Türküler Ve Onların Hikayeleri

Konu 'Müzik Dersi' bölümünde sude-naz tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. sude-naz

    sude-naz Üye

    Katılım:
    1 Mart 2010
    Mesajlar:
    401
    Beğenileri:
    309
    Ödül Puanları:
    0

    Arkadaşlar Eskiden Kalma Türküler Ve Onların Hikayeleri
    Yapabilen Varsa Yazabilirmi??????????
    Ama söylenebilecek birşey olsun biz bunları söyleyaceğiz
    :shy::shy::shy::shy::330:
  2. qalatasaray

    qalatasaray Üye

    Katılım:
    31 Mart 2010
    Mesajlar:
    31
    Beğenileri:
    5
    Ödül Puanları:
    0
    KARA TREN GECIKIR BELKI

    Birden durdu, başını öne eğdi, yere, sanki saydammışçasına toprağın binlerce metre derinindeki bir noktaya bakarak: Sanırım artık gelmez dedi&
    Anlamamıştım, daha doğrusu konuştuğumuz konuyla bir alaka kuramadım.. Bu nedenle söylediğini teyit ettirdim.Sonra da saf saf kim gelmez!!? diye sordum..
    Başını kaldırdı, önce gözlerimin taa içine, sonrada ufka baktı:
    Babam& dedi. Sanırım artık gelmez!!...

    Yıl 1915, Osmanlı birçok cephede savaşıyor, silah, cephane, erzak, her türden levazım gerek.. Her şeyden önce de savaşacak asker& Yıllardır, balkanlarda, Trablusgarbta, Yemende binlerce asker kaybetmişiz.. Ordu yorgun, ordu bitkin, çaresiz.. Oysa savaşacak asker gerek. Düşman çizmesi, ecdat yadigarı kutsal toprakları çiğnemek üzere. Yerel halkdan fayda yok.. Daha, daha çok asker gerek. Düşmanın topu, tüfeği ve tankına karşı duracak etten duvarlar gerek&Emir çıkıyor iki oğuldan biri askere gidecek. Çare yok devlet buyurduğuna göre gidilmeli elbet! Büyük oğul isteksiz, hem çocukları da var!... Küçük oğul ise ateş parçası, canlar canı& Babasını içine düştüğü zor durumdan kurtarmak için kendi gönüllü oluyor Kadir. Gidip kaydoluyor, birkaç aylık güzeller güzeli eşi Pembesini babasına teslim ederek. Helalleşip, vedalaşırken kimse pek konuşmuyor, ağlamıyor&Pembeden başka&Büyük oğula şöyle bir bakıyor sadece& Sıra senindi, gitmek sana düşerdi, der gibi& Yıllar sonra önce alkole sonra da kumara müptela oluyor büyük oğul. Bütün malını kaptırıp kendini tükettiği bir anda ise: Baba biliyorum, kardeşimin yerine ben gitmeliydim. Nolur beni affet, beni de onun gibi sev! diyecektir&

    Öte yandan savaş bütün hızıyla devam ediyor. Cepheye gi**** daha birkaç ay olmuşken öğreniyor baba olduğunu. Sevinçle cevap yazıyor hemen: Komutanımın adını koymanızı isterim oğluma, ölüme git desin giderim onun için... Önce Allah'a sonra da& O zamana kadar Mehmet olan isme Kamil de ekleniyor hemen...
    Cepheden her gün kötü haberler geliyor. Düşman adım adım ilerliyor. Birçok din kardeşimiz düşman saflarında yer alınca, Osmanlı tutunamaz oluyor, geri çekiliyor. Büyük kayıplar veriliyor& Birçok giden geri dönmüyor çoğunun akibeti bilinemiyor.. Halk hummaya tutulmuş gibi istasyonlarda sabahlıyor.. Oysa ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyor çoğu zaman& Her dönen asker, her yorgun gazi sorguya çekiliyor& Zamana karşı amansız bir yarış var& Yürek burkan, insanın kanını donduran sorular yankılanıyor boyuna&

    Ahmedi mi gördünüz mü?

