Ünlü Kimyagerler

Konu 'Bilim Adamları' bölümünde facia tarafından paylaşıldı.

  1. facia

    facia Forumdan Uzaklaştırıldı

    Katılım:
    31 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    273
    Beğenileri:
    99
    Ödül Puanları:
    0

    Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu (1935 - .... )

    1935'te doğan Sinanoğlu, 1953'te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

    1957'de Massachusetts Institute of Technology ' yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960'ta Yale Üniversitesinde "asistant professor" (yardımcı doçent ) olarak çalışmaya başladı.

    26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile "associate professor" (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı ve "full professor" ( profesör ) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.

    1964'te ODTÜ'ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. (Watson ve Crick sarmal mo****ndeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam - solvofobik kuvvet ) Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

    İki defa Nobel' e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel'e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.

    26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürüyor.

    Mehmet Ali Kağıtçı
    Bir Kâğıt Tutkunun Hikayesi; Mehmed Ali (KAĞITÇI)...


    Aydın ENGİN şöyle anlatıyor Kağıt Mühendisi Mehmed Ali'yi;

    "İzmit'te SEKA Genel Müdürlüğü binasının önündeki bakımlı bahçede bir büst var, 'Bu kimdir? Ve neden büstü dikilmiştir? Diye soracak olursanız, alt kattaki Mehmed Ali Kağıtçı müzesini gezmelisiniz"

    İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) Kimya Enstitüsü'nde öğretim görevlisiyken, dönemin koşullarıyla bakıldığında 'köşeyi dönmek' için her yol var iken, bir holdinge danışman olabilecek, zehirli atık salan bir fabrikaya 'zararsızdır' raporu verip dünyalığını doğrultabilecek iken Darülfünun muallimliğini bırakıp Almanya'ya kağıt fabrikalarında çalışmaya gider Mehmed Ali. Sırtında işçi tulumu, yüzü gözü boya, reçine ve kir içinde kâğıtçılığı öğrenmeye başlar. Ustabaşısı, daha sonraki yıllarda SEKA'yı birlikte kuracakları, 1935'de Hitler'den kaçıp Türkiye'ye gelecek, her gün bisikletle Derince-İzmit arası pedal basarak fabrikanın geliştirilmesine büyük katkıları olacak olan Alman Yahudisi ve kağıtçı ustası Simon Holzmeyer'dir...

    Daha sonra Fransa'ya giden Mehmed Ali, Lyon'da filigran tekniğini, Metz'de kağıt hamuru çökeltme tekniklerini kaynağından ve uygulayarak öğrenir. Sonra 'alaylı' kağıt ustası 'mektepli' bir uzman olmak üzere Grenoble Üniversitesi Kağıt Mühendisliği bölümüne girer ve 1927 yılında birincilikle mezun olur. Aynı yıl bilimsel donanımını Türkiye'de bir kâğıtçılık sanayisi kurmak üzere kullanmak amacıyla ülkesine döner. Kağıdını tümüyle dışarıdan döviz ödeyerek sağlayan Türkiye Cumhuriyeti'nde uluslararası kağıt tekellerinin yerli komisyoncuları köşe başlarını tutmuştur. Bir konferansı sırasında Dünya Kibrit kralının adamları, Avrupa Kağıtçılar Birliği Türkiye acentesi (ajanı diye de okuyabilirsiniz) ve Türkiye inhisarlar (Tekel) idaresi Genel Müdürü Behçet Bey olmak üzere üç görüşme talep edilir Mehmed Ali Bey ile. İlk ikisinde Türkiye'de kağıt endüstrisinin gelişmesi için yaptığınız girişimlere son vermesi halinde ülkeye giren kağıttan ton değer başına yüzde 3 komisyon alacağını, danışman olacağını söyleyenleri anında reddeder. Tekel Genel Müdürü'nün teklifi ise, sigara paketi, kibrit kutusu, tuz kutusu için günde 10 ton kağıt kullandıklarını, bunların bir kağıt fabrikası kurarak ulusal kaynaklardan karşılanması yönündedir. Bir kaç hafta içinde tüm plan ve projeleri hazırlanır ve ihaleye çıkılır. Üç gün kala Maliye Bakanlığı'ndan durdurulduğu yazısı alırlar. Burada fabrikanın kurulamaması için kapsamlı bir çalışma yapıldığı açıktır.

    1930'lu yıllarda genç ve idealist mühendis Mehmed Ali ; "Bu toprağın emeğinin yanına bu toprağın kağıdını koymak gerek, Yaşamak için ekmek ne ise, düşünmek için kağıt odur. İkisinde topraklarında yetiştirmeyen milletler, eksikli olurlar" diyordu. Üniversitelerde konuşmalar yapıyor, basına bu yönde demeçler veriyordu. Mücadelesi ülkedeki bazı çevrelerce baltalanıyor, bunlar fabrika kurulmasını engellemeye çalışıyorlardı. İsmet Paşa ve bazı bakanlarda bu görüşe katılınca fabrika yapımı durduruldu. Fakat o günlerde İş Bankası'nın başında bulunan Celal Bayar hammaddeleri Türkiye'de bulunan bir fabrikanın zarar edeceğine inanmadığından genç mühendisi Ankara'ya çağırdı. O günlerin birinde Kılıç Ali ( İş Bankası Kurul Üyesi) Atatürk'e söz arasında Celal Bey'in bu kararını söyleyince Atatürk, eliyle masaya vurarak; "Şimdi iş, adamının eline düştü. Celal Bey, zarar etmemenin yolunu bulur. Kendisine söyle muvaffakiyetler dilerim" diyecekti.

    Yıllar sonra Mehmed Ali Kağıtçı fabrikanın üretime geçtiği o ilk günü şöyle anlatacaktı ; "İzmit Kağıt Fabrikasında 18 Nisan 1936 cumartesi günü sat 14.30'da elime aldığım, Mustafa Kemal'in 'işte medeniyet hamuru' dediği ilk kağıt sahifası, uğruna yıllarca mücadele ettiğim idealime kavuşmanın bir belgesi idi. O mutlu andaki heyecanımı bugün de aynı tazelik ve şiddetle hissetmekteyim." Projesinin selüloz üretim kısmını gerçekleştirmek için tekrar girişimlerde bulundu ve İzmit Selüloz Sanayii Müessesesi'ni ve Sümerbank Karton Fabrikası'nı kurdu.1941'de hiç bir neden gözetilmeden görevinden alındı. İstanbul Belediye Kimyahanesi Müdürlüğü'ne atandı. Teknik Üniversite Makine Fakültesi'nde kağıtçılık dersleri verdi.

