Yabancı Ressamlar

Konu 'Kültür-Sanat' bölümünde Toгgαи tarafından paylaşıldı.

  1. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38

    Albrecht Dürer
    Alman ressamı ve gravürcüsü (Nürnberg, 1471-Nürnberg, 1528). Nürnberg'e göç etmiş Macar asıllı bir kuyumcunun oğlu olan Albrecht Dürer, genç yaşta ressam-gravürcü Wolgemut'un atölyesinde çırak ola*rak çalıştı ve bir yandan gravür sanatının bütün inceliklerini öğre*nirken, bir yandan da ilk resim denemelerine girişti. 1495'te İtalya'ya bir yolculuk yaparak, Mantegna'nın bakır üstüne gravürlerini inceledi ve etkisinde kalarak, mitolojiden alınma çeşitli konuları canlandıran gravürler yaptı. 1498'de Apokalips'i canlandıran tahta üstüne gravür dizisine başladı (bu dizileri isa'nın Çilesi ve Meryem'in Yaşamı adlı, gene tahta üstüne gravür dizileri izledi). Bu arada Kendi Portresi, Yaşlı Babasının Portresi, İsa'nın Haç'tan İndirilmesi, İsa'nın Doğumu gibi son derece başarılı tablolar gerçekleştirdi. 1506'da İtalya'ya yaptığı ikinci yolculuktan sonra, tablolarında daha açık renk*lere yer vermeye başlayarak, Bellini'nin doğrultusunu benimsedi: Meryem Teşbihi Bayramı; Teslise Tapma; vb.7


    İsa'nın Doğumu adlı tablosunu sun*muş olduğu imparator Maximilian' in ısmarladığı tahta üstüne anıtsal gravürler dizisini (Zafer Alayı) ger*çekleştiren sanatçı, 1514'te annesi*nin ölümünden hemen sonra, Rönesans dünyasının düşlerini ve kaygı*larını çarpıcı bir biçimde dile getir*diği Melankoli adlı estampı ile Şö*valye, ölüm ve Şeytan adlı estam*pını gerçekleştirdi. Maximilian'ın döneminde bağlanan ödeneğin Karl V döneminde de kesilmemesi saye*sinde, 1520'de Hollanda'ya bir yol*culuk yaptı ve Quentin Matsys'ten etkilenerek, İmhoff'un Portresi, Bü*yük Şapkalı Adam, Nürnberg'li Belediye Danışmanları, Dört Havari adlı tablolarında, derin bir düşüncenin buyruğundaki İtalyan idealiz*mi ile Flaman gerçekçiliğinin güçlü niteliklerini ustalıkla bağdaştırmayı başardı.




    Kesinliğe ve ayrıntının gerçekliğine son derece önem veren bir desenci, büyük bir çözümleme ustası, hümanizmamn başlıca özelliklerini ken*dinde toplamış bir kişi olan Dürer, Alman sanatının son derece önemli temsilcilerinden biridir. Düşünce*sindeki zenginlik, çizgilerindeki güç*lülük ve kesinlik, renklerindeki canlılık ve şiddetle kendini kabul ettire*rek, ünü ülkesinin sınırlarını aşmış, dönemindeki İtalyan ve Flaman okullarını bağdaştırmayı başarmış*tır.

    Resim ve gravür alanındaki çalış*malarının yanı sıra, bir Günce'si ve üç inceleme kitabı vardır: Pergel ve Cetvelle İlgili Bilgiler (1525); Kent*lerin, Şatoların ve Ovaların Tahkimi Üstüne Birkaç Ders (1527); İnsan Boyutlarıyla İlgili Dört Kitap (1528).
  2. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Alfred Sisley
    Fransa'da yaşayan ve ticaretle uğra*şan ailesi tarafından ticarete yönel*mesi amacıyla İngiltere'ye gönderilen Alfred Sisley ticarete pek yatkın ol*madığı için Paris'e döndü (1862) ve hemen Güzel Sanatlar Akademisi'ne yazılarak Charles Gleyre'in (1806-1874) atölyesine girdi. Burada Bazille, Monet ve Renoir'la dostluk kurdu. İki yıl sonra Gleyre'in artık ders vermeyi kestiği Güzel Sanatlar Okulu'nu bu sanatçılarla birlikte terk etti. Daha sonra, gene onları örnek alarak önce Fontainebleau yakınların*daki Chaillyen-Biere, ardından da Marlotte'ta açık havada resim yaptı (1865-1866).