    Mehmet oğlu Ali'yi bilir misin yiğidim?...
    Ökkeş onbaşıyı, Kamil Çavuşu tanıyor musun acep?&
    De hele, öyle savuşup gitme kurban olduğum? Al sana su.. Bi soluklan hele& Şeyh Hüseyini mi.. Koçumu gördün mü cephede?&
    Aha bak bu da fotoğrafı yiğidimin, Nizipli& Hasan oğlu Kadir.., aslanı mı tanır mısın,gördün mü hiç???
    Allah rızası için deyiverin& Küçük Kamil'imin babasını
    yok mu bir gören, duyan yok mu bi haber?...

    Nadir kavuşmaların gıptayla izlendiği, feryadı figanların, yalvarmaların arş-ı alaya çıktığı, gözpınarlarının çoktan kuruduğu, ümitlerin acıya, çaresizliğin isyanlara ve kahreden çığlıklara dönüştüğü anlar.. Analar, bacılar, eşler, sevgililer... ama illa da karalara bürünmüş, gözleri ağlamaktan fersiz düşmüş çaresiz kadınlar&Belki erkekleri bir defa ölmüş ama o her kara tren gelişinde bir defa daha ölen kadınlar&Yorgun, bitkin ve başı eğik kara trenin acı bir çığlık atarak uzaklaşmasıyla, inadına yaşatılmaya çalışılan bir ümitle, o korkunç bekleyiş bir ağıta dönüşüyor; "kara tren gecikir belki hiç gelmez..."
    "Kara tren kara yılan gelmez olaydın,
    Gül yarimi elimden almaz olaydın
    Ya da bir türküye:
    "Kara tren gecikir belki hiç gelmez
    Dağlarda salınır da derdimi bilmez
    Dumanım savurur halim hiç görmez
    Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez..

    Pembe üzgün, Pembe çaresiz, Pembe bir anne ama pembe aynı zamanda bir kadın.. Genç, güzel ama bahtsız binlercesi gibi.. Şartlar çok ağır.. Çare yok durumu biraz iyi olan orta yaşlı bir adama veriyorlar Pembe'yi. Kamil kalıyor... Öyle olmak zorunda&O bir emanet, bir teselli, canların canı, bir hasret, doyulmaz bir evlat kokusu o&
    Küçük Kamil dedesine baba diyerek büyüyor . 6-7 yaşına geldiğinde, Arabistan, Çanakkale, Büyük Taarruz derken, yıllar sonra cepheden dönen bir asker anlatıyor babasından son hatıraları: Çok çetin bir savaştı diyor, Gazze de İngiliz'e direnmeye çalışıyorduk. Arkamızdan vurulunca!!... Çok azımız sağ kaldık. Kalanların çoğu da yaralıydı zaten. Esir düştük. Ben hafif yaralıydım ama Kadir'in yarası daha ağırcanaydı. Bir hafta sonra yürüyebilenleri başka bir yere sevk ederlerken ben kaçmayı başardım. O zamandan sonra da hemşerim Kadir'den hiç haber alamadım& Muhtemelen& Ağam neden hükümete başvurmuyorsun& kan parası falan& ben şahit olurum isterseniz... Şu yetime bir iaşe bağlarlar en azından...

    Dedenin cevabı tereddütsüz ve net olur: Oğlum senin gibi Vatan ve Ezan için savaşa gitti. Onun dökülen kanını nasıl satılık ederim.. Emanetine de ben bakıyorum çok şükür.... Küçük Kamil'e bakarak devam eder.. Hem ne belli şehit olduğu, belki iyileşip yeterince güçlenince çıkıp geliverir bir gün! ...
    Günler, yıllar geçer. Babasını getirmeyen her günün akşamında, ümit bir sonraki güne devretmektedir. Kamil evlenir, askere gider. 2. Dünya Savaşı yıllarında 4.5 yıl sıhhiye çavuşu olarak askerlik yapar. Çok zor günlerdir yine. Canı gibi bakar yaralılara, sarıp sarmalar. bir "baba" şefkatiyle okşar sever onları. Aynı zamanda yaman bir pehlivandır o, bileğini büken yoktur.
    Çocukları olur ama ilk iki evladını salgın hastalıklar nedeniyle peşpeşe kaybeder. Baba hasreti evlat acısı arasında yitip gidecektir. Kamil Usta işine yoğunlaşmıştır artık. Ustalığıyla ün yapar o civarda. Elinden her iş gelir. Bu işi yapsa yapsa Kamil usta yapar denmeye başlanır. Pratiktir, yaratıcıdır, titizdir, çalışkandır, merttir& ADAMDIR&