    Tüm yakıcı tutkusunu ve ulusal sanayi inadının, yabancı firmaların kağıt piyasasını nasıl yavaş yavaş ele geçirdiklerinin, kağıtçılık sanayisinin nasıl giderek gerilediğinden ve tüm kağıt tutkusunun öyküsünü "kağıtçılığımız" kitabında anlattı 1977'de. 1982'de yaşamını yitiren Türkiye Kağıt Sanayinin kurucusu, Mühendis Mehmed Ali Kağıtçı'nın tüm emeğini ve ömrünü verdiği SEKA için kendisi görmese de korktuğu olmuştu. Fabrika 1998 yılında özelleştirildi ve Anonim Şirkete dönüştürüldü. 2005 yılında kapatılan SEKA yerinde şimdi bir park , ?Sekapark' bulunuyor...

    Nejat Eczacıbaşı

    [​IMG]

    Türk kimyacı ve sanayici
    Doğum tarihi 5 Ocak 1913
    Doğum yeri İzmir, Türkiye
    **üm tarihi 6 Ekim 1993
    **üm yeri Pensilvanya, ABD
    Eğitimi Kimya (Üniversite)
    Mesleği Kimyacı, sanayici



    (Mehmet) Nejat Ferit Eczacıbaşı, (d. 5 Ocak 1913, İzmir, Osmanlı Devleti - ö. 6 Ekim 1993, Philadelphia, Pensilvanya, ABD), Türkiye'de ilaç sanayisinin kurucuları arasında yer alan Türk kimyacı ve sanayici.

    Eczacı Süleyman Ferit Eczacıbaşı'nın oğludur. 1934'te Almanya'daki Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi'nde kimya öğrenimini tamamladı. Ertesi yıl ABD'deki Chicago Üniversitesi'nden yüksek kimya diploması aldı. Uzmanlık alanı olarak biyokimyayı seçti. Berlin Üniversitesi Kimya Fakültesi'ni bitirerek 1937'de kimya doktoru oldu. 1939'a kadar Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde (sonradan Max Planck Enstitüsü) Profesör Adolf Butenandt'ın asistanlığında bulundu. Hormonlar ve vitaminler üzerine araştırmalar yaptı.

    Türkiye'ye döndükten sonra, 1940'ların başında vitamin hapları ve vitaminli bebek maması üreten küçük bir laboratuvar kurdu. Daha sonra İstanbul'da kurulan Eczacıbaşı İlaç Fabrikası'nın yönetimini üstlenerek Türk ilaç sanayisinin gelişiminde önemli rol oynadı. 1940'larda başladığı seramik eşya imalatının yanı sıra seramik sağlık gereçleri, temizlik kağıtları, konserve, kaynak elektrodları, plastik kökenli ambalaj malzemesi ve sağlık armatürleri gibi alanlarada girdi. 1974'te sermaye piyasasına girerek halka açık ilk yatırım ortaklığını kuran Eczacıbaşı, 1969'da kurulan Eczacıbaşı Holding A.Ş.'de yönetim kurulu üyeliğini üstlendi.

    Türk Eğitim Vakfı'nın kurucuları arasında yer alan Eczacıbaşı, 1972'den beri Uluslararası İstanbul Festivali'ni düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) ile Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı'nın da kurucularındandır. İstanbul Festivali'nin başarılarından dolayı 1974'te Avrupa Konseyi'nden madalya aldı.1983'te Türk Kimya Derneği Kimya Sanayiine Katkı Onur Belgesi'ne, 1975'te Türkiye Kızılay Derneği Şeref Madalyası'na, 1976'da da Almanya Federal Cumhuriyeti Büyük Liyakat Nişanı'na değer görüldü.Nejat Eczacıbaşı anılarını Kuşaktan Kuşağa (1982) adıyla yayımladı. 1946'da Beyhan (Ergene) Eczacıbaşı'yla yaptığı evlilikten Faruk Eczacıbaşı ve Bülent Eczacıbaşı doğmuştur. İzmir Rotary Kulübü'nün kurucu üyelerindendir.

    6 Ekim, 1993 tarihinde katarakt ameliyatı için gittiği ABD'de vefat etti.

    Remziye Hisar

    Remziye Hisar (d. 1902, Üsküp - ö. 1992, İstanbul) Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın kimyageridir. Fransız Sorbonne Üniversitesi'nden mezun ilk Türk kadını.

    1902 yılında Üsküp'te doğdu. Davutpaşa'daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi, bir yılda henüz dokuz yaşında iken başarıyla tamamlayarak zekasının ilk sinyallerini verdi. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi'ne devam etti; ancak çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı'na transfer olması üzerine, öğrenimini bu okulda sürdürdü. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun'a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun oldu. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri verdi. Mezun olmasının ardından Darülfünun'un kimya bölümüne kaydını yaptırdı. Kimyayı seçme nedenini bir röportajında "Fen derslerinde kanunlarda olsun, buluşlarda olsun hep yabancı isimler görmek beni kahrediyordu. Fen alanında bir tek Türk ismi görememenin ezikliğini, bu dalda başarılı olursam giderebilirim sanıyordum" cümleleriyle açıklamıştır.

    Darülfünun'da kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü'ye gitti. Bakü'de, kendisini birden bire bir savaşın tam ortasında buldu. Kafkasya'daki savaşlar ve Bakü'de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmadı ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders vermeye başladı. Sovyet Rusya'nın Azerbaycan'ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul'a döndü.

    İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana'da Darülmuallima'ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana'ya gitti. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris'e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris'e gitti.

    Adını bilim dünyasında duyurmak amacı ile Sorbonne'da kimya bölümünde öğrenim görmeye başladı. Sorbonne'da o yıllarda Langevin ve Madam Curie gibi çok tanınmış isimler ders vermekteydi. Remziye Hisar'a göre onları tanımak ve derslerini izleyebilmek çektiği bütün zahmetleri unutturuyordu. Biyokimya sertifikası alan Hisar, Paris'te Maarif Vekaleti'nin verdiği bursla öğrenim gördü. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, yurda dönmek zorunda kaldı ve Erenköy Lisesi'ne kimya öğretmeni olarak atandı.

    Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris'e gitti. Eşinden boşanan ve Paris'e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, kendisini çalışmaya verdi.

    Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye'ye dönüp, 1933 - 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi'nde kimya ve fiziko kimya doçenti olarak görev yaptı. 1947 yılında 'İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında emekliye ayrıldı.

    Tipik bir Cumhuriyet kadını olan Remziye Hisar, dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Psikoloji Cemiyeti'nin tek Türk üyesi psikiyatrist Deha Gürsey Hanım'ın annesidir.

    1991 yılında Tübitak Hizmet Ödülünü almıştır.

    Dimitri İvanovich Mendeleyev (1830-1895)

    Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı keşfeden Rus bilginidir.

    Mendeleyev, Lothar Meyer'in aynı konudaki makalesinden bir süre önce, Mart 1869?da "Rus Kimya Derneği Dergisi"nde yayınlanan "Elementlerin Özellikleri ve Atom Ağırlıklarıyla İlişkisi" başlıklı makalesinde ilk kez kimyasal elementlerin PERYODİK YASA'sını formüllendirmiştir. Meyer de Mendeleyev'in keşfini öğrendiği sıralarda peryodik yasayı bulmak üzereydi. Ancak daha sonraki çalışmalarında Meyer peryodik yasanın doğasını anlamada eksiklik göstermiştir.

    Batı dünyasında Dimitri Mendeleyev iki sebepten ötürü saygınlık kazanmıştır. 1869?da elementlerin periyodik sınıflandırmasını ortaya koymasıyla ve devasa ve hayranlık uyandırıcı kitabı "Kimyanın İlkeleri"ni (1869) yayınlamasıyla. Mendeleyev'in sağlığında bu kitap 8. baskıya ulaşmış ve 1891?de İngilizce'ye çevrilmiştir. Rusya'da ise Mendeleyev, Karadeniz Bölgesi'nde modern petrol sanayiini yaratmasıyla da anılır.

    Mendeleyev, kimyacı ve besteci arkadaşı Alexander Borodin'in önerisi üzerine Paris'te eğitime başlamış ve Hidelberg'teki küçük bir Rus öğrencisi kolonisi ile bağlantı kurmuştu.

    Mendeleyev sistemi genellikle elementlerin atom ağırlıkları sırasına ilişkindi. Hidrojen dışındaki elementler, artan atom ağırlıklarına göre düzenlendiğinde, onlarda fiziksel ve kimyasal özelliklerin genelde düzgün bir değişimi gözlenir. Bu düzgün seyir kesintilerle birkaç sıra halindedir. Bu sıralara PERİYOT denir.

    Mendeleyev'in periyodik cetvelinde bazı gariplikler vardı. Elementler fizyokimyasal özelliklerine göre sıralanıp uygun yerlere yerleştirildiğinde kimi daha ağır atomlar ön sıralarda yer alıyordu. (örneğin: argon-potasyum, tellür-iyot gibi) Önceleri bu elementlerin atom ağırlıklarının yanlış belirlenmiş olduğu sanılmıştır. Ama daha sonraları bunların atom ağırlıkları üzerinde yapılan tüm deneyler bu sıralamayı yanlışlamamışlardır. Ayrıca Mendeleyev sisteminde bazı boş yerler vardı. Mendeleyev bunu o zamanlar henüz bilinmeyen elementlerin varlığına yoruyordu ve bilinen 63 element dışında, daha 29 elementin varlığını sezdi. Boş bulunan yerlere, kendi gruplarındaki komşu elementlere karşılık gelen öngörülü adlar verdi. (eka-alüminyum, eka-bor gibi) Mendeleyev periyodik sistem cetvelini 1. element olan hidrojenden başlamak üzere hidrojenden 238 kat daha ağır olan 92. element uranyuma dek hazırlamıştı.

    Mendeleyev'den günümüze dek, periyodik sistem cetvelinin biçimsel düzenlenmesi konusunda çeşitli ve ilginç atılımlarda bulunulmuştur. Günümüzde bilinen elementlerin atom numarası en yüksek olanı 108 olup periyodik sistem cetvelinin son elementinin atom numarasının 137 olacağı hesaplanmıştır.

    Amedeo Avogadro (1776-1856)

    İtalyan fizik profesörüdür. Amedeo Avogadro, Gay-Lussac ve Dalton yasalarından doğru sonuçlar çıkarmış ve ünlü çalışmasını 1811?de Paris'te yayınlamıştır. Çalışması "Cisimlerin Elemanter Moleküllerinin Bağıl Kütlelerini ve Onların Bileşim Oranlarını Belirleme Biçimi Üzerine Deneme" başlığını taşıyordu.

    Avogadro, gaz halindeki bir çok element moleküllerinin birer atomlu değil, ikişer atomlu olduklarının ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağının kabulü (AVOGADRO VARSAYIMI) ile gaz tepkimeleri konusundaki hacimler yasasının, Boyle-Mariotte ve Gay-Lussac yasalarının açıklanabileceğini göstermiştir.

    Torino'da fizik profesörü olan Avogadro 1811 yılında, aynı sıcaklık ve basınç koşulları altında farklı gazların eşit hacimlerinde aynı sayıda parçacık bulunduğunu ifade etti. Avogadro varsayımı bu haliyle çeşitli güçlükler ortaya çıkarıyordu.Bir hacim hidrojen bir hacim hidrojenle birleşerek iki hacim hidrojen klorür oluşturduğunda, hidrojen ve klor atomları yarıya bölünerek birleşmeliydi. Oysa o dönemlerde atomun parçalanmazlığı kabul ediliyordu. Avogadro bu güçlüğe, hidrojen, klor ve öteki gazların temel parçacıklarının, elementin iki atomunu içeren moleküller olduğunu öne sürerek aştı. Avogadro'nun bu ve benzeri yorumlardan çıkardığı sonuç, eski kabullere karşıt olarak, bölünebilen elementlerin var olduğu idi. En büyük yanılgısı tüm metal oksitlerin 1 atom metal ve 1 atom oksijenden oluştuğunu kabul etmesidir.

