Yapan O, Eden O

Konu 'Dini Hikayeler' bölümünde Moderatör Barış tarafından paylaşıldı.

  1. Moderatör Barış

    Moderatör Barış Süper Moderatör Yönetici Süper Moderatör

    Katılım:
    7 Eylül 2011
    Mesajlar:
    2.587
    Beğenileri:
    1.458
    Ödül Puanları:
    113

    Tarif edemediğim bir hisle çıkıyordum uçağın merdivenlerini. Bulut bulut olmuştu gözlerim. Madagaskar’dan ayrılıyordum. Buraya geldiğimde, uçaktan indiğim ilk anki korkulara bedel, tuhaf bir burukluk vardı şimdi içimde. Yerime oturdum. Yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Gayriihtiyarî iki damla yaş süzüldü gözlerimden ve içimden, “Yapan Sen’sin, eden Sen!” dedim.

    . . .

    1986 yılında dört arkadaş Ankara’da bir evde kalıyorduk. Aziz Ağabey, ben, Hüseyin ve Ahmet. Gerek bizden iki sınıf ilerde olmasından, gerekse olgunluğundan ona ‘Aziz Ağabey’ derdik. Mutfak işlerini nöbetleşe yapardık. Bazen nöbetimizi aksattığımız olurdu. Yıkanmayan bulaşıkları gördüğünde Aziz Ağabey kollarını sıvar, mutfağa dalardı. Bir yandan temizlik yapar, bir yandan da; “Yahu kardeşim sizi Madagaskar’a sürmeli!” derdi. O zaman bu söz, nöbetimizi yerine getirememenin mahcubiyetinden başka bir şey ifade etmiyordu benim için. Tâ ki 2001 yılında yolum bir kere daha Ankara’dan geçene kadar.


    O gün Aziz Ağabey ve birkaç dost hasbihal ediyorduk. Dünyanın dört bir tarafına giden 21. yüzyıl alperenlerinden bahsediyorduk. Beraber Romanya’daki, Kırgızistan’daki günleri yâd ettik. Ayrılmaya yakın Aziz Ağabey: “Geçenlerde bir âli mecliste; ‘Birileri şu Madagaskar’a bir baksa. Öyle mâsum mâsum bakıyor ki..’ denilmiş.” dedi. Sonra birden; “Ya Zeynelciğim senin yurtdışı tecrüben var; Madagaskar’a gider misin?” diye sordu. O an dakikalar durdu benim için, hayalin helezonları beni seneler öncesine götürdü. Aziz Ağabey’in: “Yahu kardeşim, sizi Madagaskar’a sürmeli!” sözü çınladı kulaklarımda. Bu tatlı hatırayla tebessüm ederek, “Ağabey söz! Bulaşıkları yıkayacağım.” dedim. O önce ne demek istediğimi anlamadı, kısa bir müddet düşündükten sonra o da hatırlamış olacak ki, evvelâ hayret etti, ardından mânâlı bir tebessümle yüzü aydınlandı. Sorusunu tekrar ettirmeden, “Olur ağabey, giderim.” deyiverdim. Dedim demesine ama, Madagaskar’ın ne yerini biliyordum, ne dilini, ne de iklimini...

    Yarıyıl tatilinde kader apayrı bir dünyanın yollarını çıkardı karşıma. Eşime Madagaskar’a gideceğimi söyledim. Türkmenistan’dan memlekete henüz dönmüşken, yeni bir gurbetin burukluğuyla nemlendi bakışları. “Bizi de götürecek misin?” diyebildi yalnızca. “Hayır!” dedim, “Orada tanıdık kimse yok. Ne olacağı belli değil, hem çocukların okulu var. Bu sefer yalnız gitmeliyim.” Eşim tevekkülle, “Hayırlısı…” dedi.