    Bir Cuma günü, yolda kalmış bir kamyon için gelirler ona. İş bitmek üzeredir ama hiç kaçırmadığı cuma vakti de gelip çatmıştır.Aman ustam derler, ocağına düştük, çoluk çocuk perişanız, en fazla 5 dakika daha& Bitir işimizi de sal bizi& Ücreti ne ise verelim ağam& Koma bizi yollarda kulun olam&
    Tabi ki ücret değildir önemli olan&Ama.. Ama o son söz içine oturur ustanın.. Kimse yollarda kalmamalıdır çünkü!... Evine dönebilmelidir herkes... Tekrar alır eline çekici... Bir vurur, bir daha , son bir daha derken& Ezan sesi çekiç seslerine karışmaya başlamıştır artık!..
    Dannnnnnnnnnnn!!!&.

    Çekiç bir yana düşer. Kurşun gibi fırlayan çelik parça kafatasında koca bir ****k açar ustanın... Kan, kemik ve beyin parçaları dört bir yana saçılır.. Hastaneye kaldırmak için cumaya gidenlerin dönmesi beklenir çaresiz.. Ameliyat edilir ama doktorlar hiç ümitli değillerdir, heran her kötü sonuca hazır olmaları istenir!.. Yas tutulmaya başlanmıştır bile& Ameliyat sonrası yoğun bakıma kaldırılan Usta'nın ölüm haberi beklenir günlerce... Kimse kurtulacağını ümit etmez& Herkes yas tutarken yalnızca durumun vehametini bilmeyen çocukları minik avuçlarını O'na açmakta, ümitle dua etmektedirler...
    Koca çilingir Kamil günlerce direnir& Dayanmalıdır, yaralılar ölmemelidir... Mutlaka iyileşmeli, onu bekleyenlere, sevenlerine geri dönmelidir çünkü!&
    Döner de& Kafatasında avuç büyüklüğünde bir ****kle yaşayacaktır ... Eski gücüne de kavuşur zamanla ama biraz **** doludur artık!&
    Yeniden işinin başındadır. Günler hızla akıp gider. Tam 8 çocuğu olur hayatta kalan. Ne de olsa eski bir askerdir ve 10 milyon nüfusa ulaşmayı vasiyet etmiştir o "En büyük asker", "Büyük Önder". 13. doğumundan sonra anne, kadınlıktan malülen ve mecburen emekli olduğunda! Kamil usta bütün enerjisini işine vermektedir artık. Ustalığını, fırsat buldukça da pehlivanlığı oğullarına öğretmektedir. Bir de şart koşmuştur, evlenmek isteyen önce güreşte babalarını yenmelidir. Başka yolu yoktur. İsimleri Cebbar, Kadir ve Ali olan büyük oğullar ancak babalarını yendikten sonra evlenmeye hak kazanırlar& Küçük oğul ise ergen bir ****kanlı olduğunda artık yetmişine merdiven dayamıştır.
    Bir gün bahçede çalışmakta iken kendini tutamaz: Hadi gel evlat der,senle bir güreş tutalım. Etrafta kimseler yoktur, yaz güneşi ortalığı kavurmaktadır. Belden üstler soyunulur. Güreş başlar. Yaşlı pehlivan daha ilk hamlede altına alır toy ****kanlıyı. Yaptığı numarayla galip gelmekten pek bir keyiflenir. Demek hala galip gelebilmekte, bir ****kanlıyı alt edebilmektedir ha!. Breh! Breh! Breh! Keyfine hiç diyecek yoktur. Sonra bir daha tutuşurlar güreşe& Hatasını anlamış, saçı sakalı ağarmış bir ihtiyarı hafife almanın be****ni ödemiştir ****kanlı. Oldukça çekişmeli bir mücadelenin sonunda bu kez galip gelmeyi başarır. Çok kızar ihtiyar, hadi der, gel, bir daha...
    Tekrar güreşe tutuşurlar. Yaşlı kurdun bütün hileleri, bütün manevraları başarıyla savuşturulur. Üst-baş toz-toprak içinde kalır. Tere karışan toprak çamura dönüşmüş, güreşi daha da zor hale getirmiştir. Gözler yanmakta, gögüs kafesleri sık sık inip kalkmaktadır. Ancak geri dönüş yoktur artık. Belki de son kez yapılacak bu güreşten tek bir galip çıkacaktır. Zaman geçtikçe güçler tükenir, yorgunluk başlar. Koca pehlivan iyice yorulmuştur, hareketleri zayıflamaya, hamleleri cılız kalmaya başlamıştır. Genç adam, canını dişine takıp inatla mücadele eden bu ihtiyar pehlivana son hamleyi yapmaya kıyamaz bir türlü.
    Galip bellidir, bir süre sonra pes eder zaten, Zor oyunu bozar evlat der nefes nefeseyken ve ekler: Bildiğim bütün oyunları denedim sana oğul ama kuvvetine gücüm yetmedi&