    Gariptir ki, bugün bir yasa kuvvetinde ve kesinliğinde olan "Avogadro Varsayımı", 50 yıl gibi uzun bir süre kimyacılar tarafından benimsenmemiş, basit bir varsayım sayılmış; ancak Kekulé'nin 1860 yılında Karlsruhe'de düzenlediği ve 26 yaşındaki Mendeleyev'in de katıldığı Birinci Uluslar arası Kimya Kongresi'nde S.Cannizaro'nun diretmeleri ile kabule erişebilmiştir.

    Antonie Laurent Lavoi***r (1743-1794)

    26 Ağustos 1743?de Paris'te doğmuştur. Bir ara güherçile fabrikasının müdürlüğünü yapmış olan Lavoi***r kral adına vergi toplama ayrıcalığına sahip "Férmé général" adlı kurumun yöneticilerinden biriydi. Robespierre başkanlığındaki devrim yönetimi tarafından yolsuzlukla suçlanarak 8 Mayıs 1794?de Paris'te giyotinle idam edilmiştir. Yargıç Fouquier-Tinville (1746-1795), kralcı yönetimin bir sömürü simgesi durumuna gelmiş bu kurumun başındakilere kısa bir duruşmadan sonra idam cezası veriyordu. Mahkeme salonundakiler Lavoi***r'in id***** karşı çıkınca tarihe geçecek şu sözleri söylemiştir: "La République n'a pas besoin de savants!" (Cumhuriyetin bilginlere gereksinimi yoktur!) İnfazın ardından, yine ünlü bir bilgin olan Joseph Lagrange'ın sözleri onun bilime olan katkısını özetliyordu: "Kafasının kesilmesi bir saniye sürdü. Oysa onun gibi bir kafanın daha yetişmesi için yüzyıldan fazla zaman gerekir!" Lavoi***r'in cesedi ve kesik kafası, toplu bir mezara atılmıştır.

    Lavoi***r Jakobenlerin elinde idam edilmişti. Çok varlıklı bir kişi olmasına rağmen viski ve tütünden alınan vergilerde yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle cezalandırılmıştır. Kuşkusuz Lavoi***r basit bir vergi kesimcisinden çok daha farklı özelliklere sahip bir bilim adamıydı. 11 yaşında ünlü Collége Mazarine yatılı olarak girdi. Daha sonra hukuk okudu ve 21 yaşında hukuk doktoru oldu. Kuşkusuz hukukla hiç ilgilenmedi. Tüm sevgisini o zamanlar emeklemeye başlayan doğa bilimlerine ve kimyaya verdi.

    Kendi evinde bir kimya laboratuarı kurup orada eski kimya kitaplarında geçen bütün deneyleri yorulmak bilmeksizin tekrar yapmıştır. Ve elde ettiği sonuçları sürekli kaydetmiştir. Genç Lavoi***r kimyada bir kuram ortaya attı ve kısa sürede bu kuram bütün Avrupa'da kabul gördü. "Bir maddenin yakılmasında ondan herhangi bir madde uzaklaşmaz; aksine ona bir madde bağlanır". Bu kuramla Filojiston Kuramını çürütmüş oluyordu. Peki, yanan maddenin birleştiği madde neydi? Lavoi***r bu maddeyi bulmak için üç yıl boyunca ünlü bilim adamlarıyla görüş alışverişinde bulundu ve gece gündüz deneyler yaptı. Sonunda karanlığı aydınlattı: "Ateş havası", solunum havasının bir kısmı idi ve ısıtma sırasında kükürtle, fosforla, demirle ve kalayla birleşiyordu. Bu oksijen idi.

    Lavoi***r'in çalışmaları nicel düşünme yönteminin gücünü çok iyi gösterir. Eski çağların yanlış kimyasal kavramlarını, saf fiziksel yöntemlerle araştırarak ilk çözenlerden biri oldu. Yeni bir element veya bileşik aramayıp varolan tepkimeler üzerinde çalışarak yeni ve genel sonuçlar çıkarılıp çıkarılamayacağını saptamıştır. Teraziyi yaygın bir biçimde kullanmıştır. Ünlü bilim adamı Laplace ile birlikte bir buzlu kalorimetre geliştirerek (1783) çeşitli maddelerin özgül ısılarını ve yanma ısılarını ölçmüştür.

    Kendi öğretilerinin temellerini yazdığı "Traité Èlémentaire de Chimie (Temel Kimyaya Giriş)" adlı yapıtı, fizikte Isac Newton'un "Principia''sına eşdeğer biçimde kimyada devrime yol açmıştır. Lavoi***r bu kitapta bir element çizelgesi verir ve kimyanın temel yasalarından biri olan "Kütlenin Korunumu Yasası"nı formüllendirmiştir.

    Aynı zamanda da bir fizikçi olan Lavoi***r metal oksitlerinin, daha önce keşfedilmiş bulunan oksijen ile metallerin verdiği bileşikler olduğunu kanıtlayıp yanma ve oksitlenme olaylarının bugün bile geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada devrim yaratmıştır.

    Johann Joachim Becher (1635-1682)

    Ünlü bir Alman kimyacıdır. "Terra Pinguis" diye terimlendirilen "ateş elementi"nin yanma sırasında havanın bir kısmının (oksijenin) ortadan kaybolduğunu ve geriye de yanma için elverişsiz bir artık (azot) bıraktığını biliyordu. Daha sonra yanma sırasında kaçıp giden bu nesneyi "filojiston" olarak adlandırmıştır. Yanma olayına yanlış da olsa ilk defa bir tanımlama getiren filojiston kur***** göre yanıcı olan cisimler yanıcı olmayan "filojiston"dan (ateş ruhu) oluşmuştur. Buna göre metal oksitleri birer element, metaller ise kül (metal oksit) ile filojistondan oluşan birer bileşik maddedir.

    Altın ve gümüş dışında metaller açıkta pota içinde ısıtıldıklarında değiştikleri ve geriye cüruf bıraktıkları görülmüştür. Bu cüruf kalk diye adlandırılmıştır. Ve bu cürufun metalden daha ağır olduğu kaydedilmiştir.

    Becher, yanma olayını genel bir kimyasal tepkime olarak ilk açıklayan kimyacıdır. Tüm metallerde yanabilen bir madde olduğunu ve maddenin yanma sırasında dışarı çıkıp gittiğini kabul ediyordu. Pratik kimyaya katkılarda bulunmuştur. Tasarımcı olarak çalışmaları da vardır. Örneğin Hollanda'da büyük harcamalar yaparak denizcilikle ilgili çalışmalarda bulunmuştur.

