Türklerde hukuk

Konu 'Tarih - İnkılap Tarihi Ders Notları' bölümünde Özel Üye Elif tarafından paylaşıldı.

  1. Özel Üye Elif

    Özel Üye Elif Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    2.017
    Beğenileri:
    787
    Ödül Puanları:
    0


    Islamiyetten önce Türk Hukuk ve Devlet Yapısı :
    Ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır. Hun Imparatoru Mete ülkeyi üc kısıma ayırmış, batıda Tigin, merkezde Hakan ve doğuda Velihat Tigin olarak örgütlenmiştir. Ancak daha sonra Türk Devletleri doğu ve batı olarak örgütlenmiş ve Hakanlar doğuda, Yabgular batıda hüküm sürmüşlerdir. Üstünlük doğudaki Hakandadır. Karar organı Kurultay’dır. Kurultayın uyeleri Hakan, Yabgu ve Boy Beyleri’dir. Kurultay, yıilda iki kez toplanırdı. Burada devlet işsleri görüşülür, göçler organize edilir, devletle ilgili davalara bakılır ve savas ve barış kararları alınırdı. Bu kurumu Hakan denetlerdi. Bu kuruma Türklerdeki ilk meclis de denilebilinir.
    Hukuk kuralları yazili degildi ve Kurultay kararları, örfler ve adetlerden oluşurdu. Dinin yaptırım gücü yoktu. Önemli suçlar vatana ihanet, isyan, savaştan kaçma, cinayet işlemedir. Devlete karşı işlenen suçlara Kurultay, diğerlerine yargıçlar bakardı.
    Islamiyetin kabulünden sonra, Türk Hukuk ve Devlet Yapısı :
    Karahanlılar Devletinde, Türklük ön plandaydı; hükümdarı Han, karar organı Kurultay idi. Karahanlılar, Islamiyet öncesi Türk Hukuk düzenini devam ettirmişlerdir.
    Selçuklu Devletinde ülke, hükümdar ve ailesinin ortak malı idi ve hükümdarın adı Sultan idi. Sultan Mensur’dan başlayarak hükümdarlık Halife’den alınmaya baslanmıştır. Ayrıca devlet yönetiminde Vezirlik Kurumu oluşturulmuştur. Karar organı Divan’dır. Divanda devlet meseleleri görüşülür ve halkın sorunlarına çözümler aranırdı.
    Osmanlı Devleti’nde yönetim, merkeziyetçi, teokratik monarşi idi. Ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıydı, ancak Fatih Sultan Mehmet zamanında çıkartılan Kanunname-i Ali Osman ile bu usul kaldırılmıştır. Hükümdara Sultan, Padişah, Hünkar, Han, Hakan, Bey, Gazi denilmiştir. Padişahların siyasi otoritelerinin yanısıra, Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren Halifelik kurumunun Osmanlı Hanedanı’na geçmesi ile dini otoriteleri vardı. Siyasi otoriteyi Sadrazam, dini otoriteyi Şeyh-ül Islam kullanırdı. Otorite, Kuruluş döneminde zayıfken, Yükselme Döneminde, özellikle Fatih Sultan Mehmet ile, mutlak hale gelmiştir. Padişahın mutlak gücü l9.yüzyılda ferman olarak yayımladığı Sened-i Ittifak, Tanzimat Fermanı ve Kanun-i Esasi ile kısıtlanmıştır. Ancak hiçbirinin denetlenme olanağı olmamış ve merkezi otoritenin gücünü yeniden kazandığı hallerde hükümsüz kalmışlardır.
    Osmanlı Devletinde, hükümdarlık babadan oğula geçmekteydi, ancak Sultan 1.Ahmet zamanında Vesaret Kuralı getirilmiştir. Osmanlı Devletinin karar organı, Divan’dır; kurucusu Orhan Gazi’dir. Fatih Sultan Mehmet’e kadar Padişah başkanlık etmiştir ama daha sonra Sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştır. Sultan 2.Mahmut zamanında kaldırılmıştır. Divanda devlet meseleleri görüşülür, halkın sorunlarına çcareler bulunurdu. Üyeleri Padişah, Sadrazam, Vezirler, Kazaskerler, Defterdar, Nişancı, Şeyh-ul Islam (l6.yy), Kaptan-ı Derya (l6.yy), Reus-ul Kuttab ve Yeniçeri Ağası’dir. Kazaskerler adalet, eğitim ve din işlerinden, Defterdar mali işlerden, Seyh-ul Islam ise din işslerinden sorumluydu; Kaptan-i Derya Donanma Komutanı, Yeniçeri Ağası Genelkurmay Başkanıydı.