    Arıktan akan suyla üst-baş, el- yüz yıkanır. Dinlenmeye başlarlar. Temmuz güneşinden sakınmak için incir ağacının gölgesine otururlar. Soğuk sularını içerken, genç adamın 3. bardağı uzatan elini tutar ve bir anda öper: Bükemediğin bileği öpeceksin derken, gözlerinden gurur ve şefkat okunmaktadır.
    *****
    Sonra başını hafifçe öne eğdi, derinlere, sanki saydammışçasına toprağın binlerce metre altında bir noktaya bakar gibi:

    Herhalde artık gelmez dedi&
    Anlamamıştım, daha doğrusu bir alaka kuramamıştım.. Bu nedenle söylediğini teyit ettirdim. Sonra da saf saf kim gelmez!!? diye sordum..

    Başını kaldırdı, önce gözlerimin taa içine, sonra da ufukta bir yerlere baktı ve beni şu an bile ****k deşik eden o sözü tekrarladı:
    Babam& dedi. heralde gelmez artık!!....ölmüştür o&, şehit olmuştur&
    Baban mı gelmez??.. Senin baban mı??.. nasıl gelecekti ki, yani 70 yıl önce&!!
    Hep bir gün çıkar gelir, evladımmm... Kamilimm der, beni sever, başımı okşar, koklar diye bekledim... Bana oyuncaklar, yeni elbiseler falan alır& gezdirir dedim.. Ne bileyim& belki yarası iyileşmiş, cepheden cepheye koşmuş, esir düşmüş.. kaybolmuştur& olabilirdi. Sonra belki de evlenmiştir. Çocukları olmuştur, onları bırakamıyordur ... Belki bir gün bir oğlu olduğunu hatırlarda gidip onu göreyim der, dedim& Şu an benden de ihtiyar bir adam olsa bile babamdır o benim& Ah bir kez olsun sarılabilseydim!& Koca adam hüngür hüngür ağlıyordu&

    Sen bu ümidi bilir misin oğul?!& Ümit hiç bitmez, en karanlık gecede bile ufak bir mum ışığı gibi aydınlatır içini. Hiç bitsin istemezsin& Bittim ben dediğinde bir ses sana dayan der, dayanmalısın. En önemlisi de eğer bir gün önce, azıcık da olsa bir ümidin varsa, neden o ümit bir sonraki gün de olmasın ki! Dünden bugüne değişen nedir? Ümit hiç tükenmez, sadece sen zamanla onsuz da yaşamaya alışırsın, hepsi bu& Sonra toparlandı: Ama aha şimdi ilk defa söylüyorum. O artık gelmez& ölmüştür o!& şehid olmuştur!...
    *******
    O günden sonra hızla yaşlandı babam. Belki o babasını unuttu ama bu duyguyla baş etmek bana miras kaldı! &
    Öldüğünde kendi elleriyle diktiği ağaçların gölgesinde namazını kılarken bile böyle dolmamıştım& Demek ki her şeyin bir zamanı varmış&
    Şu anda beni duyduğunu ve o nasırlı ellerinle yanaklarımı sildiğini biliyorum baba& Küçük oğlun Akkezen seni hiç unutmadı bilesin.
    Ruhun şad olsun! Senin ve babaları, bu topraklar için toprağa düşen herkesin... Dilerim, gelecekte bir gün bu millet, bu acıları bir daha asla yaşamaz!..