    Robert Boyle (1626-1691)

    Simya 1661?de İngiliz bilgini Robert Boyle'un "The Sceptical Chymist" (Kuşkucu Kimyager) adlı ünlü yapıtını yayınlayarak aristocuların görüşlerini yerle bir edinceye kadar gelişti. Boyle, kimyasal elementleri, maddenin parçalanmayan yapı taşları olarak açıkça tanımlamıştır. İlk kez kimyasal bileşiklerle basit karışımlar arasında ayrım yapmış; kimyasal birleşmede özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söylemiştir. Gazlar üzerinde deneyler yürütmüş ve ilk defa element ve bileşiklerin doğru tanımlamasını yapmıştır. Buna göre element, bir özellik değil, kendinden başka elementlere ayrılmayan bir maddedir. Tüm bileşik cisimler elementlerin birleşmesinden oluşur.

    Boyle, tüm yaşamını sakat olarak geçirmiştir. "Spring of Air" (Havanun Esnekliği), "Unsuccessfulnes of Experiments" (Deneylerin Başarısızlığı) adlı yapıtları da vardır. Atom kur***** olan erken ilgisi onu boşluk ve gaz yasalarına ilişkin çalışmalara yöneltmiştir.

    Robert Boyle "The Sceptical Chymist"de Ortaçağ'daki element öğretilerinin tümünden kuşkulandığını, bunlardan birinin doğru olup olmadığının ancak deney yaparak anlaşılabileceğini söyler ve deneyi, varsayımın ve kuramın bir denetim aracı olarak ele alır. Sonuçta simyanın elementler öğretisini çürütmüştür.

    Boyle zamanında antik atom kuramı yeniden, ama transmutasyon düşüncesinden ırak bir biçimde canlılık kazanmıştır. İlk defa havanın tartılabilir bir nesne olduğunu söylemiş ve onun yanama olaylarındaki rolünü keşfetmiştir. Otuzu kimya ve fizik konusunda olmak üzere toplam 42 kitap yazmıştır.

    Var olan düzensiz bilgilerin, doyurucu bir sistem haline getirilmesi gerekiyordu. Kimyanın temel düşüncelerine gitmek, eski elementler öğretisini ve madde dönüşümüne ilişkin öğretileri eleştirel bir biçimde incelemek gerekiyordu. Var olan bilgi ve düşüncelerin doğruluk ya da yanlışlıklarının kovuşturulması için, ilginin herşeyden önce kimyasal tepkimelere çevrilmesi gerekiyordu. Bu dönüşüm koşulları 17.yy'da gerçekleşmiştir.

    Boyle'dan sonra da kimyada kurgulamalar eksik olmamış fakat onların deneyler sonunda çürütülmesine kadar ayakta kalabilmiştir.

    Georgius Agricola (1494-1555)

    Yeniçağ başlarında kimyasal üretimin önemli dallarından biride metalurji idi. Metalurji konusunda yayınlanan en önemli yapıtlardan biriside Agricola'nın "Der re Metallica" (1556)dır.

    Alman Agricola simyacıların yanlış bigilerini çürütmeye başlamış ve deney yöntemini savunmuştur. Adı geçen kitapta özellikle maden inşasına yönelik özgün resimler onu ünlü kılmıştır.

    Agricola'nın asıl adı Georg Bauer'dir. Çağının geleneğine uyarak adını değiştirmiş ve Latince'ye çevirmiştir. Geçimini matbaada çalışarak sağlarken Bologna ve Pauda'da kimya ve tıp eğitimi almıştır. Temel olarak madencilik metalurji ile ilgilenmiş simya ile ilgilenmemiştir. Hümanizma'ya bağlı birisiydi ve içlerinde Erasmus'unda bulunduğu çok ünlü Hümanist dostları vardı.

    Georgius Agricola mineralleri topraklar, taşlar (değerli taşlar dahil), katılaşmış özsular (tuzlar), metaller ve bileşikler (galenit ve pirit gibi) diye sınıflandırmıştır. En ünlü yapıtı olan "Der re Metallica"da da madenlerle minerallerin bulunabilecekleri yerler hakkında bilgiler vermektedir. Daha sonra cevher arama çalışmalarını betimlemiştir. Gizli maden yataklarının bulunması için çatal şeklinde bir değnek kullanılmasını tavsiye etmekteydi. (Gümüş için fındık, bakır için dişbudak; kurşun, altın, kalay ve demir için köknar)

    Kitapta bugün bile uygulanabilecek pompalar ve düzenekler resimler yardımıyla anlatılmaktadır. Denektaşı üzerinde derişik nitrit asit ile deneme ve 24 çeşit altın-gümüş alaşımıyla karşılaştırma işlemleri en küçük ayrıntısına kadar verilmiştir.

    Tüm bunlara dayanılarak Agricola'nın kimya teknolojisinin özgün yaratıcılarından biri olduğu söylenebilir. 1926?da Münih'teki Deutsches Museum'da "Agricola Derneği" kurulmuş Agricola'nın adı geçen yapıtı 12 cilt halinde Almanca'ya çevrilmiş ve 1935?te Düsseldorf'da yeniden basılmıştır.

    Paracelsus (1493-1541)

    Rönesans kimyasının en büyük temsilcisidir. İsviçrelidir. Tam adıyla Phillipus Aureolus Theophrastus Bombastus von Hohenheim çağının en ünlü bilginleriyle iletişimde bulunmuştur. O'nun Alman, Fransız, İtalyan üniversitelerinde okuduğu; tüm Avrupa'yı doğu ülkelerini, Mısır'ı ve Tataristan'ı gezdiği ve 30 yıl sonra Almanya'ya döndüğü sanılmaktadır. 10 yıl boyunca hiçbir kitap okumamasıyla övünür. Deha sahibi, ince düşünceli, tartışmayı seven, okul öğretmenlerine saygılı halkla iç içe yaşayan biriydi. Doktor olarak alışılmamış bir sezgisel güce sahipti; inandırma gücünü bilimsel olarak kullanıyordu. Çok yumuşak kalpliydi ?'sevgi olmayan yerde, sanatta yoktur" demiştir.

