yaşlanmanın sebepleriii

Konu 'Biyoloji 11. Sınıf' bölümünde eternitygreen tarafından paylaşıldı.

  1. eternitygreen

    eternitygreen Üye

    Katılım:
    29 Ekim 2008
    Mesajlar:
    7
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    0

    çok saçma bi konu biliyorum ama hoca bu konuyu verdi ya :confused:
  2. ~Dryad

    ~Dryad Özel Üye Özel Üye

    Katılım:
    25 Eylül 2008
    Mesajlar:
    1.197
    Beğenileri:
    512
    Ödül Puanları:
    36
    Günümüzde geri-yatrik (yaşlılık bilimi) açıdan yapılan yaklaşımlar hücrelerin yaşlanması olgusu üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Yaygın biçimde benimsenen görüşe göre vücudun ya da organların yaşlanması, hücresel ya da moleküler düzeydeki değişikliklerin birikmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Doku kültürleri yapılarak hücresel düzeydeki değişmelerin özellikleri saptanılmaya çalışılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda elde edilen

    bulgular iki farklı görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur: Bir grup bilim adamı yaşlanma olgusunun genetik bir program ürünü olduğunu ileri sürerken, başka bir grup canlı organizmayı oluşturan makromoleküller arasında rastgele oluşan hata ya da hasarların birikimi sonucunda yaşlanma olayının ortaya çıktığını savunmaktadır.


    başka bir yerden..

    Yakın zamanlara kadar bilim adamları bile, bu soru sorulduğunda gerçek anlamda bir yanıt vermekte güçlük çekiyorlardı. Bu konudaki en büyük sorun, yaşlılığın herhangi bir hastalık gibi belirli etkenlerin yol açtığı ve çeşitli ilaçlarla tedavi edilebilme olanağı bulunan bir süreç olup olmadığıdır. Yaşlanma çok etkenli ve çok biçimli değişmelerin gerçekleştiği geniş kapsamlı bir süreçtir. Bu nedenle geri çevrilmesi ya da bir hastalık gibi tedavi edilmesi çok güç ve karmaşıktır. Son yıllarda sürdürülen yoğun çalışmalar sonunda, yaşlanma olayının ancak belirli yönleri açıklığa kavuşabilmiştir. Yaşlanmanın kesin sınırlarının çizilmesi güç olmakla birlikte, organizmanın gelişimi ile de sık bir ilişki içerisinde olduğu iyi bilinmektedir. Gelişme belirli bir aşamaya geldiğinde, yaşlanma süreci de işlemeye başlar. Bir yaşamın başlaması ve gelişmesi ise daha başka açıklamaları gerektiren kavramlardır. Kuşkusuz yaşamın başlangıcı doğum olayı değildir. Dişi yumurtasının erkek sperması ile döllenmesi, yaşam sürecini tetikleyen ilk mekanizmadır. Bundan sonraki gelişmeyi belirleyici temel etkenler, döllenmiş yumurta içerisindeki genetik ve dış ortam koşullarıdır. Organizmanın biçimlenmesi, ilk döllenmiş yumurta hücresinin mitoz bölünmelerle çoğalması sonucunda gerçekleşir. Doğum aşamasına gelmiş bir bebek, ana karnında ilk taslak tohuma oranla milyon ya da milyarlarca kez bir büyüme göstermiştir. Halbuki yeni doğan bir bebeğin erişkin bir insan durumuna gelebilmesi için 20 katı kadar büyümesi yeterli olmaktadır. Bu iki değişik oram birbirleriyle karşılaştırdığımızda , insanoğlunun pratik olarak doğum olayı sırasında ulaştığı- aşamada gelişimini tamamlamış olduğunu görürüz. Milyonlarca kez büyümenin yanında, 20 kez bir büyüme rahatlıkla önemsenmeyebilir.

    Gelişme çağında yenilenen hücre sayısı, yıpranan ve ölen hücre sayısından fazladır. Organizma erişkin hale geldiğinde yapım ve yıkım hızı bir dengeye ulaşır ve yaş ilerledikçe bu denge olumsuz yönde yeniden bozulur, hücre yapımı yıkım hızına bir daha yetişemez. Ancak sözünü ettiğimiz bu süreç, çeşitli organ ve dokularda farklı zamanlarda gerçekleşir. Yaşlılıkla ilgili kimyasal ve biyolojik süreçlerin kinetik incelemelerini yapan bilim adamları, fiziko kimyasal bakış açısından yaşlanmanın, canlı organizmadaki bazı istenilmeyen değişikliklerin çevre ile etkileşimleri sonucu ortaya çıkan ,bir durum olduğunu söylemektedirler. Yaşlanmayı önlemek ve yaşam sürecini uzatabilmek için arzu edilmeyen değişikliklerin oluştuğu bu süreci olabildiğince geciktirebilmenin yolları araştırılmaktadır. Olayları kimyasal açıdan incelediğimizde, polimer yapıdaki moleküllerin parçalanması ya da besinlerimizin bozulup kokuşması gibi rastgele oluşan, fakat olumsuz sonuçları olan birçok sürecin söz konusu olduğunu görürüz. Bunları bir anlamda maddenin yaşlanması olarak da niteleyebiliriz. Çünkü besin maddeleri ya da moleküller, bulundukları konumu koruyamamakta, çevre ile çeşitli (ısı, enerji, mikroplar gibi) etkileşimler sonucu biçimsel ve öznel değişmelere uğrayarak yapıları bozulmaktadır. Bu süreçlerin çoğunluğu da “Serbest radikaller” denilen çok aktif, molekül parçalayıcı öğelerin etkileri sonucu ortaya çıkmaktadır. Ne gariptir ki, bu yıkım sürecini başlatan serbest radikaller ortamda uygun oranlarda bulundukları zaman yaşayan organizmalarda yapım süreçlerini de başlatıcı rol oynamaktadırlar. Bir başka deyişle yaşam süreci duyarlı dengelerin rol oynadığı, yapım ve yıkım olaylarının iç içe yürüdüğü çok karmaşık yapıda bir organizasyondur.

    Yaşlanma olayının, organizmadaki istenilmeyen değişikliklerin artmasıyla ilerleyen bir süreç olduğunu belirtmiştik. Bazı kimyasal maddeler yardımıyla bu değişmeler engellenirse, yaşlanma olayı da en azından geciktirilmiş olacaktır. Bilim adamları bu düşünceden hareket ederek, serbest radikalleri tutuklayıcı ve etkisiz duruma getirici bazı inhibitör bileşikleri incelemeye başlamışlardır. Bu düşünce pratik yanıtlarını hemen elde etmiştir. Canlı organizmaların yaşamla ilgili etkinliklerini düzenleyen, bilginin saklı olduğu DNA moleküllerinin bozulması engellenerek büyük bir başarı elde edilmiştir. Bu başarı, radyoaktivitenin DNA molekülleri üzerinde yarattığı zararları ortadan kaldırmak amacıyla yapılan çalışmalar sonucunda elde edilmiştir. Radyasyon etkisinin yaşlanmayı artırıcı yönde olduğu bilindiğinden, aynı koruyucu önlemin yaşlanma sürecini de etkileyebileceği düşünülmüştür. Genç organizmaların arzu edilmeyen çevresel etkileşimleri baskı altına alabilecek nitelikteki, kendilerine özgü doğal inhibitör moleküllerinin var olduğu saptanmıştır. Yaşlanma ile bunların sayısında da bir azalma olmaktadır.

Sayfayı Paylaş