    ßir teşekkür yeter :)
    nzL ~ bunu beğendi.
  3. ZeHrA_JaCoB

    ZeHrA_JaCoB Üye

    Katılım:
    15 Mart 2010
    Mesajlar:
    8
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    0
    Hekimoğlu

    Hekimoğlu derler benim de aslıma
    Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime
    Konaklar yaptırdım döşetemedim.
    Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim

    Konaklar yaptırdım mermer direkli
    Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli
    Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi
    Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi

    Çiftlice Muhtarı ****tur pezevenk
    Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek
    Hekimoğlu derler bir ufak uşak
    Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek

    Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

    Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

    İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

    Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

    Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey,
    kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

    Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan ****p kaçmayı başarır.

    Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

    işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<****luğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada.

    Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
    1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

    2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
    kadar geliyor ve burada ölüyor.

    Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

    Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
    Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı <<aynalı martin>>le özdeşleşmiştir.

    bu basit söylersin hehalde yada;
    Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar


    Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

    Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

    Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

    Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

    Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
    Kardeşlerim yolları bilse de gelse

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
  4. alevakyildiz

    alevakyildiz Üye

    Katılım:
    13 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    3
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    0
    KARADIR KAŞLARIN FERMAN YAZDIRIR

    Karadır kaşların ferman yazdırır,
    Bu aşk beni diyar diyar gezdirir,
    Lokman Hekim gelse, yaram azdırır,
    Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.

    Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün kahramanı MUSTAFA TUNA ile 14 ARALIK 2002 tarihinde SEYİTGAZİ ‘deki evinde DSP Eskişehir Milletvekili NECATİ ALBAY ile birlikte yaptığım söyleşi...Mustafa TUNA ,astım hastası..Zor nefes alıyor,arada bir yanındaki astım ilacı aletinden nefes çekiyordu. Zaman zaman konuşurken zorlandı.

    -Sayın Mustafa Tuna yıl 1944...Siz Seyitgazi’lisiniz, komşu kızına tutuluyorsunuz. Ama babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?

    -Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık.

    -Nasıl ve kiminle kaçırdınız?

    -Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit’in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Herşey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama, bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba.

    -Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?

    -KIZILTEPE ORMANI diyoruz. Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık.

    -Alıp götürdüler sizi...

    -Götürdüler, tevkif ettiler..27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. ‘Hayrola n’apıyorsun orada?’ diye sordu. Ben de ellerimi üstüste çaprazlayıp, tevkif edildim dedim. Gardiyanı gönderdi ‘yaz, tahliyemi istiyorum de’ dedi. Yazdım, imzaladım. ‘Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar’ dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir‘e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler.

    -Suç kız kaçırma tabii ki ?

    -Evet evet. 431’e 62 inci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam, RAZİYE’yi de getirdiler.

    -Babanız araya girdi yani?

    -Evet, babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. ‘Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü,beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa’ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.’ Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: ‘Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil‘ dedi. Ben de ‘Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır ‘ dedim. Beraatimi ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler, bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkum edildim. Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek KARAKULAK diye biri var Seyitgazi’de... Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben ilk 27 gün yatıp çıktığımda, peşime adam takıyor...Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz lirayla,gidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak’ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı, gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki, bir senelik tevkifatımda onun parmağı var. Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944, tek parti dönemi...Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim, fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi, temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor, bakıyorum temyiz isteğim yok...Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih-numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim, yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı, müfettiş geldi. Haklı çıktım ama, bir sene yattım.

    -Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?

    -Ben Seyitgazi’deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir’in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor. Hapishanede berber Gazi vardı, idamlık. Seyitgazi’den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. "Leylalar" diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini, bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.

    -Yani görüşmediniz...

    -Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948‘de terk-i diyar eyleyip, Ankara’ya gittim. Orada iş bulup çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, taşeronluk yaptım.

    -Eşiniz Hikmet Hanımla nasıl tanıştınız?

    -Benim çalıştığım insanların akrabası idi. Her zaman görüyordum. Kısmetmiş, istettim evlendik.

    -Şimdi şunu öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır Türküsü' bu anlattığınız yaşam öykünüzün yansıması mı? Yani size ait değil mi?