    Paracelsus İyatrokimya'nın öncüsüdür. Yapıtları gizemci düşüncelerle dolu olmasına karşın, tıpta yenilikler yapmış ve deneylerinde temel kimyasal işlemlerin çoğunu kullanmıştır. İyatrokimya yöneliminde, canlını temelde temel kimyasal maddelerden oluştuğu düşünülerek, kimyasal ilaçlarla hastalık tedavi etmek amaçlanıyordu.

    16.yy başlarında Almanya'da Aristo ve Galenos'un düşüncelerinden hiç kuşku duyulmuyor, kovuşturulmaksızın doğru oldukları kabul ediliyordu. Bu durumun bir nedeni de eğitim dilinin Latince olması ve halkın Latince'yi iyi bilmemesiydi. O sıralarda Almanca da henüz bilim dili olarak kullanılacak kadar gelişmiş bir değildi. Halk Latince'yi de anlamadığından bu konudaki tartışmalara girmiyordu.

    Sonunda Basel'e yerleşen von Hohenheim, orada Antikçağ'ın büyük hekimi Celsus'a üstünlüğünü göstermek için kendine Paracelsus adını takmıştır. Basel'de başarıyla sürdürdüğü tedavilerden dolayı ünü artmış ve 1526?da Basel Üniversitesi'ne profesör olarak çağrılmıştır. Çalışmalarına bir skandalla başlayarak Galenos ve İbni Sina'nın tıp ve kimyaya ilişkin yapıtlarını herkesin görebileceği şekilde başının üzerine kaldırarak: "Eskinin ölümü, yeninin doğuşu!" diye bağırarak ateşe atmıştır. Kitaplar yandıktan sonra da: "Böylece bunların içindeki yanlışlar ve insanları yanlış yöne yönelten düşünceler yok olacaktır. İçlerinde gerçekler varsa zaten yok edilemezler!" demiştir. Paracelsus'un eserlerini latince yerine Almanca ve Fransızca yazması büyük tepkiyle karşılanmıştır. 1527?de Basel'i terkeden Paracelsus; Salzburg'da yoksulluk içinde ölmüştür.

    Astrolojiye de inanan Paracelsus, örneğin kalbi Güneş'e, beyni Ay'a, karaciğeri Jüpiter'e olmak üzere bedenin çeşitli kısımlarını gezegenlerle ilişkilendirmiştir. Tıbbi amaçlar için boyalar, esanslar, bitki özleri vb. kullanmıştır.

    Paracelsus kuramsal olarak dört elemente inanıyordu ama onların bedende üç ilke halinde göründüğünü düşünüyordu. Bunlar tuz, kükürt ve civa idi. Paracelsus'a göre tuz, kükürt ve civa, var olan tüm cisimlerin üç yapıtaşı olan beden, cevher ve ruhu temsil ediyor ve bu üçlü arasındaki denge bozulduğunda hastalık durumu ortaya çıkıyordu.

    Raymundus Lullus (1232-1316)

    Raymundus Lullus diğer simyacılar gibi yersel (topraksal) nesnelerin quintessence'larının ya da ruhlarının damıtma yoluyla yalıtılabileceğini ve deriştirileceğini düşünüyordu. O'na göre alkol önemli ancak saf olmayan bir ruh idi. Eğer alkol geri akış altında damıtılacak olursa iki tabakaya ayrılırdı. Üst tabaka gök mavisi renkte, alt tabaka ise bulanık renkte idi. Üst tabaka alkolün saf ruhu idi. Lullus ve izleyicileri bu üst tabakanın yani saf ruhun diğer ruhları çekebileceğine, özellikle bitkilerdeki maddeleri özütleyebileceğine (ekstraksiyon) inanıyorlardı. Böylece onlar alkol yardımıyla bitkilerin quintessence'larını, koku, parfüm ve ilaç bileşenlerini özütlediler ve bunları farmasötik amaçlarla kullandılar.

    Simyada özellikle kükürde önem verilmesi konusundaki destek, Raymundus Lullus'a atfedilen geniş hacimli yazmalardan kaynaklanmaktadır ki bu yazılar, Lullus'un ölümünden sonra ortaya çıkmıştır.

    Katalan bilgini ve misyoner Raymundus Lullus "Doctor Illuminatissimus" diye de adlandırılır. Ona atfedilen simya kitapları "De Secretis Naturae" ve "Testamentum"dur. Ayrımsal damıtmayı, potasyum karbonat üzerinde su gidermeyle susuz alkol hazırlanmasını, nitrik asit ve "**ua regis" hazırlanmasını betimlemiştir. Ayrıca güheriçle kristal demir sülfat karışımını damıtılmasıyla nitrik asit hazırlanmasını da betimlemiştir.

    Arnaldus Villanovanus (1240-1311)
    Ortaçağ'ın en büyük ustalarındandır ve belki de en önemlisidir. Telaşlı ve meraklı kişilikte birisidir. Arnaldus, Aragon Kralının saray hekimi olmuş, kiliseyle çatışmaya girmiştir. Çok ünlü bir hekim olduğu için papa ona sırt çevirmemiştir. Ortaçağ'ın en güzel simya kitaplarından olan "Rosarium Philosophorum"u yazmıştır. Çeşitli zehirler elde ettiği bilinmektedir.

    Kilisenin ölüyü kesip biçmeyi (teşrih) yasaklamasına karşın, teşrih çalışmaları yapmış ve bu sıradaki gözlemlerinden kükürtlü arseniğin (As2S3) bağırsakları yeyip kemirdiği sonucuna varmıştır. Mide bulantısı, kalp sıkışması, soğuk ter boşalması sararıp solma, nabız yavaşlaması gibi zehirlenme belirtilerini tam olarak betimlemiştir. Zehirlenme durumlarında sıcak süt içilmesini ya da yağlı bir tüyle boğazın kaşınmasını önermiştir. Arnaldus'un en önemli bildirisi, deniz süngeri külünün guatrı iyileştirdiğine dair olanıdır ki iyot içerdiğinden ötürü bilimsel gerçekliği vardır. Arnaldus'un "Flos Florum" adlı başka bir simya kitabı da bulunmaktadır. "Şarap ruhunun" (alkol) damıtılmasını betimlemiş ve onu tedavi amacıyla kullanmıştır. Yapay altın elde etmeyle de uğraşmıştır.
    Roger Bacon (1214-1294)