    Iki çeşit Hukuk Kuralı mevcuttu. Bunlar örfi ve şerri hukuk’lardı. Örfi Hukuk gelenekler, örf ve adetler ve kanunnamelerden oluşuyordu. Şerri Hukuk ise Islam Hukuku idi. Hukukta birlik yoktu. Müslümanlar icin Şeriat Mahkemesi, Gayrimüslümler icin Cemaat Mahkemesi, yabancı devletlerle çıkan anlaşmazlıkları çözümlemek için ise Kapitülasyon Mahkemesi vardı. l9.yüzyılda mahkemeler birleştirildi. Mahkemelere Kadılar başkanlık ederdi. Başkent Istanbul’du.
    Ülke yönetimi üc ana kısma ayrılmıştır. Bunlar Merkeze Bağlı Eyaletler, Özel yönetimli Eyaletler ve Bağlı Hükümet ve Beyliklerdir. Toprak yönetimi üç ana başlığa ayrılmıştır. Bunlar öşri topraklar, haraci topraklar ve miri topraklardır. Öşri Topraklar Müslüman halkın, Haraci Topraklar Gayrimüslimlerin topraklarıdır. Miri Topraklar, devletin mülkiyetinde bulunan topraklardır. Miri Toprak sahipleri devletin kiracısı durumundadır. Toplum yapısı ikiye ayrılmış durumdadır. Müslümanlar “Tebaa“, Gayrimüsluümler “Reaya” olarak adlandırılmıştır. l9.yüzyılda Sultan 2.Mahmut herkesi “Tebaa” ilan etmiştir.
    Osmanlı Devletinde ilk kez Padişah Otoritesinin kısıtlanması Sened-i Ittifak (1808) ile gerçekleşmiştir. Sened-i Ittifak, anayasal nitelikte bir belgedir. Padişah 2.Mahmut yetkilerinin bir kısmını Ayanlarla paylaşmıştır. Sultan 2.Mahmut dönemindeki bir başka önemli ferman ise Tanzimat Fermanı’dır. Tanzimat Fermanı ile yargı, vergi ve askerlik konularında düzenlemeler yapıldı, sınırlı özgürlükler verildi, Mecelle adında bir Medeni Kanun yapıldı.
    Bu dönemde yargı ikiye ayrıldı:
    Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şurayı Devlet. Divan-ı Ahkam-ı Adliye bugunku Yargıtay, Şura-yı Devlet ise Danıştay görevini görüyordu. Divan kaldırıldı ve yerine Heyet-i Vukela getirildi ki, bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu niteliğinde bir kurumdu.
    Sultan 2.Abdülhamit zamanında Kanun-i Esasi (1876) hazırlandı ve yürürlüğe girdi. Bu bir ferman anayasadır. Bu Anayasa ile Yasama organı Meclis-i Umumi adında bir Meclis oldu. Bu Meclis kendi içinde Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan olarak ikiye ayrıldı. Heyet-i Ayan, Padişah tarafindan atanan, saygın kişilerden oluşuyordu ve ömürboyu görev yapıyorlardı. Heyet-i Mebusan ise her ellibin erkek nüfusa bir temsilci olarak dört yıl için genel oylama ile seçiliyorlardı.
    Osmanlı Devletinin l.Dünya Savaşında yıkılması ve Kurtuluş Savaşı sırasında Istanbul’daki Mebusan Meclisinin düşman tarafindan kapatılması sebebiyle, Mustafa Kemal Atatürk‘ün girişimleri ile Misak-i Milli sınırları içinden seçilmiş vekillerin katılımı ile 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) toplandı. Çabuk ve etkili kararların çıkabilmesi için Meclis Hükümeti Sistemi uygulandı. Meclis Başkanı ve aynı zamanda Devlet Başkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk seçildi.
    20 Ocak 1921 tarihinde ilk anayasamız ilan edildi. Teşkilat-i Esasiye adlı kanunun en önemli özelliği, “Milli Egemenlik” prensibine ülkemizde ilk kez yer vermesidir. Tasarının birinci maddesi “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” der. Kuvvetler birliği ilkesine dayanır. Kısa ve klasik hakları içermeyen bir anayasadır. O zamanki olağanüstü halin gerektirdiği şekilde oluşturulmuştur. Klasik temsil usulü benimsenmiştir.
    20 Nisan 1924 tarihinde Cumhuriyetin ilk anayasası ilan edildi. 1921 Anayasasında, eksik bırakılan Klasik Hak ve özgürlüklere bu anyasada yer verilmiş, Kuvvetler Ayrılığı prensibi getirilmiştir. Ayrıca Devlet Başkanlığı ve Basbakanlık Makamları oluşturulmuştur. Bu anayasa, Meclis Hükümeti Sisteminden Parlementer Sisteme geçişi sağlamıştır.
    1946 yılında Türkiye’de ilk demokratik seçimler yapılmış ve Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Türkiye’de 1960 ve 1980 yıllarında iki kez askeri darbe olmuş ve müteakiben birer kurucu anayasa niteliğinde olan 1961 ve 1982 Anayasaları hazırlanmıştır