    Birkaç gün sonra bir çantayla İstanbul’a geçtim. Gidiyordum… Ama bir meçhule gidiyordum. Tek umudum Ankara’daki Afrikalı talebelerdi. Onlardan ulaşabildiklerimiz de tanıdıklarının olmadığını söylemişti. Bu bir yana, Madagaskar’ı Afrika kıtasından bile saymıyorlardı. Böylece tanıdık bulamadan uçağa bindim. İstanbul’dan Bahreyn’e, Bahreyn’den Abudabi’ye, oradan Kenya Nairobi, oradan da Madagaskar’a kadar molalarla beraber tam dört gün sürecek bir uçak yolculuğu... Bir tanıdık olsa, azıcık bildik bir yer olsa, dört değil on dört gün sürsün; ama Madagaskar hakkında bildiğim tek şey, uzun müddet Fransız sömürüsü altında kalması sebebiyle resmî dilinin Fransızca olmasıydı.


    Kenya’da Türk işadamlarının açmış olduğu okula gidecek, orada genç bir tüccar olan Mehmet Bey’le buluşacaktık. O İngilizce bildiği için Madagaskar’a kadar bana refakat edecek, beni bir otele yerleştirdikten sonra işlerinin başına dönecekti. Gerisi... Gerisi tek cümleyle: “Tevekkeltü alellah...”

    Yorucu bir yolculuktan sonra kara kıtanın bağrına indim. Kenya’daki arkadaşlar beni karşıladılar. Beraber Nairobi Türk Okulu’na gittik. Okulda tanıştığımız Mehmet Bey’le beraber çarşamba günü Madagaskar’a gitmek üzere biletlerimizi aldık. Gidiş günündeki heyecanımı ifadeye muktedir olamaz kelimeler. Beni en çok endişelendiren husus, dil bilmememdi. “Oraya gidip de bir şey yapamazsam…” diye sıkıntı duyuyordum. Bu düşüncelerle boğuştuğumdan, yol boyunca Mehmet Bey’le neredeyse hiç konuşmadık. Bu vaziyette kara kıtayı bitirdik, Hint Okyanusu’nun maviliğinde aşağı yukarı iki saatlik bir uçuştan sonra kızıl rengiyle Madagaskar göründü. Antanarivo Havaalanı’nda uçaktan inerken bir mâbede girer gibi, toprağa sağ ayağımla basmaya dikkat ettim. Ayağımı bırakır bırakmaz da içimin derinliklerine doğru haykırdım: “Bismillahirrahmânirrahîm!”

    Bavullarımızı beklerken hemen fark ediliyorduk. Onca siyah derili insan içinde belli olmamak da mümkün değildi. Bu sırada Hintlilere benzettiğim biri yanımıza yanaştı ve İngilizce “Siz Amerikalı mısınız?” dedi. Mehmet Bey: “Hayır!” demekle yetindi. Adam sırtını henüz dönmüştü ki, ben bavullarımızı göstererek “Bakın eşyalarımız geliyor.” dedim. Bunun üzerine adam hızlı bir dönüş yaptı ve “Siz Türk müsünüz?” sözü bir hayret nidası gibi döküldü dudaklarından. İkimiz de “Evet!” dedik. Bu sefer hayret sırası bize geldi. “Siz de Türk müsünüz?” “Hayır.” dedi. Kimdir, neyin nesidir, ne iş yapar, bize yardımcı olur mu, gibi sorular birbiri ardına sökün ederken, binlerce kilometre ötede Türkçe konuşan biriyle karşılaşmak tarifler üstü bir sevince gark etti bizi. İçimde dondurduğum korku buzları erimeye başladı. Onlar eridikçe ümit tomurcukları patladı kalbimin derinliklerinde. Aynı sevincin izleri onun da yüzünde vardı. Nereye gideceğimizi sordu. “White Palace” dediğimizde “İyi orası Müslümanların oteli ve benim de tanıdıklarımdır.” dedi. Ardından “Beklediğim insanlar gelmedi, sizi gideceğiniz yere ben götüreyim.” dedi. Arabaya bindiğimizde; “Ben; Abbas İmami. Kerkük Türkmenlerindenim.” diyerek kendisini tanıttı. Biz de kendimizi tanıttık. O sırada araba havaalanından çıktı. Ayrı bir âleme girdik sanki. Havaalanının etrafındaki zenginliğe inat bugüne kadar görmediğim bir fakirlik ve sefalet dökülüyordu şehrin çehresinden. Yol boyunca yürüyen insanların her biri âdeta beni şaşırtmak istercesine ayrı bir gariplik sergiliyordu. Kimi başının tam ortasında inşaat demiri, kimi de bir tabla üstünde tuğla taşıyordu. Kiminde bohça vardı, kiminde sepet. Yolun her metresi beni ayrı bir şaşkınlığa düşürüyordu. Bütün bu gariplikler ellerine belirsizliğin baltalarını almış, az önce yeşeren ümit fidanlarımı kesmeye çalışıyordu. Yolun bir an evvel bitmesini istedim. Âdeta bir korku tünelinde yürüyordum, o kadar ki bir ara gözlerimi kapadım. Nihayet otele ulaşmıştık. Abbas Bey otel yetkililerine bizi misafirleri olarak takdim etti ve her konuda bize yardımcı olmalarını tembihledi. Sonra “Siz yorgunsunuzdur, bu gece dinlenin, yarın uzun uzun konuşuruz. Eğer bir ihtiyacınız olursa otelden fazla uzaklaşmayın, burası beyazlar için pek güvenli olmaz geceleri.” diyerek bizden ayrıldı.