    1866 Salonu'nda sergilediği La Celle-Saint-Cloud'da Kestane Ağaçlı Yol, Corot, Courbet ve Daubigny'nin, sa*natçının ilk yapıtları üstündeki üçlü etkisini gözler önüne serdi. 1867'de Honfleur'de Bazille'le çalışmaya baş*layan Sisley'in bu ressam tarafından bir portresi yapılmıştır. 1870'ten son*ra, savaş nedeniyle babasının iflas et*mesi üstüne en küçük mali güvence*den bile yoksun kalan Sisley, açıkça Monet, Renoir ve Pissarro'ya yakla*şan bir üslup benimsedi (Villeneuvela-Garenne'de Köprü, New York, Met*ropolitan Museum of Art). Burada ressamın, yapıtlarının çoğunun hazır*lanmasına egemen olan geleneksel bir uzam anlayışının varlığı gözlenir. Fransa'daki Komün hareketi sırasın*da Londra'ya sığınmış olan Sisley, tablo tüccarı Durand-Ruel'le tanıştı. İzlenimci sanatçıların pek çoğunun tersine, eleştirmenler tarafından hiç de başarılı görülmedi, üstelik yoksul*luktan da yakasını bir türlü kurtara*madı. Biri İngiltere'ye (1874), öbürü Normandiya'ya (1894), sonuncusu da Galler'e (1897) olmak üzere üç kısa yolculuk dışında Ile-de France'tan hiç ayrılmadı. Marly (Port-Marly'de Su Baskını,- Bougival (Bougival Alavere Havuzundaki Tekneler), Louveciennes (Louveciennes'de Kar), Sevres ve Saint-Cloud'da ça*lıştı. 1874,1876,1877 ve 1882'de ka*tıldığı izlenimci sergilerdeki yapıtları kimi zaman ilgi çektiyse de hiçbir za*man heyecan uyandırmadı. 1882'de Sisley kesin olarak Loing kıyılarındaki küçük bir köy olan Moret' ye yerleşti; 1883'te Durand-Ruel, sa*natçı adına özel bir sergi düzenle*di.Yaşamının sonuna doğru Loing ırma*ğı ve çevresi, başlıca esin kaynağı ha*line geldi (Loing Kanalı). Sisley 1895'tenberi iste*diği halde Fransız uyruğuna geçeme*den öldü.
  3. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Antoine Watteau
    Genç yaşında ressam Albert Gerin' in atölyesine çırak olarak giren Antoine Watteau, 1702'ye kadar doğduğu kentte çalıştı; o tarihlerde Fransa'ya yeni bağlanmış olan Valenciennes'de Rubens'in ağırlığı hâlâ duyuluyordu, genç sanatçı da ister istemez bunun etkisinde kaldı. Bir süre sonra Paris'e giderek ressam Gillot'un atölyesine girdi.

    Artık, askerlerin yaşamıyla ilgili sah*neler, bir garnizon kenti olan Valenciennes'le ilgili anılar (Uçan Ordugâh) işlediği konular arasında yer almaya başlamıştı. 1707-1708'e doğru, Wat*teau, Rejans üslubunun yaratıcısı olan Claude III Audran'la (1657-1734) birlikte, o tarihlerde moda olan may*mun konulu tablolarla, Muette Şatosu'ndaki bir odanın dekorasyonuna gi*rişti. Daha sonra, bir bankacının çevresine girdi ve onun zengin Vene*dik resimleri koleksiyonunu inceleme fırsatını buldu; ressamın tekniği kösnül ve zengin bir tarza yöneldi; bun*da Venedik ve Rubens'in etkileri görülebiliyordu (Jüpiter ve Antiopt ama bu yeni teknik, şiirsel ve içten esinin hizmetindeydi; çünkü Wattea nun iç dünyası, kuruntular, kâbuslar ile düş seraplarına sığınan, hastalıklarla kemirilmiş bir insanın dünyasıydı. İşlediği temaları, kişileri kendi beğenisine uygun düşen İtalyan komedisinden alıyordu. Watteau'nun sanatı duyarlığın inceliklerine özellikle başvuran bir sanat*tır. Önceki dönemde kullanımına yay*gın olarak raslanan tonlar ve kahve*rengilerden vazgeçen Watteau, Vene*dikli sanatçıların çarpıcı armonileri*ne yer vermeye başladı (Paris 'in Yar*gısı, 1720). Watteau'nun olgunluk dö*nemine iki büyük yapıt egemendir: Kythera Adasına Gitmek İçin Vapura Biniş ve Gersaint'in Tabelası (1720). 1717'de Krallık Resim Akademisi'ne girmek amacıyla sunulmuş olan birin*ci tablo, "fâte galante"ların (kibar ki*şileri, âşık çiftleri, müzikçileri, vb'ni kırsal bir çerçeve içinde sunan resim türü) ilkidir; daha sonra bu tür resim*ler yüzyıl boyunca moda olmuştur; bu tablodaki buğulu atmosfer, Venedik' in sislerini ve Rubens'in parkta söy*leşen çiftleri göstermekten hoşlandı*ğı aşk bahçesini andırır. Birkaç gün içinde yaptığı Gersaint'in Tabelası'ysa bir tüccarın dükkânına asılmak üzere hazırlanmıştır. Rejans dönemin*deki toplumsal yaşamı, ince ve çekici bir biçimde gözler önüne serer. Bir yıl önce (1719) yapılmış olan ve ki*me ait olduğu zaman zaman tartışılan ünlü Gilles adlı tabloysa büyük bir ola*sılıkla sanatçının kendi portresidir. Watteau'nun öğrencileri, ustalarının çizdiği yoldan ilerlemişlerdir, ama bu sanatçılarda çoğunlukla ustalık ve sa*****k, yeteneğin yerini tutar. Araların*da en dikkat çekici olan, Nicolas Lancret'dir (1690-1743), ama o da şiir*den yoksun göz alıcı betimlemelere gitmeyi yeğlemiştir (La Camargo). Jean Baptiste Pater (1695-1736) de Valenciennes kökenlidir ve özellikle aydınlatmaya olan ilgisiyle tanınır (Yı*kanan Kadınlar)
  4. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Antoni Tapies
    İspanyol ressamı (Barselona, 1923). Resim yapmayı kendi kendine öğrenen (1936-1942) Antoni Tapies, 1943'te hukuk öğrenimi görmeye başladı. 1946'da öğrenimini yarıda bı*rakarak kendini tümüyle sanatına adadı. 1945-1947 yılları arasındaki araştırmaları.kolaja ve ıskartaya çık*mış mallardan oluşan gereçlerin kul*lanımına (sicim ve kâğıt parçaları, vb.) dayanıyordu; bu çalışmalar, res*samın sonunda dada düşüncesini anımsatan yapıtlar yaratmasına yol açtı. Miro ile 1949'da karşılaşması, geleneksel tekniklere yabancı olan ge*reçleri özgürce kullanmasını sağladı.