    Uğradığı baskılar ve tutuklamalarla ün salan Roger Bacon simyaya yani transmutasyon teorisine inanıyordu. Bu dönemdeki simyasal uğraşlarda temel olarak ilaç hazırlanması ve adi metallerin değerli metallere dönüştürülmesi hedefleniyordu. Roger Bacon aynı zamanda evrensel bilgin, astronom ve fizikçiydi. "Doctor Mirabilis" (Mucizevi Bilgin) olarakta adlandırıldı. ****** görüşleri yüzünden 10 yıl hapis yatmıştır. Ona atfedilen kitapların sayısı çoktur. Bunlardan bazıları "Speculum Alchemia", "Speculum Secretorum", "Breve Breviarum de Dono", "Verbum Abbreviatum de Leone Viridi", "Alchemia Maior"dur. "Alcehmia Maior" da dikkati çekecek bir gözlem olarak, bir alevin hava kıtlığı yüzünden söneceği söylenmektedir. "Opus Tertium" adlı yapıtında barutun betimlemesini (7 kısım güherçile + 5 kısım odun kömürü + 5 kısım kükürt) biçiminde yapmıştır.

    Roger Bacon yalnızca deneyleri ve buluşlarıyla önem kazanmamış; örneğin kuvars ve berilden büyüteç camı geliştirmiştir. Ayrıca İbni Sina ve İbni Rüşd'ün öğretileri üzerine özgür görüşler ileri sürmüştür. İbni Sina için Aristo'dan sonra en büyük filozof diye söz etmiştir. Oysa İbni Sina ve İbni Rüşd, Hıristiyan dinbilimcilere göre ****** kimselerdi. Bu nedenle çok tanrılı antik doğa filozoflarına göre çok daha az ilgi görüyorlardı. Roger Bacon kuramsal kimyayı "alchemia speculative" ve "alchemia practica" olarak ikiye ayırmış ve deney yapmadan hiçbir doğa bilgisine ulaşılamayacağını söylemiştir.
    Ebü'l Reyhan Muhammed El-Biruni (973-1051)

    Yaşadığı dönemin en büyük bilginlerinden biridir. Hint felsefesi ve bilimini yakından inceleyerek Hint dünyasıyla İslam dünyasını birbirine yakınlaştırmaya çalışmıştır. 18 kadar mineralin özgül ağırlıklarını ilk kez belirlemiştir. "Kitab el-Saydala" adlı yapıtı tıp ve eczacılıkla ilgilidir. İlaçları bitkisel, hayvansal ve mineral kökenli olarak üçe ayırmıştır. Mineral kökenli ilaçlardan özellikle zırnıkı incelemiştir.

    Ortaçağ'da İslam kentlerinde ticari ölçü ve tartı aletlerinin doğru kullanılıp kullanılmadığını denetleyen "muhtesib" adı verilen görevliler vardı. Müslümanlar çeşitli maden, mineral ve alaşımların özgül ağırlıklarını ölçmek üzere teraziyi "el-mizan" geliştirmişlerdi. El-Biruni "Kitab el-Cevahir" (Cevherler üzerine kitap) adlı yapıtında çeşitli terazi kurguları vermiş olup maden ve minerallerin ağırlıklarını titiz bir şekilde ölçtüğü belirtilmektedir.

    İbni Sina, simya açısından özellikle transmutasyon olanağı ile ilgilenmiştir. Yüzyıl boyu önemini sürdürmüş olan "Kitab el-Şifa" adlı yapıtının mineralojiye ilişkin bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar diye dört gruba ayırmıştır. Bu kitabın son kısmında simyacılara çatarak bir metalin başka bir metale dönüşmesinin olanaksızlığından bahsetmiş ve bunların kurnazca yapılmış taklitlerden öte gitmediğini belirtmiştir. O'na göre altın ve gümüş, ay ve güneşin yeryüzüne etkisiyle doğa tarafından oluşturuluyordu.

    İbni Sina'nın simya konusunda "Risalet el-İksir" adını taşıyan yapıtında bakır, kurşun ya da kalay gibi maddelerin eritilmesinden sonra çeşitli işlemlerle sarı ya da beyaz renk verilmesiyle elde edildiği sanılan altın ya da gümüş benzeri taklitlerin, gerçekten altın ya da gümüş olamayacaklarını; yani transmutasyonun mümkün olmadığını; yanlızca renk değişiminin maddenin özünü değiştirmeyeceğini belirtmektedir. Beyaza boyamada civanın etkili olabildiğini; çünkü sıvı halde olan civanın, maddenin iç yüzeylerine nüfuz edebilme yetisinin fazla olduğunu; ayrıca civa miktarının artırılmasının boyama özelliğini değiştirmediğini yaptığı deneylerle gözlemlemiştir. Kırmızı boya olarak kullanılacak maddeyi ise civa ve kükürdü birlikte pişirerek elde etmiştir. Civa, kükürt ve kirecin birlikte pişirilmesiyle elde edilen maddelerin metalleri sarıya boyama özelliği olduğunu yaptığı deneylerle kanıtlamıştır. Ayrıca saç, yumurta ve kan gibi organik maddelerden hayvansal boya olarak yararlanılabileceğini belirtmiştir.

    İbni Sina kendisinden başka hiçbir otoritenin görüşünü, kendi araştırma ve mantık süzgecinden geçirmeden kabul etmemiş ve bu yönüyle de bilim dünyasına ışık tutarak modern bilimsel yöntemin öncülüğünü yapmıştır.
    Ebubekir El-Razi (865-925)

    Batıda Rhases, Latinlerde ise Albubator diye bilinen Ebubekir Muhammed İbn-i Zekeriya El-Razi büyük hekim ve kimyacı olup ilk kez çiçek ve kızamık hastalıklarının tedavisini sağlayıp kimyayı tıbba uygulamıştır.