    Sabahleyin Abbas Bey geldi. “Kusura bakmayın dün sizinle fazla ilgilenemedim. Şimdi anlatın bakalım kimsiniz, ne iş yapıyorsunuz?” Mehmet Bey hazırlıklı gelmişti, getirdiği katalog ve broşürleri göstererek Tanzanya’da gıda ve temizlik malzemeleri üzerine iş yaptığını, buraya da işleri hakkında ön araştırma yapmak üzere geldiğini anlattı. Abbas Bey de Bahreyn’den bu tür mallar getirip sattığını söyledi. Bunun üzerine kalktık. Öğleye kadar dolaştık. Abbas Bey bizi otele getirdikten sonra, “Akşam yemeğine misafirimsiniz; gelip sizi alacağım.” dedi.

    Görüntüsüyle, sefaletiyle ve sefahatiyle üzerime üzerime yürüyen caddelerden geçerek bahçeli, güzel bir evin önünde durduk. Abbas Bey’in hanımı ve kızları bizi kapıda karşıladı. Onlar dışında kimse yoktu. Buralarda kendinden başka Türkmen veya Türk olup olmadığını sordum. Aldığım cevap: “Dört yıldır buradayım. Bugüne kadar ne bir Türk’le karşılaştım ne de bir Türkmen’le. Başka şehirlerde de bulunduklarını hiç duymadım.” oldu. “Sen nasıl oldu da geldin ağabey?” diye sorduğumda, bana bir hikâye anlattı. Saddam’ın zulmünden kaçarak İran’a gitmiş, defalarca İngiltere’ye iltica talebinde bulunduğu hâlde bir türlü ‘Kabul’ alamamış. İran’da bir iş tutturamayınca, Hintli bir dostu; “Madagaskar’a gidelim orada iş imkânı var.” demiş; o da kalkıp hanımı ve beş kızıyla buraya gelmiş.


    Dil bilmememe mukabil Allah karşıma Abbas Ağabey’i çıkardı. Hem de hepsi anadil gibi olmak üzere Malgaşça, İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe konuşuyordu. “Havaalanında ne arıyordun?” diye sorduğumda bana bir başka hikâye anlattı. Bahreyn’den iş yaptığı bir arkadaşı kendini arayıp ertesi gün iki tane Amerikalıyı oraya göndereceğini söylemiş, kendilerini karşılayıp yardımcı olmalarını rica etmiş. Abbas Ağabey de “Olur!” demiş, adamların isimlerini sorunca arkadaşı; “Onca siyahî içinde iki tane beyaz adamı fark edemeyecek misin?” deyip, telefonu kapatmış.