    1949'dan 1953'e kadar gerçeküstücü*lüğün ve Klee'nin etkisinde kaldı. 1953-1954'te kolaj çalışmalarına döndü, resimlerinde kullandığı mad*delere kum da karıştırdı. O tarihten sonraki kompozisyonlarında dadanın ya da gerçeküstücülüğün izlerine Tas*lanmaz Bunlar tam anlamıyla kişisel olan son derece belirsiz bir üslubun taslağı sayılır. Gerçekten de, bu üslup figüratif olarak nitelenemez ama bu*nunla birlikte elden geldiğince yoğun bir biçimde, dolaysız "görünen"in al*tında yatan acıklı gerçekliği anımsat*mayı amaçlar. 1960 yıllarında, yapıt*ları temelde "duvar imgesi", bir başka deyişle gri ya da kahverengi düz*lem yüzey çevresinde gelişir veya işa*ret ya da yazıtlarla (Graffitili Resim, 1969) örtülüdür. Sıkıntı izleriyle iyice ağırlaşmış olan bu garip yüzeylerde sanatçı 1969-1970 yıllarından başlaka deyişle gri ya da kahverengi düz*lem yüzey çevresinde gelişir veya işa*ret ya da yazıtlarla (Graffitili Resim, 1969) örtülüdür. Sıkıntı izleriyle iyice ağırlaşmış olan bu garip yüzeylerde sanatçı 1969-1970 yıllarından başlayarak düğümlü paçavralar, torbalar, hatta mamul eşyalara yer verdi. Her zaman daha köktenci olan estetiği yadsımasıyla Tapies günümüzdeki ki*mi yoksul sanat temsilcilerinin dene*yimlerine yaklaşmışa benzemek*tedir.Ressamm ayrıca sanat konusunda çe*şitli yazıları vardır.
  5. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Auguste Renoir
    Ailesi 1844'te Paris'e yerleşmiş olan Auguste Renoir, 1854'te bir porselen fabrikasına çırak olarak girdi ve bu*rada porselen üstüne nasıl resim ya*pıldığını öğrendi. Bu ve aynı türden daha başka deneyimlerden sekiz yıl sonra Renoir, Güzel Sanatlar Okulu' na girdi. Bir yıl boyunca, okul arka*daşları olan Alfred Sisley, Frederic Bazille ve Claude Monet'yle birlikte Gleyre'in derslerini izledi, daha son*ra Narcisse Diaz'ın yüreklendirmesiyle Fontainebleau ormanında "motif üstünde" çalıştı.


    RENOİR VE İZLENİMCİLİK


    1864'ten başlayarak sanatçı Salon'da sergi açmayı denedi; 1865'te buraya kabul edildi; 1866'da Corot ve Daubigny'nin araya girmelerine karşın reddedildi; bir yıl sonra, Courbet'nin o dönemde Renoir üstündeki etkisini gözler önüne seren Avcı Diana adlı yapıtıyla da pek şansı olmadı. 1868 Salonu'nda gene Courbet'nin etkisin*de gerçekleştirilmiş olan Şemsiyeli Li*se [1867] adlı tablosunu sergiledi. Ama bir süredir, çalışmaları, daha sonra ortaya çıkacak olan izlenimci*lik akımının doğrultusundaki ressamların çalışmalarıyla aynı gidiyordu; ünlü Grenouillere (Kurbağalı Dere, 1869] tablosu, yapılışları bakımından yeni okulun üslup temellerini atan ilk yapıtlardan biri olarak ortaya çıktı. Bununla birlikte her ne kadar Grenou*illere ve 1869-1870 yıllarında ger*çekleştirdiği daha birkaç tuvalle Re*noir, izlenimci resmin temel bileşen*lerini (tonların bölünmesi ve matlık) doğruladıysa da, matlığın (donuk olma özelliği9 yadsınması, daha 1872'de ge*leneksel olarak izlenimcilik dönemine bağlı yapıtların çoğunun yapımında bile ortaya çıkmıştır (Loca, 1874; Uzun Otlar Arasındaki Patika, 1874; Le Moulin de la Galette, 1876; Salın*cak, 1876; Jeanne Samary'nin Portresi,1877; Chatou'daki Sandalcılar). Bu yadsımanın, sanatçının o tarihlerde*ki plastik araştırmalarını dayandırdı*ğı temel öğeyi oluşturduğu sanılır. Ressam kısa süre sonra da kimi uz*manlar tarafından karşı-izlenimci ola*rak nitelenmesine (sözgelimi, Andre Lhote'a göre Renoir da Cezaime gibi karşı-izlenimci bir ressamdı) yol açan bir tarzda çalışmaya başladı. Başlıca özelliği, paletindeki boyanın az çok ka*im, ama her zaman için reçineli olma*sıdır; sanatçı terebentin esansıyla çok az sulandırdığı boyayı, dolayısıyla çok az inceltmiş oluyordu. Renoir'ın 1872'den sonra Delocroix'ya büyük hayranlık duyması, katılmış olduğu 1874,1876 ve 1877 izlenimci sergiler*den sonra geçirdiği ve 1879 Sergisi'nde (Bayan Charpentier ve Çocukları*nın Portresi, 1878) büyük başarı elde etmesini sağlayan bu evrime pek ters düşmez. Gerçekten de 1879'da yapıt*larım dostlarının yanı sıra sergilemek*ten kaçındığı doğrudur.


