yahya kemal şiirlerinden istanbul konulu şiir

Konu 'Edebiyat 11.Sınıf' bölümünde ((BeYaZ MeLeK)) tarafından paylaşıldı.

Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.
  1. ((BeYaZ MeLeK))

    ((BeYaZ MeLeK)) Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2010
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    0

    yahya kemal şiirlerinden istanbul konulu şiiri arkadaşlar yardımcı olursanız sevinirim :confused:
  2. Rüzgar

    Rüzgar Moderatör Yönetici Moderatör

    Katılım:
    31 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.028
    Beğenileri:
    875
    Ödül Puanları:
    113
    -Seç, beğen, yaz :)


    SÜLEYMÂNİYE'DE BAYRAM SABAHI



    Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,

    Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.

    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

    Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,

    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.

    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..





    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...

    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık

    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

    Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.

    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,

    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.





    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

    Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.

    En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

    Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.

    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

    Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;

    Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,

    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.

    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

    Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..





    Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.

    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

    Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;

    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

    Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim

    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

    Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

    Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes

    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

    Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,

    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!





    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

    Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;

    Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!

    Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?

    Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu

    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

    Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;

    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

    Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,

    Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,

    Hem bu toprakta buğün, bizde kalan her yerde,

    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.





    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

    Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,

    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

    Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,

    Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.

    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!

    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

    Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,

    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.





    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

    Kosva’dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..

    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

    Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?





    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

    Adalar'dan mı? Tunus’dan mı, Cezâyir'den mi?

    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?





    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

    Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

    Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.




    ERENKÖYÜ'NDE BAHAR



    Cânan aramızda bir adındı,

    Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,

    Bir sahile hem şerefti hem şan,

    Çok kerre hayâlimizde cânan

    Bir şi'ri hatırlatan kadındı.



    Doğmuştu içimde tâ derinden

    Yıldızları mâvi bir semânın;

    Hazzıyla harâb idim edânın,

    Hâlâ mütehayyilim sadânın

    Gönlümde kalan akislerinden.



    Mevsim iyi, kâinât iyiydi;

    Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

    Hulyâ gibi hoş geçen zamanda

    Sandım ki güzelliğin cihanda

    Bir saltanatın güzelliğiydi.



    İstanbul'un öyledir bahârı;

    Bir aşk oluverdi âşinâlık...

    Aylarca hayâl içinde kaldık;

    Zannımca Erenköyü'nde artık

    Görmez felek öyle bir bahârı.




    KOCA MUSTAPAŞA



    Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!

    Ta fetihden beri mü’min, mütevekkil, yoksul,

    Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

    Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’y'ada.

    Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz

    Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.

    Mânevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

    Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.

    Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

    Hisseden kimse hakikat sanıyor hülyâyı.

    Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,

    O kadar komşu ki dünyâya dıvar yok arada,

    Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

    Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.





    Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.

    Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.

    Bir afîf âile sessizliği var evlerde;

    Örtüyor farkı asâletle çekilmiş perde.

    Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..

    Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

    Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

    Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allah’a" diyen

    Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;

    Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.

    Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz ker***ten

    Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.

    Türk’ün âsûde mizâciyle Bizans’ın kederi

    Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.





    Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir!

    Her tecellisini nakletmek uzundur bir bir;

    Bir tecellisi fakat, rûhu saatlerce sarar:

    Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var.

    Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizden,

    Hak’dan ilham ile bir gün o güzel semte giden

    Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,

    Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,

    Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,

    Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl,

    Bir fetih câmii yapmak dilemiş islâma.

    Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.





    Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr

    Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr.

    Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,

    Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,

    Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık;

    Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık

    Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;

    Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.





    Gece, şi’riyle sararken Koca Mustâpaşa’yı

    Seyredenler görür Allâh’a yakın dünyâyı.

    Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;

    Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.

    Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,

    Unutur semtine yollanmayı artık buradan.





    Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;

    Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:

    "Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;

    Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.

    Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,

    Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliği;

    Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,

    Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın rûhu yanar.

    Ne saâdet! Bu tarflarda, her ülfetten uzak,

    Vatanın fâtihi cedlerle beraber yaşamak! ..."





    Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa’dan

    Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâ’dan.

    Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,

    Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

    Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,

    Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

    Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.

    - Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yâ'ya. -



    Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

    Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

    Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

    Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

    Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

    Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

    Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.



    Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!




    İSTANBUL'UN FETHİNİ GÖREN ÜSKÜDAR



    Üsküdar, bir ulu rü'yayı görenler şehri!

    Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.



    Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?

    Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"



    Elli üç gün en mehâbetli temâşâ idi o!

    Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!



    Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatırâdan;

    Eli üç günde o hengâme görülmüş buradan;



    Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;

    O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.







    Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha

    Şanlı nâmıyle 'Büyük Top' denilen ejderha.



    Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,

    Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Halic'e;



    Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,

    Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,



    Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;

    Saklamış durmuş asırlarca hayâlinde bunu.



    İSTANBUL UFUKTAYDI



    Gurbetten, uzun yolculuk etmiş, dönüyordum.

    İstanbul ufukta’ydı...

    Doğrulduğumuz ufka giderken...

    Sevdâlı yüzüşlerle, yunuslar

    Yol gösteriyordu.



    İstanbul ufuktan,

    Sîmâsını göstermeden önce,

    Kalbimde göründü;

    Özentili kalbimde bütün çizgileriyle,

    Binbir kıyı, binbir tepesiyle,

    Binbir gecesiyle.



    Yıllarca uzaklarda yaşarken,

    İstanbul’u hicranla tahayyül, beni yordu.

    Yer kalmadı beynimde hayâle.

    İstanbul’a artık bu dönüş son dönüş olsun.

    Son yıllarım artık

    Geçsin o tahayyüllerimin çerçevesinde.



    Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,

    Hulyâ gibi engin gecelerde,

    Yıldızlara karşı,

    Cânanla berâber,

    Allah içecek sıhhati bahşetse...

    Bu kâfî...!



    İSTANBUL'UN O YERLERİ



    Aşkın şeref diyârını gördümdü bir zaman.

    Yıldızlarıyle başka bir âlemdi her gece.

    Kıpkırmızıydı şanlı ufuklarda her şafak.



    Cânanla çıktığım tepeler... Başta Çamlıca..

    Hâlâ muhayyilemde parıldar, resim gibi,

    Yârin dudaklarında bitip başlayan visâl.



    Cânanla gezdiğim kıyılar, sürdüğüm hayat,

    Öz mâvilikle çerçevelenmiş o levhada,

    Ömrün murâdımızca geçen mutlu günleri.



    Yaş bastı. Görmedim nice yıldır o yerleri.

    Görsem de görmesem de bu indimde bir benim;

    Mâdem ki şimdi her biri kalbimdedir benim.
Konu Durumu:
Mesaj gönderimine kapalı.

Sayfayı Paylaş