    Sayılı günler çabuk geçti. Mehmet Bey ertesi gün Kenya’ya dönecekti. Bu zaman zarfında Abbas Ağabey’le neredeyse ahbap olmuştuk. Bana, “Mehmet Bey yarın gidiyor, yalnız kalacaksın.” dedi. Kendisine, “Ağabey size bir şey söyleyeceğim.” dedim. Abbas Ağabey dikkat kesildi sözlerime. “Ağabey” dedim, “Mehmet Bey buraya ticaret için geldi; ama ben değil.” Ardından, Anadolu’dan dünyanın her tarafına okullar açmak için gidildiğini, bütün ülkelerle diyaloglar geliştirip insanları tanımaya, sevgi ve kardeşlik bağları kurmaya çalışıldığını anlattım. Abbas Ağabey yüzüme bakarak: “Yarın seni birine götüreceğim, o sana referans olursa sen bu işi burada da yaparsın. Ama o destek olmazsa düşündüklerini burada yapman zor olur. Burada boşuna kalıp da vaktini harcama, gündüz ortasında rüya görmenin âlemi yok.” diyerek ayrıldı. Ertesi gün Abbas Ağabey’le bahsettiği zâtın yolunu tuttuk. Yolda bize “Gideceğimiz zâtın adı, Yaver Abdürresül’dür. Kendisi Hint asıllı bir Müslüman ve buraların en zengin adamıdır, ayrıca Pakistan’ın fahrî konsolosudur.” diyerek bilgi verdi. Yaver Abdürresül’ün yanına vardığımızda Abbas Ağabey bizi tanıttı ve Madagaskar’a geliş gâyemizi anlattı. Biz de dilimiz döndüğünce Anadolu’dan başlayıp bütün insanlığı kucaklayan sevgi ve hoşgörü düşüncesini anlatmaya çalıştık. Kendisine bu okullardan Pakistan’da da olduğunu, bu konuda Pakistan’dan bilgi alabileceğini söyledik. Yaver Abdürresül bizi dikkatlice dinledi, bazı notlar alarak “Yarın öğleden sonra bir daha gelin.” diyerek uğurladı. O gün Mehmet Bey’i Kenya’ya yolcu ettik. Ertesi gün randevulaştığımız saatte yanına gittiğimizde; “Sizin için bugüne randevu aldım, dış yatırımlardan mes’ul bakan yardımcısı bu akşam kaldığınız otele gelecek, orada görüşürsünüz.” dedi. Yaver Bey’in yanından ayrıldığımızda ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. “Aman ya Rabbi! Daha dört gün öncesine kadar Madagaskar’da ne yapacağım?” diye kıvranırken Allah (cc) bu akşam bir bakan yardımcısıyla görüşmeyi lütfediyordu.


    Akşam otelde bakan yardımcısıyla buluştuk, bizi çok iyi karşıladı. Okul açma düşüncemize müspet baktı. “Fakat seçim arifesindeyiz, seçimler ne getirir bilemeyiz. Eğitim anlaşmasını seçimden sonra yaparız. Siz şimdi kendinize bir şirket kurun.” diyerek bizi ülke komiserliğine gönderdi. Ertesi gün ülke komiserliğine giderken içim içime sığmıyordu.

    Ülke komiserine de Türkiye’den geldiğimi, okul açmak istediğimizi, bu okulların ülkelerimiz arasında bir köprü olacağını anlattım. Abbas Ağabey de aynı edayla dediklerimi tercüme ediyordu. Fakat biz konuştukça komiserin yüzü geriliyor, tuhaf bir hâl alıyordu. Öyle ki bir ara, “Yoksa Abbas Ağabey dediklerimi tam anlatamıyor mu?” düşüncesine bile kapıldım. Sonunda adam dayanamadı “Bir dakika kardeşim!” diye patladı. “Anlattıkların iyi güzel de sen kimsin, Türkiye neresi?” diye sordu. Oldukça şaşırmıştım; fakat kendimi hemen toparladım. Öyle ya, Türkiye neresi, Madagaskar neresi? Burada ülkemiz adına hiçbir şey yokmuş, konsolosluk bile. Sonradan öğrendik ki Madagaskar, Etiyopya Konsolosluğu’na bağlıymış. Bir harita isteyip dünyanın kalbine işaret eder gibi Anadolu’nun üzerine parmağımı koydum, “İşte burası!” dedim. Neticede ondan da “Olur” aldık. Şirket kurmak için gerekli hazırlıklara başladım.