    İNGRESCİ DÖNEM ARAŞTIRMALARI


    1881-1882'de İtalya'da bir süre kalan sanatçı, orada Floransalı ustaları, Raffaello'yu, Pompei'deki freskleri ya*kından inceleme fırsatını buldu. 1883-1884 yılları arasındaysa izle*nimcilikten daha da kopmuş olduğu*nu açıkladı: 1883'e doğru bir kopuk*luk olduğunu söyleyen sanatçı, izle*nimciliğin sonuna kadar gittiğine ve belli bir noktadan sonra ne resim yap*mayı, ne de desen çizmeyi bildiği so*nucuna vardığına, kısacası çıkmaza girdiğine inanmıştı. Renoir'ın "kuru" ya da "İngresvari" (1839-1890) olarak nitelenen yeni ça*lışma döneminin başlıca özelliği desenin daha belirgin olması ve aplalara yer vermesidir (yani renkleri düz olarak sürmesi); daha sonra figürleri belirgin konturlarla çevirmeye ve ışı*ğı tekdüze bir biçimde dağıtmaya baş*ladı (Les Grandes Baigneuses, 1883-1885)


    "SEDEFLİ" DÖNEM VE SON YAPITLAR


    1890'a doğru Renoir'ın yeni bir üslup edindiği görüldü; bunun başlıca özel*liği, fırça tuşlarının çok daha yumu*şak ve akıcı olmaları ve sanatçının saydamlık etkilerine yer vermesidir. Bu dönem "sedefli" dönem (1890-1897) olarak adlandırılır. Sedefli üslubun, ellisine yaklaşan Renoir tarafından benimsenmesi raslantısal değildir.Sanatçı, Andre Lhote'a göre bu dönemde gençlik yapıtlarının çatlak çatlak olduğunu, tonlarının da bozulduğunu fark etmiş ve bundan böyle karıştırdığı boyalara dikkat etmeye başlamıştı. Gerçekten de, Rubens gibi, boyaları karıştırma işini en aza indirdi; yalnızca ince ve tek bir boya tabakasıyla yetindi. Piyano Çalan Genç Kızlar (1892) sa*natçının devlet tarafından satın alı*nan tuvali oldu; bu, söz konusu döne*min ünlü bir yapıtıdır. Artık çalışma*ları ilgi çekmeye başlamıştı. 1897'den sonra ve yaşamının sonuna kadar Renoir, içinden geldiği gibi ve dolaysız bir biçimde, rötuşlara başvurmadan çalışmaya başladı; bu biçimde pek çok tombul ve çıplak kadın resmini


    (Bacağını Kurulayan Kadın, 1905; Yı*kanan Kadınlar (Les Baigneuses, 1918'e doğru) çoğunlukla bir oturuş*ta ve aşıboyası-kırmızı ağırlıklı renk*lerle gerçekleştirdi. Eklem romatizmasına yakalanmış olan sanatçı, XX. yy'ın başlarında, da*ha yumuşak iklimi olan Güney Fran*sa'ya gitmek zorunda kaldı. Önce Grasse'a (1900) yerleşti, daha sonra Cannet'ye (1902), ardından Cagnes'a (1903) gitti; burada 1912'de kol ve ba*cakları felç oldu. Aynı yılın ağustos ayında ameliyat olan sanatçı, yaşamı*nın geri kalan yedi yılında da, fırça eline bağlı olarak resim yapmayı sür*dürdü.

    Renoir öldüğü zaman geride çok sayı*da ve önemli yapıtlar bıraktı. Sayıla*rı dört binin üstünde olan bu yapıtlar, Manet, Cezanne ve Degas'nın yapıt*larının toplamından fazladır.
  6. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Botticelli
    Asıl adı Alessandro di Mariano Filipepi olan Botticelli, çok genç yaşta, güzel sanatlar alanında çalış*mak için sepicilikle uğraşan baba*sından izin isteyerek bir kuyumcunun yanına çırak olarak girdi. On beş yaşında, Filippo Lippi'nin yanı*na girerek resim, desen ve geometri öğrenmeye başladı. Ustasının Floransa'ya gitmesinden sonra, Antcnio Pollaiolo'nun ve Verrocchio'nun (bu konudaki bilgiler kesin değildir) yönetimi altında çalıştı. Üslubunun oluşmasında Lippi'nin ve Pollaiolo' nun etkisi oldu (yapıtlarında Lippi'nin üsluplaştırma eğilimi ve Pollaiolo' nun gerçekçiliği görülür). İlk tablo*larıyla, özellikle Kâhinlerin Tapın*ması (Floransa'da Uffizi Müzesi'nde) ve Madonna (Louvre Müzesi'nde) daha 1470 yılında büyük ün kazandı ve 1472 yılından sonra, başlıca İtalyan ressamlarından biri sayıldı (Filippo Lippi ölürken, oğlu Filippino'nun sanat eğitimini Botticelli'ye bıraktı). 1480'de Muhteşem Lorenzo de Medici'den bir sipariş aldı ve o tarihten başlayarak Floransalı resim ustalarıyla yakın ilişki kurdu. Olgunluk döneminde (1485'e doğru-1490) özellikle İlkbahar ve Venüs'ün Doğuşu adlı iki başyapıtıyla ve en güzel madonnalarıyla dikkati çeken, Lorenzo de Medici için İlahi Komed*ya'yi resimleyen ve sipariş üstüne birçok çalışma yapan Botticelli, 1491 yılında tanıştığı Savonarola'nın büyük ölçüde etkisinde kaldı. Sana*tının doruğuna ulaştıktan sonra, 1497'de resim yapmayı bıraktı ve yapıtlarının çoğunu yaktı. Savonarola'nm idamından (1498) sonra umutsuzluğa kapılan ve yok*sullaşan Botticelli,Lorenzo de Medi*ci II gibi koruyucuların desteği sayesinde yaşamını sürdürmüştür. Vasari'ye göre, Botticelli bu olaydan sonra resim yapmamıştır ama, 1505 yılından kalma, önceki tabloların*dan çok düşük düzeyde olan İsa'nın Doğuşu adlı bir tablosu ele geçiril*miştir. Daha ölümünden önce unutu*lan sanatçı, ancak XLX.yy'da John Ruskin ve önraffaellocular tara*fından yeniden keşfedilmiş ve o tarihten sonra uluslararası bir ün kazanmıştır.


