Bu bir yıl meslek hayatımda çok şeyi değiştirdi.

    Türkiye'ye döndüğümde başka bir insan olmuştum artık." Berlin'de kaldığı bir yıl boyunca tiyatro yapmayı hiç düşünmez Zeliha Berksoy. Esas meselesi, öğrenebileceği herşeyi öğrenip, kariyerine Türkiye'de devam etmektir. Hatta Shiller Theatre'dan oyunculuk üzerine teklif alır. Bir Alman gibi konuşmaya çalıştığı Almancasının da bunda etkisi büyüktür. Böylece kendini tam tiyatrocu olarak donatıp, Türkiye'ye döner."Ben Türkiye'ye döndüğümde 70'li yıllardı. Devlet Tiyatrolarında yine tutarlı, güzel oyunlar oynanıyordu. Birçok özel tiyatro vardı. Fakat politik olaylardan ötürü bazıları prop tiyatro yapıyordu. Bir bölüm de politik tiyatroydu. Tanınan tiyatrolar arasında Ankara Sanat Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu ve Halk Oyuncuları, Dormen tiyatrosu gibi dramatik oyunlar ya da bulvar oynayan gruplar vardı. Türkiye'ye geldiğimde amacım bir daha geri dönmemekti. Fakat Devlet Tiyatrosu'na yabancılaşmıştım. Yani, buradan giden aynı kişi değildim döndüğümde... Bunu çok hızlı idrak ettim ve Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldım. Berlin'de bir süre daha kalmaya ve oyunculuğu denemeye karar verdim. Gidecektim ve Shiller Tiater'da bir sahne hazırlayıp, oynayacaktım."

    "Asiye Nasıl Kurtulur?" Zeliha Berksoy'un yaşantısına yeni bir yön çizer. Oyun, Vasif Öngören'e aittir ve yazar oyunda Asiye'yi, ısrarla Zeliha Hanım'ın oynamasını ister. Asiye'nin annesi olan Zehra'yı da Semiha Berksoy oynar. Böylece Ankara Birlik Tiytarosu, "Asiye Nasıl Kurtulur?"un provalarına başlar. İki buçuk ay süren provaların ardından perde açılır ve Zeliha Berksoy'un deyimiyle Ankara'da tam bir zelzele yaşanır. "Oyun, Türkiye çapında patlamıştı. Öyle ki iki, üç ayda bitecek gibi değildi. 'Asiye'yi iki yıl oynadım. Tabii iki yıl geçtikten sonra insanın hayatında pekçok şey değişiyor." Tüm bunlar Zeliha Berksoy'u tekrar Berlin'e dönmekten vazgeçirir. Ardından meslek hayatına Dostlar Tiyatrosu'nda devam eder.

    Şehir Tiyatroları'nda konuk oyuncu olur. 'Kafkas Tebeşir Dairesi', Ferhan Şensoy'la 'Yedi **üm Günahı', 'Keşanlı Ali Destanı', tiyatro kariyerine önemli oyunlar olarak geçer. Yavuz Özkan'ın "Film Bitti" ve İrfan Tözüm'ün 'İkili Oyun'u, sanatçının 1989 tarihli iki film çalışmasıdır. Bakırköy Belediye Tiyatrosu 1974-75 yılları tiyatro ve opera sahne öğretim üyeliği yaptığı yıllardır sanatçının. 1980'de üniversiteye geçer. Bakırköy Belediye Tiyatrosu bünyesinde kurulan Yunus Emre Tiyatrosu'nun yönetimde Zeliha Berksoy da vardır. Sanatçı, Türkiye'nin üçüncü ödenekli tiyatrosu olan Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın kuruluşunda Genel Sanat Yönetmeni olarak görev alır. "Bakırköy'de 5 yıl boyunca seçme repertuarlar sunduk. O dönem Bakırköy Belediye Belediye Başkanı Ali Talip Özdemir'di. Yerel yönetimlerin politikacılarla uzlaşmaz bir çelişkisi vardır. Bu gibi nedenlerden ötürü aramızda büyük çekişmeler oldu ve ben bir süre sonra görevimden ayrıldım."Jeni 1994-95 sezonunda "Matmazel Juli"yi sahneler. Aynı yıl Brecht'in 100. doğum günü kutlamaları kapsamında ünlü yazarın kolajlarından "Yosma"yı sahneye koymaya karar verirler.