    -Bestesi de güftesi de bana ait.

    -Başka türkü yaktınız mı?

    -Şiirlerim çok, ama başka türküm yok.

    -Bu türkü çok tutuldu. Herkes kendinden bir parça buluyor bu türküde... Öğrenmek istiyorum ‘Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ ne demek sizce?

    -Yani hatıra yazdırıyor demek.

    -Kaşları kara mıydı?

    -Karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım ...(Burada Mustafa Tuna’nın gözleri doluyor... Ağlamaklı oluyor)

    -‘Bu aşk beni diyar diyar gezdirir’...

    -Gezdirdi, uzun yıllar gurbette yaşadım. Yirmi iki yıl Seyitgazi’ye hiç gelmedim...

    -‘Lokman hekim gelse, yarem azdırır’...

    -Çare yok yani...

    -Çare yok ‘Yaremi sarmaya yar kendi gelsin’

    -Çok sözleri var türkünün ...Ama unutmuşum.

    ‘Anası Ümmü de babası Hakkı,
    Bizi ayırmaya var mıydı hakkı,
    Kuruçeşme suyu çağlayıp akar,
    Anası çıkmış da yollara bakar.’

    -Anasının adı Ümmü, babasının adı da Hakkı mıydı?

    -‘Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Sevdiğimin hayali karşımda durur.’ ne demek?

    Atlar ormana girdi ya...Onu kastediyorum.

    -‘Kızıltepe ardıçları sallanır, Birgün evvel atlarımız nallanır’. Bir gün evvel Raşit atları nallatıp, arabayı hazırlamış yani...Öyle mi?

    -Evet evet...Kızıltepe ormanı da Eskişehir yolu üzerindeki orman...

    -Sonra Hikmet Hanımla evlendiniz. Siz mutlu oldunuz, karşı tarafın durumu n’oldu?

    -O çok üzgün öldü canım...

    -Yakında mı öldü?

    -1989’ın 21 Temmuz’unda öldü. Şu şiirle andım ben..

    ‘Açmış kollarını kara toprak,
    Seni bağrına basmak için,
    Niçin niçin niçin,
    Çektiğin ızdıraplar için.’

    (Sözün burasında Necati Albay, araya giriyor.)

    -Mustafa Abi, senin türküde unuttuğun yeri ben hatırlatmak istiyorum.

    ‘Dolana dolana geldim bacana,
    Çay mı demletirsin Kadir kocana,
    Danıştın da mı geldin Sultan Elif Hocana
    Ölüm ver Allahım, ayrılık verme’

    -Bunlar kim?

    -(Necati Albay) Kadir evlendiği adam, Sultan Elif de , Demirci Guru Memed’in kardeşi, aracılık yapıyormuş.

    -Benim yirmiyedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı; ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terkettim.

    -Ne zaman terkettiniz; kaç yıl sonra döndünüz Seyitgazi’ye?

    -1948 yılında terkettim; 1975 yılında döndüm. Çocukların çoğu gurbette doğdu.

    -(Necati Albay) Babasıyla küsken arada bir ‘Köylü Gazetesi’ gönderirdi Seyitgazi’ye. Beni de aralarına alırlardı, babası Ahmet Amca bana okuturdu gazeteyi. Mustafa Abi’nin haberini öyle alırdık.

    -Mustafa Bey, siz uygar bir insansınız, türkü yakanların duygusallığı fazladır. Hayatını o türküye bağlar, etkisinden kurtulamaz. Ama siz bunları aşmışsınız. Mutlu bir evlilik yapmışsınız. Meslek edinmişsiniz. Yetişkin çocuklarınız var. Yaşamda başarılısınız. Ama burada benim öğrenmek istediğim şey şu; kızı başkasına zoraki vermeleri, babanızın da itirazı mı sizi etkiledi? Olayın nedeni bu mu yani?

    -Evet.

    -Kız ile sonra hiç karşılaştınız mı?

    -Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor.

    -Mustafa Bey, peki bu türkü burada, Seyitgazi‘de doğmuş, Zonguldak’a nasıl maledilmiş?

    -Vallahi bilmiyorum ki...