    SANATI

    Rönesans dönemindeki yeni eflatuncu soyutlama ile hümanist gerçekçi*lik diye adlandırılabilecek iki akım*dan esinlenen Botticelli, XV. yy. sonundaki Floransa sanatının doruk noktasını simgeler. Yapıtlarına ke*sin bir geometrik düzen egemendir; bazen de biçimler arasında bir bakışımlılık görülür: Kişileri çerçe*veleyen beşgen ya da ongenlerin yer aldığı benzer çemberlerin varlığı. Rönesans dönemindeki bütün İtal*yan resminin en belirgin özelliği olan bu kompozisyon kaygısı, Botticelli'nin de ağır basan özelliklerin*den biridir. Yapıtlarındaki arabesk*ler katı bir iskelet ya da anlamsız birer öğe değildirler, hareket ve duruşun inceliğini, ince uzun beden*li, uzun boyunlu ve yüzünde ciddi bir anlatım taşıyan kadının zarifliği*ni çerçeveleyen bir doku oluştururlar. Bütün bu özellikler, Botticelli' nin dinsel olmayan alegorileri işle*diği yapıtlarda bile hıristiyanlığa duyduğu ilgiyi yansıtır. Ama, büyük bölümünü sipariş üstüne yaptığı dinsel konulu tablolarının çok sayı*da ve üstün nitelikte olmasına karşın, Botticelli, dinsel bir ressam değil, gü*zelliğe tutkun bir ressam olmuştur
  7. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Camille Pissarro
    Fransız ressamı (Saint-Thomas, Antiller, 1830- Paris, 1903). Yahudi bir tüccarın oğlu olan Camille Pissarro, öğrenimini Paris'te yap*tıktan sonra, önce babası tarafından kendisiyle çalışmaya zorlandı. Ailesi karşı çıktığı halde, içindeki derin ressam olma isteğini kanıtlamak için 1852'de Venezuela'ya gitti ve orada kendim tümüyle resme verdi. Bu ülke*de gerçekleştirdiği ilk yapıtlarda, özellikle de manzaralar yaptığı, mes*leğinin ilk yıllarındaki tablolarda,Decamps'm çalışma biçiminin etkisinde


    kaldı. 1854'te Saint-Thomas'ya dönen Pis*sarro, babasından öğrenimini Paris' te sürdürme iznini kopardı ve 1855'te Paris'e gitti; bir süre, Evrensel Sergi' de yapıtlarını sergileyen ressamların anlattıkları eğilimleri değerlendirmeye çalıştı; özelikle Corot'nun yapıtla*rına karşı büyük ilgi duydu. 1859'da, "Corot'nun öğrencisi "notunu taşıyan bir manzarayla ilk olarak Salon ser*gisine katıldı; aynı yıl, kendisiyle ay*nı dönemde İsviçre Akademisi'ndeki dersleri izleyen Monet'yle tanıştı.