    "Genco Erkal, 'Yosma' için yeniden bir düzenleme yaptı. Oyunu tek kişilik hale getirdi ve dramatik bir örgü kullandı."Brecht'in yosmasının adı Jeni'dir. Oyundaki Jeni'de Brecht'in Jeni'sidir; 'Üç Kuruşluk Opera'daki Jeni, 'Mahagoni Kenti'ndeki Jeni... Tüm Jeni'ler Brecht'e ait, onun yarattığı özgün karaterlerdir. Jeni'nin her akşam gittiği bir bar vardır. Bir de Bay Koyner adında bir sevgilisi vardır. Jeni ondan kulakdan dolma birşeyler öğrenir. "Jeni, bir ****** ancak diğerlerinden oldukça farklı... Yani cahil bir sahil ******si değil. Berlin'de kaldırımda çalışan ******ler arasında da tabakalar vardır. Jeni, oyunda da söylediği gibi yaşamdan dersler çıkarmasını bilmiştir. Bay Koyner'in anlattıkları bilinçlenmesini sağlar. Anti hitlerci, militarizmi sevmez. Böyle bir tavrı var Jeni'nin... Bu bakımdan Jeni, Brecht'in özgün kişisi." Brecht 'in özel insanlarından birisidir Jeni. Yazar Jeni'yle hayatı olduğu gibi, tüm gerçekleri ile anlatır. Brecht en güzel ve vurucu sözleri ya sokak ******lerine ya da yoksul insanlara söyletir. 'Üç Kuruşluk Opera'da öyledir. Özellikle dilenciler. Bu da sanatçının, hayata karşı sunduğu bir protestodur, bir karşı çıkıştır. "Bu kez oyundaki şiirlerin yorum çalışmaları farklıydı. 1979 yılında 'Brecht Kabare'yi yaptığımızda büyük başarı elde etmiştik. 1987'de yeniden yorumlamıştık. 1998'de ise söylemlerin çok daha farklı olması yani meseleleri yorumlama şeklinizin değişmesi gerekiyor. Bazı şiirleri daha sert söylüyorduk örneğin... Herşey başka biçimde, başka bir düşünce, felsefe, bakış açısı, başka bir form ve başka bir anlatım açısı gerektiriyordu."

    Zeliha Berksoy, Türk Tiyatrosu için emek vermeyi sürdürüyor. Peki neden bir Zeliha Berksoy Tiyatrosu yok? "Bunu hiçbir zaman düşünmedim. Çünkü beni sahnenin üzerinde olmak ilgilendiriyordu. Sonra benim yapmayı düşündüğüm tiyatroyu Genco Erkal zaten yapıyordu. Böyle bir tiyatro kurup idari ve ticari yükümlülüğünün riskini almanın anlamsız olduğu düşündüm. Yani, Bir Zeliha Berksoy tiyatrosu, Türkiye'deki tiyatroya ne katacaktı ki? Zaman kaybedip, yıpranacağıma istediğim oyunları, istediğim koşullarda, tiyatro kuruluşlarında oynadım, yanında da eğitmenlik yaptım. Bu beni daha çok ilgilendirdi. Ama dediğim gibi Türkiye'nin üçüncü ödenekli tiyatrosunu kurdum. Ben bir tiyatro kurdum, kurmadım değil. Sanatsal ve ideal olarak üst düzeyde konuma ulaştırdım."Tiyatrocu Kahramanlar"Yosma" Türkiye'nin pekçok yerinde seyirciyle buluştu. Zeliha Berksoy, bugün, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Ana Sanat Dalı Başkanı."Kendi ülkeme Alman Tiyatro Kültürünü taşımak çok hoşuma gidiyor" diyor. "Artık Türkiye'de de Brecht kültürü tanınıyor. İzleyicilerden çok büyük bir beğeni, saygı ve ilgi var. Böylece tüm bu uğraşlar büyük bir düşünsel tatmin olarak dönüyor bana... Çok heyecanlanıyorlar. Ama düşünsel tatmin de çok önemli...

    Gerçekten, sanki "Yosma" bugün yazılmış gibi..." Türkiye'nin şu anki tiyatro ortamı içinse şunları düşünüyor: "Tiyatro seyircisinde büyük azalma oldu. Bugün ödenekli ve devlet tiyatrolarının hepsini saysanız 17, 18'i geçmez. Onlarda çok zor seyirci buluyor. Yine de ben tiyatro sanatçılarını kahraman olarak görüyorum. Kendimi de öyle... Herşeye rağmen direniyoruz ve yeni projeler üretiyoruz..
  9. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Haldun TANER

    Almanya'da Heidelberg Üniversitesi'nde siyasal bilgiler okudu. Yurda dönünce (1938) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1950), Edebiyat Fakültesi'nde tiyatro desrleri verdi. Tercüman ve Milliyet gibi gazetelerde günlük yazılar yayınladı. "Devekuşu Kabare Tiyatrosu"nu kurdu (1986), 1983 Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü (Pertev Naili Boratav'la) aldı.