  2. Özel Üye Elif

    Özel Üye Elif Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    19 Aralık 2009
    Mesajlar:
    2.017
    Beğenileri:
    787
    Ödül Puanları:
    0
    Cumhuriyet Dönemi Hukuk Devleti Anlayışı

    Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası’nda hukuk devleti terimine rastlanmamakla birlikte[​IMG] hukuk devletinin içeriğiyle ilgili bazı kural ve kurumlar güvenceye kavuşmuştur. Bu dönemde tam olarak hukuk devleti anlayışı gerçekleşmemiş olsa da[​IMG] hukuk devleti kavram ve kurumu tartışılmaya ve olgunlaşmaya başlamıştır.

    1961 Anayasası ile birlikte Türkiye’de ilk kez hukuk devleti terimi Anayasada yer almakta ve hatta Anayasanın temel amacının[​IMG] hukuk devletini kurmak olduğu hükme bağlanmaktadır. Aynı şeklide Cumhuriyetin niteliklerinden biri de hukuk devleti olarak belirtilmektedir.
    Genel olarak 1961 Anayasası hukuk devletinin gereklerini güvence altına almış kuvvetli bir temel hak ve özgürlükler rejimi getirmiştir. Anayasanın devlet ve birey açısından tercihe ise ikincisinin yani bireyin korunması yolundadır. 1961 Anayasası bu denli güçlü bir hukuk devleti anlayışı getirmekle birlikte 1971 ve 1973 yılında yapılan değişikliklerle bu durum tersine dönmüştür. Temel hak ve hürriyetler kısılmış ve bunların güvenceleri de kısıtlanmıştır.
    1982 Anayasası’nda da hukuk devleti Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak sayılmaktadır. Ancak Anayasanın öngördüğü güçlü devlet ve etkili bir yürütme çerçevesinde hukuk devleti anlayışı ihmal edilmiştir. 1982 Anayasası getirdiği özgürlükler rejimi ile de 1961 Anayasası’nın gerisindedir. Yine birey ve devlet tercihinde Anayasa ikincisini tercih etmiş ve birey karşısında devleti ve otoriteyi güçlendirme yolunu seçmiştir.
    Anayasanın 2. Maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında “insan haklarına saygılı bir devlet” hükmü yer almakta ise de ilk haliyle 1982 Anayasası bu hükme aykırı düzenlemeleri de kendi içinde barındırmaktaydı. Temel hak ve hürriyetlerden hem bir hak ve aynı zamanda hem de bir ödev olarak bahsedilmesi de bu tespiti doğrular. Gerçekten de temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması konusunda özellikle bunların sınırlanması ve kullanımlarının durdurulması konularında Anayasa ile getirilen kural ve ilkeler özgürlükçü bir Anayasa anlayışına aykırıdır.
    Bununla birlikte Anayasada 1995 yılında yapılan değişiklikle temel hak özgürlüklerin alanı genişletilmiş 2001 yılında yapılan son değişiklikle de hukuk devletine uygun düzenlemeler getirilmiştir. Özellikle 13. Maddede geçen genel sınırlama nedenlerinin metinden çıkarılmasıyla temel hak ve özgürlüklerin güvence sistemi daha güçlenmiştir. Yine temel hak ve özgürlüklerin sınırlama sınırları olarak hem demokratik toplum düzeninin gerekleri hem öze dokunma yasağı hem de ölçülülük ilkesinin aynı anda getirilmesiyle bu güvence somutlaştırılmıştır.
    1982 Anayasası’nın ilk halinde temel hak ve özgürlükler alanında öngördüğü sistem yapılan değişikliklerle demokratikleştirilmiş olsa da yine de temel hak ve özgürlükler alanında evrensel standartların yakalandığı ve hak ve özgürlüklerin tam olarak tanınıp güvence altına alındığı söylenemez.
    Anayasada yasal yönetim ilkesi muhafaza edilmiştir. Ancak olağanüstü durumlarda yönetimin yasal yönetim ilkesinden uzaklaşmasının yolunun açılması hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Çünkü temel hak ve özgürlüklerin en fazla ihlal edilmesi bu olağanüstü durumlarda da hukuki güvenliğin sağlanmasının gerektirir.