    ÜSLUP ARAŞTIRMASI

    1863'te açılan "Reddedilmişler" Salonu'nda jongkind, Whistler ve özel*likle de Manet'nin yapıtlarının yanın*da yer alan tuvalleri pek ilgi görme*di. 1866'da Pontoise'a yerleşmiş ol*makla birlikte, Manet'nin masasında toplanan Monet, Sisley, Bazille gibi dostlarının buluşma yeri olan Cafe Guerbois'ya sık sık girip çıkmaya baş*ladı. İzlenimci ressamların düşünce*lerinin giderek daha çok belirginleş*meye başladığı bu dönemde, Pissarro tablonun oluşturucu ya da yapıcı de*ğerleri konusunda Monet ve Renoir' dan daha çok kaygılıydı. Önce Corot, Daubigny, Millet, 1865'ten sonra da Courbet'den doğa konusunda çok şey öğrendi. Manzaralarını gerçekleştirir*ken, bu doğanın mimarisindeki, daha doğrusu yapısındaki sakinliğe, işlenen motifin peyzaj biçiminde düzenlenişi*ne ve hacimlerde belli bir dengeye hep saygı gösterdi. Gerçeği anlatmak gerektiğinde son derece çekici ve ge*rekli olan hareket ve ışık kavramları Pissarro'ya, biraz fazla soyut şeyler*miş gibi geliyordu. Bu nedenle de res*sam, söz konusu kavramlara bazen önem veriyor, bazen de vermiyordu. Birbirinden farklı bu iki tutum arasın*da, kendi üslubunun arayışı içinde olan Pissarro'nun kararsızlıkları, yap*tığı bütün geri dönüşler ve değişiklik*ler yer alır. 1870 savaşı patlak verdi*ğinde İngiltere'ye giden ressam, bura*da kaldığı süre içinde Turner, Gainsborough ve Constable'm yapıtlarını yakından inceleme fırsatını buldu; bu arada, tablolarının yetkili satıcılığını üstlenen Durand-Rueî ile tanıştı ve o sıralarda Londra'da bulunan Monet gibi kendini yalnızca açık havada ça*lışmaya zorladı. Fransa'ya döndüğün*de 1869'dan beri çalıştığı atölyenin Almanlar tarafından yağmalanmış ol*duğunu gördü; bunun üstüne yeniden Pontoise'a yerleşti. Uzun süre, yani 1892'de bir ev satın alıncaya kadar, ailesiyle birlikte yoksul bir yaşam sür*dü. Resimleri giderek daha ustaca ve da*ha duyarlı olan (Voisins Köyünün Giri*şi, 1872) Pissarro, Mayıs 1874'te fo*toğrafçı Nadar'da düzenlenen izle*nimci grubun ilk sergisine beş tuval yolladı. Bu tarihten sonra da grubun bütün gösterilerine katıldı. Noktacı tekniğin çekiciliğine kapılan ressam, Seurat ve Signac'ın, Mayıs-Haziran 1886'da izlenimcilerin Laffitte'teki sekizinci ve sonuncu sergisine katılmalarını sağladı. Önce Cezanne'ın etki*si (l'Hermitage, Pontoise, 1875), ardın*dan Monet'nin etkisi (Kırmızı Damlar, 1877) giderek yerini bölmecilik (divizyonizm) akımının kuramcısı olan sa*natçıların etkisine bıraktı (Lacroix Adası, Rouen, 1888). Pissarro'nun noktacı deneyimi dört yıldan uzun sürmedi. 1890'a sanat yaşamının başlangıç yıllarında tasarlamış olduğu "sakin resim uza*mı düzenlemesine" döndü. Son yapıt*larını (Opera Caddesi, 1898; Loing Kanalı, 1902) niteleyen yapım ya da çalışma biçimi, çoğunlukla ilk tablo*larındaki çalışma biçimine çok yakın*dır. Bu olgu, ressamın içgüdüsel bir tepkimesini yansıtır
  8. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Caravaggio
    Bir duvarcının oğlu olan Caravaggio (asıl adı Michelangelo Merisi'dir), on üç yaşlarındayken babasıyla Napoli'ye gitti ve fresk resimleri için sıvaları hazırlarken, resim sanatı*na eğilimi olduğunu fark etti. Tek başına, hiç kimseden öğüt almadan resim çalışmaya başladı; Milano'ya döndükten sonra kendi kendini ye*tiştirmeyi sürdürdü. Önce natür*mort üstünde çalışıp, ışığı kendine özgü bir biçimde kullanarak çiçek ve meyve resimleri yaptı. Çarpıcı bir gölge-ışık karşıtlığıyla nitelenen ya*pıtları daha o dönemde, alışılmamış gerçekçilikleriyle çevresindekilerin dikkatini çekti. Beş yıl süreyle Milano'da çalıştıktan sonra Venedik'e giden sanatçı, Giorgione'nin tablolarını kopya ederek paletini yeniledi; üslubunu hafifletti. Roma' da Cesare d'Arpino'nun atölyesinde çalışmaya başlayarak, Arpino için çiçek resimleri ve tablo süslemeleri yaptı. Parasal açıdan olanak bulur bulmaz kendi hesabına çalışmaya başladı ve çok geçmeden ün kazan*dı: Hayranlık uyandırdığı genç sanatçılar arasında, sert gerçekçi*liği sayesinde akademizmin katı kurallarından uzaklaşmayı başar*mış bir usta sayılıyor, karşıtları tarafındansa büyük ustaları kopya etmemekle suçlanıyordu.

    Modellerini yalnızca doğadan almak isteyen, yaşadığı dönemin sanat kültürüne karşı çıkan bir sanatçı olan, kibirli, alıngan kişiliğinden ötürü, sık sık kavga çıkaran, rakip*lerini düelloya kışkırtan Caravag*gio, arkadaşlarından birini bir oyun sırasında çıkan kavgada öldürünce Roma'dan Napoli'ye kaçmak zorun*da kaldı; sonra Malta'ya giderek orada şövalye oldu (1601); ama tari*katın ileri gelen üyelerinden birine hakaret ettiği için tutuklandı. Hapis*ten kaçarak Siracusa, Messina, Palermo'ya gittikten sonra Napoli' ye yerleşti. Ama çeşitli düellolar*dan sonra Napoli'den de ayrıl*mak zorunda kalıp, Roma'ya gitti ve ateşli bir hastalık sonucu öldü.

    G**GE-IŞIK OYUNLARI

    Caravaggio'nun İtalya'daki öncüle*ri, Venedikli sanatçılar, özellikle de Giorgione'dir. Gençlik döneminde yaptığı bazı tablolarda (sözgelimi, Mısır'da Dinlenme) Venedikli sanat*çıların etkileri açıkça görülen Ca*ravaggio'nun sanatı,başlıca iki özel*liğiyle dikkati çeker: Perspektifin yadsınması (bu tutum giderek uza*mın yok olmasına yol açar); gölge-ışıktan sistemli biçimde yararlanma (bu özellikleriyle ün yapan Caravaggio için Romalı bir eleştirmen XVII. yy'da şöyle yazmıştı: "Kendi tekniği onu öylesine coşturmuştu ki, yaptığı bir figürü hiçbir zaman açık havada ya da güneşli bir ortamda bırakmı*yor, her yanı sıkı sıkıya kapalı bir odaya yerleştiriyordu; tepeden ge*len ışık da, gölge ışık oyunlarının gü*cünü daha da artırmak istercesine, nesnenin çıkıntıları üstüne vuru*yordu").