    Çağdaş Türk tiyatrosunun en önde gelen temsilcilerinden olan Taner, geleneksel Türk tiyatrosu ile epik tiyatronun bir bileşimini yaratmaya çalışmıştır. Taner'in oyunları, önce toplumsal tiyatronun, sonra politik tiyatronun, daha sonra da müzikli tiyatro ile politik kabare tiyatrosunun örneklerini birleştirerek, çağdaş halk tiyatrosunun örnekleri ile birlikte “çağdaş halk tiyatrosu”nun ortak paydası altında toplanabilir. Taner'in değişen toplumsal değerleri, eski yeni çatışmasını ele alan gerçekçi toplumsal oyunlarını, epik tiyatro teknikleri ile göstermeci seyirlik ve açık oyun özellikleri taşıyan politik gülmece oyunları izlemiştir.

    Yüzeyde politikacı tipini eleştiren "Günün Adamı" (1949), geçmişin anılarını deşerken o günün anlamını bulgulayan yaşlı bir siyasetçiyi anlatan "Dışardakiler" (1952), bir sanatçının kapılaşmış çevresiyle çatışmasını yansıtan "Değirmen Dönerdi" (1958), tarihsel bir olayın öykülenmesini kuşaklar arası ayrımlar içinde gösteren "Lütfen Dokunmayın" (1960), toplumsal değişimler sürecindeki kişileri ortak çevreleri içinde gösteren "Fazilet Eczanesi" (1960), küçük burjuva hümanizmini bir aile örneğinde sergileyen "Huzur Çıkmazı" (1962), gecekondu yaşamındaki toplumsal-ekonomik çelişkileri bir kahramanlık parodisi içinde veren "Keşanlı Ali Destanı" (1964), küçük insanın sömürülüşünü tarihsel dönemlerle örneklendirerek yeren "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" (1964), Lukianos'un bir masalına dayanan ve sömürü mekanizmasını eleştiren bir siyasal alegori olan "Eşeğin Gölgesi" (1965), geleneksel tiyatro öğeleri içinde müzikli bir oyun olan "Zilli Zarife" (1966), Mınakyan Tiyatrosu, Ahmet Vefik Paşa tiyatrosu ve Kel Hasan Tuluat Tiyatrosu’nun Moliere'in George Dandin oyununun oynanışı örneğinde vererek, Türk halk tiyatrosunun “biçim sorunsalı”nı işleyen "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" (1971), sanatçı ile toplum arasındaki ilişkiyi ele alan "Ayışığında Şamata" (1978), Haldun Taner’in başlıca oyunları arasındadır. Sanatçının kabare oyunları da şöyle sıralanabilir: "Vatan Kurtaran Şaban" (1968), "Astronot Niyazi" (1970), "Dün ve Bugün" (1972), "Aşk-ü Sevda" (1973), "Yar Bana Bir Eğlence" (1975), "Ha Bu Diyar" (1974)
  10. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Cüneyt Gökçer


    1920 Malatya doğumludur.
    1942 yılında Devlet Konservatuvarı Tiyatro Yüksek Bölümü`nden mezun oldu. Cari Ebert tarafından bölüme asistan olarak atandı. 1940`da Tatbikat Sahnesi`nde başlayan sahne yaşamı, 1947`de Ankara Devlet Tiyatrosu`nda aktör rejisör olarak devam etti. 1958-82 yılları arasında Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olarak hizmet verdi. Cüneyt Gökçen aktör, rejisör ve hoca olarak sanat kariyerini sürdürmektedir. Sanatçının rol aldığı oyunlar ve yönettiği operalardan bazıları şunlardır: Rol aldığı oyunlar : "Gülünç Kibarlar", "Otelci Kadın", "Antigone", "Julius Caesar", "Kral Oidipus", "Kibarlık Budalası", "Yanlışlıklar Komedyası", "Faust", "Paydos", "Onikinci Gece", "Hamlet", "My Fair Lady", "Ruhlar Gelirse", "Damdaki Kemancı", "Beckett Yahut Tanrının Şerefi", "Hastalık Hastası", "Kral Lear"... Yönettiği Operalar : "Gılgamış", "Van Gogh", "Nasreddin Hoca", "IV. Murat", "Yusuf ile Züleyha", "Midas`ın Kulakları", "Gülbahar" (Ağrı Dağı Efsanesi], "Romeo ve Juliet", "Salome", "La Boheme", "Madam Butterfly"... Gökçer yurtdışında, 1963`de Yunanistan Krallığı`nın l. Georges nişanının Oficcier rütbesiyle, 1970`de italya Cumhurbaşkanlığı`nca Commandatore nişanıyla ve daha sonra Polonya kültür nişanıyla ödüllendirildi. Yurtiçinde kazandığı sayısız ödül arasında en anlamlı olanı, ülkesinin kendisine verdiği "Devlet Sanatçısı" unvanıdır.

Sayfayı Paylaş