    -(Necati Albay) Ağabey benim hatırımda kalan şu; ben sana hatırlatayım da sen ne dersen de... Bu türküyü sen Zonguldak’ta çalışırken, hani orada bir yerde çalışmışsın ya!

    -Bartın’da ...

    -Hah!. Oralarda çalışırken, Zonguldak türküsü diye verdin. Buraya maledilmesin, aileler üzülmesin diye. Benim hatırladığım, 1975’te sen buraya döndüğünde seninle konuştuk. O zaman sen bana böyle anlattın.

    -Bu hastalık bende unutkanlık yaptı. Birçok şeyi hatırlayamıyorum. Türkünün çok sözünü de unuttum. Hatıra defterim vardı. Onu da yaktım.

    -Şimdi işi yerine oturtmak gerek. Bu türkü Seyitgazi’li iki gencin yaşadığı olay üstüne yakılmış. Olayın taze olması nedeniyle kimi ayrıntılar gizlenmiş. Ama artık olan olmuş, ölen ölmüş... Gerçek neyse ortaya çıksın. Türkü de doğduğu yere maledilsin.

    -Elli altmış sene geçti aradan. Ben yazdığım şeyleri hatırlamıyorum

    -Bartın’da ne iş yaptınız?

    -Tapu Kadastro’da çalışıyordum. Geçici görevle gittim. 1950’li yıllar olsa gerek.

    -Mustafa Bey, bu bir fikri ürün. Araba üretmek, tarlada bir şey yetiştirmek gibi... Fikir üretimi... Size ait olan bu ürünü başkaları sahiplenmiş. Hem de siz sebep olmuşsunuz. Allah gecinden versin size bir şey olsa, bina mal-mülk geçer gider. Ama bunlar kalıcıdır. Bunlarla anılırsınız.

    -İşte bilmiyorum gayri... Benim adıma bir şey kaydettirmedim. Kimse üzülsün istemedim

    (Necati Albay elindeki dizeleri okuyor.)

    ‘Minareye çıkıp bize baktılar,
    Arkamıza candarmayı taktılar,
    Arabada sarılıp da yattılar,
    Ölüm ver Allahım ,ayrılık verme.’

    -Necati Bey daha iyi biliyor. Halka malolmuş. Ben unutuldum artık, halkın oldu türkü.

    -Necati Bey, siz bir ay öncesine, yani 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar DSP Eskişehir Milletvekili idiniz. Benim de çok eski bir arkadaşımsınız. Bana da bu türküyü araştırmam için yardımcı oldunuz. Anlaşılıyor ki, ‘Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ türküsü, doğduğu yere mal edilmemiş. TRT kayıtlarında Zonguldak görünüyor. Oysa olay burada, Seyitgazi’de geçmiş. Sizin de çocukluk anılarınızda yeri var. Bana bu türkünün bu bölgeye ve Mustafa Bey’e ait olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz?

    -Şimdi Yaşar’cığım, Mustafa Abim, benim çok sevdiğim birlikte olduğum, beraber gün geçirdiğim bir kişi. Mustafa Abi yetişme çağında, Seyitgazi’yi terketti gitti. Nedeni bir kız kaçırma olayıdır. Mustafa Abi’nin babası ile de yakınlığım vardı. Zaman zaman bir araya geldiğimizde, 'Ah oğlum, benim bir oğlum var, şimdi buralarda değil’ der iç geçirirdi.

    -Bu olaya müdahalesinden ötürü üzüntü duyar mıydı?

    -Duymaz mıydı? Ben gerçekten Mustafa Abi’yi çok merak ederdim. Onu tanımamıştım. Ama Ahmet Amca’nın anlatımından biliyordum. Nerede olduğunu bilmezdim. Ama zaman zaman ondan ‘Köylü Gazetesi ‘ gelirdi. Kahvede oturan ihtiyarlara gazeteyi okurdum. Yani benim bu aileyle böyle bir yakınlığım vardı. Bu Köylü Gazetesi, Ahmet Amca ile oğlu arasında ve bizler arasında bir iletişim aracıydı. Sonra aradan yıllar geçti, sanıyorum 70’li yıllardı. Mustafa Abi emekli oldu. Seyitgazi’ye geldi. Tanıştık. Bu şimdi içinde bulunduğumuz evleri yaptırdı. Buraya yerleşti. Dostluk öyle başladı.