    Yaşadığı dönemdeki özenticiliğe (maniyerizm) karşı çıkan Caravaggio, kumarhanelerdeki, içki âlemle*rindeki yaşamdan aldığı sahneleri , de, kutsal kitaptan aldığı sahneleri de yer yer aşırıya kaçan bir doğacı*lıkla işlemiş, sözgelimi, ön planda bir atın sağrıdan görünüşüne, karnı açık bir insana, bayağılıklara, çar*pık ve garip ayrıntılara yer vermek*ten kaçınmamıştır. Ama son yapıtla*rında, sözgelimi, klasik bir ölçülülük içinde gerçekleştirmiş olduğu eşsiz Meryem'in **ümü adlı tablosunda, bu tutumdan uzaklaştığı görülür. Büyük bir etki uyandırmış olan Caravaggio'yu, bazı uzmanlar barok hareketin önderi saymak istemişler*dir. Ama toplum dışına itilmiş kişi*lerin serüvenlerini yansıtmayı sev*diği halde klasik bir sanatçı olan Caravaggio'nun sanatının gerçek barok sanattan ne kadar farklı olduğunu anlamak için, sanatını, ondan etkilenmiş olan Rubens' le, hattâ Michelangelo'yla karşılaş*tırmak yeterlidir. Buna karşılık, İtalya ve İspanya arasında bir bağ oluşturduğunu, özellikle de Ribera, Zurbaran ve Velazquez gibi ressam*ları etkilediğini kabul etmek gerekir. Fransa'da da Le Nain kardeşler ve Georges de La Tour gibi sanatçıları etkilemiştir.
  9. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Chaim Soutine
    Litvanya'da Berezina kıyılarındaki bir gettoda doğan ve yoksul bir terzinin onuncu çocuğu olan Chaim Soutine, Vilnius Güzel Sanatlar Okulu'ndaki (Litvanya) dersleri izledikten sonra 1911'de başka Orta Avrupalı sanat*çılarla birlikte Paris'e yerleşti. Çağ*daş kübizm estetiğini benimsemeyen sanatçı, eski ustaları, özellikle de bü*yük hayranlık duyduğu Rembrandt'ı incelemeye koyuldu. Chagall, Lipchitz, Kremegne, Blaise Cendrars'la aynı mahallede oturuyordu; Modigliani'yle dostluk kurdu ve onun aracılığıyla tablo tüccarı Zborowski'yle tanıştı. Zborowski sanatçının hem danışma*nı, hem de dostu oldu. Soutine, Van Gogh'un etkisindeki tek*niğinde, özellikle renk etkilerine yö*neldi. İslav yurttaşlarının tersine, so*yutlamayı yadsıyarak, konunun katı bir gözlemine önem verdi ve bu tarih*lerde, gerek temaları, gerekse çalışma tarzı bakımından Cezanne ile Van Gogh'u anımsatan natürmortlar yap*tı (Pipolu Natürmort, 1916; Ringa Ba*lıkları, 1916). Sert ve endişeli mizacı,giderek tutkulu ve lirik bir anlatıma ulaşmasına yol açtı: Tablolarından, bol miktarda kullandığı boyayı tuva*le çılgıncasına sürdüğü anlaşılmakta*dır.


    TAM BİR YALNIZLIK

    1916'dan başlayarak ressam, Fran*sa'nın güneyinde önce Ceret'de, daha sonra da Cagnes-sur-mer'de yaşa*maktan büyük mutluluk duydu ve bu*ralarda gerçek "güneş çarpması"na uğradı. Artık yalnızca yakıcı renkler kullanıyor, biçimlerin, burup bükerek özünü değiştiriyor, böylece şişkin ya da daralmış figürler oluşturuyordu. (Cagnes Manzarası; Vence 'taki Ağaç). 1925'ten sonra Derisi Yüzülmüş Öküz dizisine başladı; bu dizide sanatçının doğrudan doğruya Rembrandt'tan esinlendiği ve en sıradan nesnelere olan eğilimi yansıttığı görülür. Aynı eğilim, hizmetkârları, komileri işledi*ği portrelerinde de göze çarpar: Kat Garsonu; Hizmetçi Kadın; Chez Maxim 's Komisi. Bu çarpıcı portrelerde kullandığı teknik, peyzajlarında (Ağaçlı Yol;Köy) kullandığı tekniğe çok yakındır. Yüzlere gene burulmalarla gergin bir hava verilmiştir; genellik*le kırmızılar ve beyazlardan oluşan renk öğesi, biçimi yönlendirir, çevre*ler, koşullandırır ve böylece heyecan ve endişe duygusunun belirmesini sağlar (Koro Çocuğu; Nişanlı Kız) 1937'de birkaç tuvalden oluşan bir sergiden sonra Soutine'in üretimi gi*derek azaldı. Kuşkusuz, 1923'te ken*disinden bir kerede yüz tuval satın alan hekim Barnes ile tanışmasından sonra ressamı, bay ve bayan Castaing gibi birkaç amatör sık sık yoklamışlardır, ama sanatçı, mizacı gere*ği yapıtlarını sergilemekten hep kaçınmıştır.
  10. Toгgαи

    Toгgαи Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Ekim 2007
    Mesajlar:
    4.730
    Beğenileri:
    1.809
    Ödül Puanları:
    38
    Cimabue
    Çağdaşları arasında büyük ün yap*mış olan Cimabue, Floransa resim geleneğini bağımlı olduğu Bizans sa*natının uzlaşmalı biçimciliğinden kurtarmış bir sanatçıdır; ama hem yapıtı, hem de yaşamı konusunda elde yeterli bilgi yoktur. Dante İlahi Komedya'nın Araf adlı bölümünde, Cimabue'den Giotto'nun en büyük habercisi olarak söz etmiş ve tarih ressamlığı niteliklerini öv*müştür.Başlıca kaynak sayılan Vasari'ye göre İtalyan resim sana*tı, Cimabue'nin yapıtlarıyla başlamıştır. İYİ BİLİNMEYEN BİR YAPIT Rönesans'tan başlayarak, sanat el kitaplarında Cimabue'nin yapıtla*rından söz edilirse de, Cimabue'nin imzasını taşıyan hiçbir yapıt günü*müze kalmamıştır. Son araştırmalar da, eskiden Cimabue'nin yaptığı sa*nılan yapıtların büyük bir bölümü*nüm onun elinden çıkmadığını ortaya koymuştur. Assisi'deki kilisenin bazı fresklerini (bunlar, aynı dönemde yaşamış olan Giunta Pisano'nunkilerden pek fark*lı değillerdir) Cimabue'nin yaptığı sanılmaktadır: Meryem'in Öyküleri; Havarilerin Öyküleri; Dört încil Yazarı; Bizans üslubuna son dere*ce bağlı iki çarmıha gerilme sahne*si. Floransa'daki Santa Trinita kilisesinde yer alan ünlü Maesta 'da (kucağında çocuğuyla Meryem tab*lolarının genel terimi) panonun alt kesiminde, Meryem'in tahtının altın*da bulunan dört peygamber büstü, dikkati çekecek kadar doğalcı bir bi*çimde işlenmiştir:Assisi Maestası'ysa daha da ilgi çekicidir: Meryem' in çevresinde dört melek ve Aziz Francesco'nun yer aldığı bu yapıtta, azizin anlamlı yüzü ve silueti son derece ustalıkla işlenmiştir. Gerçekte Cimabue'yle ilgili iki şey kesin olarak bilinmektedir: Pisa' da 1301-1302 boyunca, Giovanni d'Apparecchio'yla ("Luccalı") bir*likte bir mihrap arkalığına resim yapmış (ama bu yapıt günümüze kal*mamıştır), sonra da bazilikanın absidindeki mozaikleri tamamlama çalışmalanna katılmıştır. Söz konusu mozaikteki Aziz Yuhanna figürü, sanatçının yaratmış olduğu "yeni üslup"la ilgili gerçek bilgileri sunar. Cimabue'nin yarattığı bu "yeni üslubu" çağdaşları, resmin yenilenmesi, hattâ italyan resim sanatının doğuşu saymışlardır. Bazı sanat tarihçileri, Floransa vaftizyerindeki ortak ve anonim süsle*melerde, özellikle de duvar mozaik*lerinde, Cimabue'nin gençlik yapıtlarından izler aramışlarsa da, pek olumlu bir sonuç elde edememişler*dir. Gerçi Cimabue'nin sanat etkin*liklerine Floransa vaftizyerinde baş*lamış olması akla yakındır ama, gençlik dönemiyle ilgili bilgiler, yalnızca Vasari'nin anlattıklarına dayanır: "Kıvrak, kavrayıcı bir zekâ"sı olduğunu fark eden babası tarafından, Santa Maria-Novella Üniversitesi'ne edebiyat öğrenimi yapması için gönderilmiş, ama sık sık dersten kaçarak, o dönemde Gondi'lerin şapelini onaran Yunanlı ressamların çalışmalarını izlemiş*tir. YENİ BİR İTALYAN RESMİ Cimabue XII. yy'da Floransa'da bulunan ve resim sanatını ikonanın boyunduruğundan kurtarmaya, freski mozaikten farklı bir sanat ha*line getirmeye çalışan birçok sanat*çıyla (Giunta Pisano, Coppo di Marcovaldo, Romalı mozaikçiler Cavallini ve Torriti) tanışmış, kendini büyük bir yenilikçi olarak, kuşkusuz kişisel dehasıyla ve özgün yaratıcılığıyla kabul ettirmiş ama, efsanevi kişiliğini bu sanatçıların arasında, onlarla birlikte çalışarak, XII. yy'a damgasını vuran fransisken felse*fesiyle yenilenen kültür ve misti*sizm atılımının ortasında edin*miştir. Resim sanatına getirmiş ol*duğu yenilik, ancak yaşadığı dönem göz önünde tutularak değerlendiri*lebilir. Cimabue, çağdaşı olan sa*natçılar arasında duyarlık ve tekni*ğin yeni bir doğrultusunun başlan*gıç noktasını belirler: Fransiskenlere özgü incelikle,yalınlıkla, içten*likle dolu yeni dinsel nitelik, figür*lerin yumuşatılmasına, Bizans üslu*bunun bırakılmasına yol açmış, bu yeni görüş açısıyla İtalyan resmi, Avrupa'ya V.-XII. yy'lar arasın*da egemen olan yavan süsleme estetiğinden kurtulmuştur. Cimabue ve onu izleyen sanatçılar, resmi hareketsiz pano süslemeleriyle (freskler, mihrap arkalıkları, antependiumlar) sınırlayan ve yalnız*ca süslemeye dayanan bu estetiğin bırakılması, onun yerine doğalcı es*tetiğe dönülmesi yolunda çalışarak, XIII. yy. içinde bağımsız tablonun, şövale resminin gelişmesine yol aç*mışlardır.

Sayfayı Paylaş