    Namazlarımı otelin yakınındaki bir camide kılıyordum. C*****n Cüneyt Molla adında genç ve değerli bir hocası vardı. Güney Afrika’daki medreselerde yetişmişti. Çevreyi yeteri kadar tanıdıktan sonra, Cüneyt Molla’nın yardımıyla camiye yakın iki oda bir salon bir ev tuttum. Yerde eski bir kilim, bir sünger döşek, bir battaniye, bir elektrikli ocak, birkaç ufak tefek mutfak eşyası... Bir de yanımda getirebildiğim kitaplar için tek tahtadan ibaret bir raf…

    Nihayet eve yerleştikten sonra oturdum, elime not defterimi aldım ve günün tarihini attım. “11 Ekim 2001. Madagaskar’da ilk ev… Ey koca bir çınarı küçücük bir habbenin kalbinden yükselten Allah’ım, mütevazı evciğimi dev hizmet yuvalarına dönüştür. Âmin, âmin, âmin…” Başka bir şey yazamadım, oysa yazmak istediğim o kadar çok şey vardı ki…

    Bir hafta sonra eğitim şirketimizin kuruluş başvurusunu yaptık. İşler yavaş da olsa ilerliyordu. Ah yanımda biri daha olsaydı. Kurtulsaydım gecelerin şu ifrit yalnızlığından. Sonunda o da oldu, Türkiye’den bir arkadaş daha geldi. Hem de Türkmenistan’da beraber çalıştığımız Yaşar Bey… O da altı aylık kızını bırakıp gelmişti.



    Hostesin; “Lütfen kemerinizi bağlayın!” uyarısı, daldığım hayal âleminden beni çekip aldı. Kemerimi bağladım, yine gözlerim daldı. Yaşar Bey’in gelmesinden sonra aşılmaz zannettiğimiz ne engeller aşılmıştı: Evrak eksikliğinden, şirket başvurumuzun iki kere geri çevrilmesi; seçimi yeni bir partinin kazanmasını eski hükümetin kabullenmemesi, böylece ülkede iç savaşın çıkması ve Yaşar Bey’le beraber Anna Lekeley Meydanı’nda kurşunların altında kalışımız, sonra vize problemimizin baş göstermesi... Sonunda düğümlerin bir bir çözülmesi, ülkedeki krizin bitmesi, vizelerimizin hallolması, eğitim şirketimizin kurulması, baktığımız yüzlerce binadan sonra üç katlı bir binanın kiralanması da bir çırpıda geçti gözlerimin önünden. Bütün bunlardan sonra “Nasıl oldu? Nasıl?...” diye bir ses zihnimde çınladı durdu. Hiç dil bilmediğim hâlde, nasıl oldu da, Madagaskar’a gitmem teklif edildi? Ben nasıl kabul ettim? 15 milyonluk bir nüfusun içinde Türkçe bilen tek adamla nasıl karşılaştım? Sahi 15 milyonda bir ihtimal nasıl gerçekleşti? En fazla dört gün sonra bakan yardımcısıyla nasıl oldu da görüşebildim. Hem o, hem Türkiye’yi bilmeyen diğer yetkililer, nasıl oldu da okul açmamıza izin verdi. Daha bunlar gibi, imkânsız görünen birçok hususun gerçekleşmesi karşısında o ses; “Nasıl?... Nasıl?... Nasıl?...” deyip durdu. “Nasıllar” soru işaretlerinin çengelleriyle zihnime asıldıkça içimden tek bir cevap yükseldi. O cevabı da hem aklıma, hem kalbime, hem ruhuma, hem nefsime, hem de bütün zerrelerime haykırdım ve “Yapan O’ydu (cc), eden O (cc)!...” dedim. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapadım ve uçağın kalkmasını bekledim.

Sayfayı Paylaş