    -Bu türkünün ona ait olduğu konusu...

    -Bu türkünün ona ait olduğunu bilmeyen yoktur Seyitgazi’de... Türkünün sözlerinde geçen yerler de Seyitgazi’nin yer adlarıdır. Örneğin Kızıltepe, Eskişehir’den Seyitgazi’ye gelirken yol üstünde gördüğümüz tomruk yığılı tepenin adıdır. Ve de ardıçlar vardır. ‘Ardıçlık’ denir. Bu da geçiyor türküde. Kızıltepe’nin altında deve yolu vardır. ‘Develerin gümbürtüsü’ diye geçiyor. Eskiden deve kervanları bu yoldan geçerdi. Boyunlarında çanlar vardı. ‘Develerin gümbürtüsü , başıma vurur’ lafı da budur. Yani ‘Derelerin gümbürtüsü’ değil...’Develerin gümbürtüsü’ dür o. Ve bu da Kızıltepe’nin yanından geçen deve yoludur. Kahramanları belli olan ‘Karadır Kaşların’ türküsü Seyitgazi’de yaratılmış bir türküdür. Ama Mustafa Abi bunu kimseye zarar vermemek için geçici olarak çalıştığı Zonguldak’a maletmiştir. Çünkü aileler rencide olsun istemiyordu. Kız evlenmişti. Çocukları vardı. Böylece türkü oradan halka maloldu. Her Seyitgazi’li bu türkünün olayını bilirdi. Vaktiyle bu türkü radyodan çalınırken, Seyitgazi’liler olaya duydukları saygıdan ötürü radyolarını kapatırlardı. Yani sözün kısası bu türkü sazıyla, sözüyle Seyitgazi’lidir. Mustafa Abi’nin yaşam öyküsüdür.

    -Peki Mustafa Bey sizin eğitiminiz neydi?

    -Burada Seyitgazi’de o zaman ortaokul yoktu. İlkokulu burada bitirdim, Kalecik‘te ortaokul diploması aldım. Tapu Kadastro’ya girdim. Orada tekamül kurslarına devam ettim. Kademe kademe ilerleyip, tapu müdürlüğünden emekli oldum.1921 doğumluyum.

    -Mustafa Bey sizi bu hasta halinizde epeyce yorduk. Çok teşekkür ederim. Ama önemli bir saptama yaptığımıza inanıyorum. Eğer izin verirseniz, türkünün kimliğinin değişmesi için gerekli girişimleri yapacağım. MESAM ve TRT’ye bu anlattıklarınızı aktaracağım. Türk Halk Müziğimizin önemli ürünlerinden biri olan Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün’nün asıl kaynağına, yani SEYİTGAZİ’ye ve şahsınıza kaydedilmesi için çaba göstereceğim.

    -Kimseye zarar gelsin istemiyorum. Hatta kızın adı hiç geçmese iyi olur. Gerisi size kalmış, n‘aparsanız yapın


    KARADIR KAŞLARIN FERMAN YAZDIRIR.

    Karadır kaşların ferman yazdırır,
    Bu aşk beni diyar diyar gezdirir,
    Lokman Hekim gelse, yaram azdırır,
    Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.

    Ormanlardan aşağı aşar geçerim,
    Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
    Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
    Nazlı yarin hayali karşımda durur.

    Karadır kaşların benzer kömüre,
    Yardan ayrılması zarar ömüre,
    Kollarımdan bağlasalar demire,
    Kırarım demiri, giderim yare.

    Ormanlardan aşağı aşar giderim,
    Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
    Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
    Nazlı yarin hayali karşımda durur.

    Uzaklara gittim,gelirimdiye,
    Tabancamı doldurdum vururum
    Hiç aklıma gelmez ölürüm diye,
    Ölüm ver Allahım ayrılık verme.

    Ormanlardan aşağı aşar giderim,
    Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
    Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
    Nazlı yarin hayali karşımda durur.

    Üç güzel oturmuş karaya bakmaz,
    İnsan sevdiğini dilden bırakmaz,
    Hey Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz,
    Gönül defterinden sildin mi beni.

    Ormanlardan aşağı aşar giderim,
    Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
    Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
    Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş