Türkçülük Akmı ve Güzel Sanatlar

Konu 'Kültür-Sanat' bölümünde Toгgαи tarafından paylaşıldı.

  1. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38

    Türkçülük Akmı ve Güzel Sanatlar
    Sanat - Sanat Yazıları

    Türk sanatının gelişmesi için, gidilmesi gereken yollan, Ziya Gökalp «Türkçülüğün Esasları» adındaki kitabının «Bediî Türkçülük» bölümünde anlatırken diyor ki ;

    Eski Türklerde bediî zevk çok yüksekti. Turfan'da keşfedilen mermer heykeller, hiç de Yunan heykellerinden aşağı değildi. Tolunîler'le Ahşidî'lerin, Selçuk Türklerinin, Harzem Türklerinin, İlhanî'lerin, Timuriler'in, Suriye'de, Anadolu'da, iran'da, Türkistan'da, Hint'te, Afganistan'da yaptıkları cami'ler, saraylar, türbeler, köprüler, çeşmeler, dünyanın en güzel eserlerini teşkil eder.

    Gaston Richard Türkmen kızlarının bir harika nevinden olarak yaptıkları nefis halılardan bahsederken, Mihalofıva şu sözlerini naklediyor : «.Hiçbir alete, hiçbir modele, teknik mahiyette hiçbir tahsil ve terbiyeye malik olmayan Türkmen kızının, na-kaabil-i taklid nakışlarla müzeyyen çok nefis halılar vücuda, getirebilmesi, ancak bir sanat sevk-i tabiîsine malik olmasıyla izah olunabilir.»

    Türk masallarıyle halk şiirlerinin güzelliği de, Türklerin bediiyat sahasında büyük bir kabiliyete mâlik olduklarını gösterir. Fakat, yazık ki bu yüksek sanat kabiliyeti avrupaî bir «tezhîp»den mahrum kalmıştır. Bu tezhibi de gördükten sonra, hiç şüphe yoktur ki, istikbalde de en yüksek sanatlardan biri olacaktır.

    Her millette güzellik telâkkisi başkadır. Bir milletin güzel gördüğü şeyleri, diğer millet çirkin görür. Bu suretle «zevk in «millî» olması lâzım gelir. Filhakika her milletin bir millî z,evki vardır. Eğer bir millet, millî zevkinden uzak düşmüşse, sanat sahasında yaptığı şeyler, hep adî taklidlerden ibaret kalır. O halde bediiyatta yükselmek istiyen bir millet, evvel emirde millî zevkini bulmaya çalışmalıdır.

    Millî zevki bulmak için halka doğru gitmek, halk sanatlarından uzun uzadıya bediî bir terbiye almak lâzımdır. Fakat hakikî sanatkâr olabilmek için, bu bediî terbiyeyi almış olmak kâfi değildir. Hakikî sanatkâr olabilmek için, güzel sanatların beynelmilel ustaları olan sanat dahîlerinden zevk dersi, zevk terbiyesi de almak lâzımdır. Beynelmilel dehalardan alman bu feyizli terbiyeye de tehzıb namı verilir.

    Görülüyor ki, hakikî bir sanata mâlik olabilmemiz için sanatımızın evvelâ tahrîsi (halk sanat ve kültürünü yakından tanıması), saniyen tezhibi lâzım geliyor. Bu düstûru canlı bir misâl ile tavzih e****m :

    İtalya'nın Rönesans devrindeki sanatkârları, bilhassa ressamlarla heykeltraşlar, eski Yunan - Lâtin sanatkârlarının dahiyane eserlerine hayran olmuşlardı. Zira bu eserler : Venüs'lerin, Minerva'ların, Apollon'ların bu heykelleri teknikteki kemalin son derecesine ulaşmıştı.Rönesans sanatkârları bu tekniği büyük emeklerle öğrendiler, tehzib usulleriyle kendilerine mâlettiler. Fakat eski Yunan- Lâtin eserlerini ayniyle taklide yeltenmediler. Çünkü halk, artık o esatiri şahsiyetlere hiçbir kıymet vermiyordu.

    Rönesans devrinin halkına göre, kadınlar arasında dünya güzeli ancak Hazret-i Meryem olabilirdi. Erkekler arasında da dünya güzeli ancak Hazret-i İsa îdi.

    Hakikî sanatın vazifesi ise, başka milletlerin yahut başka devirlerin bediî mefkurelerini tersim etmek değildir.Hakikî sanat, arasında, bulunduğu milletin ve içinde yaşadığı devrin bediî mefkurelerini tasvire çalışmaktır. İşte Mikel Anj, Rafael gibi Rönesans sanat*kârları bu noktaları düşünerek doğru yolu buldular : Meryem'e Venüs'ün teknik güzelliğini verdiler. İsa'ya da Apolîon'un cismanî güzelliğini iare ettiler. Diğer azizlere de bu esatiri güzelliklerden bahşettiler. Bu iki unsurun; beynelmilel tezhible millî harsın birleşmesinden yüksek bir sanat vücuda geldi- İşte güzel sanatlar tarihinde Renaissance sanatı namı verilen budur.

    Rönesanstan sonra, Avrupa'da her millet, bediî hayatının inkişafı ânında hep böyle hareket etti. Shakespeare, Goethe, Rousseau gibi romantik dâhiler, hem halk terbiyesi almışlar, hem de eski Yunan-Lâtin tekniklerini temsil etmişlerdi. Bu sayede her biri kendi milleti için, hem millî hem de mütekâmil bir edebiyat vücuda getirdi. İşte Türkçülüğün bediî programı da bu usullerin tatbikînden ibarettir.

Sayfayı Paylaş