    1982 Anayasasında hukuk devleti anlayışı ile aykırılık en somut olarak “yönetimin yargısal denetimi” konusunda görülmektedir. Anayasada “idarenin her türlü eylem ve işlemlere karşı yargı yolu açıktır” hükmü yer almakla birlikte bire bir Anayasanın kendisi bu hükme aykırı düzenlemeler getirmiştir. Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemlerin ne esas ne de şekil bakımından denetime tabi olmaması Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetiminin olmaması Devlet memurlarına verilen uyarma ve kınama cezalarının yargı denetime dışında bırakılması Anayasanın Yüksek Mahkeme olarak nitelediği halde Sayıştay kararlarının idari yargı dışında tutulması Yüksek seçim Kurulu kararlarına karşı başka mercilere başvurulamaması ve sıkıyönetim savaş ve seferberlik halinde sıkı yönetim komutanlarının tasarruflarının yargı denetimi dışında tutulması hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.
    Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Yargısal denetimi konusunda da 1982 Anayasası temkinli bir yaklaşım sergilemektedir. Hukuk devleti anlayışı açısından büyük önem arz eden bu konuda da 1982 Anayasası 1961 Anayasası’na oranla daha dar bir bakış açısı getirmiştir. Gerek Anayasa Mahkemesi’nin harekete geçirilmesi açısından gerekse de yapılan denetim içeriğine getirilen kısıtlamalarla 1982 Anayasası 1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi’ne olan tepkiyi yansıtmaktadır. 2001 yılına kadar Geçici 15. Maddenin son fıkrasında yer alan; Milli Güvenlik Konseyi dönemindeki tüm yasal işlemlerin denetim dışında bırakılması hükmüyle de 1982 Anayasası bu konuda getirdiği kısıtlayıcı anlayışı gözler önüne sermektedir.
    Anayasa kuvvetler ayrılığından “medeni iş ve işbirliği”nin anlaşılması gerektiğini vurgulasa da yürütmeyi yüceltmiş yasamayı ve yargıyı yürütmenin etkisi altında bırakmıştır. Gerçekten de gerek Cumhurbaşkanının yetkilerine bakıldığında bu açıkça görülmekte klasik parlamenter rejimin standartlarının aksine Cumhurbaşkanı olağanüstü yetkilerle donatılmıştır. Klasik olarak kuvvetler ayrılığı anlayışını yansıtan Anayasa bu kuvvetlerinin aralarındaki ilişkileri değiştirmiştir. Yürütmenin bu denli yetkilerinin genişliği yargı alanında da olumsuzluklara neden olmuş hukuk devletinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığı da zedelenmiştir.
    1982 Anayasası’na genel olarak bakıldığında yargı bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi alanında hukuk devleti düzeninin gerçekleşmesi için gerekli olan kural ve ilkelerin düzenlenmiş olduğu görülür. Ancak yargının örgütlenmesi yetki ve görevleri işleyişi ve kararlarının uygulanması ile hakimler ve savcılar hakkında öngörülen kural ve usullerin “hukuk devleti analayışı”ndan oldukça uzak olduğu anlaşılır.
    Özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısal statüsünün yargı bağımsızlığını zedelediği çok açıktır.
    1982 Anayasası’nın getirdiği demokrasi anlayışı da oldukça kısıtlıdır. Siyasal katılım alanında getirilen yasaklamalar ve kısıtlamalar yapılan değişikliklerle demokratikleştirilmeye çalışılsa da Anayasanın genel olarak katılımcılığa kuşkuyla yaklaştığı çok açıktır.
    Hukuk devleti açısından önemli gelişmeler Cumhuriyet döneminde olmuştur. Cumhuriyet dönemi kendi içinde üçe ayrılabilir. Bunlar 1924 Anayasası dönemi 1961 Anayasası dönemi ve 1982 Anayasası dönemidir.

    1924 Anayasası Dönemi
    Hukuk Devleti yönünden 1924 Anayasası ile sağlananlar aşağıdaki biçimde sıralanabilir:
    a) Devletin temel niteliği Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyetin temel organları seçimle işbaşına gelmiştir.
    b) Temel hak ve özgürlükler Anayasa güvenliği altına alınmıştır.
    c) Yasaların anayasaya aykırı olamayacağı ilkesi benimsenmiştir.
    d) Yasama gücü yalnız Meclis tarafından kullanılmış ve olağanüstü
    durumlarda hükümetin yasa etkinliklerinde bulunması önlenmiştir. Yürütme yetkisi Meclise ait olmakla beraber bu yetki Cumhurbaşkanı ve hükümet eliyle kullanılmıştır. Meclisin “üstünlüğü” anlayışı egemendir. Meclis egemenliği kullanan tek organdır.
    e) Yargı yetkisi; ulus adına bağımsız mahkemeler eliyle kullanılmıştır.
    f) Yönetimin yargı yoluyla denetimi ve yönetsel yargı sistemi
    benimsenmiştir.
    g) Çok partili demokratik rejime geçilmiştir.
    1924 Anayasası döneminde hukuk devleti açısından aksayan hususlar da
    şöyle sıralanabilir.
    a) Yargıçlara yeterli bağımsızlık sağlanamamıştır
    b) Anayasaya aykırı yasaların çıkarılması önlenememiştir
    c) Tamel hak ve özgürlüklerin Anayasa güvencesine kavuşturulması
    yeterli olmamıştır. Bunların güvence altına alınması için daha başka hukuksal önlemlere gereksinme duyulmuştur.

    1961 Anayasası Dönemi
    Milli Birlik dönemi geçici ve olağan üstü bir dönem olduğu için ayrıca üzerinde durulmayacaktır. Bu dönemde çıkartılanYalnız şu kadarını belirtmekle yetinelim ki yönetimin hukuka bağlılığı yönünden gerekli hukuk ortamı 1961 Anayasası tarafından en ileri bir biçimde hazırlanmıştır.

    1982 Anayasası Dönemi
    Milli Güvenlik Konseyi dönemi Milli Birlik Dönemi gibi geçici ve olağanüstü bir dönem olmuştur. Bu dönemde çıkartılan 1982 Anayasası ilke olarak 1961 Anayasasında olduğu gibi hukuk devleti açısından dikkati çeken nokta Cumhurbaşkanın tek başına aldığı kararlara,Yüksek Askeri Şûra kararlarına,Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolunun kapatılmış olması, olağanüstü yönetim ve yasa gücünde kararname çıkarma yöntemlerinin uygulama alanlarının ve Yönetime tanınan yetkilerin genişletilmesidir. Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasaları ile hukuk devleti açısından getirilen ilkelere hukuk devleti anlayışı açıklanırken değinilmiştir.

Sayfayı Paylaş