    El-Razi tıp dışında din bilimi, felsefe, matematik, astronomi ve "doğa bilimleri" konularında da yazmıştır. "Doğa bilimleri" o zamanlar madde, uzay, zaman, hareket, beslenme, büyüme, çürüme, meteoroloji, optik ve simyayı kapsıyordu. El-Razi'nin simya konusundaki çalışmaları, yüzyılımızın ilk yarısında ortaya çıkarılabilmiş ve O'nun "Simya Sanatı'nın Kitabı" adlı eseri bir Hintli prensin kütüphanesinde bulunmuştur. Bu kitap kısmen Cabirle aynı kaynaklara dayanıyorsa da el-Razi'nin bu yapıtı, maddeleri daha iyi sınıflandırması, kimyasal süreç ve aygıtları daha açık tanımlaması bakımından daha göz doldurucudur.

    El-Razi sodyum karbonat (soda) ile potasyum karbonat (potas) arasındaki farkı ortaya koymuş, klorür asiti ile nitrat asitinin elde edilmesi için reçeteler vermiş, "damıtılmış şap suyu" (ruh el-zac) adını verdiği sülfat asitini bulmuş, karıncaları damıtarak formik asiti (karınca asiti) ilk kez elde etmiştir. Bunların yanısıra kostik sodayı (NaOH) ve gliserini de bulmuştur.

    El-Razi yapay yollardan elde ettiği ilaçları insanlara vermeden önce, hayvanlar üzerinde dikkatle denerdi. İşte böylece civa bileşiklerinden bazılarının ilaç olarak kullanılması mümkün oldu. Afyon ve esrardan, gene hayvanlar üzerindeki denemelerinde anestezi için yararlanırdı. O'nun bulmuş olduğu ilaçlardan birinin Fransa'daki adı "Blanc-Rhasis"dir (Razi Beyazı). El-Razi kimyasal ilaçlara başvurmadan önce, doğrudan doğruya bitkileri doğal halleriyle kullanırdı. Genç hekimlere, beslenmeyi düzenlemek yoluyla tedavi yapılabilecek durumlarda ilaç vermekten kaçınılmasını ve basit ilaçların yettiği yerlerde karışım ilaçların verilmemesini öğütlemiştir.

    El-Razi ilk gerçek kimyacılardan biriydi. Yöntemli bir şekilde hazırlanmış deneylerle kimyayı bütün gizemsel sapkınlıklardan, altın yapma iddiasında bulunan simyacılardan, şarlatanlıklardan arındırmış, ona doğa bilimleri arasında, elementler ve onların bileşimleriyle uğraşan bir bilim kimliğini kazandırmıştır.
    Cabir İbn-i Hayyan (720-813)

    Platon'un "Timaios" adlı diyalogları dünyanın yaratılış tarihini konu edinir. Burada tanrının uzayda küçük üçgenler keserek bunlardan ilksel cisimleri, bu öğelerden de gerçek cisimleri, bitkileri, hayvanları ve insanı yarattığı belirtilir. "Timaios"un başarısı doğuda da batıdaki kadar büyük olmuştur. Örneğin; Cabir İbni Hayyan'ın metalleri dönüştürme öğretisi, tümüyle " Timaios"un matematiksel atomculuğu üzerine kuruludur.

    Cabir Kufe'li bir eczacının oğlu idi ve Cabir'in ailesi daha sonra Kufe'den, Horasan'ın Tus kentine gelip yerleşmişti. Ortaçağ Latin literatüründe "*****" adıyla anılan Cabir hekimlik pratiği yapmışsa da elimize ulaşacak şekilde herhangi bir tıbbi yazısı kaydedilmemiştir. Bazı zehirlerin elde edilmesi ona atfedilmektedir. Cabir, Arap simyasının babası olarak ünlenmiştir.

    Cabir simya alanında, özellikle altın ve gümüş yapımıyla ilgilenmiştir. O, cevherlerin hepsinin kükürt içerdiğini, özelliklerindeki farklılıkların, kükürt oranlarındaki farklılıktan ileri geldiğini düşünmüştür.

    Cabir'e göre nesneler basit ve bileşik olarak ikiye ayrılır. Bileşik nesneler basit nesnelerin birleşmesinden meydana gelir. Bu nedenle doğada bulunan varlıkların çoğu basitlerin birleşmesi sonucunda oluşmuştur. Birleşik nesnelerin birleşmesiyle ise karmaşık nesneler oluşmuştur.

    Cabir'e göre metaller altın, gümüş, kurşun, kalay, bakır, demir ve Çin Demiri (Khar Sini) olmak üzere yedi tanedir. "Çin Demiri " parlatılarak ayna yapımında kullanılan bakır-çinko-nikel alaşımıdır. Cabir'in sınıflandırmasına göre civa bir metal olmayıp bir ruhtur. Metalleri oluşturan iki ilke kükürt ve civadır. Bunlar varsayımsal maddeler oup bilinen civa ve kükürtle bir ilişkileri yoktur. Değişik metallerin varoluş sebebi kükürt ile civanın her zaman saf olmaması ve her zaman aynı oranda birleşmemesidir. Eğer bunlar mükemmel saflıkta iseler metallerin en değerlisi olan altın oluşmaktadır.

    Sürgün yeri olan Kufe'de ölmüştür. Kurmuş olduğu laboratuar ölümünden 200 yıl sonra harabe halinde bulunmuştur.
    Halid İbn-i Yezid (635-704)

    Muaviye'nin torunu ve ikinci Emevi hükümdarı I. Yezid'in oğlu olan Halid İbni Yezid, kimya bilgisini o sırada İskenderiye'de yetişmiş Morienus adlı bir Rum keşişten öğrenmiştir. Ünlü kimyacı Cabir İbni Hayyan'ın Halid'in öğrencisi olduğu söylenir. Yine Cabir'in, İmam Cafer El-Sadık'ın (700-765) öğrencisi ve dostu da olduğu bilinmektedir.

    Halid ilk Müslüman kimyacıdır. Ve kendisine verilen "Hakim" sanına bakılırsa aynı zamanda ilk filozoftur. Halid, Yunanca ve Kıptice'den kimya, tıp ve astroloji yapıtları çevirmiştir. Aynı şekilde İmam Cafer El-Sadık'ın kimya ve astrolojiyle uğraştığı bilinmektedir. Cabir İbni Hayyan kitaplarında bunlardan bahsetmektedir. Prens Halid Arap yazının en öğretici yapıtlarından biri olan "Krates'in Kitabı"nı yazmıştır. Bu kitaptaki kimya terimleri çoğunlukla Yunanca olup birkaçı da doğu kaynaklıdır.

Sayfayı Paylaş